Karanlık Aydınlanma — Nick Land

2012

Karanlık Aydınlanma – 1. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 2. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 3. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 4. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 4a. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 4b. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 4c. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 4d. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 4e. Bölüm (🔗)
Karanlık Aydınlanma – 4f. Bölüm (Son) (🔗)

1. Bölüm: Neoreaksiyonerler çıkışa yöneliyor

Aydınlanma yalnızca bir durum değil, aynı zamanda bir olay ve bir süreçtir. On sekizinci yüzyılda Kuzey Avrupa’da yoğunlaşan tarihsel bir dönemin adı olarak modernliğin kökenini ve özünü yakalayan ‘gerçek adı’ olmaya en güçlü adaylardan biridir (‘Rönesans’ ve ‘Sanayi Devrimi’ de diğer adaylardır). ‘Aydınlanma’ ile ‘ilerlemeci aydınlanma’ arasında ancak ele avuca sığmaz bir fark vardır; çünkü aydınlanma zaman alır ve kendi kendini besler, çünkü aydınlanma kendini doğrular, açığa çıkardığı hakikatler ‘apaçıktır’ ve çünkü geriye dönük ya da reaksiyoner bir ‘karanlık aydınlanma’ neredeyse kendi içinde çelişkidir. Bu tarihsel anlamda aydınlanmak, yol gösterici bir ışığı tanımak ve ardından onun peşinden gitmektir.

Karanlık çağlar vardı, sonra aydınlanma geldi. İlerleme, yalnızca bir iyileşme değil, aynı zamanda bir model sunarak kendini açıkça kanıtladı. Üstelik bir rönesanstan farklı olarak aydınlanmanın kaybedileni hatırlatması veya geri dönüşün çekiciliğini vurgulaması gerekmez. Aydınlanmayı en temel düzeyde kabul etmek bile küçük ölçekte bir Whig tarih anlayışı demektir.

Aydınlanmanın belirli hakikatleri bir kez apaçık sayıldığında geri dönüş kalmaz; muhafazakârlık daha en baştan paradoksa mahkûm, hatta yazgılı olur. Kendini muhafazakâr diye tanımlamayı reddeden F. A. Hayek, bilindiği üzere bunun yerine ‘Eski Whig’ terimini seçmişti; bu terim, ‘klasik liberal’ (ya da daha da hüzünlü olan ‘bakiye’) gibi, ilerlemenin artık eskisi gibi olmadığını kabul eder. Eski Whig, reaksiyoner bir ilerlemeci değilse ne olabilir? Peki bu da ne demektir?

Elbette pek çok kişi reaksiyoner modernizmin neye benzediğini zaten bildiğini düşünüyor; günümüzde 1930’lara doğru yaşanan çöküş ortamında kaygıları ancak artacaktır. Temelde ‘F’ harfiyle başlayan sözcük, en azından ilerlemeci kullanımında, tam da bunu anlatır. Bu koşullarda demokrasiden kaçış beklentilere öylesine kusursuz uyar ki ayrı bir olgu olarak tanınmaz; yalnızca atavizm ya da felaket getiren bir tekrarın doğrulanması gibi görünür.

Yine de bir şeyler oluyor ve bunlar, en azından kısmen, başka türden şeyler. Dönüm noktalarından biri, Nisan 2009’da Cato Unbound’ın özgürlükçü düşünürler (Patri Friedman ve Peter Thiel dâhil) arasında ev sahipliği yaptığı, demokratik siyasetin yönü ve imkânları karşısındaki düş kırıklığının alışılmadık bir açıklıkla dile getirildiği tartışmaydı (🔗). Thiel eğilimi dosdoğru özetledi (🔗): “Artık özgürlükle demokrasinin bağdaşabileceğine inanmıyorum.”

Ağustos 2011’de Michael Lind, Salon’da demokratik bir karşılık yayımladı (🔗); hayli ağır kokulu kirli çamaşırlar ortaya döktükten sonra şöyle bitirdi:

Özgürlükçüler ile klasik liberallerin demokrasi karşısındaki korkusu yerindedir. Özgürlükçülük gerçekten de demokrasiyle bağdaşmaz. Özgürlükçülerin çoğu, bu ikisinden hangisini tercih ettiğini açıkça ortaya koymuştur. Çözülmesi gereken tek soru, herhangi birinin özgürlükçülere neden kulak vermesi gerektiğidir.

Lind ile ‘neoreaksiyonerler’, demokrasinin yalnızca, hatta esasen bir sistem değil, yönü apaçık belli olan bir vektör olduğu konusunda büyük ölçüde anlaşıyor görünüyor. Demokrasi ile ‘ilerlemeci demokrasi’ eşanlamlıdır ve devletin genişlemesinden ayırt edilemez. ‘Aşırı sağcı’ hükümetler ender durumlarda bu süreci geçici olarak durdurmuş olsalar da süreci tersine çevirmek demokratik imkânın sınırlarını aşar. Seçimleri kazanmak ezici ölçüde oy satın almaya dayandığı ve toplumun bilgi organları (eğitim ve medya) rüşvete seçmenlerden daha dirençli olmadığı için, tutumlu bir siyasetçi düpedüz beceriksiz bir siyasetçidir; Darwinizmin demokratik çeşidi de böylesi uyumsuzları gen havuzundan hızla ayıklar. Solun alkışladığı, kurulu düzen sağının homurdanarak kabul ettiği, özgürlükçü sağın ise etkisizce karşı çıktığı gerçeklik budur. Ancak özgürlükçüler, giderek, kendilerini ‘dinleyen’ birilerinin bulunup bulunmadığını umursamayı bıraktılar; bütünüyle başka bir şey arıyorlardı: çıkış.

Demokraside özgürlükçü sesin bastırılması yapısal bir kaçınılmazlıktır ve Lind’e göre öyle de olmalıdır. Giderek daha çok özgürlükçü muhtemelen ona katılacaktır. Tarihsel olarak baskın Rousseaucu biçimiyle ‘söz hakkı’, demokrasinin ta kendisidir. Devleti halk iradesinin temsili olarak modeller; sesini duyurmak ise daha fazla siyaset demektir. Oy kullanmak, siyasal yetkiyle donatılmış halkların kitlesel öz-ifadesi olarak dünyayı saran bir kâbussa gürültüye daha fazla ses katmanın yararı yoktur. Eşitlik–Özgürlük karşıtlığından da çok, artık öne çıkan karşıtlık söz hakkı ile çıkış arasındadır; özgürlükçüler ise seslerini duyurmadan kaçmayı seçiyor. Patri Friedman şöyle diyor: “Serbestçe çıkabilmenin öylesine önemli olduğunu düşünüyoruz ki ona tek Evrensel İnsan Hakkı adını verdik.”

En katı neoreaksiyonerler için demokrasi yalnızca yıkıma mahkûm değildir; yıkımın ta kendisidir. Ondan kaçmak en üstün buyruğa yaklaşır. Bu siyaset karşıtlığını sürükleyen yeraltı akıntısı, Hobbesçu olduğu kolayca anlaşılan tutarlı bir karanlık aydınlanmadır; başından itibaren halkın kendini ifade etmesine yönelik her türlü Rousseaucu coşkudan arınmıştır. Zaten siyasal bakımdan uyanmış kitleleri uluyan, akıldışı bir güruh olarak görmeye yatkın olduğundan, demokratikleşmenin dinamiklerini özünde yozlaştırıcı sayar: özel kusurları, hınçları ve yetersizlikleri, kolektif suçluluk ve toplumun her yanına yayılmış yolsuzluk düzeyine ulaşıncaya kadar sistematik biçimde pekiştirip ağırlaştıran dinamikler. Demokratik siyasetçi ile seçmen kitlesi, karşılıklı kışkırtma devresiyle birbirine bağlanmıştır; her taraf diğerini, bağırmaktan başka tek seçeneğin yenilip yutulmak olduğu noktaya dek, böğürerek ve sıçrayıp durarak sergilenen utanmaz yamyamlığın giderek daha aşırı biçimlerine iter.

İlerlemeci aydınlanmanın siyasal idealler gördüğü yerde karanlık aydınlanma iştahlar görür. Hükümetlerin insanlardan oluştuğunu ve bu insanların karınlarını iyice doyuracağını kabul eder. Beklentilerini makul ölçüde olabildiğince düşük tutarak yalnızca uygarlığı çılgınca, yıkıcı ve oburca sefahatten kurtarmayı amaçlar. Thomas Hobbes’tan Hans-Hermann Hoppe’ye ve ötesine kadar şu soruyu sorar: Egemen gücün toplumu yiyip yutması nasıl önlenebilir, ya da en azından bundan nasıl caydırılabilir? Bu soruna getirilen demokratik ‘çözümleri’ her defasında olsa olsa gülünç bulur.

Hoppe, anarko-kapitalist bir ‘özel hukuk toplumu’ savunur; ama monarşi ile demokrasi arasında duraksamaz (ve argümanı kesinlikle Hobbesçudur):

Kalıtsal bir tekelci olarak kral, yönetimi altındaki toprakları ve insanları kişisel mülkü olarak görür ve bu ‘mülkü’ tekelci biçimde sömürür. Demokraside tekel ve tekelci sömürü ortadan kalkmaz. Bunun yerine şu olur: Ülkeyi özel mülkü sayan bir kral ve soyluların yerini, ülkenin tekelci idaresini geçici olarak üstlenen ve değiştirilebilen bir vekil yönetici alır. Bu yönetici ülkenin sahibi değildir; ama görevde kaldığı sürece ülkeyi kendisinin ve himayesindekilerin yararına kullanmasına izin verilir. Ülkenin o anki kullanım hakkına, yani intifa hakkına, sahiptir; sermaye stokuna ise sahip değildir. Bu durum sömürüyü ortadan kaldırmaz. Tersine, sömürünün daha az hesaplı yapılmasına ve sermaye stokunun pek az gözetilmesine, hatta hiç gözetilmemesine yol açar. Sömürü kısa görüşlü hâle gelir ve sermaye tüketimi sistematik olarak teşvik edilir.

Çok partili demokratik sistemlerin geçici yetkiyle donattığı siyasal faillerin, toplumu mümkün olan en büyük hızla ve en kapsamlı biçimde yağmalamak için ezici (ve karşı konulamaz olduğu kanıtlanmış) bir teşviki vardır. Çalmayı ihmal ettikleri, yani ‘masada bıraktıkları’ her şey, kendileriyle bağlantısız olmakla kalmayıp onlara fiilen karşı olan ve bu yüzden mevcut bütün kaynakları düşmanlarına zarar vermek için kullanması beklenen siyasal haleflerine kalacaktır. Geride bırakılan her şey düşmanınızın elinde bir silaha dönüşür. Öyleyse çalınamayanı yok etmek en iyisidir. Demokratik siyasetçinin bakış açısından, doğrudan ele geçirilemeyen veya kendi partisinin politikalarına mal edilemeyen her türlü toplumsal yarar salt israftır, hiçbir değeri yoktur; buna karşılık, önceki yönetime yüklenebildiği veya sonraki yönetimin zamanına ertelenebildiği sürece, en korkunç toplumsal felaket bile akılcı hesaplarda apaçık bir nimet sayılır. Toplumsal ilerlemeyi eski (Whig) anlamında oluşturan uzun vadeli tekno-ekonomik iyileşmeler ve bunlarla bağlantılı kültürel sermaye birikimi hiçbir siyasetçinin çıkarına hizmet etmez. Demokrasi serpilip geliştiği anda bunlar derhâl yok olma tehdidiyle karşılaşır.

Bir süreç olarak uygarlık, zaman tercihinin azalmasından (ya da geleceğe kıyasla bugüne gösterilen ilginin gerilemesinden) ayırt edilemez. Gerek kuramsal olarak gerekse açık tarihsel olgular bakımından zaman tercihini çırpınışlı bir yiyip bitirme çılgınlığına varıncaya kadar artıran demokrasi, dolayısıyla, anında toplumsal çöküşle katilce barbarlığa veya zombi kıyametine dönüşmenin (ki sonunda buna yol açar) hemen ardından, uygarlığın kesin yadsınmasına en çok yaklaşan şeydir. Demokratik virüs toplumun içinden geçerek her şeyi yakıp kül ederken, zahmetle biriktirilmiş ileri görüşlülük, ihtiyat, insana ve sanayiye yatırım alışkanlıklarıyla tutumlarının yerini kısır, sefahat düşkünü bir tüketimcilik, mali savurganlık ve ‘reality şovu’ türünden bir siyasal sirk alır. Yarın öteki takımın olabilir; öyleyse her şeyi şimdi yemek en iyisidir.

Neoreaksiyoner üslupla “Demokrasiye karşı en iyi argüman, ortalama seçmenle yapılacak beş dakikalık bir konuşmadır” diyen Winston Churchill, daha çok “Demokrasinin, denenmiş diğer bütün yönetim biçimleri dışında, en kötü yönetim biçimi olduğunu” söylemesiyle tanınır. “Pekâlâ, demokrasi berbat (hatta gerçekten berbat), ama alternatifi ne?” diye tam olarak kabul etmiş olmasa da ima açıktır. Bu duyarlığın genel havası modern muhafazakârlara çekici gelir; çünkü uygarlığın durmaksızın kötüleşmesini buruk ve düş kırıklığı içinde kabullenişleriyle ve bununla bağlantılı olarak kapitalizmi, bütün felaket getirici ya da yalnızca uygulanamaz alternatifler elendikten sonra geriye kalan, iştah açıcı olmasa da vazgeçilmez varsayılan toplumsal düzen olarak kavrayışlarıyla örtüşür. Bu anlayışta piyasa ekonomisi, siyasal bakımdan harabeye çevrilmiş bir dünyanın yıkıntıları arasında kendini toparlayıp birleştiren kendiliğinden bir hayatta kalma stratejisinden ibarettir. Her şey muhtemelen sonsuza dek kötüleşecek. Hayat işte böyle.

Peki alternatif ne? (1930’ları karıştırarak bir alternatif aramanın kesinlikle yararı yok.) Neoreaksiyonerlerin yüce Sith Lordu Mencius Moldbug (🔗) şöyle soruyor: “Demokrasi sonrasındaki yirmi birinci yüzyıl toplumunu hayal edebiliyor musunuz? Doğu Avrupa’nın kendisini komünizmin ardından toparlanıyor gördüğü gibi, kendisini demokrasinin ardından toparlanıyor gören bir toplumu?” Ardından ekliyor: “Eh, sanırım ikimizden bunu hayal edebilen biriyim.”

Moldbug’ın düşüncesini biçimlendiren etkiler Avusturyacı özgürlükçülükten gelir, ancak artık o dönem geride kalmıştır. Kendi açıklamasıyla:

… özgürlükçüler, mücadelelerini kazanıp kazanımlarını korudukları bir dünyanın gerçekçi resmini ortaya koyamıyor. Sonunda, devletin doğal yokuş aşağı yöneliminin büyümek olduğu bir dünyayı yeniden yokuş yukarı itmenin yollarını arıyorlar. Bu, Sisifosvari bir girişim ve neden bu kadar az destekçi çektiği anlaşılabilir.

Onun neoreaksiyona uyanışı, egemenliğin ortadan kaldırılamayacağına, kafese kapatılamayacağına ve denetlenemeyeceğine ilişkin (Hobbesçu) kavrayışla gerçekleşir. Anarko-kapitalist ütopyalar bilimkurgudan çıkıp gerçekliğe kavuşamaz; bölünmüş güçler, parçalanmış bir Terminatör gibi yeniden bir araya akar; anayasalar ise ancak egemen yorumlayıcı gücün onlara tanıdığı kadar gerçek otoriteye sahiptir. Devlet hiçbir yere gitmeyecektir, çünkü onu yönetenler açısından vazgeçilemeyecek kadar değerlidir ve egemenliğin toplumdaki yoğunlaşmış somutlaşması olarak hiç kimse ona bir şey yaptıramaz. Moldbug’a göre devlet ortadan kaldırılamıyorsa hiç değilse demokrasiden (ya da sistematik ve yozlaştırıcı kötü yönetimden) kurtarılabilir; bunun yolu da devletin fiilî iktidar ilişkilerini resmî bir mülkiyet düzenine kavuşturmaktır. Bu yaklaşıma ‘neokameralizm’ adını verir.

Neokameralist açısından devlet, bir ülkeye sahip olan işletmedir. Devlet de diğer bütün büyük işletmeler gibi, mantıksal mülkiyeti her biri devlet kârının belirli bir payını sağlayan, alınıp satılabilir hisselere bölerek yönetilmelidir. (İyi yönetilen devlet çok kârlıdır.) Her hisse bir oy hakkı verir; hissedarlar yöneticileri işe alıp işten çıkaran bir yönetim kurulu seçer.

Bu işletmenin müşterileri, ülke sakinleridir. Kârlı biçimde yönetilen neokameralist devlet de her işletme gibi müşterilerine verimli ve etkili hizmet sunacaktır. Kötü yönetim, kötü işletmecilik demektir.

Birincisi, devletin yurttaşlara ‘ait’ olduğu yolundaki demokratik efsaneyi ezip geçmek gerekir. Neokameralizmin amacı, kitlelerin seçme hakkına ilişkin duygusal yalanları sürdürmek değil, egemen gücün gerçek çıkar sahiplerinin hisselerini satın almaktır. Devletin mülkiyeti biçimsel olarak fiilî yöneticilerine devredilmedikçe neokameralist geçiş gerçekleşmeyecek, iktidar gölgelerde kalacak ve demokratik maskaralık sürecektir.

Dolayısıyla ikincisi, yönetici sınıfın inandırıcı biçimde saptanması gerekir. Bunun, Marksist toplumsal çözümleme ilkelerinin tersine, ‘kapitalist burjuvazi’ olmadığı hemen belirtilmelidir. Mantıken de olamaz. İş çevrelerinin gücü zaten parasal terimlerle açıkça tanımlanmıştır; dolayısıyla sermaye ile siyasal iktidarı özdeşleştirmek tümüyle gereksiz bir tekrardır. Bunun yerine, kapitalistlerin siyasal ayrıcalıklar için kime ödeme yaptığını, bu ayrıcalıkların potansiyel değerini ve bunları dağıtma yetkisinin nasıl paylaştırıldığını sormak gerekir. Bu da, ahlaki rahatsızlığı asgariye indirerek, siyasal rüşvetin (‘lobiciliğin’) bütün toplumsal manzarasının eksiksiz haritalanmasını ve bu rüşvetlerle erişilen idari, yasama, yargı, medya ve akademi ayrıcalıklarının birbirinin yerine geçebilen hisselere dönüştürülmesini gerektirir. Seçmenler rüşvet verilmeye değer oldukları ölçüde bu hesaptan bütünüyle dışlanmak zorunda değildir; ancak egemenlikteki payları gerektiği kadar küçümsemeyle hesaplanacaktır. Bu işlemin sonunda, demokratik siyasal düzenin gerçek anlamda baskın organı olan yönetici varlığın haritası ortaya çıkar. Moldbug buna Katedral der.

Üçüncüsü, siyasal güçlerin resmî ve açık mülkiyet ilişkileri olarak tanımlanması, etkili yönetim imkânını doğurur. Demokratik yozlaşmanın bütün evreni devlet şirketindeki (serbestçe devredilebilir) hissedarlığa dönüştürülünce devlet sahipleri, bir genel müdür atayarak başlayacakları akılcı kurumsal yönetime geçebilirler. Her işletmede olduğu gibi, devletin çıkarları artık uzun vadeli hissedar değerinin azamileştirilmesi olarak kesin biçimde tanımlanmıştır. Ülke sakinlerinin (müşterilerin) siyasetle ilgilenmeleri için artık hiçbir sebep kalmaz. Hatta ilgilenmeleri yarı suç teşkil eden eğilimler sergilemeleri demek olur. Devlet şirketi vergilerine (egemenlik kirasına) karşılık kabul edilebilir değer sunmuyorsa müşteri hizmetlerine durumu bildirebilir, gerekirse alışverişlerini başka yere taşıyabilirler. Devlet şirketi, müşterileri cezbedebilecek türden verimli, çekici, canlı, temiz ve güvenli bir ülkeyi işletmeye odaklanacaktır. Söz hakkı yok, serbest çıkış var.

… tam neokameralist yaklaşım hiç denenmemiş olsa da tarihsel olarak en yakın karşılıkları, Büyük Friedrich’in temsil ettiği on sekizinci yüzyıl aydınlanmış mutlakiyetçilik geleneği ile Britanya İmparatorluğu’nun Hong Kong, Singapur ve Dubai gibi geriye kalan parçalarında görülen yirmi birinci yüzyılın demokratik olmayan geleneğidir. Bu devletler, anlamlı hiçbir demokrasi barındırmadıkları hâlde yurttaşlarına çok yüksek nitelikli hizmet sunuyor görünmektedir. Suç oranları düşüktür, kişisel ve ekonomik özgürlükleri yüksektir. Genellikle oldukça müreffehtirler. Yalnızca siyasal özgürlük bakımından zayıftırlar; hükümet istikrarlı ve etkili olduğunda siyasal özgürlük tanımı gereği önemsizdir.

Avrupa’nın klasik antikçağında demokrasi, döngüsel siyasal gelişmenin bilindik, özünde yozlaşmış ve tiranlığa sürüklenmenin öncesinde gelen bir evresi olarak tanınırdı. Bugün bu klasik anlayış bütünüyle kaybolmuş; yerini, eleştirel özdüşünümden tümüyle yoksun, inandırıcı bir toplumsal bilim tezi ya da kendiliğinden doğan popüler bir özlem olarak bile değil, tarihsel olarak tanımlanabilir belirli türden dinî bir iman esasları bütünü olarak ileri sürülen küresel demokratik ideoloji almıştır:

… benim Evrenselcilik dediğim, tanrıtanımaz bir Hristiyan mezhebi olan, devralınmış gelenek. Aynı geleneğin aşağı yukarı eşanlamlı diğer güncel adları ilerlemecilik, çokkültürcülük, liberalizm, hümanizm, solculuk, siyasal doğruculuk ve benzerleridir. … Evrenselcilik, İngiliz Ayrılıkçı ya da Püriten geleneğinden Üniteryen, Aşkıncı ve İlerlemeci hareketler boyunca gelişen, Hristiyanlığın Kalvinist çizgideki egemen modern koludur. Atalarından kalan dikenli çalılık, Hristiyan kökenleri biraz daha iyi gizlenmiş olan, ama adlandırılacak kadar önemli birtakım yan dalları da içerir: Rousseaucu laiklik, Benthamcı faydacılık, Reform Yahudiliği, Comteçu pozitivizm, Alman İdealizmi, Marksist bilimsel sosyalizm, Sartrecı varoluşçuluk, Heideggerci postmodernizm vesaire vesaire. … Bana göre Evrenselcilik en iyi gizemci bir iktidar kültü olarak tanımlanır. … Devletsiz bir Evrenselcilik düşünmek, sivrisineksiz sıtmayı düşünmek kadar zordur. … Mesele şu ki adına ne derseniz deyin bu şey en az iki yüz, muhtemelen beş yüz yıllık. Esasen Reformasyonun ta kendisi. … Üzerine yürüyüp onu kötülükle suçlamanın işe yarama ihtimali de Shub-Niggurath’a küçük talepler mahkemesinde dava açmanın işe yarama ihtimali kadar.

Durmaksızın ve her şeyi kapsayacak biçimde genişleyen (🔗) devletin, sahte pozitif ‘insan haklarının’ (zorlayıcı bürokrasilerin desteklediği, başkalarının kaynakları üzerindeki taleplerin), siyasallaştırılmış paranın, pervasız misyoner ‘demokrasi savaşlarının’ (🔗) ve evrenselci dogmayı savunmak üzere örgütlenmiş kapsamlı düşünce denetiminin (bilimin devletin halkla ilişkiler işlevine indirgenmesiyle birlikte) belirlediği çağdaş açmazımızın ortaya çıkışını anlamak için Moldbug gibi Massachusetts’in dünyayı nasıl fethettiğini sormak gerekir. Her geçen yıl sağlam yönetişim uluslararası ideali, New England üniversitelerinin Mağduriyet Çalışmaları bölümlerinin belirlediği ölçütlere daha yakından ve daha katı biçimde yaklaşmaktadır. Bu, bağırıp çağıranların ve eşitlikçilerin tanrısal inayetinin gezegensel bir erekliliğe yükseltilmesi ve Katedral egemenliği olarak pekişmesidir.

Katedral, bildiğimiz her şeyin yerine kendi müjdesini koydu. Amerika’nın kurucu babalarının dile getirdiği kaygılara bakın (‘Liberty-clinger’ tarafından burada 1 numaralı yorumda derlenmiştir):

Demokrasi, halkın yüzde 51’inin geri kalan yüzde 49’un haklarını elinden alabildiği güruh yönetiminden başka bir şey değildir. — Thomas Jefferson

Demokrasi, öğle yemeğinde ne yiyeceklerine karar vermek için oy kullanan iki kurtla bir kuzudur. Özgürlük ise oylamaya karşı çıkan iyi silahlanmış bir kuzudur! — Benjamin Franklin

Demokrasi uzun sürmez. Kısa sürede kendisini tüketir, bitkin düşürür ve öldürür. Bugüne kadar intihar etmeyen bir demokrasi görülmemiştir. — John Adams

Demokrasiler her zaman kargaşa ve çekişme manzaraları sunmuştur; kişisel güvenlikle ve mülkiyet haklarıyla her zaman bağdaşmaz oldukları görülmüştür; ömürleri genellikle, sonları ne kadar şiddetliyse o kadar kısa olmuştur. — James Madison

Biz cumhuriyetçi bir hükümetiz. Gerçek özgürlük despotizmde ya da demokrasinin aşırı biçimlerinde asla bulunmaz… Uygulanabilir olsa saf demokrasinin en kusursuz yönetim olacağı ileri sürülmüştür. Deneyim, bundan daha yanlış bir sav bulunmadığını kanıtlamıştır. Halkın kendisinin müzakere ettiği antik demokrasiler, iyi yönetimin tek bir niteliğine bile sahip değildi. Özleri itibarıyla tiranlıktılar… — Alexander Hamilton

Ayaklarıyla oy kullanmak (ve Moldbug’ın akkor hâlindeki dehası) üzerine devamı gelecek…

Ek not (7 Mart):

Yukarıdaki ‘Benjamin Franklin’ alıntısının ona ait olduğuna güvenmeyin. Barry Popik’e göre bu söz muhtemelen 1992’de James Bovard tarafından uyduruldu. (Bovard başka bir yerde (🔗) şöyle diyor: “Siyasal düşüncede demokrasiyi özgürlükle özdeşleştirmekten daha tehlikeli pek az hata vardır.”)

2. Bölüm: Tarihin yayı uzundur ama zombi kıyametine doğru bükülür

David Graeber: Bana öyle geliyor ki bu düşüncenin mantıksal sonucuna kadar gidilecekse gerçekten demokratik bir toplum yaratmanın tek yolu, kapitalizmi de bu hâliyle ortadan kaldırmak olacaktır.

Marina Sitrin: Kapitalizmle birlikte demokrasiye sahip olamayız… Demokrasiyle kapitalizm birlikte işlemez.
(Buradan (🔗), John J. Miller aracılığıyla.)

Tarihin derdi hep budur. Hep sona ermiş gibi görünür. Ama hiçbir zaman sona ermez.
(Mencius Moldbug (🔗))

Google’da ‘demokrasi’ ile ‘özgürlük’ sözcüklerini birlikte aramak karanlık anlamda son derece aydınlatıcıdır. En azından siberuzayda, bu kavramlar arasında olumlu bir bağ görenlerin belirgin bir azınlık olduğu açıktır. Görüşler Google’ın örümceği ve dijital avı üzerinden değerlendirilecekse açık ara en yaygın ilişki, demokrasinin özgürlük için ölümcül bir tehdit oluşturduğu ve nihayetinde onu ortadan kaldırmayı neredeyse garanti ettiği yönündeki reaksiyoner kavrayışa dayanan ayrıştırıcı ya da karşıt bir ilişkidir. Özgürlük karşısında demokrasi, turta karşısında Gargantua gibidir (“Özgürlüğü midemiz guruldayıp ağzımız sulanana kadar sevdiğimizi herhâlde görüyorsunuzdur…”).

Steve H. Hanke, Amerikan deneyimine odaklanan Demokrasiye Karşı Özgürlük Üzerine başlıklı kısa yazısında (🔗) gerekçeleri yetkin biçimde ortaya koyuyor:

Çoğu Amerikalı dâhil çoğu insan, ‘demokrasi’ sözcüğünün Bağımsızlık Bildirgesi’nde (1776) ya da Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nda (1789) geçmediğini öğrenince şaşıracaktır. ABD’nin kuruluş belgelerinde demokrasi sözcüğünün bulunmamasının sebebini öğrenince de sarsılacaktır. Propagandanın kamuoyunu inandırdığının tersine, Amerika’nın Kurucu Babaları demokrasi karşısında kuşkucu ve kaygılıydı. Çoğunluk tiranlığının getirdiği kötülüklerin farkındaydılar. Anayasayı hazırlayanlar, federal hükümetin çoğunluğun iradesine dayanmamasını ve dolayısıyla demokratik olmamasını sağlamak için olağanüstü çaba gösterdiler.

Anayasayı hazırlayanlar demokrasiyi benimsemediyse neye bağlıydılar? Hazırlayıcıların tamamı, devletin amacının yurttaşların John Locke’un üçlü haklar kümesindeki yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını güvenceye almak olduğu konusunda birleşiyordu.

Ayrıntılandırıyor:

Anayasa, öncelikle iktidarı kimin ve nasıl kullanacağını tek tek belirten yapısal ve usule ilişkin bir belgedir. Kuvvetler ayrılığı ile sistemdeki denge ve denetim mekanizmalarına büyük önem verilir. Bunlar, toplum mühendisliğini amaçlayan Kartezyen bir kurgu veya formül değil, halkı hükümete karşı koruyan bir kalkandı. Kısacası anayasa halkı değil hükümeti yönetmek üzere tasarlanmıştır.

Haklar Bildirgesi, halkın haklarını devlet müdahalelerine karşı güvenceye alır. Haklar Bildirgesi uyarınca yurttaşların devletten talep edebilecekleri tek şey, jüri önünde yargılanmadır. Diğer bütün yurttaş hakları devlete karşı korumalardır. Anayasanın onaylanmasından sonraki yaklaşık yüz yıl boyunca özel mülkiyet, sözleşmeler ve Amerika Birleşik Devletleri sınırları içindeki serbest iç ticaret kutsaldı. Hükümetin kapsamı ve ölçeği çok sınırlı kaldı. Bütün bunlar, özgürlükten anlaşılan şeyle son derece tutarlıydı.

Reaksiyonerlik ruhu Sith dokunaçlarını beyne soktukça, klasik (ya da komünist olmayan) ilerlemeci anlatının bir zamanlar nasıl makul görünebildiğini hatırlamak zorlaşır. İnsanlar ne düşünüyordu? Giderek olağanüstü güç kazanan popülist, yamyam devletten ne bekliyorlardı? Sonunda gelecek felaket baştan sona öngörülebilir değil miydi? Bir insan nasıl olup da Whig olabilirdi?

Köktenci demokratikleşmenin ideolojik inandırıcılığı elbette tartışmalı değildir. (Hristiyan ilerlemeci) Walter Russell Mead’den (tanrıtanımaz reaksiyoner) Mencius Moldbug’a kadar pek çok düşünürün ayrıntısıyla gösterdiği üzere bu ideoloji aşırı Protestan dinî coşkuyla öylesine tam örtüşür ki devrimci ruhu harekete geçirebilme gücü hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. Martin Luther’in papalık düzenine meydan okumasından yalnızca birkaç yıl sonra köylü isyancılar Almanya’nın dört bir yanında sınıf düşmanlarını darağaçlarına asıyordu.

Demokratik ilerlemenin ampirik inandırıcılığı ise çok daha şaşırtıcı ve aynı zamanda gerçekten çetrefillidir (yani tartışmalıdır; daha kesin olarak, verilere dayanan ve sıkı argümanlarla yürütülen bir tartışmayı hak eder). Bunun bir sebebi, demokrasinin modern biçiminin çok daha geniş bir modernleşme eğiliminin akışı içinde ortaya çıkmasıdır: Bu eğilimin tekno-bilimsel, ekonomik, toplumsal ve siyasal kolları belirsiz biçimlerde birbiriyle bağlantılıdır; yanıltıcı bağıntılar ve bunlardan türetilmiş sahte sebep-sonuç ilişkileriyle örülüdür. Schumpeter’in savunduğu gibi sanayi kapitalizmi, sonunda durgunlukla sonuçlanan demokratik-bürokratik kültürü doğurmaya eğilimliyse demokrasi yine de maddi ilerlemeyle ‘ilişkili’ görünebilir. Özellikle ideolojik gayret yanlış kavrayışa kendi yanlılığını katıyorsa gecikmeli bir göstergeyi olumlu bir sebep olarak yanlış okumak kolaydır. Benzer biçimde, kanser yalnızca canlılarda görüldüğü için görünüşte makul bir gerekçeyle canlılıkla ilişkilendirilebilir.

Robin Hanson (nazikçe) belirtiyor (🔗):

Evet, birçok eğilim yaklaşık bir yüzyıldır olumlu seyrediyor ve evet, bu, aşağı yukarı bir yüzyıl daha yükselmeye devam edeceklerini düşündürüyor. Fakat bu, öğrencilerin günümüzün Kennedy’si sayılabilecek birinin siyasal mücadelesine katılarak ‘yoksulluğu, hastalığı, tiranlığı ve savaşı sona erdirme’ düşüncesini ‘ütopik fantazi’ saymakla ampirik ya da ahlaki bakımdan yanıldıkları anlamına gelmez. Neden mi? Çünkü bu alanlardaki yakın dönem olumlu eğilimleri söz konusu siyasal hareketler pek az meydana getirdi! Bunların başlıca sebebi Sanayi Devrimi sayesinde zenginleşmemizdi; siyasal hareketler ise genel olarak, olsa olsa, bunu yavaşlatmaya çalıştı.

Basit tarihsel kronoloji, sanayileşmenin ilerlemeci demokratikleşmeden doğmak yerine onu desteklediğini düşündürür. Bu gözlem, toplumların demokratik yönde ‘olgunlaşmasının’ refah düzeyindeki eşikler veya orta sınıfın oluşumu tarafından belirlendiğini ileri süren, geniş kabul görmüş popüler toplum bilimi kuramları okulunu bile doğurdu. Böyle fikirlerin katı mantıksal sonucu, yani demokrasinin maddi ilerlemeye göre temelden üretken olmadığı, genellikle yeterince vurgulanmaz. Demokrasi ilerlemeyi tüketir. Karanlık aydınlanmanın bakış açısından değerlendirildiğinde demokratik olguyu incelemenin uygun çözümleme yöntemi genel parazitolojidir.

Salgına verilen yarı-özgürlükçü tepkiler bunu örtük biçimde kabul eder. Zombi virüsüyle derinden enfekte olmuş, yamyamca toplumsal çöküşe doğru sendeleyen bir nüfus söz konusu olduğunda tercih edilen seçenek karantinadır. Esas olan iletişim bakımından yalıtım değil, geri bildirim döngülerini sıkılaştıran ve insanları kendi eylemlerinin sonuçlarına azami yoğunlukta maruz bırakan, toplumun işlevsel olarak dayanışmadan arındırılmasıdır. Toplumsal dayanışma ise tam tersine parazitin dostudur. Köktenci biçimde demokratikleşmiş toplum, yüksek frekanslı bütün geri bildirim mekanizmalarını (piyasa sinyalleri gibi) budayıp yerlerine merkezî bir ‘genel irade’ forumundan geçen, ağır işleyen kızılötesi döngüler koyarak parazitliği kendi yaptıklarının sonuçlarından korur; yerel, acı verici derecede işlevsiz, katlanılmaz ve bu yüzden acilen düzeltilen davranış kalıplarını küresel, duyarsızlaşmış ve kronik sosyo-politik hastalıklara dönüştürür.

Başkalarının vücut parçalarını kemirirsen iş bulman zorlaşabilir — sıkı geri bildirimli, sibernetik bakımdan yoğun bir bırakınız yapsınlar düzeni, böyle bir dersin öğrenilmesini sağlar. Bu, şefkatli bir demokrasinin düşünce suçu diye mahkûm edeceği duyarsız zombi karşıtı ayrımcılığın da tam kendisidir. Şefkatli demokrasi bu sırada yaşamsal işlevleri kısıtlı yurttaşlar için kamu bütçesini artırır, istemsiz yamyamlık dürtüsü sendromundan mustarip olanlar adına bilinç yükseltme kampanyaları düzenler, yükseköğretim müfredatlarında zombi yaşam biçiminin onurunu onaylar ve sürüklenerek yürüyen ölülerin kâr saplantılı, performans odaklı, hatta hâlâ eski canlandırmacılığa bağlı işverenlerce mağdur edilmemesini sağlamak için işyerlerini sıkı sıkıya düzenler.

Aydınlanmış zombi hoşgörüsü, demokratik mega-parazitin koruması altında serpilirken, gerçek teşviklerin etkilerine dikkat eden küçük bir reaksiyoner bakiye, kalıplaşmış sorusunu sorar: “Bu politikaların kaçınılmaz olarak zombi nüfusunu devasa ölçüde artıracağını biliyorsunuz, değil mi?” Tarihin baskın vektörü, böyle can sıkıcı itirazların kenara itilmesini, görmezden gelinmesini ve mümkün olan her yerde toplumsal dışlamayla susturulmasını gerektirir. Bu geriye kalanlar ya kuru gıda, mühimmat ve gümüş sikke stoklayarak bodrumu tahkim eder ya da ikinci pasaport başvurusunu hızlandırıp bavullarını toplamaya başlar.

Bütün bunlar tarihsel somutluktan kopmaya başlamış görünüyorsa, güncel bir çare var: Kanallar arasında kısa bir gezinti yapıp Yunanistan’a uğramak. Batı’nın ölümünün gerçek zamanlı oynanan küçük ölçekli modeli olarak Yunanistan hikâyesi hipnotiktir. Ön-demokrasiden tamamlanmış zombi kıyametine uzanan, hiç de düzgün olmayan ama karşı konulmaz ölçüde dramatik, 2.500 yıllık bir yayı anlatır. Başlıca erdemi, bireyleri ve yerel nüfusları, davranışlarını büyük ölçekli merkezî yeniden dağıtım sistemlerinde birbirine karıştırarak kararlarının sonuçlarından ayıran demokratik mekanizmayı en uç hâliyle kusursuz biçimde gözler önüne sermesidir. Ne yapacağına sen karar verirsin, ama sonuçları için sonra oy kullanırsın. Kim buna ‘hayır’ diyebilir?

Yunanların otuz yılı aşkın AB üyeliği boyunca, kısa dalga toplumsal sinyallerin tamamını söküp atan ve geri bildirimi Avrupa dayanışmasının görkemli devrelerinden geçiren, ekonomik bakımdan anlamlı bütün bilgilerin Avrupa Merkez Bankası’nın (🔗) ısıl ölüm çukurunda kırmızıya kaydırılmasını sağlayan bir toplum mühendisliği mega-projesiyle hevesle işbirliği yapmasına şaşmamalı. Daha da somut olarak, Yunan faiz oranlarında bulunabilecek bütün bilgileri yok etmek ve böylece ülke içi politika tercihlerine ilişkin bütün finansal geri bildirimleri fiilen devre dışı bırakmak üzere ‘Avrupa’ ile birlikte hareket etti.

Bu, artık daha fazla kusursuzlaştırılması mümkün olmayan tamamlanmış demokrasi biçimidir; çünkü ‘genel irade’yle gerçekliğin yasayla ortadan kaldırılmasından daha iyi örtüşen hiçbir şey yoktur ve gerçekliği baldıran zehriyle öldürmenin Töton faiz oranlarını Doğu Akdeniz’in harcama kararlarına bağlamaktan daha kesin bir yolu yoktur. Helenler gibi yaşa, Almanlar gibi öde — bu programla iktidara gelemeyen bir siyasal parti, çölde akbabaların gagalayıp bıraktığı artıkları eşelemeyi hak eder. Bu, ifadenin akla gelebilecek hemen her anlamında nihai beyin gerektirmeyen tercihtir. Ne ters gidebilir ki?

Daha önemlisi, ne ters gitti? Mencius Moldbug, Koşulsuz Çekinceler dizisindeki Dawkins’in nasıl hacklendiği (ya da ‘sömürülebilir bir güvenlik açığı’ yoluyla ele geçirildiği) başlıklı yazılarına, ‘mümkün olduğu kadar öldürücü; çok bulaşıcı, çok hastalık yapıcı ve çok kalıcı; gerçekten çirkin bir mikrop’ olacak varsayımsal bir ‘ideal memetik parazitin’ tasarım kurallarını sıralayarak başlıyor (🔗). Bu ideolojik süper salgınla kıyaslandığında, Tanrı Yanılgısı‘nda alaya alınan körelmiş tektanrıcılık, olsa olsa orta derecede rahatsız edici bir nezle sayılırdı. Soyut memlerle oynamakla başlayan şey, karanlık aydınlanma tarzında (🔗) tarihsel bir büyük anlatıya dönüşür:

Bana göre Profesör Dawkins yalnızca Hristiyan bir ateist değil. O Protestan bir ateist. Üstelik yalnızca Protestan bir ateist de değil. Kalvinist bir ateist. Yalnızca Kalvinist bir ateist de değil. Anglo-Kalvinist bir ateist. Başka bir deyişle ona Püriten ateist, Ayrılıkçı ateist, Uyumsuzcu ateist, Evanjelik ateist vesaire de denebilir.

Bu kladistik sınıflandırma, Profesör Dawkins’in düşünsel soyunu yaklaşık dört yüz yıl öncesine, İngiliz İç Savaşı dönemine kadar götürür. Ateizm konusu bir yana, Profesör Dawkins’in kernel’i, Cromwell’in fetret döneminde gelişen Ranter, Leveller, Digger, Quaker, Beşinci Monarşiciler ya da en aşırı İngiliz Ayrılıkçı geleneklerinden herhangi biriyle dikkate değer ölçüde örtüşür.

Açıkçası bu herifler ucubeydi. Manyak fanatiklerdi. On yedinci, on sekizinci ya da on dokuzuncu yüzyıldan ana akım bir İngiliz düşünürü, bu geleneğin (veya onun modern torununun) bugün gezegenin baskın Hristiyan mezhebi olduğunu öğrense bunu yaklaşan kıyametin işareti sayardı. Onların yanıldığından eminseniz benden daha eminsiniz demektir.

Neyse ki Cromwell’in kendisi görece ılımlıydı. Aşırı ultra-Püriten mezhepler Hamilik yönetiminde iktidarı hiçbir zaman sıkıca ele geçiremedi. Daha da iyisi, Cromwell yaşlandı ve öldü; Cromwellcilik de onunla birlikte öldü. Britanya’da meşru yönetim ve İngiltere Kilisesi yeniden kuruldu, Ayrılıkçılar tekrar marjinal bir kesim hâline geldi. Açıkçası iyi ki de onlardan kurtulundu.

Ancak iyi bir paraziti kolayca alt edemezsiniz. Bir Püriten topluluğu Amerika’ya kaçıp New England’ın teokratik kolonilerini kurdu. Amerikan İsyanı ile Ayrılma Savaşı’ndaki askerî zaferlerinin ardından Amerikan Püritenliği dünya egemenliğine doğru epey ilerlemişti. Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’taki zaferleri küresel hegemonyasını pekiştirdi. Bugün yeryüzündeki bütün meşru ana akım düşünceler Amerikan Püritenlerinden, onlar aracılığıyla da İngiliz Ayrılıkçılardan türemiştir.

Bu ‘gerçekten çirkin mikrobun’ dünya egemenliğine yükselmesi karşısında Dawkins gibi dolaylı bağlantısı olan bir isme yüklenmek garip görünebilir; ancak Moldbug hedefini son derece ince düşünülmüş stratejik sebeplerle seçer. Dawkins’in Darwinizmiyle, İbrahimî tektanrıcılığı düşünsel bakımdan reddedişiyle ve bilimsel akılcılığa geniş bağlılığıyla özdeşleşir. Yine de Dawkins’in eleştirel yetilerinin, daha geniş bir egemen ilerlemecilik bağlılığını tehlikeye atabilecekleri noktada ansızın, çoğu zaman gülünç biçimde kapandığını kritik biçimde fark eder. Böylece Dawkins son derece açıklayıcı bir örnektir. Militan laiklik, İbrahimî üst-memin Anglo-Protestan, köktenci demokratik sınıflandırma dalındaki modernleştirilmiş bir çeşididir; bu dalın kendine özgü geleneği gelenek karşıtlığıdır. Tanrı Yanılgısı‘nın gürültülü ateizmi, bir koruma amaçlı aldatmaca ve dinî reformun tutarlı bir üst sürümünü temsil eder: Ampirizmi ve aklı bastıran ilerlemeci coşku ruhunun yönlendirdiği, eski Tanrı merkezli akımlarda görülebilecek her türlü dogmatizmle yarışacak hırçın bir dogmatizmi örnekleyen bir üst sürüm.

Dawkins yalnızca aydınlanmış modern bir ilerlemeci ve örtük bir köktenci demokrat değil, etkileyici akademik yetkinliklere sahip bir biliminsanı, daha özelde biyolog ve (dolayısıyla) Darwinci evrimcidir. Bu yüzden memetik süper-mikrobun belirlediği kabul edilebilir düşüncenin sınırına çarptığı noktayı öngörmek oldukça kolaydır. Düşük kilise geleneğinden gelen aşırı Protestan mirası, ruhsal bağlılığın odağı olarak Tanrı’nın yerine İnsan’ı koymuştur ve ‘İnsan’, yüz elli yılı aşkın süredir Darwinci araştırmalarla çözündürülmektedir. (Sizi tanıdığım kadarıyla sağlam ve düzgün bir insan olarak Moldbug’la buraya kadar geldikten sonra herhâlde içinizden çoktan şöyle mırıldanıyorsunuzdur: ırktan söz etme, ırktan söz etme, ırktan söz etme, lütfen, ah lütfen, Zamanın Ruhu ve ilerlemenin sevgili tatlı tanrı-olmayanı aşkına, ırktan söz etme…) … ama Moldbug çoktan (🔗) Dawkins’in alıntıladığı Thomas Huxley’den şunu aktarıyor: “…dişlerle değil düşüncelerle yürütülecek bir yarışmada. Uygarlık hiyerarşisindeki en yüksek mevkilere koyu tenli kuzenlerimizin ulaşamayacağı kesindir.” Dawkins bunu şu yorumla çerçeveliyor: “Huxley… bizim zamanımızda doğup yetişmiş olsaydı Viktoryen duygularından ve yağcı üslubundan bizimle birlikte ilk o utanırdı. Onlardan yalnızca Zeitgeist‘ın [Zamanın Ruhu’nun] nasıl ilerlediğini göstermek için alıntı yapıyorum.”

Daha da kötüleşiyor. Moldbug, Huxley’nin elini tutmuş gibi ve… (ıyy!) parmağıyla avucunu okşuyor. Artık sıradan özgürlükçü reaksiyonerlikten epey uzağız; işler ciddi biçimde kararıyor ve korkutucu hâle geliyor. “Ciddi olarak soruyorum: Kardeşlikçilik için kanıt nedir? Profesör Dawkins bütün yeni insansıların nörolojik gelişim açısından özdeş bir potansiyelle doğduğuna tam olarak neden inanıyor? Söylemiyor. Belki apaçık olduğunu düşünüyordur.”

İnsanların biyolojik çeşitliliği ya da tekbiçimliliği görüşlerinin ayrı ayrı bilimsel değerleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, ikinci varsayımın tek başına hoş görüldüğü kuşkusuz tartışmanın ötesindedir. İnsan doğasına ilişkin ilerlemeci-evrenselci inançlar doğru olsa bile bunlara doğru oldukları için inanılmaz ve eleştirel bilimsel akılcılığın en temel sınamasını bile geçen bir süreçle ulaşılmış değildir. Bunlar, inancın temel ilkelerini niteleyen bütün tutkulu yoğunlukla dinî iman esasları olarak devralınır; onları sorgulamak ise bilimsel yanlışlık değil, bugün siyasal bakımdan uygunsuzluk, eskiden de sapkınlık dediğimiz şeydir.

Irkçılık karşısında bu aşkın ahlaki duruşu sürdürmek, zaten onun belirgin modern ikamesi olan ilk günah öğretisine bağlılıktan daha akılcı değildir. Elbette aradaki fark şudur: ‘İlk günah’, mücadele hâlindeki, kamusal entelektüeller ve medya figürleri arasında belirgin biçimde az temsil edilen, egemen dünya kültüründe son derece demode kalmış bir toplumsal kesimin benimsediği geleneksel öğretidir; onu eleştiren kişinin cinayeti, hırsızlığı ya da zinayı savunduğu hemen varsayılmaksızın geniş ölçüde eleştirilebilir, hatta alaya alınabilir. Öte yandan ırkçılığın en büyük ve tanımlayıcı toplumsal günah olarak konumunu sorgulamak, toplumun seçkinleri tarafından evrensel biçimde mahkûm edilmeyi göze almak ve kölecilik yanlısı savunulardan soykırım fantazilerine uzanan düşünce suçları kuşkularını uyandırmak demektir. Irkçılık, uygun alanı sivil ilişkilerin sıradan sınırları, toplumsal bilimsel gerçekçilik ya da etkili ve orantılı hukukilik değil; sonsuzluk ve ebediyet ya da aşırı Protestan ruhun ateşli günah derinlikleri olan saf veya mutlak kötülüktür. Eski sapkınlıklarla onların ikamelerine eşlik eden duygulanım, yaptırım ve çıplak toplumsal iktidar asimetrisi, bir kez fark edildiğinde akıldan çıkmayan bir belirti olur. Yeni bir mezhep hüküm sürüyor; üstelik özellikle iyi gizlenmiş de değil.

Yine de en katı insan biyolojik çeşitliliği (HBD) çevrelerinde bile aşırı olumlu ırksal düşüncenin histerik biçimde kutsanması, Moldbug’ın saptadığı derin hastalıklılık havasını köktenci demokrasiye kazandırmaya yetmez. Bunun için Devlet’le ibadet düzeyinde bir ilişki gerekir.

3. Bölüm:

Bu dizinin önceki bölümü, kahramanımız Mencius Moldbug’ın siyasal uygunsuzluğun pis kokulu bataklığında beline kadar (belki daha da fazla) gömülmüş, Dawkins Nasıl Hacklendi üzerine siyasal-dinsel tefekkürünün karanlık kalbine yaklaşmasıyla sona ermişti. Moldbug, Dawkins’i, Thomas Huxley’nin ırkçı ‘Viktoryen duygularını’ belirti değeri taşıyan ve dayanılmaz ölçüde kendini beğenmiş bir tavırla mahkûm ederken yakalamıştı. Bu vaaz, Huxley’nin sözlerinin apaçık ve bütünüyle katlanılmaz korkunçluğuna rağmen, kendisinden “yalnızca Zeitgeist‘ın [Zamanın Ruhu’nun] nasıl ilerlediğini göstermek için” alıntı yaptığı yolundaki tuhaf açıklamayla bitiyordu.

Moldbug hemen üzerine atılıyor (🔗) ve sivri bir soruyla karşılık veriyor: “Tam olarak nedir bu Zeitgeist denen şey?” Tartışmasız olağanüstü bir yakalama. Karşımızda biyolog olarak yetişmiş, doğalcı evrim ile İbrahimî dinlerin (birbirinden ayrık fakat) ikiz konularından özellikle etkilenmiş bir düşünür (Dawkins) var. Dünya tarihindeki ruhsal gelişmenin tek yönlü bir eğilimi olarak kavradığı şeyle karşılaşıyor ve ardından, disiplinli akla ya da kanıta en ufak bir başvuru yapmaksızın, ama güçlü bir vurguyla, bunun bilimin ilerlemesiyle, insan biyolojisiyle ya da dinî gelenekle ciddi bir bağlantısı olduğunu reddediyor. Ortaya çıkan kekeme saçmalık gerçekten şaşırtıcı; ama Moldbug açısından her şey yerli yerinde:

Aslında Profesör Dawkins’in Zeitgeist‘ı … eski Anglo-Kalvinist ya da Püriten İnayet kavramından … ayırt edilemez. Belki yanlış bir eşleştirmedir. Ama çok yakın bir eşleştirme olduğu kesin.

Zeitgeist için başka bir sözcük İlerlemedir. Evrenselcilerin İlerleme’ye inanma eğiliminde olması şaşırtıcı değil; zaten siyasal bağlamda kendilerine sık sık ilerlemeciler diyorlar. Evrenselcilik, [Huxley’nin utanç verici sözlerini söylediği] 1913’ten beri gerçekten epey ilerleme kaydetti. Ancak bu, Evrenselciliğin asalak bir gelenek olduğu önermesini çürütmez. Kenenin ilerlemesi köpeğin ilerlemesi değildir.

Tam olarak nedir bu Zeitgeist denen şey? Soru yinelenmeyi hak ediyor. Öncelikle, İngiliz bir Darwinci başka bir İngiliz Darwinciyi pataklamak için silaha uzandığında, eline gelen en kullanışlı sopanın, devlet tapınmacısı idealist felsefenin anlaşılması güç bir soy çizgisiyle bağlantılı bir Almanca sözcük olması şaşırtıcı değil midir? Üstelik doğal evrim süreciyle hiçbir belirgin bağlantısı olmayan tarihsel zaman anlayışına açıkça gönderme yapan bir sözcük. Sanki fizikçiler arasında (kuantum belirlenimsizliği konusunda) benzer bir çekişme yaşanırken birinin ansızın “Tanrı evrenle zar atmaz” diye bağırdığını duyacakmışız gibi, hayal etmesi bile güç. Aslında iki örnek birbirine yakından bağlıdır; çünkü Dawkins’in Zeitgeist‘a duyduğu inanç, ‘Einstein Dini’nin (elbette Moldbug’ın titizlikle didiklediği (🔗)) dogmatik ilerlemeciliğine bağlılıkla birleşir.

Bu yüzsüzlük çarpıcıdır; en azından bilimsel akılcılığın kurallarının böyle bir tartışmada ilke düzeyinde bile olsa egemen konumda bulunduğuna safça inanılsaydı çarpıcı olurdu. Oysa gerçekte — burada ironi uluyan bir psikozun eşiğine dek büyür — Einstein’ın Ulu İhtiyarı hâlâ hüküm sürmektedir. Yargı ölçütleri, sınanabilir gerçekliğe hiçbir şey, neopüriten ruhsal temizliğe ise her şey borçludur. Bilimsel ifadeler, bilimsel dürüstlüğe bütünüyle kayıtsız olmasından otoritesi hiç etkilenmiyor gibi görünen ilerlemeci toplumsal gündeme uyup uymadıklarına göre süzülür. Anlaşılır sebeplerle bu durum Moldbug’a Lısenko’yu hatırlatır.

“Olgular kurama uymuyorsa olgular için çok daha kötü” diye ileri sürmüştü Hegel. Tanrı, tarih boyunca devlette cisimleşip sırf verileri ezerek toprağa gömen Zeitgeist‘ın ta kendisidir. Artık bunun sonunun nereye vardığını herkes biliyor. Evrensel bir aksiyoma ya da giderek tartışılamaz dogmaya dönüşecek kadar sertleşmiş eşitlikçi ahlak ideali, ‘hoşgörüyü’ (kültürel) hoşgörünün sınırlarını belirleyen demir ölçüte dönüştürerek modernliğin en büyük tarihsel ironisini tamamlar. Hoşgörüsüzlüğe hoşgörü gösterilemez önermesi evrensel olarak, daha pratik ifadeyle önemli kültürel güce sahip bütün toplumsal güçlerce kabul edilir edilmez siyasal otorite, kendi işine gelen her şeyi hiçbir sınırlama olmaksızın meşrulaştırmış olur.

Diyalektiğin ya da mantıksal sapkınlığın büyüsü budur. Yalnızca hoşgörünün hoş görülebilir olduğu ve (önemli sayılan) herkesin bu açıkça anlamsız formülü yalnızca aklen anlaşılır saymakla kalmayıp modern demokratik imanın evrensel olarak onaylanan ilkesi diye benimsediği durumda geriye siyasetten başka hiçbir şey kalmaz. Kusursuz hoşgörü ile mutlak hoşgörüsüzlük, her biri öbürü olarak eşit ölçüde yorumlanabilecek şekilde mantıken ayırt edilemez olmuştur: A = A-olmayan ya da bunun tersi. Ortaya çıkan apaçık Orwellci dünyada ifadeyi belirleme gücünün anahtarları yalnızca iktidardadır. Hoşgörü öylesine ilerlemiştir ki yeni engizisyon kurumlarına varoluş gerekçesi sağlayan toplumsal bir polislik işlevine dönüşmüştür. (Moldbug alayla şöyle diyor (🔗): “Hoşgörüsüzlüğü hoş görenlerin bizzat hoşgörüyü kötüye kullandığını ve hoşgörünün düşmanının demokrasinin düşmanı olduğunu unutmamalıyız.”)

Klasik liberalizmi karakterize eden kendiliğinden hoşgörü, siyasetin, yani devletin hoşgörüsüzlüğünün alanını daraltan mütevazı bir dizi kesinlikle negatif hakka dayanıyordu. Demokratik yükseliş sırasında bu hoşgörü, kapsamı giderek genişletilen somut bir hak sahipliği olarak tanımlanan pozitif bir hoş görülme hakkına teslim olur. Bu hak, onurun kamusal olarak teyidini, bütün faillerin (kamusal ve özel) herkese eşit muamelede bulunmasına yönelik devlet güvencelerini, bedensel olmayan küçümseme ve aşağılamalara karşı devlet korumasını, ekonomik sübvansiyonları ve nihayet bütün istihdam, başarı ve tanınma alanlarında istatistiksel bakımdan orantılı temsil edilmeyi kapsar. Bu eğilimin kıyametbilimsel tamamlanışının düpedüz imkânsız oluşu diyalektik için hiçbir önem taşımaz. Tam tersine bu imkânsızlık, sonsuz mağduriyetin yakıtında politika doyumuna ilişkin her türlü tehdidi yakarak siyasal sürece enerji verir. “Zihinsel Mücadeleden vazgeçmeyeceğim, / Kılıcım da elimde uyumayacak: / Ta ki Kudüs’ü kurana dek, / İngiltere’nin yeşil ve hoş diyarında.” Kudüs’e varmadan bir yerlerde özgür toplumun dile dökülmemiş çoğulculuğu, yumuşak totaliter demokrasinin kendini dayatan çokkültürcülüğüne dönüşmüştür.

On yedinci yüzyıl Amsterdam’ının Yahudileri ya da on sekizinci yüzyıl Londra’sının Huguenotları kendi hâllerine bırakılma hakkından yararlanmış, karşılığında onları ağırlayan toplumları zenginleştirmişlerdi. Daha sonraki modern dönemin demokratik olarak güçlendirilmiş mağduriyet gruplarıysa siyasal önderler tarafından, toplumsal sonuçları çoğunlukla kötücül olan (temelden liberalizm karşıtı) bir sesini duyurma hakkını talep etmeye kışkırtılır. Ancak kendilerini sesi duyulmayanların ve görmezden gelinenlerin sesi diye tanımlayıp öne çıkaran siyasetçiler için bu durumdaki özçıkar son derece açıktır.

Bir zamanlar görmezden gelinmeyi önvarsayan hoşgörü artık tam da bunu kınamakta ve böylece karşıtına dönüşmektedir. Bu, partizan bir gelişme olsaydı demokratik türden parti siyaseti geri dönüş ihtimalini canlı tutabilirdi, ama öyle değildir. ‘Şefkatli muhafazakâr’ ABD Başkanı George W. Bush, Katedral’e yön verme yolundaki nafile çabasında “Birisi acı çekiyorsa hükümet harekete geçmelidir” demişti. ‘Sağ’ böyle konuştuğunda yalnızca ölmüş değildir; ileri derecede çürümüşlüğün kokusunu da açıkça yaymaktadır. ‘İlerleme’ kazandı, ama bu kötü bir şey mi? Moldbug soruya titizlikle yaklaşıyor (🔗):

Bir gelenek taşıyıcılarının kişisel hedeflerini tehlikeye atan yanlış hesaplar yapmasına sebep oluyorsa Misesçi hastalıklılık sergiler. Taşıyıcılarının genlerinin üreme çıkarlarına zarar veren biçimlerde davranmalarına sebep oluyorsa Darwinci hastalıklılık sergiler. Geleneği benimsemek birey açısından avantajlı veya nötr (ayrılanlar ödüllendiriliyor ya da en azından cezalandırılmıyorsa), ama kolektif olarak zararlıysa gelenek asalaktır. Benimsenmesi bireysel bakımdan dezavantajlı ama kolektif olarak yararlıysa özgecidir. Hem bireysel hem kolektif bakımdan iyi huyluysa ortakyaşamcıdır. Hem bireysel hem kolektif bakımdan zararlıysa kötücüldür. Bu nitelemelerin her biri Misesçi ya da Darwinci hastalıklılığa uygulanabilir. Akıldışı olmakla birlikte ne Misesçi ne Darwinci hastalıklılık sergileyen bir tema, önemsiz anlamda hastalıklıdır.

Davranışsal bakımdan Misesçi ve Darwinci sistemler, sırasıyla mülkiyet birikimine ve genlerin yayılmasına yönelen ‘bencil’ teşvik kümeleridir. Darwinciler ‘Misesçi’ alanı genetik özçıkar güdüsünün özel bir durumu olarak kavrarken, kökleri yüksek derecede akılcılaştırılmış yeni Kantçı doğalcılık karşıtlığına dayanan Avusturya geleneği, böyle bir indirgemeciliğe direnmeye yatkındır. Bu çekişmenin nihai içerimleri önemli olmakla birlikte, mevcut koşullarda pek acil olmayan bir tartışmadır; çünkü iki oluşum da ‘nefret’te, yani uyum sağlayamayanları cezalandıran teşvik yapılarına yönelik reaksiyoner hoşgörülerinde birleşir.

‘Nefret’, üzerinde durulması gereken bir sözcüktür. Katedral’in dinsel ortodoksluğuna özel bir açıklıkla tanıklık eder; özgüllükleri dikkatle incelenmeyi hak eder. Belki de en dikkat çekici özelliği, neopüriten misyoner coşkuyla alevlenmemiş hukuk ve kültür normları çözümlemesi açısından bakıldığında tümüyle gereksiz oluşudur. ‘Nefret suçu’, eğer herhangi bir şeyse, yalnızca suça ‘nefret’in eklenmesidir; bu ekin anlamı çok şey söyler. Bir an için tartışmasız suç örnekleriyle sınırlı kalırsak şöyle sorabiliriz: Bir cinayetin veya saldırının güdüsü ‘nefret’ olarak belirlendiğinde, suçu tam olarak ağırlaştıran şey nedir? Özellikle iki etken öne çıkar; ikisinin de genel hukuk normlarıyla açık bir bağlantısı yoktur.

Birincisi suç, yalnızca uygar davranış kurallarının ihlaline değil, sapkın bir niyete de tanıklık eden, salt düşünsel, ideolojik, hatta ‘ruhsal’ bir unsurla ağırlaştırılır. Bu, nefretin suçtan bütünüyle soyutlanmasına imkân verir; böylece ‘nefret söylemi’ veya yalnızca ‘nefret’ biçimini alır. (Bunun karşısına her zaman, korunmayan gruplara, toplumsal kategorilere ya da bireylere yöneltilen eleştirel, tartışmalı veya salt sövgü içeren dilin temsil ettiği ‘tutku’, ‘infial’ ya da haklı ‘öfke’ konur.) ‘Nefret’, bizzat Katedral’e yönelmiş bir suç, onun ruhsal rehberliğini reddetme ve dünyanın açıkça ortada olan dinsel yazgısına zihinsel bir meydan okumadır.

İkincisi, bununla bağlantılı olarak ‘nefret’, gelişmiş demokratik toplumların dengedeki siyasal kutuplaşmasına göre bilinçli, hatta stratejik biçimde asimetriktir. İlerlemenin durdurulamaz yürüyüşü ile muhafazakârlığın etkisiz homurdanmaları arasında gidip gelmez. Gördüğümüz gibi yalnızca sağ ‘nefret edebilir’. Elit eğitim ve medya sistemlerinde ‘nefret’ bastırmasının inançsal dokunulmazlık sistemi pekiştikçe, korumaların son derece seçici dağıtımı, ‘söylem’in — özellikle güçlü konumdaki söylemin — sürekli sola, yani gittikçe daha kapsamlı biçimde radikalleşen bir Evrenselciliğe doğru kademeli olarak sıkıştırılmasını sağlar. Bu eğilimin hastalıklılığı aşırıdır.

Mağduriyet statüsü ekonomik beceriksizliğe karşı siyasal tazminat olarak verildiğinden, işlev bozukluğunu savunan otomatik bir kültürel mekanizma kurar. Eşitsizliği refleks olarak adaletsizlikle özdeşleştiren Evrenselci inanç, kişinin durumu ya da statüsü ne kadar düşükse toplum üzerindeki talebinin o kadar güçlü, davasının da o kadar saf ve soylu olduğu önermesinin alternatifini düşünemez. Dünyevi başarısızlık, ruhsal seçilmişliğin işaretidir (Markso-Kalvinizm) ve bunlardan herhangi birine itiraz etmek açıkça ‘nefret’tir.

Bu durum, en katı yürekli neoreaksiyoneri bile, yüksek Viktoryen kültürel üslubun karikatürüne dönüşerek, siyasal şiddet, suçluluk, evsizlik, ödeme güçsüzlüğü ve sosyal yardımlara bağımlılıkta kendini gösteren toplumsal dezavantajın ahlaki suçluluğun basit bir göstergesi olduğunu öne sürmeye zorlamaz. Büyük ölçüde, belki de çok büyük ölçüde, yalnızca talihsizliği yansıtır. İstismarcı ailelerde düzensiz biçimde yetiştirilmiş ve parçalanmış, suçun harap ettiği topluluklara terk edilmiş zekâsı sınırlı, dürtüsel, sağlıksız ve çekici bulunmayan insanların, kendilerinden önce tanrılara lanet etmek için bütün sebepleri vardır. Hem felaket herkesin başına gelebilir.

Ancak etkili teşvik yapıları bakımından bunların hiçbirinin en ufak önemi yoktur. Davranışsal gerçeklik yalnızca tek bir demir yasa tanır: Neye sübvansiyon verilirse o teşvik edilir. Toplumsal demokrasi büyük şirketler kadar güçlük çeken bireylerin veya talihsiz kültürlerin de kötü sonuçlarını yumuşatmaya çalıştığı ölçüde, entropininki kadar güçlü bir zorunlulukla işler kötüleşir. Bu formülün ne etrafından dolanmanın ne de onu aşmanın bir yolu vardır; geriye yalnızca hüsnükuruntu ve yozlaşmaya ortaklık kalır. Elbette bu belirleyici reaksiyoner kavrayış etkisiz kalmaya mahkûmdur; çünkü her ‘ilerlemeci’ iyileştirme girişiminin ‘sapkınca’ tersine dönerek korkunç bir başarısızlıkla sonuçlanmaya yazgılı olduğu şeklindeki son derece tatsız sonuca varır. Hiçbir demokrasi bunu kabul edemez; bu da her demokrasinin başarısız olacağı anlamına gelir.

Misesçi-Darwinci yozlaştırıcı kontrolden çıkışın heyecanlı sarmalı, Washington çevresinin en yumuşak başlı özgürlükçüsü Megan McArdle’ın Katedral’in başlıca sözcülerinden The Atlantic‘te yayımlanan yazısındaki sözlerinde (🔗) derli toplu biçimde yakalanıyor:

Avrupa’nın değişen demografisinin sebep olduğu ilk ciddi gerilimlerin kıtanın sosyal yardım bütçelerinde görünmesi bir bakıma ironiktir; çünkü emeklilik sistemlerinin kendileri Avrupa’nın büyümesini şekillendirmiş ve sınırlamış olabilir. Yirminci yüzyılda, gelecekteki vergi gelirlerinden ödenecek belirli yardımlar vaat eden sosyal güvenlik sistemleri uluslararası ölçekte benimsendi. Emeklilik uzmanları bunlara ‘kullandıkça öde’ sistemleri, eleştirmenlerse Ponzi düzenleri der. Bu sistemler yaşlılıkta yoksulluğa düşme korkusunu büyük ölçüde hafifletti, fakat birçok araştırma sosyal güvenlik sistemleri cömertleştikçe (ve yaşlılık daha güvenceli hâle geldikçe) insanların daha az çocuk sahibi olduğunu gösteriyor. Bir tahmine göre Amerika’nın (nüfusu yenileme düzeyinin üstündeki) doğum oranıyla Avrupa’nınki arasındaki farkın yüzde 50 ila 60’ı, Avrupa’nın daha cömert sistemleriyle açıklanabilir. Başka bir deyişle Avrupa’nın emeklilik sistemi, aynı sistemi — ve kimi Avrupa hükümetlerini — ödeme güçlüğüne düşüren demografik gerilemeyi bizzat başlatmış olabilir.

McArdle’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisini bir şekilde Avrupa’nın mezara giden yolundan muaf tuttuğu yolundaki gülünç önerisine rağmen teşhisin genel hatları açıktır ve giderek sağduyu sayılacak ölçüde kabul görür (her ne kadar görmezden gelmek daha iyi olsa da). Yükselen inanca göre çocuk sahibi olmak ve birikim yapmak yoluyla elde edilen refah evrensel değildir ve dolayısıyla ahlaken karanlıktadır. Bunun yerini mümkün olduğunca geniş ölçekte ve hızla, demokratik yurttaşa evrensel olarak dağıtılan ve bu yüzden kaçınılmaz biçimde özgeci Devlet’ten geçen evrensel yardımlar veya ‘pozitif haklar’ almalıdır. Sonuç olarak gerçekliğin giderilemez siyasal uygunsuzluğu yüzünden ekonomilerle nüfuslar birlikte çökecek olsa bile en azından ruhlarımıza zarar gelmeyecektir. Ah demokrasi! Sen, şeker şerbet kadar tatlı can çekişen budala, zombi sürülerinin ruhunu umursayacağını mı sanıyorsun?

Moldbug yorumluyor (🔗):

Bana göre Evrenselcilik en iyi gizemci bir iktidar kültü olarak tanımlanır.

İktidar kültüdür, çünkü çoğalma yaşam döngüsünün kritik aşamalarından biri Devlet denen küçük bir yaratıktır. Büyük E’nin yüzey proteinlerine baktığımızda çoğunun, Devlet’i ele geçirme, elinde tutma ve idame ettirme ve Devlet’in güçlerini Evrenselciliğin durmadan çoğalmasını kolaylaştıracak koşulları oluşturmaya yönlendirme ihtiyacından kaynaklandığını fark ederiz. Evrenselciliği Devletsiz tasavvur etmek sivrisineksiz sıtmayı tasavvur etmek kadar zordur.

Gizemci bir külttür, çünkü tektanrıcı geleneklerin yerine insanlık, ilerleme, eşitlik, demokrasi, adalet, çevre, topluluk, barış ve benzeri felsefi gizemleri koyarak metafizik hurafelerin yerini doldurur.

Ortodoks Evrenselci öğretide tanımlandıkları biçimiyle bu kavramların hiçbiri birazcık bile tutarlı değildir. Her biri, hiçbir akılcı düşünce üretmeksizin sınırsız miktarda zihinsel enerji emebilir. Bu bakımdan en iyi Plotinosçu, Talmudcu ya da Skolastik saçmalıklarla karşılaştırılabilirler.

Ek olarak modern siyasal rejimlerin ana dizisine ilişkin Urban Feature kılavuzu şöyle:

Rejim (1): Komünist Tiranlık
Tipik büyüme: ~%0
Söz hakkı / Çıkış: Düşük / Düşük
Kültürel iklim: Psikotik ütopyacılık
Hayat… zor ama ‘adil’
Geçiş mekanizması: Ekonomik sıfır noktasında piyasaları yeniden keşfeder

Rejim (2): Otoriter Kapitalizm
Tipik büyüme: %5–10
Söz hakkı / Çıkış: Düşük / Yüksek
Kültürel iklim: Sert gerçekçilik
Hayat… zor ama üretken
Geçiş mekanizması: Demokratikleşmesi için Katedral’in baskısına maruz kalır

Rejim (3): Sosyal Demokrasi
Tipik büyüme: %0–3
Söz hakkı / Çıkış: Yüksek / Yüksek
Kültürel iklim: Kendini erdemli sayan sahtekârlık
Hayat… rahat ama sürdürülemez
Geçiş mekanizması: Sorunları erteleye erteleye yolun sonuna gelir

Rejim (4): Zombi Kıyameti
Tipik büyüme: Uygulanamaz
Söz hakkı / Çıkış: Yüksek (çoğunlukla işe yaramaz çığlıklar) / Yüksek (yakıt, mühimmat, kuru gıda ve değerli metal sikkeler varsa)
Kültürel iklim: Hayatta kalmacılık
Hayat… zordan imkânsıza uzanır
Geçiş mekanizması: Bilinmiyor

Bütün rejimlerdeki büyüme beklentileri, orta derecede yetkin bir nüfus varsayar; aksi takdirde doğrudan (4)’e geçilir.

4. Bölüm: Yıkıma doğru yarışı yeniden başlatmak

Liberaller yoksul beyazların Cumhuriyetçilere oy vermesi karşısında şaşkına dönüyor ve öfkeleniyor; oysa Kuzey İrlanda, Lübnan ya da Irak’ta olsun, kabilesel temelde oy kullanmak bütün çoketnili demokrasilerin bir özelliğidir. Çoğunluk azınlığa dönüştükçe oy davranışı daha da kabileselleşir; dolayısıyla Cumhuriyetçiler giderek ‘beyazların partisi’ hâline gelmiştir. Pat Buchanan bunu patavatsızca dile getirdiği için kovuldu, ama başkaları da aynı noktayı dile getiriyor.

Burada [Birleşik Krallık’ta] da aynı şey olacak mı? Örüntüler pek farklı değil. 2010 seçimlerinde Muhafazakârlar etnik azınlık oylarının yalnızca yüzde 16’sını alırken İşçi Partisi Bangladeşlilerin yüzde 72’sinin, Afrika-Karayiplilerin yüzde 78’inin ve Afrikalıların yüzde 87’sinin desteğini kazandı. Ev sahibi olma ihtimali daha yüksek, meslek sahibi ve kendilerini daha az yabancılaşmış hisseden Britanyalı Hindular ile Sihler arasında Muhafazakârlar biraz daha güçlüdür; bu da Cumhuriyetçilerin Asyalı Amerikalılar arasındaki desteğini yansıtır.

The Economist yakın zamanda Muhafazakârların bir ‘ırk sorunu’ olup olmadığını sordu; belki de yalnızca demokrasinin bir ırk sorunu vardır.
— Ed West (burada)

İroniye karşı bir zevkiniz yoksa Mencius Moldbug neredeyse katlanılmaz, kesinlikle de anlaşılmazdır. Muazzam tarihsel ironi yapıları yazılarını biçimlendirir, hatta zaman zaman yutar. Yoksa geleneksel toplumsal düzen biçimlerinin savunucusu, kendini açıkça Jakobit ilan eden biri nasıl inatla yıkıcılığa adanmış bir külliyat üretebilirdi?

İroni, Moldbug’ın hem yöntemi hem de içinde bulunduğu ortamdır. En çarpıcı biçimde, modern dünyanın egemen inancı olan ve aydınlanmanın yerine geçen şeye verdiği ad bunu gösterir: Evrenselcilik. Bu sözcüğü, bütün gücünü aşırı belirgin bir tikelliği açığa çıkarmaktan alan reaksiyoner teşhisin içine alır (ve büyük harfle yazar).

Moldbug, evrensele yaklaşan genel egemenlik konumuna yükselirken kendi evrensel önemini ileri süren şeyi kesin biçimde belirlemek için sürekli tarihe (daha titiz ifadeyle kladistiğe) döner. Bu incelemeye tabi tutulduğunda, modernliğin yönünü ve anlamını belirleyen Evrensel akıl sayılan şeyin, ‘bağırıp çağıranlardan’, ‘eşitlikçilerden’ ve muhalif aşırı Protestan fanatizmin yakından ilişkili çeşitlerinden türeyen, mantıkçıların vardığı sonuçlara ise neredeyse hiçbir şey borçlu olmayan kültvari bir geleneğin ayrıntılarıyla belirlenmiş bir dalı ya da alt türü olduğu ortaya çıkar.

Öyleyse ironik olarak dünyanın egemen Evrenselci demokratik-eşitlikçi inancı, ilerlemeci küresel aydınlanma kılığında gizlenen salgın benzeri bir öldürücülükle, belirlenebilir tarihsel ve coğrafi güzergâhlardan geçerek yayılmış tikel ya da kendine özgü bir külttür. İngiltere ile New England’dan, Reformasyon ile Devrim’den geçen rotası, ironi ve daha kaba komedi türleri için bolca malzeme sağlayan özelliklerin birikiminde kayıtlıdır. Modern ‘liberal’ entelektüelin ya da ‘açık fikirli’ medyanın ‘doğruyu söyleyen’ mensubunun, cadı yakan bağnazların soyundan geldiği kolayca tanınan, solgun, ateşli, dar görüşlü bir doktrinci Püriten olarak maskesinin düşürülmesi her zaman, karşı konulamaz biçimde eğlendiricidir.

Ancak Katedral tanrısal buyruğu uyarınca her yerde her şeye uzanıp hâkimiyetini sıkılaştırdıkça tetiklediği tepkiler yalnızca istisnai olarak mizahidir. Çoğunlukla alçakgönüllü itaati zorla sağlayamadığında, evrensel akılcılığı içtenlikle ilan ederken bile belirli ve yabancı bir soydan geldiğini gösteren giysilerini hâlâ üzerinden çıkarmamış taşralı kültürel dogmaların dayatılmasına yaraşır biçimde, dile dökülemeyen bir öfkeyle ya da en azından kavrayışsız, içten içe yanan bir hınçla karşılaşır.

Örneğin Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi‘nin (🔗) en ünlü sözlerine bakın: “Bütün insanların eşit yaratıldığını, Yaratıcıları tarafından kendilerine devredilemez belirli Haklar bahşedildiğini… apaçık hakikatler olarak kabul ediyoruz.” Böyle ‘apaçık’ hakikatlere özenle ve içtenlikle boyun eğmenin dinî imanı yeniden doğrulama veya din değiştirme eylemi dışında bir şey olduğu dürüstçe savunulabilir mi? Ya da bu sözlerde iman ilkelerine yer açmak için akıl ve kanıtın açıkça bir kenara bırakıldığı inkâr edilebilir mi? Böyle bir bildirgeden daha az bilimsel ya da gerçekten evrensel akıl yürütmenin ölçütlerine daha kayıtsız ne olabilir? Zaten inanan biri olmayan herhangi birinden böyle varsayımları kabul etmesi nasıl beklenebilir?

Demokratik-cumhuriyetçi inancın kurucu açıklamasının saf (ve doktrin bakımından tanınabilir) iman beyanı olarak formüle edilmesi bir tür bilgidir; ama henüz ironi değildir. İroni, günümüz Katedral’inin seçkinleri arasında Bağımsızlık Bildirgesi’nin bu sözlerinin (ve daha nicelerinin), neredeyse evrensel olarak, en iyi ihtimalle hoş bir eski zaman çağrışımı sayılması, belki belli belirsiz utandırıcı bulunması ve kelimesi kelimesine benimsenmesinin kesinlikle mümkün olmaması olgusuyla başlar. Özgürlükçü eğilimli muhafazakârlar arasında bile ‘doğal haklara’ kararlı bağlılığın, güvenle ve güçlü bir vurguyla bu hakların tanrısal kökenine kadar uzanması pek olası değildir. Hak bahşeden (ya da hak sahipliği sağlayan) Devlet’e inanan modern ‘liberaller’ için böyle arkaik fikirler yalnızca gülünç ölçüde eskimiş değil, düpedüz engelleyicidir. Bu yüzden saygı duyulan öncüllerden ziyade siyasal düşmanların geri zekâlıca köktenci düşünceleriyle ilişkilendirilirler. Katedral’in merkezindeki seçkinler, Hegel gibi, Tanrı’nın çocukların kavrayabildiği derin devlet yönetiminden başka bir şey olmadığını ve bu nedenle bürokratların daha iyi kullanabileceği imanın israfı olduğunu anlar.

Katedral küresel üstünlüğe eriştiği için artık, taşralı soyunu uygunsuzca hatırlatan ve ulusötesi halkla ilişkilerini engelleyen Kurucu Babalara ihtiyacı yoktur. Bunun yerine onları aşağılayarak sürekli güç tazelemeye çalışır. Şeffaf ilerlemeci bağlantılarıyla ‘Yeni Ateizm’ olgusu bunu fazlasıyla doğrular. Neopüritenliğin gelişmesi için eski Püritenliğin alaya alınması gerekir — mem öldü, yaşasın mem!

Neopüriten baba katli, özparodisinin sınırında, gülünç ‘Noel’e Karşı Savaş’ biçimini alır. Bu savaşta Katedral’in müttefikleri, geleneksel Hristiyan dindarlığının kamusal ifadelerine karşı can sıkıcı ajitasyonlar düzenleyerek (hiçbir köklü tehdit altında bulunmayan) Kilise ile Devlet ayrılığını kutsarken, ‘Kırmızı Eyaletler’deki budala rakipleri kablolu televizyon programlarında hazımsızlık dolu bir öfkeyle karşılık verir. Belirsiz isimlere (‘yoksulluk’, ‘uyuşturucu’ ya da ‘terör’) karşı yürütülen bütün diğer savaşlarda olduğu gibi sonuç da öngörülebilir biçimde ters etkilidir. Noel’e Karşı Savaş’a direnmek henüz Noel kutlamalarının sağlam merkezi hâline gelmediyse gelecekte geleceği güvenle beklenebilir. Yine de Katedral’in amaçlarına hizmet edilir: İlerlemeci inancı dinsel temellerinden ayıran sentetik bir laiklik öne çıkarılırken, çekirdeğindeki etnik bakımdan özgül dogmatik inanç içeriğinden dikkatler uzaklaştırılır.

Reaksiyonerler arasında geleneksel Hristiyanların genellikle oldukça sevimli sayıldığı düşünülür. Neopüriten ortodoksluğun gözü dönmüş bağnazları bile onlara karşı gerçekten heyecanlanmakta zorlanır (kürtaj aktivistleri buna yaklaşsa da). Sinir uçları açıkta, sert uyaranların darbeleriyle kıvranan gerçek kanlı ete ulaşmak için ilerlemeci soy çizgisinin terk edilmiş ve törensel olarak lanetlenmiş bir başka unsuruna yönelmek çok daha anlamlıdır: Beyaz Kimlik Siyaseti ya da Moldbug’ın tercih ettiği (🔗) terimle ‘beyaz milliyetçiliği’.

Neopüriten sosyal demokrasinin mandallı ilerleyişi, embriyonik dinî biçimlerinin örgütlü biçimde teşhir direğine çıkarılmasıyla nasıl köklü biçimde kolaylaşıyorsa, tutarlı biçimde neofaşist bir siyasal ekonomiye yönelişi de ‘neonazi’ (ya da paleofaşist) tehdidin ortaklaşa reddedilmesiyle pürüzsüzleşir. Devletin yönlendirdiği sözde kapitalizmin giderek daha apaçık korporatist ya da ‘üçüncü konumcu’ yapılarını kurarken dikkati, özellikle Nazi işaretlerinin beceriksizce değiştirilmiş biçimleri, boynuzlu miğferler, Leni Riefenstahl estetiği ve Kavgam‘dan serbestçe ödünç alınmış sloganlarla süslenmiş beyaz ırk paranoyasının öfkeli ifadelerine yönlendirebilmek son derece kullanışlıdır. ABD’de (dolayısıyla giderek kısalan bir gecikmeyle uluslararası alanda da) Ku Klux Klan’ın beyaz çarşaflardan, yarı Masonik unvanlardan ve yanan haçlardan linç iplerine uzanan simgeleri benzer bir tiyatro değeri edinmiştir.

Moldbug, paleofaşist özparodiye hemen geri dönmekten değişen ölçülerde başarıyla kaçınan yazarlardan oluşan, ayıklanmış bir beyaz milliyetçisi blog okuma listesi sunar. Saygın görüş sınırının ötesindeki ilk adımı, ‘özsel’ (etno-ırksal) ulusal kimliği savunan, liberal ayrımcılık yapmama üst ilkesine karşı çıkan, Hristiyan, Darwin karşıtı ve ‘Gelenekçi Muhafazakâr’ Lawrence Auster (🔗) temsil eder. Moldbug’ın dikkatle kısaltılmış yelpazesinin parçalanmış dış kenarındaki ‘Tanstaafl’a (🔗) vardığımızda modern siyasal imkânın ölü merkezinde gizlenen büyük kara deliğe doğru sarmallar çizerek düşen, bozulan bir yörüngeye girmişizdir.

Tanstaafl türlerinin peşinden ışığın öldüğü ezici uçuruma dalmadan önce beyaz milliyetçiliği bakış açısı ve içerimleri üzerine birkaç ön açıklama yapmak gerekir. Beyaz kimlik siyaseti, (kültürel kışlarının ortasında bile doğaüstü onayın sıcaklığından yararlanabilen) Hristiyan gelenekçilerden daha da güçlü biçimde kendisini kuşatılmış sayar. Sınırı geçip kendisini bu kavramlarla tanımlamaya başlayanlara ılımlı ya da ölçülü bir kaygı hiçbir denge sağlamaz. Bunun yerine katılım yolu, sık sık alıntılanan Bertolt Brecht sözleriyle “halkı feshetmeye ve yerine başka bir halk atamaya karar vermiş” hükümetin eliyle kötü niyetli nüfus ikamesine odaklanan çözümlemeye uygun biçimde, aşırı alarm veya ırksal panik durumuna doğru hızla ivmelenmeyi gerektirir. ‘Beyazlık’ (biyolojik, mistik ya da her ikisi olarak tasarlansın) savunmasızlık, kırılganlık ve zulme uğramayla ilişkilendirilir. Bu tema öylesine temel ve çok yönlüdür ki onu kısa biçimde yeterince ele almak güçtür. Suç yoluyla avlanmadan (özellikle ırksal gerilim taşıyan cinayet, tecavüz ve dayak olaylarından), ekonomik zorlamalar ve tersine ayrımcılığa, düşmanca akademik ve medya sistemlerinin kültürel saldırganlığına ve nihayet ‘soykırıma’, yani kesin ırksal yıkıma kadar her şeyi kapsar.

Beyaz ırkın gelecekteki yok oluşu genellikle onun kendine özgü sistematik savunmasızlığına bağlanır; bu, karakteristik kültürel özelliklerden (aşırı özgecilik, ahlaki manipülasyona yatkınlık, aşırı misafirperverlik, güven, evrensel karşılıklılık, suçluluk duygusu veya grup kimliğine bireyci küçümseme) ya da daha dolaysız biyolojik etkenlerden (kırılgan Aryan fenotiplerini destekleyen çekinik genlerden) kaynaklanabilir. Bu benzersiz tehlike duygusunu ‘Beyaz + Renk = Renk’ renk formülüne indirgemek pek olası olmasa da temel yapısı bu türdendir. Karşılıklılık içermeyen savunmasızlığı soyut biçimde betimlerken ‘tek damla kuralı’nı (ve Mendelci çekinik/baskın gen bileşimini) yansıtır. Karışımı özünde beyazlık karşıtı olarak tasvir eder.

‘Beyazlık’ bir sınır (rengin tamamen yokluğu) olduğu için Kafkas alt türünün biyolojik olgusallığından metafizik ve mistik fikirlere kolayca kayar. Beyaz ırk, genetik çeşitlilik biriktirmek yerine, kendisini tanımlayan olumsuzluğu tehlikeye atan karışımlarla kirlenir veya bozulur; onu karartmak, yok etmektir. Bu — ağırlıkla bilinçaltı — çağrışımların mitolojik yoğunluğu, beyaz kimlik siyasetine, aydınlanmış akılcı mahkûmiyet girişimlerini boşa çıkarırken onun kendi paranoyak öztemsilini de çürüten bir dayanıklılık kazandırır. Beyaz milliyetçilerinin yakın zamandaki, beyazların tüm dünyada yerli halkların karşılaştığıyla kesinlikle karşılaştırılabilir bir ırksal tehditle yüz yüze olduğu, yok oluşa karşı eşit korumadan acımasızca mahrum edilmiş ‘yerliler’ sayılması gerektiği yolundaki söylemlerini de zayıflatır. Kabile masumiyetine ya da düz bir biyolojik çeşitliliğe geri dönüş yolu yoktur. Hangi yol izlenirse izlensin beyazlık ideolojiyle ayrılmaz biçimde birleşmiştir.

“Siyahların olabilir, Hispaniklerin olabilir, Yahudilerin olabilir de bizim neden olamasın?” — Beyaz milliyetçiliği mağduriyetinin son yapı taşı, onun ancak bir canavar olabileceği anlamına gelen kurt adam laneti budur. Zulüm gören soluk yüzlüler için yalnızca tek çıkış vardır ve doğrudan kara deliğe götürür. Tanstaafl’a döneceğimize söz vermiştik; işte (🔗) 2007 yazının sonlarındayız, kendisinin ‘Yahudi meselesini’ kavramasından kısa bir süre sonra. Bu aydınlanmasında pek özgün bir şey yoktur; mesele tam da budur. Kendi sözlerini aktarıyor:

Siyasal doğruculuğun yükselişinden ve felaket sonuçlarından dolayı Hristiyanlığı ya da beyaz Anglo-Sakson Protestanları (WASP’ları) suçlamayı herhangi birinin aklından geçirmesi bile saçma değil mi? Bu, gerçeği tersine çevirmek değil mi? Siyasal doğruculuğun yükselişi ve yayılışı Hristiyanlığın, WASP’ların ve genel olarak beyazların gücünü aşındırmadı mı? Onları suçlamak, fiilen mağduru suçlamaktır.

Evet, siyasal doğruculuk beyin yıkamasına kanan Hristiyanlar, WASP’lar ve beyazlar var. Evet, bunu o kadar derinden içselleştirenler var ki onu yaymak ve korumak için çalışıyorlar. Siyasal doğruculuğun doğası budur. Amacı budur. Yok etmek istediği insanların zihinlerini denetlemek. Sol, özünde bütünüyle yıkımla ilgilidir.

Bu fikirlerin nereden çıktığını ve kime yarar sağladığını fark etmek için Yahudi düşmanı olmanıza gerek yok. Ama şunu söylemek için siyasal doğruculuğu ihlal etmeniz gerekiyor: Yahudiler.

İşte labirent, işte acınası ölçüde dar, basmakalıp devresiyle tuzak. “Biz neden Amazon Kızılderilileri gibi sevimli ırk korumacıları olamıyoruz? Nasıl oluyor da hep Neonazilere dönüşüyoruz? Bir çeşit komplo olmalı, yani kesinlikle Yahudiler olmalı.” Yirminci yüzyılın ortalarından beri küreselleşmiş dünyanın siyasal yoğunluğu neredeyse yalnızca Üçüncü Reich’ın kraterleşmiş kül yığınından dışarı akmaktadır. Örüntüyü yakalayana kadar bundan kaçış bulunmaması gizemli görünür. Görece uysal ‘beyaz milliyetçiliği’ kategorisine giren birtakım blogları sıraladıktan sonra Moldbug uyarıyor (🔗):

İnternet aynı zamanda açıktan açığa ırkçı birçok bloga da ev sahipliği yapıyor. Çoğu düpedüz okunamaz durumda. Ama bazıları görece yetenekli yazarlarca yürütülüyor… Bu ırkçı bloglarda ırkçı hakaretler, Yahudi düşmanlığı (bkz. neden Yahudi düşmanı değilim (🔗)) ve benzerlerini bulacaksınız. Bu blogların hiçbirini elbette tavsiye edemem ve bağlantı da vermeyeceğim. Fakat modern ırkçının zihniyle ilgileniyorsanız Google sizi oraya götürür.

Google fazla bile. Bağlantılar arasında biraz gezinmek yeter. Bu, ‘altı derecelik ayrılık’ meselesidir (üstelik iki derece, hatta daha da az). Gerçekte var olan ‘reaksiyon çevresi’ni kazımaya başlayın; işler şaşırtıcı derecede hızlı biçimde inanılmaz çirkinleşir. Evet, gerçekten ‘nefret’, panik ve tiksinti vardır; ayrıca hastalıklı biçimde bağımlılık yaratan, son derece kasvetli ve zehirli bir zekâ bolluğu ile güvenilir olguların rahatsız edici ölçüde etkileyici ağırlığı da (bu herifler istatistiklere ölümüne bayılır). Her şeyden önce, ufkun hemen ötesinde kara delik vardır. Reaksiyonerlik bir gün halk hareketine dönüşürse burjuva (ya da belki düşsel biçimde ‘aristokratik’) nezaketin birkaç incecik ipliği canavarı uzun süre tutamaz.

Liberal nezaket kendisini düşünsel dürüstlükten ayırıp sert hakikatleri sürgün ettikçe bu hakikatler yeni müttefikler bulmuş ve çok daha sertleşmiştir. Sonuç mekanik olarak ve bıktırıcı ölçüde öngörülebilirdir. Liberal demokrasinin her ‘dava savaşı’, savaştığı şeyi güçlendirip vahşileştirir. Yoksullukla savaş, kronik olarak işlevsiz bir alt sınıf yaratır. Uyuşturucuyla savaş, kristalleşmiş süper uyuşturucular ve dev mafyalar yaratır. Bilin bakalım? Siyasal uygunsuzlukla savaş, verilere dayanarak güçlenen, internetten eşgüdümlenen, paranoyak ve çoklu komplo kuramlarına bağlı kurt adamlar yaratır. Bunlar, liberal demokrasinin yaklaşan yıkıcı gerçeklikle buluşmasından yararlanmak ve ardından (ancak rahatsız edici tarihsel benzetmelerle) hayal edilebilecek tatsızlıkların serbest bırakılmasında rol oynamak için mükemmel konumdadır. İnsanlar arasındaki farklılıkların sağduyulu, pragmatik ve olgulara dayanan bir müzakeresi ideolojik buyrukla yasaklandığında (🔗), alternatif sonsuz barışın hükümranlığı değil, kamusal olarak kabul edilemeyen gerçekliklerle beslenen, güçlü, atavik ve açıkça muhalif mitolojilerden enerji alan, giderek özbilinç kazanan ve militan biçimde meydan okuyan düşünce suçunun iltihaplanmasıdır. İnternette bu apaçık görülür.

Moldbug, beyaz milliyetçiliğinin tehlikesinin hem abartıldığını hem de olduğundan küçük gösterildiğini düşünüyor. Bir yandan ‘tehdit’ düpedüz gülünçtür ve yalnızca neopüriten ruhsal dogmanın en histerik biçimde baskıcı ve inatla akılsız biçimini yansıtır. Moldbug, “Beyaz milliyetçisi olmamakla birlikte buna tam anlamıyla alerjim olmadığı da açık olmalı” diyor; ardından onu şöyle tanımlıyor: “Dünya tarihinin en çok marjinalleştirilmiş ve toplumsal olarak dışlanmış inanç sistemi… Dövmeli, amfetamin delisi motosikletçilerin bulunmadığı her çevrede tiksindirici bir toplumsal rahatsızlık kaynağı.”

Yine de tehlike varlığını sürdürüyor; daha doğrusu, inşa ediliyor.

Beyaz milliyetçiliğini gerçekten tehlikeli hâle getirebilecek bir ihtimal düşünebiliyorum. Beyaz milliyetçileri bir konuda haklı, diğer herkes haksız olsaydı beyaz milliyetçiliği tehlikeli olurdu. Hakikat daima tehlikelidir. Yaygın inancın tersine her zaman galip gelmez. Ama ona sırt çevirmek her zaman kötü bir fikirdir. … İnsanların bilişsel biyolojik çeşitliliğine ilişkin kanıtlar gerçekten tartışmalı olsa da tartışmalı olduğu tartışmasızdır… [oysa] beyaz milliyetçisi olmayan herkes son elli yıldır bunun tartışılamayacağını bize söyleyip durmuştur…

Her zaman olduğu gibi Moldbug’ın yazısında bundan çok daha fazlası var. Sonunda beyaz milliyetçiliğini neden reddettiğini, alışılmış reflekslere hiç borçlu olmayan gerekçelerle açıklıyor. Ancak yazının onu parlaklığın ötesinden dehanın eşiğine yükselten karanlık kalbi başlarda, kara deliğin kenarında bulunuyor:

Beyaz milliyetçiliği bize neden kötü geliyor? Çünkü Hitler beyaz milliyetçisiydi ve Hitler kötüydü. Bu iki önermenin de uzaktan yakından çürütülmesi mümkün değildir. Beyaz milliyetçiliğiyle kötülük arasında tam bir ayrılık derecesi vardır. O derece de Hitler’dir. Tekrarlıyorum: Hitler.

Argüman su geçirmez görünüyor. (Hitler geçirmez mi?) Ama hiç de öyle değil.

Sosyalizm bize neden kötü geliyor? Çünkü Stalin sosyalistti ve Stalin kötüydü. Stalin’in Hitler’den daha az kötü olduğunu ciddi ciddi savunmak isteyenin önünde sürülecek çok uzun bir tarla var. Stalin yalnızca daha fazla cinayet emretmedi; onun cinayet makinesi barış zamanında en parlak dönemini yaşarken Hitler’inkiler hiç değilse düşman sivillerine karşı işlenmiş savaş suçları olarak görülebilir. Bunun bir fark yaratıp yaratmadığı tartışılabilir; ama yaratıyorsa Stalin’i öne geçirir.

Yine de sosyalizme karşı ‘kırmızı bayraklar’ tepkisine [‘kötülüğün varlığını sezme’] benzer bir tepkiyi ne yaşadım ne de gördüm. Reinhard Heydrich üzerine onu aziz gibi öven bir biyografik filmin gişesine dizilen genç ve modaya uygun insanlardan oluşan bir kalabalık görseydim ürperirdim. Ernesto Guevara söz konusu olduğundaysa duygusal bir tepki vermiyorum. Belki aptalca ve üzücü olduğunu düşünüyorumdur. Aptalca ve üzücü olduğunu gerçekten düşünüyorum. Ama beni dehşete düşürmüyor.

Hitler’e karşı ahlaki davada incelikli, dengeli ya da orantılı olmaya yönelik her girişim, olgunun doğasını bütünüyle yanlış anlamaktır. Örneğin Asya toplumlarında bu durum oldukça düzenli biçimde gözlenebilir; çünkü Üçüncü Reich’ın hayaleti onların tarihinde, daha doğrusu dininde merkezî bir konum işgal etmez, her ne kadar Katedral’in iç mabedi olarak bunu yapmaya kararlıysa da (ve hemen her işaret başardığını gösteriyorsa da). Bu noktada kültürlerarası yanlış anlama ve karşılıklı körlük üzerine kısa bir sapma yerinde olabilir. Batılılar Doğu Asya’da modern totaliterliğe eşlik eden ‘Tanrı-İmparator’ tarzındaki siyasal bağlılığa dikkat kesildiklerinde genellikle, bu siyasal duygu kalıbının egzotik biçimde yabancı, hastalıklı biçimde eğlenceli ve nihayet — ürpertici biçimde — anlaşılmaz olduğu sonucuna varırlar. Gülünç derecede kutsallıktan yoksun Batılı demokratik liderlerle yapılan çağdaş karşılaştırmalar, tıpkı ‘feodal’ duyarlıklara ilişkin beceriksiz yarı-Marksist göndermeler gibi (sanki mutlak monarşi feodalizme bir alternatif değilmiş ve mutlak hükümdarlara tapınılıyormuş gibi), bu kafa karışıklığını derinleştirir. Tarihsel ve siyasal bir figüre mutlak dinî anlamın aşkın saygınlığı nasıl atfedilebilir? Saçma görünüyor…

“Bakın, Hitler’in özellikle iyi bir adam olduğunu söylemiyorum…” — bu sözleri hayal etmek bile birçok şeyi görmektir. Hatta şu soruyu doğurabilir: (Katedral’in) küreselleşmiş dünyasında Adolf Hitler’in Karanlıklar Prensi’nden bile daha az kötü olduğunu hâlâ düşünen var mı? Belki yalnızca dağılmış birkaç eski Hristiyan (Şeytan’ın gerçekten, gerçekten kötü olduğunda inat edenler) ve daha da az sayıda aşırı Neonazi (Hitler’i bir parça havalı bulanlar). Geri kalan hemen herkes için Hitler şeytani canavarlığın kusursuz kişileşmesidir; tarih ve siyaseti aşarak metafizik mutlağın düzeyine, cisimleşmiş kötülüğe erişir. Hitler’in ötesine geçmek veya onu aşan bir şey düşünmek imkânsızdır. Bu elbette ilginçtir; çünkü tarihin içine sonsuzluğun ansızın dalışına, tersine çevrilmiş ama yapısal bakımdan tanıdık İbrahimî türden bir dinî vahye işaret eder. (‘Holokost Teolojisi’ zaten bunu ima eder.)

Bu bakımdan Hitler’i Şeytan’dan ziyade Deccal’le, yani ahlaki kutbu tersine çevrilmiş bir ayna Mesih’le karşılaştırmak daha yararlı olabilir. Boş bir mezar bile vardı. Dolayısıyla tarafsızca düşünülen Hitlercilik, Nazi yanlısı bir ideolojiden çok, İbrahimî büyük ailenin içinde türleşmiş ve saf kötülüğün yeryüzüne gelişini tanımakta birleşmiş evrensel bir imandır. Hitler (daha önce dolaştığımız olağanüstü itibarsız çevreler dışında) tam olarak tapınılan biri olmamakla birlikte teolojik ‘ilk şeyler’e dokunan bir tarzda kutsal töreni andıran bir tiksintiyle anılır. Hitler’i Tanrı diye benimsemek en iyi ihtimalle son derece içler acısı bir siyasal-ruhsal kafa karışıklığının işaretiyse tarihsel tekilliğini ve kutsal anlamını kabul etmek neredeyse zorunludur; çünkü sağlam inançlı bütün insanlar onu cisimleşmiş Tanrı’nın tam karşıtı (vahyedilmiş Mesih-karşıtı ya da Hasım) olarak onaylar ve bu özdeşleştirme ‘apaçık hakikat’ gücü taşır. (Hitler’e indirgeme yönteminin neden işe yaradığını sormaya hiç ihtiyaç duyan oldu mu?)

Kullanışlı biçimde, yuttuğu laikleşmiş neopüritenlik gibi, (tiksinme temelli) Hitlercilik de Amerikan okullarında dikkat çekici derecede yüksek dinsel yoğunlukla güvenle öğretilebilir. İlerlemeci ya da programlı tarih devam ettiği ölçüde bu, Kutsal Hitlerci İğrenme Kilisesi’nin sonunda İbrahimî öncellerinin yerini alarak dünyanın muzaffer ekümenik inancı olacağını düşündürür. Nasıl olmasın? Sonuçta sıradan deizmden farklı olarak bu, dinî coşkuyla aydınlanmış görüşü bütünüyle uzlaştıran; halk ritüellerinin sarsıcı vecitlerine de New York Times‘ın okur mektupları sayfalarına da kusursuz amfibik yetenekle eşit derecede uyum sağlayan bir imandır. “Mutlak kötülük bir zamanlar aramızda yürüdü ve hâlâ yaşıyor…” Bu şimdiden çağımızın başlıca dinsel iletisi değil mi? Tamamlanmayı bekleyen tek şey mitolojik pekişmedir; o da çoktan başlamıştır.

Daha sağlıklı konulara geçmeden önce [5. Bölüm’de] küller ve enkaz arasından ayıklanacak birkaç kemik parçası daha var…

4a. Bölüm: Irksal dehşete dair çok bölümlü bir ara sapma

Bana öyle geliyor ki bütün o neşeli sözlerin, başarısız fikirlerle ölü kuramlara inatla bağlı kalmanın, benim gibilere yöneltilen çığlıkların ve lanetlemelerin altında derin ve soğuk bir umutsuzluk var. Yüreğimizin en derin yerinde ırksal uyuma ulaşılabileceğine inanmıyoruz. Bu yüzden ayrışma eğilimi ortaya çıkıyor. Yalnızca birbirimizden uzakta hayatımıza devam etmek istiyoruz. Ama Amerikalılar gibi ahlakçı, iyimser bir halk için bu umutsuzluk dayanılmaz. Onu düşünmek zorunda kalmayacağımız bir yerlere itiyoruz. Birisi bizi bunu düşünmeye zorladığında öfkeyle tepki veriyoruz. Andersen’in imparatorun yeni giysileri masalındaki küçük çocuk var ya? Öfkeli yurttaşlardan oluşan uluyan bir kalabalık tarafından linç edilseydi sonu hayata daha uygun olurdu.
— John Derbyshire, Gawker röportajında

Irkları ne olursa olsun, bilim karşılaştırmalı zekâ hakkında bize ne söylerse söylesin, suç istatistiklerinden hangi sonuç çıkarılırsa çıkarılsın, her insanın eşit onura sahip olduğuna ve eşit ölçüde düzgün biri sayılması gerektiği varsayımına inanıyoruz. Araştırmaların yapılması, sonuçların önceden belirlenmemesi ve bulguları hakkında açıkça konuşma özgürlüğümüzün bulunması önemlidir. Ancak bu, çeşitli durumlarda bireylere nasıl davranılması gerektiğine ilişkin önsel sonuçlara varmanın veya korkuyu ya da dostluğu yalnızca ırka göre hesaplamanın gerekçesi değildir. Tersini savunmak ya da öğretmek, çoğulcu toplumun parçalanmasını buyurmak ve E Pluribus Unum [Çokluktan Birlik] idealini baltalamaktır.
— Andrew McCarthy, JD’nin National Review‘dan çıkarılmasını savunurken

Siyah Amerikalıların ve liberallerin sunduğu şekliyle ‘Konuşma’ (yani beyazların kötücüllüğü yüzünden gerekli hâle gelmiş konuşma), gülünç bir hakarettir; çünkü kimsenin (yukarıda Barro’ya bakın) siyah Amerikalıların hangi koşullarda hukukla, birbirleriyle ve başkalarıyla karşı karşıya geldiğini fark etmesine izin verilmez. Bunu, hatta Trayvonicus denen çılgınlığı anlamak için uygun bağlam, şiddete yönelik makul korkudur. Buradaki açık ara en acil olgu budur; ama sen bunun dile getirilemeyeceğini buyuruyorsun.
— Dennis Dale, Josh Barro’nun JD’nin ‘kovulması’ çağrısına karşılık verirken

Korku içinde yaşamak epey ilginç bir deneyim, değil mi? Köle olmak işte budur.
— Bıçak Sırtı

Singapur’un, Hong Kong’un, Taipei’nin, Şanghay’ın veya pek çok başka Doğu Asya kentinin hiçbir bölgesi, gece geç saatlerde güven içinde dolaşmanın imkânsız olduğu bir yer değildir. Kadınlar, genç veya yaşlı, yalnız başlarına ya da küçük çocuklarla olsunlar, en azından saldırı tehdidi bakımından mekân ve zamanın ayrıntılarını rahatlıkla umursamayabilirler. Bu durum uygar bir toplumu tanımlamak için kendi başına tam yeterli olmasa da buna olağanüstü yaklaşır. Böyle bir tanım için kesinlikle zorunludur. Bunun karşıtı barbarlıktır.

Batı Pasifik kıyısının bu şanslı kentleri, Batılı ülkelerin utandıracak kadar iyi davranan ‘örnek azınlıklarını’ belirgin biçimde çağrıştıran coğrafi konum ve demografik profillerle tanımlanır. Biyolojik kalıtım, derin kültürel gelenekler veya ikisinin ayrılmaz iç içeliği sayesinde nazik, ihtiyatlı ve barışçıl toplumsal etkileşimleri görece zahmetsiz bulan ve sürekli pekiştirmeye değer gören nüfusların (rahatsız edici olmaksızın) ağırlıkta bulunduğu kentlerdir. Daha da önemlisi açık, kozmopolit toplumlardır; kaba şovenizmden ya da paranoyak etno-milliyetçi duygulardan dikkat çekici ölçüde yoksundurlar. Yurttaşları kendi erdemlerini vurgulamaya eğilimli değildir. Tam tersine kişisel ve kolektif nitelikleri ile başarıları hakkında genellikle alçakgönüllü, başarısızlıklarına ve eksiklerine karşı alışılmadık derecede duyarlı, iyileşme fırsatlarına karşı sürekli tetiktedirler. Rehavete rastlamak, suçluluğa rastlamak kadar enderdir. Bu kentlerde toplumsal dehşetin başlı başına — ve sonuçları devasa — bir boyutu düpedüz yoktur.

Buna karşılık Batı dünyasının büyük bölümünde barbarlık normalleştirilmiştir. Kentlerin yalnızca yoksul değil, hem yabancılar hem sakinler için ölümcül derecede tehlikeli ‘kötü bölgelerinin’ bulunduğu apaçık sayılır. Ziyaretçilere uzak durmaları söylenirken yerel halk evlerini kaleye çevirmek, hava karardıktan sonra sokağa çıkmamak ve — özellikle genç erkeklerse — korunmak için suç çetelerine yönelmek üzere elinden geleni yapar; bu da herkesin güvenliğini daha fazla aşındırır. Yırtıcılar kamusal alanı denetler, parklar ölüm tuzaklarıdır, saldırgan tehditkârlık ‘tavır’ diye kutlanır, mülk edinmek enayilerin (ya da gaspçıların) işidir, eğitim yoluyla yükselme arzusu alaya alınır, suç teşkil etmeyen ticari faaliyet kültürel normların ihlali diye küçümsenir. Yorumlanan mirastan akran etkilerine, siyasal söylemden ekonomik teşviklere kadar sosyokültürel baskının her önemli mekanizması, kendi hâlinden memnun düşkünlüğün derinleştirilmesine ve kendini geliştirmeye yönelik her dürtünün acımasızca kökünün kazınmasına ayarlanmıştır. Çok açık ki bunlar uygarlığın temelden çöktüğü yerlerdir ve bunları içeren bir toplum önemli ölçüde başarısız olmuştur.

İngilizce konuşulan dünyanın en etkili ülkelerinde kentsel uygarlığın parçalanması, kentlerin yapısını ve gelişimini derinden biçimlendirdi. Pek çok durumda, yoğun kentleşmenin ve buna karşılık gelen gayrimenkul değerlerinin kent merkezinde en yüksek olduğu ‘doğal’ (artık ‘Asyalı’ da denebilir) örüntü paramparça oldu ya da en azından ağır biçimde bozuldu. Kent merkezindeki toplumsal çözülme, (orta düzeyde bile) varlıklı kesimleri banliyö ve kent ötesi sığınaklara göçe zorlayarak grotesk ve tarihsel bakımdan eşi görülmemiş ‘halka çörek’ tipi bir gelişme örüntüsü yarattı. Kentler, aklı başında insanların girmeye korktuğu harap ve çürüyen iç bölgeleri hoş görüyor ya da yalnızca bunlara uyum sağlıyor. ‘Kent içi’, bozulmamış kentleşme seyrinin ortaya çıkaracağı şeyin neredeyse tam karşıtı anlamına gelmeye başladı. Bu, hem temelde ağza alınamayan hem de uzaydan görülebilen Batılı, özellikle de Amerikalı bir toplumsal sorunun coğrafi ifadesidir.

Şaşırtıcı biçimde, merkezi çökmüş halka çörek sendromunun, en azından ikincil özelliklerine göre ana hatlarını ve istatistiksel bakımdan makul bir yaklaşımını yakalayan, dikkat çekici ölçüde duyarsız ama yaygın kabul gören bir adı vardır: Beyaz Kaçışı. Çeşitli sebeplerle çarpıcı bir terimdir. Öncelikle, Amerika’nın kronik toplumsal krizinde birçok düzeyde yankılanan yaşamsal bir arkaizm olarak ırksal ikili kutupluluğun damgasını taşır. Çok renkli çokkültürcülük ve göç meseleleri çağında yüzeysel olarak eskimiş görünse de kölelik ve ayrımcılıktan devralınmış ölümsüz koda döner; Faulkner’ın “Geçmiş ölmedi. Geçip gitmiş bile değil” sözleriyle sürekli özdeşleştirilir. Yine de ırksal açıklığın bu alışılmadık anında bile siyahlık söylenmeden geçilir ve örtük olarak eyleyicilikten koparılır. Yalnızca gönderme yoluyla, yüksek adrenalinli beyaz paniğin eleme işlevinin edilgin ve türevsel biçimde yoğunlaştırdığı bir artık olarak belirtilir. Söylenemeyen şey, anılmaksızın gösterilir. Derinlikleri ve karşılıklılık yapıları kabul edilemeyen, uygarlığı sakatlayan dehşetler ve düşmanlıkların sürüklediği sessiz ırksal ayrılıkçılık gelgitinin kırık, yarım ifadesine kendine özgü bir sessizlik eşlik eder.

Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya Püriten göçü, İngilizce konuşan küresel modernliğin kuruluşu için neyse beyaz kaçışı da onun yıpranması ve çözülmesi için odur. Kuruluştan önceki göçte olduğu gibi burada da beyaz kaçışına kaçınılmaz önem kazandıran, siyaset altı niteliğidir: bütünüyle çıkış, sıfır söz hakkı. Sosyal demokrasinin ve düşlerinin incelikli, tartışmaya girmeyen ve talepte bulunmayan ‘öteki’sidir; karanlık aydınlanmanın ilk bakışta hem hayal kırıklığı yaratan hem de amansız görünen kendiliğinden dürtüsüdür.

Merkezi çökmüş halka çörek, hasta kent sendromunun tek modeli değildir (Mike Davis’in Gecekondu Gezegeni‘nde (🔗) vurguladığı gecekondu çeperi olgusu çok farklıdır). Halka çörek felaketi kentleşmesi de en azından kökeni bakımından ırksal krize indirgenemez. Teknolojik etkenler (başta otomobil coğrafyası) kadar oldukça farklı, köklü kültürel gelenekler (banliyönün burjuva idili olarak kurulması gibi) de kilit rol oynadı. Ancak bütün bu soy çizgilerinin yerini büyük ölçüde miras alınmış ve hâlâ ortaya çıkmakta olan ‘ırk sorunu’ aldı ya da bunlar en azından o soruna tabi kılındı.

Öyleyse nedir bu ‘sorun’? Nasıl gelişiyor? Amerika dışındaki herhangi biri neden bununla ilgilenmeli? Bu konuyu neden şimdi (hatta neden herhangi bir zaman) gündeme getirelim? — Bunun kocaman, dolambaçlı, sinir bozucu ve eziyetli olacağına ilişkin kasvetli kuşkunun ağırlığıyla içiniz kararıyorsa haklısınız. Bu dehşet odasında bizi haftalar bekliyor.

İlk soruya verilen en basit, oldukça yaygın ve özünde birbiriyle bağdaşmayan iki cevap, sorunun önemli parçaları olarak ele alınmayı hak ediyor.

Soru: Amerika’nın ırk sorunu nedir?

Cevap 1: Siyahlar.

Cevap 2: Beyazlar.

Bu seçeneklerin birleşik popülerliği, cevaplardan birinin karşı tarafın düşüncesine egemen olduğunu varsayanlar da hesaba katıldığında önemli ölçüde genişler ve muhtemelen bütün Amerikalıların büyük çoğunluğunu kapsar. “Siyah serserilerden / beyaz ırkçılardan bir kurtulabilsek sorun çözülecek” ve/veya “Hepimizin serseri / ırkçı olduğunu düşünüyorlar ve bizden kurtulmak istiyorlar” önermeleri, birlikte siyasal yelpazenin etkileyici bir bölümünü kaplayarak karşılıklı dehşet ve tiksintinin sağlam temelini atar. Savunmacı yansıtmalar eklendiğinde (“Biz serseri değiliz, siz ırkçısınız” ya da “Biz ırkçı değiliz, siz serserisiniz”), aşırı ısınmış, senteze varmayan diyalektiğin potansiyeli sonsuza yaklaşır.

Bu ‘taraflar’ ırksal değildir (siyah veya beyaz kabileci-milliyetçi fantazideki (🔗) durum dışında). Kaba kalıplar arıyorsak temel siyasal boyuta ve çağdaş Amerikan anlamındaki ‘liberal’ ile ‘muhafazakâr’ kategorilerine yönelmek çok daha yararlıdır. Amerika’nın ırk sorununu beyaz ırkçılığıyla özdeşleştirmek basmakalıp liberal tutumdur; siyahların toplumsal işlev bozukluğuyla özdeşleştirmek ise tam muhafazakâr karşılığıdır. Bu tutumlar biçimsel olarak simetrik olsa da Amerika’nın ırk sorununu olağanüstü tarihsel dinamizmi ve evrensel önemiyle yükleyen, bunların fiilî siyasal asimetrisidir.

Amerikalı beyazlarla siyahların — kabaca istatistiksel topluluklar olarak ele alındıklarında — karşılıklı korku ve mağduriyet algısı içeren bir ilişki içinde birlikte yaşadıkları; kentsel gelişme ve dolaşımın, okul seçiminin, silah sahipliğinin, polisliğin ve hapsedilmenin açık örüntülerinin ve gönüllü toplumsal dağılım ile güvenlikle bağlantılı, ifade edilen tercihlerden farklı olarak açığa vurulan tercihlerin hemen her başka ifadesinin tanıklığıyla sabittir. Birbirini tamamlayan ama bağdaşmayan mağduriyetçi üstünlükçülük ve inkâr bakış açılarının gözlerden sildiği nesnel bir dehşet dengesi hüküm sürer. Ancak ırk konusunda liberal ve muhafazakâr tutumlar arasında hiçbir denge yoktur; bozgunu andıran bir durum vardır. Muhafazakârlar konudan dehşete düşerken liberaller için burası zevkleri insan kavrayışının sınırlarını aşan dünyevi cennet bahçesidir. Siyasal tartışma kararlı ve açık biçimde ırk konusuna her ulaştığında liberalizm kazanır. Katedral’in gölgesinde mis kokulu gölgesindeki ideolojik etkililiğin temel yasası budur. Bazı bakımlardan bu dinamik siyasal dengesizlik, inceleme konusu olan başlıca olgunun ta kendisidir (ve ileride bu konuda çok daha fazla şey söylenmesi gerekir).

Muhafazakârlığın ırk konusunda düzenli olarak maruz kaldığı dayanılmaz, ruhu ezen aşağılanma hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. Sonuçta modern siyasette muhafazakârlığın başlıca rolü aşağılanmaktır. Sürekli sadık muhalefetin ya da saray soytarısının işi budur. Neopüriten ruhsal hakikatin koruyucusu ve savunucusu olarak liberalizmin temel karakteri, ona diyalektik üzerinde en üstün hâkimiyeti, yani çelişkiye karşı dokunulmazlığı kazandırır. Düşünülmesi imkânsız olan şeyin iman yoluyla benimsenmesi zorunludur. Konuyla ilgili her kamusal tartışma, akademik ifade ve yasama girişimi aracılığıyla yayılan liberal inancın temel öğretisini, ilk maddesini düşünün: Irk, bir ırkın diğerini sömürüp baskı altında tutmak için kullandığı toplumsal bir kurgu olarak var oluşu dışında mevcut değildir. Bu düşünceyi yalnızca akıldan geçirmek bile her şeyin aynı anda kendi tam karşıtı olduğu ve aklın yüceliğin eşiğinde vecitle buharlaştığı mutlağın heybetli ihtişamı önünde titremek demektir.

Dünya ideolojiden yapılmış olsaydı bu hikâye çoktan sona ermiş, en azından öngörülebilir biçimde programlanmış olurdu. Diyalektiğin görünürdeki zikzaklarının ötesinde tek ve apaçık yöne giden baskın bir eğilim vardır. Yine de ırk sorununa verilen liberal-ilerlemeci çözüm — ucu açık biçimde tırmanan, bütünüyle sistematik, dinamik olarak paradoksal ‘ırkçılık karşıtlığı’ — muhafazakâr tutumlarda, söylemde ve ideolojide ancak çok kısmen yansıyan gerçek bir engelle karşılaşır. Buzul gibi ağır, henüz biçimlenmemiş ve tartışmaya girmeyen gerçek düşman ‘beyaz kaçışı’dır.

Bu noktada Derbyshire Olayı’na açıkça değinmek karşı konulamaz hâle gelir. Özellikle Trayvon Martin olayına eşlik eden kültürel sarsıntı olmak üzere, anlatılması gereken son derece geniş ve karmaşık bir yakın tarihsel bağlam vardır; ama buna sonra zaman olacak (evet, korkarım öyle). Derbyshire’ın müdahalesi ve yol açtığı sözcük patlaması, bu bağlamla bir ölçüde aydınlatılsa da onu çok aşar. Çünkü hem Derbyshire’ın artık kötü şöhretli kısa yazısında (🔗) hem de görünüşe bakılırsa doğurduğu tepkilerde söylenmemiş kritik terim ‘beyaz kaçışı’dır. (Avrasya kökenli) çocuklarına yönelik, tümüyle haksız sayılamayacak biçimde ‘siyahlardan uzak durun’ diye özetlenmiş babaca öğütlerini yayımlayarak beyaz kaçışını çok yakınılan ama kaçınılmaz görünen bir olgudan açık bir buyruğa, hatta bir davaya dönüştürdü. Tartışma, kaç.

Derbyshire’ın kendi yorumlarının gölgesinde ve önceki yazılarında vurguladığı sözcük ‘kaçış’ ya da ‘panik’ değil, umutsuzluktur. Blog yazarı Vox Day, geçen yirmi yılda ‘ırk kartı’nın daha az korkutucu hâle geldiği görüşüne katılıp katılmadığını sorunca Derbyshire şöyle yanıtlıyor:

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki [etkenlerden] biri, sanırım daha önce birkaç kez de yazdığım gibi, yalnızca umutsuzluk. Belli bir yaşa geldim, elli yıl önce de hayattaydım. Gazeteleri okuyor, dünya olaylarını izliyordum; yurttaşlık hakları hareketini hatırlıyorum. İngiltere’deydim ama takip ediyorduk. Hatırlıyorum; o dönemde ne hissettiğimizi, insanların hakkında ne yazdığını hatırlıyorum. Umut doluydu. Herkesin aklındaki fikir, bu adaletsiz yasaları kaldırıp bütün bu ayrımcılığı yasaklarsak bütünleşeceğimizdi. O zaman Amerika da bütünleşecekti. Birkaç yıllık, kim bilir belki yirmi yıllık, pozitif ayrımcılık gibi uygulamaların desteklediği bir geçiş döneminden sonra siyah Amerika genel nüfusun içine karışacak, mesele bütünüyle ortadan kalkacaktı. Herkes buna inanıyordu. Herkes böyle düşünüyordu. Ve olmadı.

İşte elli yıl sonrasındayız ve suç oranlarında, eğitim kazanımlarında ve benzerlerinde hâlâ bu muazzam eşitsizlikler var. Bence Amerikalılar, basmakalıp sözleri tekrarlamaya devam etseler de yüreklerinde bu konuda bir tür soğuk umutsuzluk hissediyorlar. Thomas Jefferson’ın muhtemelen haklı olduğunu, uyum içinde birlikte yaşayamayacağımızı düşünüyorlar. Sanırım bu yavaş etnik ayrışmayı görmemizin sebebi bu. Artık çok ayrışmış bir okul sistemimiz var. Oturduğum yere on mil mesafede öğrencilerinin yüzde 98’i azınlıklardan oluşan okullar var. Konut bölgelerinde de aynı durum geçerli. Bence bütün mesele hakkında Amerika’nın kolektif yüreğinde gizlenen soğuk, karanlık bir umutsuzluk var.

Bu, pek az kişinin duymak istediği bir gerçeklik anlatısıdır. Derbyshire’ın fark ettiği gibi Amerikalılar çoğunlukla Hristiyan, iyimser, ‘yaparız’ diyen insanlardır; ‘kolektif yürekleri’ umudu terk etmeye alışılmadık derecede uyumsuzdur. Bu ülke kültürel olarak umutsuzluğu yalnızca hata ya da zayıflık değil, günah olarak yorumlamaya ayarlanmıştır. Bunu anlayan hiç kimse karanlık kalıtımcı kaderciliğin yalnızca ilerlemeciler tarafından değil, muhafazakârların ezici çoğunluğu tarafından da — genellikle şiddetli bir düşmanlıkla — reddedildiğini görüp en ufak şaşkınlık duymaz. Andrew C. McCarthy, NRO’da şöyle derken kuşkusuz pek çok kişinin sesi oldu:

Bir yanda IQ ve hapsedilme hakkındaki rahatsız edici olguları tartışabilme ihtiyacı, diğer yanda ise ırkı, temel Hristiyan hayırseverliğini terk etmenin gerekçesi olarak öne sürmek arasında dünyalar kadar fark var.

Başkaları çok daha ileri gitti. Examiner’da James Gibson, “John Derbyshire’ın iğrenç ırkçı hezeyanı”nı (🔗) daha geniş bir ders verme fırsatı olarak değerlendirdi: “Hristiyanlıktan kopmuş muhafazakârlığın tehlikesi”:

… Derbyshire, “Nasıralı İsa’nın tanrısal olduğuna… ve Diriliş’in gerçek bir olay olduğuna” inanmadığı için, Tanrısal olanın Nasıralı İsa’nın kişiliğinde gerçekten insan bedenine bürünüp düşmüş insanlığın elinde ölümü çekerek bu insanlığı düşmüşlük hâlinden kurtardığı Bedenleniş’in büyük gizemini anlayamaz.

Güçlü bir Hristiyan inancından kopmuş muhafazakâr sosyo-politik felsefenin tehlikesi burada yatar. İnsanlığa ilişkin zehirli, kaderci ve (Derbyshire’ın fazlasıyla kanıtladığı gibi) hayırseverlikten yoksun bir görüş üreten ölü bir ideolojiye dönüşür.

Elbette havai fişekler asıl solda patladı. Atlantic Wire’da Elspeth Reeve, Derbyshire’ın National Review ile bağını korumuş olmasının, derginin “daha az aydınlanmış okurlarına” istediklerini, yani “eskimiş ırksal klişeleri” sunmasından kaynaklandığını savundu (🔗). Sağdaki Gibson gibi insanların daha geniş bir ders çıkarmasını istiyordu: Bunun Derbyshire’la bittiğini bir an bile sanmayın. (Yazısının altındaki şaşırtıcı ölçüde işbirliğine yanaşmayan yorumlar dikkat çekmeye değer.)

Gawker’da Louis Peitzman, Derbyshire’ın “dehşet verici nutkunu” “mümkün olan en ırkçı yazı” diye tanımlayarak (onaylanmış yönde) iyice abarttı; bu yargı hem aşırı tarihsel bilgisizliği, dış dünyadan korunmuş bir hayatı, alışılmadık saflığı ve hayal gücü eksikliğini açığa vuruyor hem de yazıyı gerçekte olduğundan çok daha ilginç gösteriyordu. Peitzman’ın yorumcuları kusursuz liberallerdi ve elbette hepsi aynı derecede, bütünüyle, sarsıcı ölçüde dehşete düşmüştü (orgazm noktasına kadar). Duygusal gösterinin ötesinde Peitzman pek içerik sunmuyor; yalnızca Derbyshire’ın National Review‘dan “kovulmasıyla” cezasının en azından başladığı (“doğru yönde bir adım”) haberine yönelik, geriye kalan öfkeyle karışık hafif memnuniyetten oluşan biraz daha duygu gösterisi sunuyor.

Good Feed Blog denen bir yerde yazan Joanna Schroeder, tasfiyeyi Derbyshire’ın ötesine taşıyıp henüz yeterince melodramatik öfke nöbetleriyle patlamamış herkesi kapsamak istedi. İlk hedefi Slate’teki David Weigel’di (🔗); kendisini “gerçek hayatta tanımıyorum ama bu yazıyı okuyunca sanki sen de ırkçı olabilirsin dostum” diyordu. “Derbyshire’ın yazısında siyah insanlara yönelik öyle çok… ırkçı, insanlıktan çıkarıcı gönderme var ki öfkeden köpürerek hepsini tek tek saymaya başlamadan önce burada kendimi durdurmak zorundayım” diye paylaşıyor. Ancak Peitzman’ın tersine Schroeder’ın en azından bir noktası var: Irksal dehşet diyalektiği. “… siyah erkeklerden, genel olarak siyah insanlardan korkmamız gerektiği fikrini yaymak, bu dünyayı masum Amerikalılar için tehlikeli hâle getiriyor.” Senin korkun seni korkutucu yapıyor (gerçi görünüşe bakılırsa haklı bir karşılıklılıkla değil).

Weigel’e gelince, dehşeti iyice tadıyor. Birkaç saat içinde klavye başına geri dönüp (🔗) önceki umursamazlığı ve “apaçık olanı bir türlü söylememiş” oluşu için özür diliyor: “Millet, yazı iğrençti.”

Peki Derbyshire gerçekte ne söyledi, bu nereden çıktı ve Amerikan siyaseti (ve ötesi) açısından ne anlama geliyor? Bu alt dizi, toplumsal ve coğrafi olarak görünür ‘beyaz’ panik/umutsuzluğu yol gösterici iz olarak alıp ipuçlarını aramak üzere soldan sağa bütün yelpazeyi tarayacak…

Sıradaki: Liberal Vecit

4b. Bölüm: Rahatsız edici gözlemler

Siyah aileler ve erkek çocukların ebeveynleri, ergenlerin güvenliğini dert eden tek kişiler olmasalar da Tillman, Brown ve diğer ebeveynlere göre siyah erkek çocukları yetiştirmek, ebeveynliğin belki de en stresli yönüdür; çünkü sırf tenlerinin rengi yüzünden onlardan korkan ve onlara düşman bir toplumla uğraşmak zorundadırlar.

“İnanmıyor musunuz? Bir gün benim yerimde yaşayın,” dedi Brown.

Brown, oğlunun on dört yaşında olduğunu ve fişlenme yüzünden güvenliği konusunda sürekli kaygı duyduğu kritik yaşta bulunduğunu söyledi.

“Onu korkutmak ya da insanları toptan yargılamasına yol açmak istemiyorum; ancak tarihsel olarak biz siyah erkekler suçun taşıyıcıları diye damgalandık ve nerede olsak şüpheli sayılıyoruz,” dedi Brown.

Brown ve diğerleri, bu gerçeği açıkça anlatmayan siyah ebeveynlerin oğullarını tehlikeye attığını söyledi.

“Bu konuşmayı yapmayan her Afrikalı Amerikalı ebeveyn sorumsuzca davranıyor,” dedi Brown. “Bütün bu meseleyi ırk ilişkileri hakkında açık, içten ve dürüst biçimde konuşmamız için bir fırsat olarak görüyorum.”
— Gracie Bonds Staples (Star-Telegram)

Diyelim ki yerel topluluklar kent merkezinden gelen, 8. Bölüm konut kuponlarından yararlanan insanların akınına direniyor; ağırlıklı olarak tepki verdikleri şey davranıştır. Ten rengi bu davranışın vekil göstergesidir. Kent merkezindeki siyahlar Asyalılar gibi davransaydı — çocuklarının kafatasına sığdırabildikleri kadar bilgiyi doldursalardı — birçok Amerikalının düşük gelirli siyahlara karşı kuşkusuz taşıdığı kalıcı ihtiyat ortadan kalkardı. Amerikalılar arasında ıslah edilemez ırkçılar var mı? Elbette. Her renkten insan arasında varlar ve hepsini kınamalıyız. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ırk meselesi, kibar ortamlarda genellikle ifade edilmesine izin verilenden daha fazla unsur içeriyor.
— Heather Mac Donald (City Journal)

“Odada herkesin görmezden geldiği devasa meseleyi konuşalım. Ben siyahım, tamam mı?” dedi kadın; ırkı yüzünden tepki göreceğini beklediğinden kimliğinin açıklanmasını istemedi. Muhabirin gözlerinin tam içine bakmak için öne eğildi. “Bu mahallede evleri soyan siyah erkek çocukları vardı,” dedi. “George’un Trayvon Martin’den şüphelenmesinin sebebi buydu.”
— Chris Francescani (Reuters)

Lenin, “Kısaca diyalektik, karşıtların birliği öğretisi olarak tanımlanabilir. Diyalektiğin özü bunda cisimleşir” diye not ediyor (🔗), “ama bu, açıklama ve geliştirme gerektirir.” Yani daha fazla tartışma.

Marksizmin Leninizme doğru aşılması (Aufhebung), en iyi kaba biçimde kavranabilecek bir gelişmedir. Lenin, daha önce beklenen olgun maddi koşullardan ya da ileri toplumsal çelişkilerden neredeyse bütünüyle kopuk, geniş kapsamda uygulanabilir devrimci komünist bir siyaset yaratarak diyalektik gerilimin bütünüyle onun siyasallaşmasıyla örtüştüğünü (ve ‘doğanın diyalektiği’ne yönelik bütün göndermelerin bilim alanının geriye dönük olarak siyasal bir modele tabi kılınmasından ibaret olduğunu) gösterdi. Diyalektik ne kadar gerçek kılınırsa o kadar gerçektir.

Diyalektik siyasal ajitasyonla başlar ve bunun pratik, karşıtlık kuran, hizipçi ve koalisyoncu ‘mantığı’nın ötesine uzanmaz. Doğal sınırlara karşı ya da kendisi için ‘üstyapı’dır; toplumsal tahakküm platformu olarak siyasal alanı kavranabilecek en geniş kapsamıyla pratikte sahiplenir. Tartışmanın olduğu her yerde çözülmemiş bir hükmetme fırsatı vardır.

Katedral bu dersleri bedenleştirir. Leninizmi ya da uygulamalı komünist diyalektiği savunmasına gerek yoktur; çünkü bunlardan başka bir şey tanımaz. Toplumsal ‘üstyapı’nın, açık karşıtlık, kutuplaştırma, ikili yapılandırma ve tersine çevirme yoluyla diyalektik yeniden kuruluştan kaçabilmiş neredeyse hiçbir parçası yoktur. Akademide, medyada, hatta güzel sanatlarda bile siyasal aşırı doygunluk üstün gelmiş; kavrayışın en küçük unsurları dahi çatışmalı ‘toplumsal eleştiri’ ve eşitlikçi ereklilikle özdeşleştirilmiştir. Komünizm evrensel içerimdir.

Daha fazla diyalektik, daha fazla siyaset; daha fazla siyaset ise ‘ilerleme’, yani toplumun sola doğru yer değiştirmesi demektir. Kamusal mutabakatın üretilmesi yalnızca tek yönde ilerler ve kamusal anlaşmazlığın içinde bile bu itici güç embriyon hâlinde mevcuttur. ‘Ekonomi’nin (ve daha geniş anlamda sivil toplumun) ‘sağcı’ sığınağı ancak mutabakatın ve kamusal olarak dile getirilmiş anlaşmazlığın bulunmadığı yerde, yani diyalektik olmayan durumda, tartışmasızlıkta, siyaset altı çeşitlilikte veya siyasal olarak eşgüdümlenmemiş girişimde bulunabilir.

Mutabakat gerekli olmadığında ya da zorla talep edilmediğinde negatif (ya da ‘özgürlükçü’) özgürlük hâlâ mümkündür; diyalektiğin tartışmaya girmeyen bu ‘öteki’si de (özgür toplumda buna gerek olmasa bile) kolayca formüle edilebilir: Herkes kendi işine baksın. Çok açık ki bu sorumsuz ve ihmalkâr buyruk siyasal olarak hoşgörülemez. Tam anlamıyla solcu çöküntü, gerileme ya da siyasetsizleşmeyle örtüşür. Hiçbir şey kendisine karşı çıkılmasını bu kadar acilen talep etmez.

Karşı uçta, yasal işlemlerin tartışmacı yapısının medya aracılığıyla kamuoyuna sunulmayla birleştiği teatral adaletin diyalektik vecdi bulunur. Diyalektik coşku, avukatları, gazetecileri, topluluk aktivistlerini ve devrimci üstyapının diğer faillerini bir göstermelik duruşmanın üretiminde bir araya getiren mahkeme salonu dramasında kesin ifadesini bulur. Toplumsal çelişkiler sahnelenir, karşıt davalar dile getirilir ve kurumsal olarak bir çözüme ulaşılması beklenir. Bu, televizyonun en çok izlendiği saatler (ve şimdi de internet) için Hegel’dir. Katedral’in mesajını halkla paylaşma yolu budur.

Bazen ilerlemeye duyduğu sabırsız tutkuda bu mesaj kendi ayağına dolanır; çünkü Katedral’in failleri sonsuz derecede akılcı olsalar da giderek daha az sağduyulu, çoğu zaman şaşırtıcı ölçüde beceriksiz ve hata yapmaya yatkındırlar. Teolojik bakımdan bu beklenir. Devlet Tanrı’ya dönüştükçe kutsal budala modeliyle ahmaklaşır. Trayvon Martin gösterisinin medya-siyaseti buna uygun bir örnek sağlar.

Diğer bütün büyük ülkelerde olduğu gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde de her gün, açıklığı değişen sayısız örüntü sergileyen pek çok olay yaşanır. Örneğin (🔗) ortalama bir günde yaklaşık 3.400 şiddet suçu işlenir: 40 cinayet, 230 tecavüz, 1.000 soygun, 2.100 ağır saldırı; buna ek olarak 25.000 şiddet içermeyen mülkiyet suçu (ev soygunları ve hırsızlıklar). Bunların çok azı geniş çapta duyurulur ya da eğitici, örnek oluşturan ve temsili olaylar olarak seçilir. Medya ‘iyi hikâyeleri’ anlatıya göre seçmeye eğilimli olmasaydı bile olayların salt hacmi benzer bir seçimi zorunlu kılardı. Bu durumda insanların “Bize neden bunu anlatıyorlar?” diye sorması neredeyse kaçınılmazdır.

Trayvon Martin’in ölümüne ilişkin medyanın güdüsü dışındaki hemen her şey tartışmalıdır. Bu konuysa neredeyse herkesin üzerinde anlaştığı bir konudur. Olayın hikâyesinin anlamı ya da vermek istediği mesaj daha açık olamazdı: Beyaz ırkçı paranoyası Amerika’yı siyahlar için tehlikeli kılıyor. Böylece, Amerika’nın karşılıklı toplumsal kâbusunu tek taraflı bir ahlak oyununa dönüştürerek haklı korkuyu ülkenin başlıca ırksal bölünmesinin yalnızca bir tarafına ayırmak üzere — her zaman olduğu gibi — tasarlanmış ırksal dehşet diyalektiği (senin korkun korkutucu) bir kez daha oynanacaktı. Kusursuz görünüyordu. Kötücül bir yanılgıya kapılmış beyaz bir mahalle bekçisi masum siyah bir çocuğu vurarak öldürür, siyahların korkusunu (‘konuşmayı’) haklı çıkarırken beyaz paniği de ölümcül bir psikoz olarak açığa vurur. Arketipsel ilerlemeci anlamla öylesine dolu bir hikâyedir ki kaç kez anlatılırsa anlatılsın yetmez. Gerçekteyse inanılmayacak kadar iyi bir hikâyeydi.

Ancak kısa sürede, medya seçiminin — ünlülerin ve ‘topluluk aktivistlerinin’ öfke makinesiyle güçlendirildiğinde bile — hikâyeyi senaryoya bağlı tutmaya yetmediği ve her iki başrol oyuncusunun kendilerine biçilen rollerden uzaklaşmaya başladığı ortaya çıktı. İlerlemecilerce onaylanmış klişelerin bir ölçüde bile korunması için güçlü bir kurgu müdahalesi (🔗) gerekecekti. Bu, özellikle Miami Herald’ın bazı kötü, ırkçı ve bağnaz okurları ‘Trayvon Martin’ ile ‘ev soyma aleti’ arasında anlatıyı mahvedecek zihinsel bağı kurmaya başladığı için zorunluydu.

Katile, George Zimmerman’a gelince, adı her şeyi söylüyordu. Belli ki iri yarı, solgun yüzlü, Nazi hücum kıtasından çıkmış gibi biri olacaktı; umarız Hristiyan bir silah delisi ve belki — büyük ikramiye vurursa — homofobi ile kürtaj karşıtı aktivizm geçmişi olan milis hareketi mensubuydu. Medyanın beceriksizliği ve anlatı programlaması dışında açık hiçbir sebep olmadan başlangıçta ‘beyaz’ oldu; ardından kendini (sanki o anda hızla icat edilmiş) ‘beyaz Hispanik’ kategorisine dönüşmüş buldu. Sonra gerçekliğe gittikçe daha uygun bir dizi etnik karmaşıklık üzerinden, Afro-Perulu büyük büyükbabasının keşfine kadar uzanan bir dönüşüm yaşadı.

Katedral’in kalbinde artık kafa kaşıma zamanı gelmişti. Büyük Amerikkkan sanık göstermelik yargılamasına hazırlanırken, Başkan kutsal mağdur adına duygusal olarak devreye girmiş, eşgüdümlü saha operasyonu ırk ayaklanmalarının kaynayan eşiğine kadar ilerletilmişti. Tam o sırada mesaj dağılmaya başladı; öyle ki artık can sıkıcı biçimde konuyla ilgisiz bir siyahın siyaha şiddeti olayına dönüşme tehdidi taşıyordu. Mesele yalnızca George Zimmerman’ın siyah soyu taşıması — solun kendi toplumsal inşacılık ölçütlerine göre onu düpedüz ‘siyah’ yapması — değildi. Siyahlar arasında dostça yetişmişti; iki Afrikalı Amerikalı kız “yıllarca hanenin parçası” olmuştu; siyah bir ortakla birlikte ticari girişim kurmuştu; kayıtlı Demokrat seçmendi ve hatta bir tür ‘topluluk örgütleyicisi’ydi…

Öyleyse Martin neden öldü? Siyahken buzlu çay ve bir paket Skittles taşıdığı için mi (medyanın ve topluluk aktivistlerinin onayladığı, ‘Obama’nın oğlu olabilirdi’ anlatısı), soyulacak evleri gözetlediği için mi (Klancı ırksal profilleme anlatısı), yoksa Zimmerman’ın burnunu kırıp onu yere serdiği, üzerine oturduğu ve kafasını tekrar tekrar kaldırıma vurduğu için mi (buna mahkeme karar verecek)? Irksal adaletsizliğin şehidi mi, alt düzey bir toplumsal avcı mı, yoksa Amerikan kent krizinin insan biçimindeki belirtisi miydi? Hukuki işlemler başladığında olayın sefil hüznünün ötesinde gerçekten açık olan tek şey, hiçbir şeyi çözüme kavuşturmadığıydı.

Zimmerman ikinci derece cinayetle suçlandığında onaylanmış dersin nasıl rahatsız edici biçimde dağıldığını anlamak için insan biyolojik çeşitliliği blog yazarı oneSTDV’nin ırk savaşçısı sağın diyalektik çarpıtmalarını anlatan şu gönderisini okumak yeterli (🔗):

Zimmerman’a yöneltilen ‘suçlamaların’ rahatsız edici doğasına rağmen alternatif sağdaki pek çok kişi Zimmerman’a herhangi bir sempati beslemeyi, hatta bu olayı modern solculuğun anarko-tiranik egemenliğinde belirleyici bir an olarak görmeyi reddediyor. Bu kişilere göre İspanyolca konuşan, kayıtlı Demokrat seçmen olan melez hak ettiğini buldu — Zimmerman’ın dolaylı olarak kendisinin de güçlendirdiği siyah güruhun ve seçkin solun gazabına uğradı. Oy verme geçmişi, çokkültürlü kökeni ve azınlık gençlerine rehberlik etmesi yüzünden Zimmerman’ı, solun beyaz Amerika’ya saldırısının simgesi, Amerikan beyazlığına karşı kampanyanın bir tür piyade askeri olarak görüyorlar. [Kalın vurgu özgün metinde]

Popüler siyasal doğruculuk polisi artık ilerlemeye hazırdı. Büyük göstermelik yargılama anlatısal düzensizliğe çökerken yeniden Mesaj’a odaklanma vakti gelmişti; olguların canı cehenneme (hatta iki kez cehenneme). ‘Jezebel’, azarlayıcı, belli belirsiz histerik üslubu en iyi örnekliyor:

Siyah insanların hâlâ baskı altında olduğunu nasıl anlayabilirsiniz biliyor musunuz? Çünkü siyah insanlar hâlâ baskı altında. Irkçı biri olmadığınızı iddia ediyorsanız (ya da hiç değilse ırkçı olmamak için canınızı dişinize takmaya kararlıysanız — hepimizin vaat edebileceği en iyi şey gerçekten de bu), insanların temelde eşit doğduğuna inanıyor olmalısınız. Öyleyse bu doğruysa yalıtılmış bir ortamda ten rengi gibi etkenlerin herhangi birinin başarısı üzerinde hiçbir etkisi olmamalıdır. Değil mi? Dolayısıyla bütün insanların eşit yaratıldığına gerçekten inanıyorsanız gerçek dünyada ciddi ırksal eşitsizlikler bulunduğunu gördüğünüzde varabileceğiniz mümkün olan tek sonuç, birtakım dışsal güçlerin belirli insanları geri tuttuğudur. Mesela… ırkçılık. Değil mi? Tebrikler! Irkçılığa inanıyorsunuz! Tabii insanların eşit doğduğunu gerçekten düşünmüyorsanız. İnsanların eşit doğduğuna inanmıyorsanız o zaman sen l*****n bir ırkçısın.

Burada anlaşıldığı şekliyle “insanların eşit doğduğuna gerçekten inanan” biri var mı? Yani yalnızca eşit muameleye ilişkin biçimsel beklentinin uygar etkileşim için önkoşul olduğuna değil, sonuçlarda somut eşitlikten gözlenen her sapmanın baskının açık, tartışmasız göstergesi olduğuna da inanan? Bu, “varılabilecek tek mümkün sonuç” mu?

Hiç değilse Jezebel, ilerlemeci inancı hiçbir türden kanıta duyarlılık ya da belirsizlikle kirlenmemiş en saf biçiminde dile getirdiği için kutlanmalıdır: Var olan ya da yalnızca düşünülebilecek ilgili her türlü araştırmayı rahatça küçümsemekte ve kendi ahlaki yenilmezliğinden son derece emin bulunmaktadır. Olgular ahlaken yanlışsa olgular için çok daha kötü; hüsnükuruntu, bile isteye bilgisizlik ve hakaret derecesinde çocukça yalanlardan oluşan bir karışıma dayansa bile benimsenebilecek mümkün olan tek konum budur.

Somut insan eşitliğine inancı hurafe saymak, hurafeye hakaret etmektir. Leprikonlara inanmak temelsiz olabilir; ama en azından böyle bir inanca sahip kişi günün uyanık olduğu bütün saatlerinde onların var olmayışını seyretmiyordur. Buna karşılık insan eşitsizliği bütün bol çeşitliliğiyle sürekli göz önündedir: İnsanlar, sayısız başka özellik, nitelik, yetenek ve kişilik yönleriyle birlikte cinsiyet, etnisite, fiziksel çekicilik, boy ve biçim, güç, sağlık, çeviklik, cazibe, mizah, zekâ, çalışkanlık ve sosyallik farklılıklarını sergiler; bunların bazıları anında göze çarpar, bazıları ise ancak zamanla açığa çıkar. Bütün bunların en ufak bölümünü bile kavrayıp, bunun ya hiçbir şey olmadığının ya da ‘toplumsal kurgu’ ve baskı göstergesi olduğunun varılabilecek tek sonuç olduğunu söylemek saf Gnostik hezeyandır: Görünüşlerin örttüğü gerçek ve iyi bir dünyanın varlığına bütün kanıtlara rağmen bağlılıktır. İnsanlar eşit değildir; eşit biçimde gelişmezler; amaçları ve başarıları eşit değildir; hiçbir şey onları eşit kılamaz. Somut eşitliğin gerçeklikle, onun sistematik yadsınması dışında hiçbir ilişkisi yoktur. Uygulanabilir bir eşitlikçi programa yaklaşmak bile soykırım ölçeğinde şiddet gerektirir; daha az iddialı bir şey denenirse insanlar etrafından dolaşır (kimileri başkalarından daha becerikli biçimde).

En bariz örneği alalım: Birden fazla çocuğu olan herkes, hiç kimsenin eşit doğmadığını bilir (belki tek yumurta ikizleri ve klonlar hariç). Gerçekte herkes sayısız bakımdan farklı doğar. Bu farklılıkların yaşam sonuçlarına yönelik içerimlerini güvenle öngörmek — olağan durumda olduğu gibi — zor olsa bile varlıkları inkâr edilemez, en azından içtenlikle inkâr edilemez. Elbette burada samimiyet, hatta asgari bilişsel tutarlılık bile mesele değildir. Jezebel’ın tutumu siyasal doğruculuk açısından kusursuz olsa da yalnızca olgusal bakımdan kuşkulu değil, gülünç ölçüde saçma ve hatta — tam anlamıyla — delicedir. Gerçekliği öyle uç bir düzeyde yadsımayı dogmalaştırır ki hiç kimse onu gerçekten sürdüremez, aklından bile geçiremez; inandırıcı biçimde açıklamak veya savunmak ise şöyle dursun. Bu, anlaşılabilecek değil ancak ileri sürülebilecek veya boyun eğilebilecek bir iman esasıdır; yasaya dönüşmüş delilik ya da otoriter dindir.

Bu dinin siyasal buyruğu açıktır: Eşitsizlik günahı sorununa mümkün olan tek çözüm olarak ilerlemeci toplumsal politikayı kabul et. Bu buyruk ‘kategorik zorunluluk’tur; mümkün olan hiçbir olgu onu zayıflatamaz, karmaşıklaştırmaz veya gözden geçiremez. İlerlemeci toplumsal politika sorunu gerçekte ağırlaştırıyorsa suç ‘düşmüş’ gerçekliktedir; çünkü toplumsal hastalık açıkça başlangıçta tasarlanandan daha kötüdür ve çare bulmayı ancak aynı yönde iki kat çaba göstermek umabilir. İman konularında öğrenilecek hiçbir şey olamaz. Sonunda sistematik toplumsal çöküş, kronik başarısızlığın ve adım adım kötüleşmenin anlatamadığı dersi öğretir. (Bu, budalalar için makro ölçekte toplumsal Darwinizmdir ve uygarlıklar böyle sona erer.)

Modern toplumlarda toplumsal sonuçlardaki somut farklılıklarla olağanüstü bağıntısı nedeniyle insan biyolojik çeşitliliğinin açık ara en sorunlu boyutu, IQ olarak sayısallaştırılan (Spearman’ın ‘g’ etkenini ölçen) zekâ ya da genel problem çözme yeteneğidir. Ancak ‘istatistiksel sağduyu’ veya profilleme İnsan Biyolojik Çeşitliliği savunucularına uygulandığında başka önemli bir özellik hızla ortaya çıkar: dikkat çekici derecede tutarlı bir uyumluluk eksikliği. Nitekim bu lanetli ‘topluluğun’ kendi içinde bile insan biyolojik değişkenliği konusunda kendini eğitecek kadar inatçı ve geçimsiz olanların çoğunun, düşük sözel ketleme, düşük empati ve düşük toplumsal bütünleşme sergileyerek grup beklentilerine kronik uyumsuzluğa yol açacak ölçüde ‘toplumsal gelişimlerinin geri olduğu’ geniş ölçüde kabul edilir. Bu grubun tipik EQ değerleri, IQ değerlerinin yaklaşık karekökü alınarak elde edilebilir. Hafif otizm tipiktir: İnsan kardeşlerine mesafeli, doğa bilimsel merak ruhuyla yaklaşmaya yetecek kadar vardır, ama bütün kozmosla bağlantıyı kesmeye zorlayacak kadar ileri değildir. Kendilerinin, bol teknik bilgiye dayanarak büyük ölçüde kalıtımsal saydıkları bu özelliklerin görünür toplumsal sonuçları vardır; istihdam fırsatlarını, gelirleri ve hatta üreme potansiyelini azaltırlar. İlerlemeci çevrede bütün ücretsiz terapötik öğütler mevcut olmasına rağmen bu iticiliğin azaldığına ilişkin hiçbir işaret yoktur; hatta artıyor olabilir. Jezebel’ın öylesine açık gösterdiği gibi bunun mümkün olan tek açıklaması yapısal baskıdır. İtici insanlar neden biraz olsun rahat bırakılmıyor?

Tarih suçlayıcıdır. ‘Sosyal insanlar’ her zaman itici insanlara karşı cephe almış, çoğu zaman onlarla evlenmeyi veya iş yapmayı reddetmiş, onları grup etkinliklerinden ve siyasal görevlerden dışlamış, aşağılayıcı adlar takmış, toplumdan uzaklaştırmış ve onlardan kaçınmıştır. ‘İticilik’, son derece olumsuz terimlerle damgalanıp klişeleştirilmiş; öyle ki itici insanların çoğu ‘toplumsal bakımdan güçlük çeken’ veya ‘farklı toplumsal yeteneklere sahip’ gibi daha duyarlı adlar aramıştır. İnsanların yalnızca köktenci iticiliklerinden dolayı sözlü, hatta fiziksel saldırıya uğraması da ender değildir. En trajik olanı, itici insanların birbirleriyle geçinmeyi bütünüyle becerememeleri yüzünden maruz kaldıkları yapısal toplumsal baskıya karşı siyasal seferberlik gerçekleştirememeleri ve kuşkucular, yanlışları açığa çıkaranlar, karşıt fikir savunucuları ve Tourette sendromu olanlar gibi doğal müttefikleriyle koalisyon kuramamalarıdır. İticilik henüz özgürleştirilemedi, ama internet muhtemelen ‘yardımcı’ olacaktır…

John Derbyshire’ın kötü şöhretli Konuşma: Siyah Olmayanlara Uyarlanmış Biçimi (🔗) başlıklı yazısını ele alalım; başlangıçta onun amansız iticiliğine odaklanalım ve sosyallikle nesnel akıl arasındaki negatif bağıntıyı dikkate alalım. Derbyshire’ın başka yerde belirttiği gibi insanlar genel olarak kendilerini grup kimliklerinden ayıramaz veya gruplara ilişkin istatistiksel genellemeleri kendilerininki de dâhil tekil durumlara doğru biçimde uygulayamaz. Grup profillerinin aklen savunulamaz, ama toplumsal olarak kaçınılmaz şeyleştirilmesi psikolojik bakımdan normal, hatta ‘insani’dir; bunun sonucunda gürültülü, özgül olmayan istatistiksel bilgiler, özgül bilgiler mevcut olduğunda bile yanlışlıkla kendini anlama katkısı olarak kabul edilir.

Toplumsal bakımdan otistik, düşük EQ’lu akılcı çözümlemenin bakış açısından bu düpedüz yanlıştır. Birey belirli özelliklere sahipse, benzer ya da farklı ortalama özelliklere sahip bir gruba ait olması hiçbir önem taşımaz. Birey hakkındaki doğrudan ve belirli bilgi, ait olduğu gruplar hakkındaki dolaylı ve belirsiz (olasılıksal) bilgilerle hiçbir ölçüde zenginleşmez. Örneğin bir bireyin sınav sonuçları biliniyorsa grup profillemesine dayanarak beklenebilecek sonuçlara ilişkin istatistiksel çıkarımlar hiçbir ek kavrayış sağlamaz. Aşkenaz Yahudisi bir budala, Aşkenaz Yahudisi olduğu için daha az budala olmaz. Yaşlı Çinli rahibelerin katil olma ihtimali düşüktür; ama yaşlı Çinli rahibe olan bir katil, olmayan bir katilden daha fazla ya da az katil değildir. İtici insanlar açısından bunların hepsi son derece açıktır.

Normal insanlara ise hiç açık değildir. Bunun bir sebebi, akılcı zekânın insanlarda kıt ve sıra dışı oluşudur; bir diğeriyse toplumsal ‘zekâ’nın, başkalarının düşündükleriyle, yani akıldışı grup duygularıyla, kıt bilgiyle, önyargılarla, klişelerle ve sezgisel kestirmelerle işlemesidir. (Neredeyse) herkes kestirme yollara başvurduğu, akıldan ‘tasarruf’ ettiği için şeyleştirilmesi ya da yanlış biçimde uygulanması muhtemel genellemelere — özgül algıları bastıran veya onların yerini alan genellemelere — savunmacı tepki vermek ancak akılcıdır. Bir grup kimliği üzerinden önceden tanımlanacağını öngören herkes, o gruba ve grubun nasıl algılandığına yönelik benlik yatırımını artırır. Genel değerlendirmeler, nesnel bakımdan ne kadar sağlam biçimde oluşturulmuş olursa olsun, (biraz olsun) normal koşullarda derhâl kişiselleşir.

İtici akıl, ortalama olan hiçbir şeyin senin hakkında olamayacağında inatla ısrar edebilir; ama mesaj genel olarak kabul görmez. İnsanın toplumsal ‘zekâ’sı böyle kurulmamıştır. Sözümona sofistike yorumcular bile en temel istatistiksel kavrayışsızlığın en göze batan örneklerine en ufak bir utanç duymaksızın tekrar tekrar düşer; çünkü utanç başka bir şey için (hatta neredeyse tam karşıtı için) tasarlanmıştır. Klişeleri bilimsel ya da olasılıksal uygulamaları içinde anlayamamak, sosyalliğin işlevsel önkoşuludur; çünkü bu bakımdan budalalığın tek alternatifi iticiliktir.

Derbyshire’ın yazısı, çoğu karşılığın tutarsız gevelemelerine rağmen kesin biçimde itici olmayı başardığı ve böyle tanındığı için kayda değerdir. ‘Konuşma’ ile ‘karşı konuşma’nın ortak özelliklerinden biri, duyulması için tasarlanmış sözde özel konuşma tiyatrosudur. Her iki durumda da ebeveynlerin çocuklarına vermek zorunda kaldığı mesaj, eylemleri ya da eylemsizlikleri yoluyla çocuklar için dayanılmaz ölçüde tehlikeli bir dünya yaratanları hedef alan daha geniş bir toplumsal dersin aracı olarak sahnelenir.

Bu biçim özünde manipülatiftir; ‘özgün’ konuşmayı bile çekici bir parodi hedefine dönüştürür. Ancak özgün konuşmada, masumiyetin (ya da bilgisizliğin) kasıtlı performansıyla acılı bir içtenlik tonu üretilir. Dinle oğlum, bunu anlamanın zor olduğunu biliyorum… (Ah neden, neden bize bunu yapıyorlar?) Karşı konuşma ise tam tersine mikro-toplumsal dramasını “insan bilimlerindeki yöntemli araştırmalar”ın klinik bakımdan toplumdışı söylemiyle kaynaştırır; nüfusları iletişim hâlindeki hukuki-siyasal özneler yerine sayısallaştırılabilir özelliklere sahip bulanık biyo-coğrafi birimler olarak ele alır. Masumiyeti ve dolaylı olarak sosyalliğin ölçütünü alaya alır. Mutabakatın, uyumluluğun hiçbir değeri yoktur. Titizlikle ve tekrar tekrar derlenen istatistikler ne söylüyorsa onu söylüyordur; buna katlanamıyorsak bizim için çok daha kötü.

Yine de makul ölçüde sempatiyle yaklaşan, hatta titizlikle itici bir okumada bile Derbyshire’ın yazısı eleştiri gerekçeleri sağlar. Örneğin daha başlangıçtan, “siyah olmayan Amerikalılar” ifadesinin ırksal karşılığının ‘siyah Amerikalılar’ olması gerektiği, Derbyshire’ın seçtiği “Amerikan siyahları” olmadığı dikkat çeker. İsimle sıfatın yerlerini değiştiren bu sözcük sırası tersinmesi hızla bir örüntüye dönüşür. Derbyshire’ın nezaket gösterilmesini herhangi bir “tekil siyah” için istemesi (‘siyah bireyler’ demek yerine) önemli midir? Kesinlikle fark yaratır. Birinin ‘siyah’ olduğunu söylemek onun hakkında bir şey söylemektir; birinin ‘bir siyah’ olduğunu söylemekse onun kim olduğunu söylemektir. Etki incelikli, ama belirgin biçimde tehditkârdır ve Derbyshire cebirsel bakımdan bunun farkına varmamasını bağışlatamayacak kadar iyi eğitimlidir. Nitekim ‘John Derbyshire bir beyazdır’ da kulağa aynı ölçüde tuhaf gelir; bireyi cinsin içine batırarak sırf örnek olarak geri çıkaran bütün benzer formülasyonlar da öyle.

Bu gereksiz nezaketsizliğe taşan tutumun düşünsel bakımdan daha esaslı yönü, liberal/muhafazakâr bölünmenin iki yakasından çok benzer noktalara işaret eden William Saletan (🔗) ve Noah Millman tarafından incelendi. İki yazar da Derbyshire’ın yazısında makro-toplumsal istatistiksel genellemeleri mikro-toplumsal düzeye uygulama bağlılığından kaynaklanan bir yarık, yöntemsel uyumsuzluk saptar. Ne kadar sıkı biçimde doğrulanmış olursa olsun klişeler, somut bir toplumsal durumda özgül bilgiden özünde aşağıdadır; çünkü hiç kimse bir nüfusla karşılaşmaz.

Konumu sorunlu bir liberal (🔗) olarak Saletan’ın, Derbyshire’ın “midesini bulandıran sonuçlarından” melodramatik biçimde irkilmekten başka seçeneği yoktur; ama gerekçeleri mide ve duygu krizinde tükenmez. “Peki istatistiksel hakikat tam olarak nedir?” diye sorar. “Bu, [belirli bir birey] hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız başvurabileceğiniz bir olasılık tahminidir. Bilgisiz kişinin bilginin yerine koyduğu zayıf ikamedir.” Derbyshire, siyah Fields Madalyası kazananlarının yokluğuna Aspergervari dikkatiyle, “…toplumsal zekânın yerine istatistiksel zekâyı koyan bir matematik meraklısıdır. Karşınızda duran kişiyi tanıma zahmetine girmek yerine grup hesapları önerir.”

Millman, (itici) toplumsal bilimsel bilgiyi buyurgan bilgisizliğe dönüştüren ironik tersine çevirmeyi vurgular:

‘Irk gerçekçileri’ dünya hakkında meraklı olanların kendileri, çirkin gerçekliği görmezden gelmeyi tercih edenlerinse ‘siyasal doğrucu’ tipler olduğunu söylemeyi sever. Ama Derbyshire’ın çocuklarına verdiği öğüt, zarar görmekten korkarak etraflarındaki dünya hakkında çok fazla meraklı olmamalarını teşvik eder. Genel kural olarak bu, çocuklar için berbat bir öğüttür ve Derbyshire’ın kendi hayatında izlediği öğüt de bu değildir.

Millman’ın sonucu da öğreticidir:

Öyleyse neden Derb’le tartışıyorum? Çünkü arkadaşım. Ve çünkü tembelce, toplumsal bakımdan sorumsuzca konuşmalar bile salt mahkûm edilmeyi değil, çürütülmeyi hak eder. Derbyshire’ın yazısı ırkçı mı? Elbette ırkçı. Bütün meselesi, çocuklarının siyahlara beyazlardan önemli ölçüde farklı davranmasının ve onlardan korkmasının hem akılcı hem ahlaken doğru olmasıdır. Ama ‘ırkçı’ ahlaki değil, betimleyici bir terimdir. ‘Irk gerçekçisi’ çevre Derbyshire’ın temel öncüllerinin doğruluğuna kesin biçimde inanıyor; böyle bir inancın ‘ırkçı’ olduğu ileri sürülerek bu inançtan vazgeçmeye ikna edilemezler — açıkçası edilmemeliler de. Bu yüzden Derbyshire’ın sonuçlarının yalnızca bu öncüllerden çıkmadığını ve tartışma uğruna bu öncüller kabul edilse bile gerçekte ahlaken yanlış olduğunu savunmayı önemli buluyorum.

[Kısa ara…]

4c. Bölüm: Kraker Fabrikası

Bir anlamda, bir çeki tahsil etmeye ülkemizin başkentine geldik. Cumhuriyetimizin mimarları Anayasa’nın ve Bağımsızlık Bildirgesi’nin görkemli sözlerini kaleme aldıklarında her Amerikalının mirasçısı olacağı bir senet imzalıyorlardı. Bu senet, bütün insanların — evet, beyaz erkekler kadar siyah erkeklerin de — yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama yönündeki devredilemez haklarının güvence altına alınacağı vaadiydi.
Bugün Amerika’nın, siyahi yurttaşları söz konusu olduğunda bu senedi ödemediği apaçıktır. Amerika bu kutsal yükümlülüğü yerine getirmek yerine zenci halka karşılıksız bir çek vermiştir; üstünde ‘yetersiz bakiye’ yazısıyla geri dönen bir çek.

— Martin Luther King Jr.

Muhafazakârlık… dağınık istisnalar bir yana, beyazların hareketidir.
Her zaman böyleydi, hep de böyle olacak. En az yüz muhafazakâr buluşmasına, konferansına, gemi gezisine ve şenliğine katıldım; söyleyeyim, o çörekte pek kuru üzüm bulunmaz. On iki yıl boyunca National Review bürolarına girip çıktım ve orada, Herman Cain’in bir ziyarete geldiği zamanlar dışında, gördüğüm tek siyah kişi posta odasını işleten Alex’ti. (Selam, Alex!)
Bu, muhafazakârlığın siyahlara ve melezlere düşmanca davranmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine, özellikle de Kurumsal Muhafazakârlık söz konusu olduğunda. Ara sıra karşılarına çıkan beyaz olmayan birine, ortamı mahcubiyetten sisle dolduran yavru köpek gibi bir hürmetle yaltaklanırlar. (Soru: Bin Cumhuriyetçinin bulunduğu bir buluşmadaki tek siyah adama ne dersiniz? Cevap: ‘Sayın Başkan.’)
Mesele yalnızca kendi kendine yeterlilik ve devlete asgari bağımlılık gibi muhafazakâr ideallerin, modern bir ticaret toplumunda grup başarısını sağlayan özelliklerden istatistiksel genelleme düzeyinde yoksun olan, başarı düzeyi düşük azınlıklara çekici gelmemesidir.
Böyle idealleri benimsemelerinin onlara ne yararı olurdu? Sonunda toplumun dibinde bugünkünden çok daha kesin biçimde birikmiş olurlardı.
Onlar için çok daha iyi strateji, memnuniyetsiz beyaz ve Asyalı alt gruplardan olabildiğince çoğuyla (eşcinseller, feministler, çıkmaza saplanmış işçi sendikaları) ittifak kurmak, seçim çoğunluğunu elde etmek ve kendilerine göstermelik işler verecek, başarılı gruplardan kendilerine servet aktaracak büyük yeniden dağıtımcı hükümetler kurmaktır.
Nitekim son derece akılcı ve mantıklı biçimde yaptıkları da budur.

— John Derbyshire (🔗)

Yeni ayrılıkçılar çevremizin her yanında… ve ifade özgürlüğü onlara sıcacık bir koruma örtüsü sunuyor. Rick Perry’nin Teksas’ın federal sağlık yasasına uymak yerine ayrılabileceğini ima etmesi, Todd Palin’in Alaska’nın ayrılmasını savunan siyasal bir derneğe üye olması ve Sharron Angle’ın federal yetkililerle uyuşmazlıkları çözmek için ‘İkinci Anayasa Değişikliği çareleri’nden söz etmesi, modern söyleme sızan tehlikeli ayrılıkçı retoriğin örnekleridir. Medya dikkatimizi İç Savaş canlandırmacılarına ve üzerinde Konfederasyon bayrağı dalgalanan kamyonetlere yöneltiyor. Ancak kamusal figürler de son derece tehlikeli bir revizyonculuk türünü sürdürmeye çalışan akademisyenlerden etkileniyor.
— Practically Historical

Afrikalı Amerikalılar ülkemizin vicdanıdır.
— Walter Russell Mead’in blogundaki (🔗) ‘surfed’ adlı yorumcu (yazım düzeltilmiştir)

Amerika’nın ırksal ‘ilk günahı’ kurucu nitelikteydi; kökleri Amerika Birleşik Devletleri’nin doğumundan önceye, Avrupalı yerleşimcilerin yerli halkları temizlemesine ve — daha da belirgin biçimde — köle mülkiyeti kurumuna uzanıyordu. Bu, Amerikan siyah-beyaz ilişkilerinin Eski Ahit tarihidir: Olgusal belgelendirmeyle ahlaki öğüdün ayrılmaz biçimde kaynaştığı, esaretten kaçışa ilişkin tanrısal inayet anlatısı. Batı geleneğinin ilk ahlaki-siyasal mitini yeniden oynayan Tevrat örüntüsünde uzun süreli ve yoğun toplumsal kötü muamelenin birleşmesi, kölelik ve özgürleşme hikâyesini Amerikan tarihsel deneyiminin aşılamaz çerçevesi olarak yerleştirmiştir: Bırak halkım gitsin.

Yukarıda alıntılanan Practically Historical, Lincoln’ün İç Savaş hakkındaki sözlerini aktarıyor:

Yine de Tanrı, kölelerin iki yüz elli yıllık karşılıksız emeğinin biriktirdiği bütün servet batana kadar ve kırbaçla akıtılan her damla kanın kılıçla akıtılan başka bir damlayla ödenmesine kadar sürmesini istiyorsa, üç bin yıl önce söylendiği gibi bugün de “Rab’bin yargıları bütünüyle doğru ve adildir” denmelidir.

Amerika’daki ırkın Yeni Ahit’i, şablonu gözden geçirip belirginleştiren 1960’larda yazıldı. Yurttaşlık Hakları Hareketi’nin, 1965 Göç ve Vatandaşlık Yasası’nın ve Cumhuriyetçilerin Güney Stratejisi’nin (eski Konfederasyon eyaletlerindeki hoşnutsuz beyazlara seslenmesinin) birleşmesi, siyahlarla Demokrat Parti arasında liberal-ilerlemeci yeniden doğuşa denk gelen partizan özdeşleşmeyi yarattı; sonraki on yıllar boyunca süren, hatta güçlenen partizan ırksal kutuplaşmanın koşullarını oluşturdu. Sistematik öjeni yanlısı ırkçılık geçmişiyle lekelenmiş bir ilerlemeci hareket ve geleneksel olarak Güney’in beyaz direnciyle ve Ku Klux Klan’la bağlantılı Demokrat Parti için yurttaşlık hakları dönemi, kefaret ödeme, törensel arınma ve kurtuluş fırsatıydı.

Buna karşılık Amerikan muhafazakârlığı (ve giderek yönünü kaybeden Cumhuriyetçi Parti aracı) için bu gelişme, hâlâ kavrayamadığı sebeplerle uzun bir ölüm anlamına geliyordu. Amerika İdeası artık geçmişin ve geçmiş bugünü şekillendirmeye devam ettiği ölçüde bugünün bile şiddetle reddedilmesinden ayrılamazdı. Buna ancak ‘giderek daha kusursuz bir birlik’ uyabilirdi. En yüzeysel düzeyde yeni düzenin genel partizan içerimleri, giderek daha demokratik ve daha az cumhuriyetçi olan, etkin egemenliğin ulusal ölçekte yürütmede yoğunlaştığı ve aktivist devletin ahlaki aciliyetinin iman ilkesine dönüştüğü bir ülkede apaçıktı. Çoktan ‘Eski Sağ’ hâline gelmiş olanlar için ne çıkış ne dönüş vardı; çünkü geriye giden yol yurttaşlık hakları hareketinin olay ufkunu aşarak nihai anlamı kölelik olan siyasal imkânsızlık alanlarına giriyordu.

Sol diyalektikle serpilir, sağ diyalektikle helak olur. Siyasetin saf bir mantığı varsa budur. Bunun dolaysız sonuçlarından biri (Mencius Moldbug’ın sürekli vurguladığı gibi), ilerlemeciliğin solunda düşman bulunmamasıdır. Yalnızca zamanı henüz gelmemiş idealistleri tanır. Soldaki hizip çatışmaları siyasal olarak dinamiktir; harekete geçirme potansiyelleri için kutlanırlar. Buna karşılık muhafazakârlık iki ateş arasında kalır: Soldan anayasa sonrası devletçiliğin durdurulamaz gücüyle ezilir; ‘sağdan’ ise ana akıma katılamayan ve çoğu zaman birbiriyle de bağdaşmayan, bırakınız yapsınlar kapitalizminin aşırı (Avusturyacı özgürlükçü) savunuculuğundan inatçı, teoloji temelli toplumsal gelenekçiliğin, aşırı milliyetçiliğin ya da beyaz kimlik siyasetinin çeşitli akımlarına uzanan, henüz tam biçimlenmemiş eğilimlerle sarsılır.

‘Sağ’ın ne fiilî ne de olası birliği vardır; dolayısıyla solun tanımına simetrik bir tanımı da yoktur. Siyasal diyalektiğin (aynı şeyi iki kez söylemektir) öngörülebilir biçimde yalnızca tek yönde, devletin genişlemesine ve giderek daha zorlayıcı bir somut eşitlikçilik idealine doğru mandal gibi işlemesinin sebebi budur. Sağ merkeze, merkez sola kayar.

Ana akım muhafazakârların fantazilerine rağmen liberal-ilerlemeciliğin Amerikan inayeti üzerindeki hâkimiyeti tartışılamaz hâle gelmiştir. Bu hâkimiyet, sınırsız çelişkiyi emen, Afro-Amerikan alt sınıfını mevcut toplumsal düzenin cisimleşmiş eleştirisi, özgürleşmenin ölçütü ve kolektif kurtuluşun tek yolu olarak konumlandıran ırksal diyalektiğin egemenliği altındadır. Tarihin anlaşılabilirliğine ilişkin alternatif hiçbir yapı siyasal olarak hoşgörülemez, hatta — tam anlamıyla — düşünülemez; çünkü anlatıya direnmek Amerikan karşıtı, toplum karşıtı ve (elbette) ırkçıdır, yalnızca kendi yadsımasında ortaya çıkan simgesel şiddet aracılığıyla sistematik ırksal baskının varlığını doğrulamaya hizmet eder. Ona karşı argüman ileri sürmek, sözle yadsınan toplumsal geriliğin aynı karanlık güçlerini somut biçimde sergileyerek daha baştan onun doğruluğunu kanıtlamaktır. Örgütlü toplumsal yeniden eğitim talebine direnen sürüngen ‘hınçlı tutucular’, yapılacak daha ne kadar iş olduğunu göstermekten başka bir şey yapmaz.

En soyut ve her şeyi kapsayan düzeyinde liberal-ilerlemeci ırksal diyalektik, ilkeli tutarlılığın bütün imkânlarıyla birlikte kendi dışını da ortadan kaldırır. Aynı anda ırkın var olmadığını ve toplumsal olarak inşa edilmiş sözde varlığının ırklar arası şiddetin aracı olduğunu ileri sürer. Irkı tanımak hem zorunlu hem yasaktır. Irksal kimlikler toplumsal giderim, nefret suçu saptama ve farklılaştırılmış etki araştırmaları amacıyla titizlikle sınıflandırılır; gruplar ‘pozitif ayrımcılık’, ‘telafi edici ayrımcılık’ veya ‘çeşitliliği teşvik’ uygulamalarının (terimlerin tarihsel yer değiştirme sırasına yaklaşık uygun dizilişidir bu) hedefi olarak belirlenir. Aynı sırada bu kimlikler anlamsız ilan edilir (üstelik Birleşmiş Milletler tarafından) ve gerçekte hiçbir şeye karşılık gelmeyen kötü niyetli klişeler olarak reddedilir. Aşırı ırksal duyarlılık ile mutlak ırksal duyarsızlık aynı anda talep edilir. Irk hem her şey hem hiçbir şeydir. Çıkış yolu yoktur.

Muhafazakârlık tanımı gereği diyalektik konusunda beceriksizdir ve o kadar zavallı bir kavrayışsızlık içindedir ki bu çelişkilerden, yani kendi yanılsamalı formülasyonuyla (🔗) liberal bilişsel uyumsuzluktan yararlanabileceğini hayal eder. Böyle tutarsızlıkları muzafferce gösteren muhafazakârlar, birbiriyle bağdaşmayan mağduriyet iddialarından özenle içsel çatışmalı mağduriyet yığınlarının örüldüğü, uyumsuz yakınmalarının köktenci ilerlemeci vaadinde vecde gelinen çağdaş beşerî bilimler programının ürünlerine hiçbir zaman göz atmamış gibi görünürler. Tutarsızlık, aktivist tartışma ve giderek yükselen birlik gerçekleşmeleri talep eden Katedral’in yakıtıdır. Bütünleştirici kamusal tartışma her zaman işleri sola taşır — bunu kavramak özellikle zor görünmeyebilir, ama anlamak ana akım muhafazakârlığın temel beyhudeliğini açığa çıkarmaktır; bu da neredeyse hiç kimsenin çıkarına değildir, dolayısıyla anlaşılmayacaktır.

Muhafazakârlık diyalektiği veya eşzamanlı çelişkiyi işletemez, ancak bu ilerlemeye hizmet etmesine engel olmaz (tam tersine). Tutarsızlığın gücünü kutlamak yerine çelişkiler arasında fosil sergisi gibi sıkışmış ve ardışık hâlde tökezler; karşıt örnek işlevi görür. Yurttaşlık Hakları Dönemi’nde “tarihin yolunu kesip ‘Dur!’ diye bağırarak” kendisini ebediyen ırksal lanete sürgün ettikten sonra muhafazakâr (ve Cumhuriyetçi) ana akım yön değiştirmiş, Martin Luther King Jr.’ı kendi kutsal metinler bütününün ayrılmaz parçasına katmış ve kendisini “Amerikan rüyasının derinlerine kök salmış bir düş”le uyumlu kılmaya çalışmıştır.

Bir hayalim var: Günün birinde bu ulus ayağa kalkacak ve şu inancının gerçek anlamını yaşayacak: “Bütün insanların eşit yaratıldığını apaçık hakikatler olarak kabul ediyoruz.”

Bir hayalim var: Günün birinde Georgia’nın kızıl tepelerinde eski kölelerin oğullarıyla eski köle sahiplerinin oğulları kardeşlik sofrasında birlikte oturabilecek.

Bir hayalim var: Günün birinde adaletsizliğin sıcağıyla kavrulan, baskının sıcağıyla kavrulan Mississippi eyaleti bile özgürlük ve adalet vahasına dönüşecek.

Bir hayalim var: Dört küçük çocuğum günün birinde tenlerinin rengine göre değil, karakterlerinin içeriğine göre yargılanacakları bir ülkede yaşayacak.

King’in anayasal ve Kitab-ı Mukaddes’e dayalı gelenekçiliğe çağrısından, siyasal şiddeti reddedişinden ve özgürlüğe dizginsiz övgülerinden etkilenen Amerikan muhafazakârlığı giderek onun ırksal uzlaşma ve renk körlüğü düşüyle özdeşleşmiş; bunu kendi en kutsal belgelerinin gerçek, tanrısal inayetle belirlenmiş anlamı olarak kabul etmiştir. En azından ana akım, kamusal, muhafazakâr ortodoksluk böyle olmuştur. Ancak bu kabul, samimiyetsizlik kuşkularını etkisizleştiremeyecek kadar geç pekişmiş, siyah demografiyi ikna etmede neredeyse bütünüyle başarısız olmuş ve boş biçimselliği nedeniyle solun gittikçe tırmanan alaylarına açık kalmıştır.

King’in Amerikan İnancı’nı yeniden ifade edişi öylesine etkileyiciydi ki geçmişe dönük bakıldığında siyasal ana akım üzerindeki zaferi düpedüz kaçınılmaz görünür. Amerikan muhafazakârlığı kurucuların Masonik akılcılığından Kitab-ı Mukaddes dindarlığına doğru uzaklaştıkça imanı, tarihi esaretten kaçış olarak kuran Çıkış üzerinden mitsel biçimde dile getirilen, “Tanrı’nın bütün çocuklarının — siyah erkeklerle beyaz erkeklerin, Yahudilerle Yahudi olmayanların, Protestanlarla Katoliklerin — el ele tutuşup eski zenci ilahisinin sözleriyle şarkı söyleyebilecekleri: ‘Sonunda özgürüz! Sonunda özgürüz! Yüce Tanrı’ya şükürler olsun, sonunda özgürüz!’” bir geleceğe taşınan Siyah Amerikan deneyiminden giderek ayırt edilemez hâle geldi.

King’in mesajının dehası olağanüstü bütünleştirme gücünde yatıyordu. İbranilerin Mısır’dan kaçışı, Amerikan Bağımsızlık Savaşı, Amerikan İç Savaşı’nın ardından köle mülkiyetinin kaldırılması ve yurttaşlık hakları döneminin özlemleri, Amerikan İnancı’yla kusursuz uyumlu, yalnızca karşı konulmaz ahlaki güçle değil tanrısal buyrukla da ileri sürüklenen tek arketipsel olaya mitsel biçimde sıkıştırıldı. Ancak bu bütünleştirici dehanın ölçüsü, üstesinden geldiği karmaşıklıktır. Kölelikten özgürleşmenin “sevinçli şafağı”ndan bir yüzyıl sonra King, “zenci hâlâ özgür değildir” diye ilan eder.

Yüz yıl sonra zencinin hayatı hâlâ ayrımcılığın prangaları ve dışlamanın zincirleriyle acınacak biçimde sakatlanmıştır. Yüz yıl sonra zenci, devasa maddi refah okyanusunun ortasında ıssız bir yoksulluk adasında yaşamaktadır. Yüz yıl sonra zenci hâlâ Amerikan toplumunun köşelerinde çürümekte ve kendisini kendi toprağında sürgün olarak bulmaktadır.

Çıkış hikâyesi çıkıştır, Bağımsızlık Savaşı çıkıştır, kölelikten özgürleşme de çıkıştır; özellikle Yeraltı Demiryolu ve kendini özgürleştirme, kaçıp kurtulma ya da firar modeliyle örneklendiğinde. Buna karşılık ayrımcılıkla ‘prangalanmış’, dışlamayla ‘zincirlenmiş’, ‘ıssız yoksulluk adası’na hapsedilmiş veya ‘kendi topraklarında’ ‘sürgün’ edilmiş olmak, büyüleyici metaforun başarabilecekleri dışında çıkışla hiçbir ilişki taşımaz. Toplumsal bütünleşmeye ve kabule, eşitlikçi biçimde dağıtılmış refaha, kamusal katılıma veya özümlenmeye bir çıkış yoktur; yalnızca olguların ve talihin elinde rehine olan bir özlem ya da düş vardır. Solun ve reaksiyoner sağın eşit hızla fark ettiği gibi bu düş biçimsel eşitlik hakkının belirgin biçimde ötesine geçip somut siyasal giderim alanına girdiği ölçüde, sağın sahip olmaya hakkı olmayan bir düşe dönüşür.

John Derbyshire olayının hemen ardından Jessica Valenti, The Nation blogunda bu noktayı açıkça dile getiriyor (🔗):

… mesele yalnızca kimin ne yazdığı değil; muhafazakâr çizginin olağan parçası olan yoğun ırkçı politikalardır. Bazıları ırkçılığın yalnızca kolayca saptanan, açıkça söylenen ayrımcılık ve nefretten ibaret olduğuna inanmak istiyor. Öyle değil; yabancı düşmanı politikaları öne çıkarmak ve sistematik eşitsizliği desteklemek de ırkçılıktır. Sonuçta hangisi daha etkili: Derbyshire gibi tekil bir ırkçı mı, Arizona’nın göç yasası mı? Bir köşe yazısı mı, seçmenlerin oy kullanmasının engellenmesi mi? Bir yayından bir ırkçının atılması, muhafazakâr gündemin siyahi insanları orantısız biçimde cezalandıran ve onlara ayrımcılık uygulayan bir gündem olduğu gerçeğini değiştirmez. Dolayısıyla üzgünüm millet; yapısal eşitsizliği destekleyip sonra açıkça ırkçı olmadığınız için kendinizi kutlayamazsınız.

‘Muhafazakâr gündem’, ırkçılık suçlamalarından kaçacak kadar hayalperest (umutlu ve tutarsız) olamaz — ırksal diyalektiğin işleyişine içkindir bu. Kapitalist gelişmeyle genel olarak bağdaşan, düşük zaman tercihini ödüllendirmeye yönelen ve bu yüzden dürtüselliği cezalandıran politikalar, ekonomik açıdan en az işlevsel toplumsal gruplar üzerinde güvenilir biçimde farklılaştırılmış etkiler doğuracaktır. Elbette diyalektik, bu farklılaştırılmış etkinin ırksal yönünün güçlü biçimde vurgulanabilmesini ve vurgulanmasını (insan sermayesi oluşumuna yönelik teşviklerin ırkçı olarak kınanması amacıyla), aynı anda da kuvvetle inkâr edilmesini (çünkü tam aynı gözlemin ırkçı klişeleştirme olarak mahkûm edilmesi gerekir) talep eder. Muhafazakârların bu çifte açmazda siyasal çeviklik ve zarafetle ilerlemesini bekleyen biri, yirminci yüzyılın sonlarını bir şekilde kaçırmış olmalıdır. Örneğin Washington Examiner‘daki mahvolmaya mahkûm budala ezikler muhafazakârlar endişeyle şunu fark ediyor:

Temsilciler Meclisi Demokratlarına bu hafta hükümet programlarını savunurken ırk meselesine nasıl yaklaşacakları konusunda eğitim verildi… Salı günü Temsilciler Meclisi Demokrat grubuna ve çalışanlarına sunulmak üzere hazırlanan içerik, Demokratların görünüşte tarafsız serbest piyasa retoriğini bilinçli veya bilinçsiz ırksal önyargıyla yüklü göstermeye çalışacağını belirtiyor.

Giderek daha kusursuz bir birliğin alternatif sürümleri yoktur; çünkü birlik alternatiflerin alternatifidir. Alternatiflerin bir zamanlar nerede bulunabileceğini, özgürlüğün hâlâ çıkış anlamına geldiği ve diyalektiğin mekân içinde çözündüğü yerleri aramak, Katedral’in gölgesi ya da anlamlı ötekisi olarak üretilmiş bir palyaçolar dehşet evine götürür. Sağın hiçbir zaman kendine ait bir birliği olmadığı için ona bir birlik verildi. Adına Kraker Fabrikası deyin.

James C. Bennett, Anglosferin Meydan Okuması‘nda İngilizce konuşulan dünyanın başlıca kültürel özelliklerini saptamaya çalıştığında ortaya çıkan liste genel olarak tanıdıktı. Dilin yanında ortak hukuk geleneklerini, bireyciliği, görece yüksek ekonomik ve teknolojik açıklık düzeylerini ve merkezî siyasal iktidara karşı belirgin biçimde vurgulanmış çekinceleri içeriyordu. Ancak belki de en çarpıcı özellik, anlaşmazlıkları zaman yerine mekân içinde çözmeye yönelik belirgin kültürel eğilimdi: Bütünleşik bir toprak içinde devrimci dönüşüm yerine bölgesel parçalanma, ayrılıkçılık, bağımsızlık ve kaçışı seçmek. İngilizce konuşanlar anlaşmazlığa düştüklerinde çoğu zaman mekân içinde ayrışmayı seçmişlerdir. Bütünsel çözüm (rejim değişikliği) yerine çoğul çözümsüzlüğün (rejimlerin bölünmesi yoluyla) peşine düşerek siyasal birimleri çoğaltır, iktidarı yerelleştirir ve yönetim sistemlerini çeşitlendirirler. Günümüzde büyük ölçüde zayıflamış biçiminde bile toplumsal ayrışmaya yönelik bu diyalektik karşıtı, sentez bozucu yatkınlık, küreselci siyasal projelere karşı inatçı, uğultulu bir düşmanlıkta ve (bölünmeye imkân veren anlamıyla) federalizme yönelik körelmiş çekimde kendisini gösterir.

Bölünmek veya kaçmak bütünüyle çıkıştır ve (geri kazanılamaz) diyalektik karşıtlığıdır. İngilizce konuşan geleneğin içindeki özgürlüğün temel kaynağı budur. Kraker Fabrikası’nın işlevi bütün çıkışları kapatmaksa kurulabileceği yalnızca tek yer vardır: Tam burası.

Cehennem ya da Auschwitz gibi, Kraker Fabrikası’nın da kapısının üstünde yazılı basit bir slogan vardır: Kaçış ırkçılıktır. ‘Beyaz kaçışı’ ifadesi — tam aynı şeyi söylediği için — diğer herhangi bir durumda öfke nöbetleri yaratacak türden etnik istatistiksel genellemeden yararlanmasına rağmen siyasal uygunsuzluğu yüzünden hiç mahkûm edilmemiştir. ‘Beyaz kaçışı’, düşük zaman tercihinin ‘beyaz’ olduğundan daha fazla ‘beyaz’ değildir; ama bu toptancı duyarsızlık kabul edilebilir sayılır, çünkü Kraker Fabrikası’nı ve kadim (ya da negatif) özgürlükle ilk (ırksal) günahın vazgeçilmez biçimde birbirine karıştırılmasını yapısal olarak destekler.

Oraya kesinlikle, katiyen gitmemelisiniz… o yüzden elbette gideceğiz… [devamı gelecek]

4d. Bölüm: Tuhaf evlilikler

Etnik aşağılama terimi olarak ‘cracker’ sözcüğünün kökenleri uzak ve karanlıktır. On sekizinci yüzyılın ortalarında bile ağırlıklı olarak Kelt soyundan gelen yoksul Güneyli beyazlara yönelik hakaret olarak dolaşımda olduğu anlaşılıyor; belki ‘mısır kıran’ anlamındaki ‘corn-cracker’dan ya da İskoç-İrlandaca ‘crack’ (sohbet, şakalaşma) sözcüğünden türemiştir. Ayrıntılı ırksal, kültürel ve sınıfsal özelliklerin tanımlanmasından ayrılamayan zengin anlam dokusu, ağza alınmayan koyu tenli kuzeni olan “‘[N-] (🔗)’ sözcüğü”nünkiyle karşılaştırılabilir ve genellikle bilinen ama yasaklanmış hakikatlerin aynı kuyusundan beslenir. Özellikle ve güçlü biçimde, insanların ortak özelliklerinden çok farklılıkları karşısında heyecanlanıp harekete geçtikleri, tekbiçimli olmama hâllerine ‘hınçla’ — ya da en azından inatla — tutundukları ve aydınlanmış nüfus yönetiminin evrensel kategorilerine direndikleri yolundaki yasadışı apaçıklığa tanıklık eder. Cracker’lar ilerleme saatinin dişlilerine kaçan kum taneleridir.

Ancak aşağılayıcı sözcüğün en nefis özellikleri tümüyle rastlantısaldır (ya da Kabala’ya özgüdür). ‘Cracker’lar kodları kırar, kasaları açar, organik kimyasalları parçalar; jeopolitik içerimleri olacak biçimde her türlü mühürlenmiş veya bağlanmış sistemi kırarlar. İngilizce crack-up denen parçalanmayı, kopuşu ya da ayrılmayı önceler, İngilizce konuşulan tarihin lanetlenmiş ayrıştırıcı yeraltı akıntısıyla bağlantılarını doğrularlar. Öyleyse dilsel sıçramalara ve aksamalara rağmen inatçı cracker figürünün, Birlik’in açık yazgısına itaat etmeyen, hâlâ boyun eğdirilememiş bir Güney’i çağrıştırması şaşırtıcı değildir. Bu, anlamının en sorunlu derinliklerine kısa devreyle geri götürür.

Çelişkiler çözüm ister; ama çatlaklar durmadan genişleyebilir, derinleşebilir ve yayılabilir. Cracker ahlakına göre işler dağılabiliyorsa sorun yoktur. Bölünmek mümkünken mutabakata varmaya gerek yoktur. Sınırına kadar götürülen bu huysuz inatçılık, Appalachian Dağları’ndaki bir patikanın sonunda, bütün ekonomik işlemlerin nakitle (veya kaçak içkiyle) yapıldığı, devlet görevlileriyle görüşmelerin dolu bir pompalı tüfeğin namlusu üzerinden yürütüldüğü ve zamansız siyaset karşıtı bilgeliğin ‘bana dokunma’ refleksiyle özetlendiği bir kulübede ya da paslanmış karavanda yaşayan dağ köylüsü klişesine eğilim gösterir: “Verandamdan defol.” Doğal olarak bütünleştirici tartışmayı (diyalektiği) küçümseyen bu tavır, Anglo-merkezci küresel tarihin ana akımında — yani Yankee Evanjelik Püritenliğinde — yalnızca kültürel incelik eksikliği değil, temel zekâ yetersizliği olarak kodlanır. Toplumsal inşacı doğruluğa en titizlikle bağlı kişi bile cracker’ların yaygaracı inadıyla karşılaştığında hemen katı kalıtımcı psikometriye geri döner. Sosyo-politik ilerlemenin geniş eğilimini basit, tartışmasız olgu sayanlar için böyle bir eğilimi tanımayı reddetmek, geriliğin açık kanıtıdır.

Klişelerin istatistiksel doğruluk değeri genellikle yüksek olduğu için cracker’ların, kuşaklar boyu süren dejeneratif seçilim baskısıyla beyaz IQ çan eğrisinin sol tarafında yoğunlaşmış olması pekâlâ mümkündür. Charles Murray’in savunduğu gibi Amerikan toplumunda liyakate dayalı seçilimin verimliliği sürekli artmış ve benzerlerin eşleşmesiyle birleşerek sınıf farklılıklarını genetik kastlara dönüştürmüşse cracker tabakasının göze çarpan bilişsel üstünlükle tanımlanması son derece tuhaf olurdu. Ancak klişeyi özenle izlediğimiz sürece burada kimi rahatsız edici derecede ilginç sorular ortaya çıkar. Benzerlerin eşleşmesi mi? Cracker’lar kuzenleriyle evlenirken bu nasıl işleyecek? Ah, evet, bir de o var. Kuzeybatı Hajnal (🔗) Çizgisi’nin ötesindeki nüfuslardan gelen geleneksel cracker akrabalık örüntüleri, akraba dışı evlilik yapan Anglo (WASP) normundan belirgin biçimde farklıdır.

Yorulmak bilmeyen ‘hbdchick’ (🔗) bu konuda başlıca kaynaktır. Gerçekten anıtsal bir blog dizisi boyunca, doğa ile kültürün kesiştiği sınır bölgesini incelemek için Hamiltoncu (🔗) kavramsal araçları kullanır: Akrabalık yapıları, kapsayıcı uyum başarısı hesabında bunların gerektirdiği ayrımlar ve bunlardan doğan özgeciliğin evrimsel psikolojisindeki kendine özgü etnik profiller. Özellikle, kuzen evliliğinin sıkı biçimde yasaklanmasıyla uygulanan zorunlu akraba dışı evliliğin 1.600 yıldır egemen olduğu (Kuzeybatı) Avrupa tarihinin anormalliğine dikkat çeker. Öne sürdüğüne göre bu belirgin dıştan eşleşme yönelimi bir dizi biyokültürel özgüllüğü inandırıcı biçimde açıklayabilir. Tarihsel açıdan en önemlisi, belirgin bireycilik, çekirdek aileler, ‘kurumsal’ (akrabalıktan bağımsız) kuruluşlara yatkınlık, yabancılar arasında son derece gelişmiş sözleşmeye dayalı ilişkiler, görece düşük akraba kayırmacılığı/yolsuzluk düzeyleri ve kabile bağlarından bağımsız güçlü toplumsal bütünleşme biçimleriyle ortaya çıkan, ailevi özgecilik karşısında karşılıklı özgeciliğin benzersiz üstünlüğüdür.

Buna karşılık akraba içi evlilik, kabile kolektivizmini, geniş aile sadakati ve onur sistemlerini, akraba olmayanlara ve kişisellikten arındırılmış kurumlara güvensizliği ve genel olarak (Avrupa merkezli) modernliğin başlıca değerleriyle huzursuz biçimde uyuşan, bu nedenle ilkel ‘yabancı düşmanlıkları’ ve ‘yolsuzlukları’ için kınanan ‘klancı’ özellikleri kayıran bir seçilim ortamı yaratır. Klancı değerler elbette klanlarda, örneğin kuzen evliliğinin ve onunla ilişkili sosyo-ekonomik ve kültürel biçimlerin, özellikle tarım yerine hayvancılığın ve aşırı kan davası tarzı şiddete (🔗) yatkınlığın sürdüğü Britanya’nın Kelt çeperlerinde ve sınır bölgelerinde yetişir.

Bu çözümleme, ‘beyaz kimliğin’ temel paradoksunu ortaya koyar: Modernliğin ahlaki düzenini biçimlendiren, onu kabilecilikten karşılıklı özgeciliğe doğru eğen özgül Avrupa etnik özellikleri, kendi özünde etnosentrik dayanışmayı aşındıran, akraba dışı evliliklere dayalı benzersiz mirastan ayrılamaz. Başka bir deyişle bir grubun etnik bakımdan modernleşmeci ve ‘kurumsal’ (aile dışı) kuruluşlar yaratmada yetkin, böylece modernlik dinamiği içinde nesnel olarak ayrıcalıklı/avantajlı olmasını sağlayan şey neredeyse tam olarak zayıf etnik grupçuluğudur.

Bu paradoks, eski ve neonazizmin örneklediği Avrupa etnosentrik dirilişçiliğinin radikal biçimlerinde en eksiksiz ifadesini bulur; hem savunucularını hem karşıtlarını şaşkına çevirir. Olağanüstü gelişmiş ‘ırka ihanet’ senin özlü ırksal özelliğin olduğunda, işleyebilir etnik üstünlükçü siyaset fırsatı mantıksal bir uçurumda kaybolur; büyük çaplı sorun çıkarma fırsatları kuşkusuz varlığını sürdürse de. Kabul etmek gerekir ki Nazi, tanım gereği, modernliği ırksal saflığın sunağında kurban etmeye istekli (hatta hevesli) biridir; ancak bu ya kaçınılmaz sonucu — başkaları tarafından modernlikte geride bırakılmayı ve böylece yenilmeyi — anlamamak ya da trajik biçimde onaylamaktır. Kimlik siyaseti, ancak soldan işleyen özündeki parazit karakter nedeniyle doğal ve değiştirilemez biçimde kaybedenlere göredir. Akraba içi evlilik sistematik olarak modern iktidarın tersine işaret ettiğinden ırksal Üstinsanlar gerçek anlam taşımaz.

Her durumda, Naziler ne kadar sonsuz ölçüde ilginç olursa olsun, beyaz kimlik siyasetinin programlı kuruluşu ve kullanımına mantıksal bir sınır koymanın ötesinde, cracker kültürünün (🔗) tarihine ya da yönüne dair güvenilir bir anahtar değildir. Alınlarına gamalı haç dövmesi yaptırmaları bunu değiştirmez. (Hatfield’lar ile McCoy’ların çatışması (🔗) Töton olmaktan çok Peştundur.)

Kraker Fabrikası’nda gerçekleşen birleşme çok farklı ve çok daha kafa karıştırıcıdır; aşırı sözleşmeci piyasalaşmanın kentli, kozmopolit savunucularını romantik gelenekçilerle, etnik tikelcilerle ve ‘Kayıp Dava’ nostaljicileriyle birbirine dolaştırır. Derslerini araştırmadan önce bu dolanıklığı zihni eriten tuhaflığının bütünlüğü içinde anlamak gerekir. Bunun için yarı-rastgele, sadeleştirilmiş bazı veri noktaları yararlı olabilir:

  • Mises Enstitüsü Alabama’nın Auburn kentinde kuruldu.
  • Ron Paul’ün 1980’lerdeki bültenleri açıkça Derbyshire’ı andıran yorumlar içerir.
  • Derbyshire, Ron Paul’ü seviyor (🔗).
  • Murray Rothbard insan biyolojik çeşitliliğini savunmak için yazılar yazdı.
  • lewrockwell.com yazarları arasında Thomas J. DiLorenzo ve Thomas Woods bulunuyor.
  • Tom Palmer, Lew Rockwell’i ya da Hans-Hermann Hoppe’yi sevmiyor (🔗), çünkü “Birlikte Cehennemin Kapılarını Açıp En Aşırı Sağcı Irkçıları, Milliyetçileri ve Çeşit Çeşit Kaçığı İçeri Buyur Ettiler.”
  • SPLC’nin ‘Radikal Sağ’ izleme listesinin yüzde 20’sini özgürlükçüler/anayasacılar oluşturuyor (Chuck Baldwin, Michael Boldin, Tom DeWeese, Alex Jones, Cliff Kincaid ve Elmer Stewart Rhodes).

… şimdilik bununla yetinebiliriz (yakında çok daha fazlası bulunabilecek olsa da). Bu noktalar kuşkulu, kaba ve önyargılı biçimde, tek bir temel teze izlenimsel destek sağlamak için seçildi: temel sosyo-tarihsel güçler özgürlükçülüğü cracker’laştırıyor.

Hbdchick’in geçici araştırma sonuçları çerçeve olarak kabul edilirse özgürlükçü ve yeni Konfederasyoncu temaların bu evliliğinin tuhaflığı hemen görünür. Akraba dışı evlilik dereceleriyle tanımlanan biyokültürel eksene yerleştirildiklerinde, örtüşme — hatta yakınlık — yokluğu çarpıcı biçimde ortaya çıkar. Bir kutupta, neredeyse yalnızca ekonomik türden gönüllü alışverişin değişebilir ağlarına odaklanan (ve pazarlık edilemeyen toplumsal bağların varlığına karşı meşhur derecede duyarsız) köktenci bireyci öğreti yer alır. Diğer kutba yakın bir yerdeyse yerel bağlılık, geniş aile, onur, ticari değerleri küçümseme ve yabancılara güvensizlikten oluşan zengin bir kültür bulunur. Akışkan kapitalizmin damıtılmış akılcılığı, geleneksel hiyerarşiyle ve devredilemez değerlerle yan yana getirilir. Çıkışa mutlak öncelik verilmesi, hiçbir çıkışın hayal dahi edilemediği halk geleneklerine karışır.

Ancak bu ikisini birbirine zımbalayan şey basit, giderek karşı konulamaz bir sonuçtur: İngilizce konuşulan dünyada ayrılma ihtimalinin dışında özgürlüğün geleceği yoktur. Yaklaşan parçalanma tek çıkış yoludur.

4e. Bölüm: Çapraz kodlanmış tarih

Demokrasi özgürlüğün karşıtıdır; demokratik sürecin doğasında neredeyse daha fazla yerine daha az özgürlüğe yönelme eğilimi vardır ve demokrasi tamir edilecek bir şey değildir. Demokrasi, tıpkı sosyalizm gibi, doğası gereği bozuktur. Onu düzeltmenin tek yolu parçalara ayırmaktır.
— Frank Karsten

Başlıca bilim tarihiyle ilgilenen tarihçi Doug Fosnow, ABD’nin ‘kırmızı’ ilçelerinin ‘mavi’ ilçelerden ayrılarak yeni bir federasyon kurmasını önerdi. İzleyiciler buna büyük kuşkuyla yaklaştı; çünkü ‘kırmızı’ federasyonun neredeyse hiçbir deniz kıyısı olmayacağını belirttiler. Doug böyle bir ayrılmanın gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu gerçekten düşünüyor muydu? Hayır, diye neşeyle kabul etti, ama muhtemel bulduğu ırk savaşından her şey daha iyi olurdu ve daha az korkunç imkânlar bulmak entelektüellerin göreviydi.
— John Derbyshire (🔗)

Dolayısıyla mevcut koşullarda strateji, yukarıdan aşağıya bir reform yerine aşağıdan yukarıya bir devrim olmalıdır. İlk bakışta bu kavrayışın hayata geçirilmesi liberal-özgürlükçü toplumsal devrimi imkânsız kılıyor gibi görünür; çünkü bu, halkın çoğunluğunu demokrasinin kaldırılmasına, bütün vergilerin ve yasamanın sona erdirilmesine oy vermeye ikna etmek gerektiği anlamına gelmez mi? Kitleler her zaman donuk ve tembel olduğuna, hele yukarıda açıklandığı gibi demokrasi ahlaki ve düşünsel yozlaşmayı teşvik ettiğine göre bu saf fantazi değil midir? Oy kullanma ‘hakkına’ alışmış ve giderek yozlaşan bir halkın çoğunluğundan, başkalarının mülkünü yağmalama fırsatından bir gün gönüllü olarak vazgeçmesini dünyada kim bekleyebilir? Böyle ifade edildiğinde toplumsal devrim ihtimalinin gerçekte sıfıra yakın sayılması gerektiği kabul edilmelidir. Ancak ikinci kez düşünülüp ayrılma her türlü aşağıdan yukarıya stratejinin ayrılmaz parçası olarak görüldüğünde liberal-özgürlükçü devrim görevi, hâlâ göz korkutucu olmakla birlikte imkânsızlıktan daha az uzak görünür.
— Hans-Hermann Hoppe (🔗)

Genel olarak düşünüldüğünde modernlik, nüfus artışını aşan sürdürülebilir ekonomik büyüme oranlarıyla özetlenen bütünleşik bir eğilimin tanımladığı, böylece Malthusçu tuzağın içine hapsolmuş normal tarihten kaçışa işaret eden toplumsal durumdur. Tarafsız bir değerlendirme adına çözümleme bu temel nicel örüntünün terimleriyle sınırlandığında, eğilimin (büyüme bakımından) olumlu ve olumsuz bileşenlerine ayrılmasına olanak verir: Bir yanda gelişmeyi hızlandıran tekno-endüstriyel (bilimsel ve ticari) katkılar, öte yanda ekonomik ürünün demokratik olarak güçlendirilmiş rant arayıcı özel çıkarlarca ele geçirilmesine yönelen sosyo-politik karşı eğilimler (demokleroz). Klasik liberalizmin verdiğini (sanayi devrimi), olgun liberalizm (kanserleşmiş hak sahipliği devleti aracılığıyla) geri alır. Soyut geometride kendi kendini sınırlayan kontrolden çıkışın S-eğrisini betimler. Bir özgürleşme draması olaraksa tutulmamış bir sözdür.

Tikel olarak, bir tekillik ya da gerçek bir şey olarak düşünüldüğünde modernliğin, matematiksel saflığını karmaşıklaştırıp sınırlandıran etno-coğrafi özellikleri vardır. Bir yerden çıkmış, kendisini daha geniş alanlara dayatmış ve dünyanın farklı halklarını olağanüstü çeşitlilikte yeni ilişkilere sokmuştur. Bu ilişkiler, önceki Malthusçu sınırların aşılmasını içeriyor, sermaye birikimine imkân veriyor ve yeni demografik eğilimler başlatıyorlarsa karakteristik biçimde ‘modern’di; ama soyut ekonomik işlevleri değil somut grupları birbirine bağlıyorlardı. Dolayısıyla en azından görünüşte modernlik, belirli türden insanların kendilerine dikkat çekici biçimde benzemeyen başka insanlarla birlikte ve sık sık onlara uygulayarak (hatta onlara karşı) gerçekleştirdiği şeydi. Modernlik yirminci yüzyıl başlarında S-eğrisinin sönmekte olan yamacında sendelemeye başladığında genel özelliklerine (‘kapitalist yabancılaşma’) karşı direniş, tikelliğine (‘Avrupa emperyalizmi’ ve ‘beyaz üstünlüğü’) karşı muhalefetten neredeyse tümüyle ayırt edilemez hâle gelmişti. Kaçınılmaz olarak sistemin etno-coğrafi çekirdeğinin modernleşmeci özbilinci ırksal paniğe doğru kaydı (🔗) (🔗); bu süreç ancak Üçüncü Reich’ın yükselişi ve alevler içinde yok oluşuyla durduruldu.

Modernliğin doğasındaki yozlaşma veya kendini iptal etme eğilimi karşısında üç genel ihtimal açılır. Bunlar tam anlamıyla birbirini dışlamaz, dolayısıyla gerçek alternatifler değildir; ama şematik amaçlarla öyle sunulmaları yararlıdır.

(1) Modernlik 2.0. Küresel modernleşme, Avrupa merkezli öncülünün yozlaşmış yapılarından kurtulmuş yeni bir etno-coğrafi çekirdekten yeniden güç alır; ancak kuşkusuz aynı ölçüde ölümcül nitelikte uzun vadeli eğilimlerle yüzleşir. Bu, (modernlik yanlısı bakış açısından) açık ara en cesaret verici ve en akla yatkın senaryodur; Çin mevcut rotasında yaklaşık olarak bile kalırsa kesinlikle gerçekleşecektir. (Hindistan ise ne yazık ki demoklerozun yerli çeşidinde ciddi biçimde rekabet edemeyecek kadar ileri gitmiş görünmektedir.)

(2) Postmodernlik. Özünde Malthusçu sınırların kendilerini acımasızca yeniden dayattığı yeni bir karanlık çağ anlamına gelen bu senaryo, Modernlik 1.0’ın kendi hastalıklılığını öylesine köklü biçimde küreselleştirdiğini varsayar ki dünyanın bütün geleceği onun etrafında çöker. Katedral ‘kazanırsa’ bizi bekleyen budur.

(3) Batı Rönesansı. Yeniden doğmak için önce ölmek gerekir; bu yüzden ‘sert yeniden başlatma’ ne kadar sertse o kadar iyidir. Kapsamlı kriz ve parçalanma en yüksek ihtimali sunar (en gerçekçi biçimde birinci seçeneğin alt teması olarak).

Rekabet iyi olduğu için biraz Batı Rönesansı işleri renklendirirdi; Modernlik 2.0, büyük ihtimalle dünyanın geleceğe uzanan başlıca ana yolu olsa bile. Bunun gerçekleşmesi, Batı’nın bilimsel, teknolojik ve ticari yenilikler dışında yüz yılı aşkın süredir yaptıklarının hemen hepsini durdurup tersine çevirmesine bağlıdır. Bunların herhangi birinin mümkün olup olmadığına ilişkin değerlendirme inanılmazlıkla derinden renklendiği için retorik disiplinin kesinlikle varsayımsal kipte korunması tavsiye edilir:

(1) Temsili demokrasinin yerini anayasal cumhuriyetçiliğin (ya da siyasete karşı daha da aşırı devlet yönetimi mekanizmalarının) alması.

(2) Devletin devasa ölçüde küçültülmesi ve temel işlevleriyle sıkı biçimde sınırlandırılması (en fazla (🔗) bu kadar).

(3) Sağlam paranın (değerli metal sikkelerin ve külçe mevduat senetlerinin) geri getirilmesi ve merkez bankacılığının kaldırılması.

(4) Devletin para ve maliye politikalarındaki takdir yetkisinin sökülüp atılması, böylece pratik makroekonominin ortadan kaldırılması ve özerk (ya da ‘katallaktik’) ekonominin özgürleştirilmesi. (Bu nokta gereksiz bir tekrardır; çünkü yukarıdaki 2 ve 3’ten zorunlu olarak çıkar; ancak asıl ödül olduğu için vurgulanmaya değer.)

Daha fazlası da var — yani daha az siyaset — ama uygarlığın varoluşsal bir felaketi yaşanmadıkça bunların hiçbirinin olmayacağı şimdiden apaçık. Siyasetçilerden kendi güçlerini sınırlamalarını istemek baştan sonuçsuzdur; fakat bundan daha azı da doğru yöne uzaktan bile ilerleyemez. Ne var ki bu, en geniş ya da en derin sorun bile değildir.

Demokrasi devlet gücünü sınırlamak için savunulabilir bir usul mekanizması olarak başlayabilir, ama hızla ve önüne geçilmez biçimde bambaşka bir şeye, sistematik hırsızlık kültürüne dönüşür. Siyasetçiler ‘kamu kesesi’nden siyasal destek satın almayı öğrenir öğrenmez ve seçmenleri yağma ile rüşveti benimsemeye alıştırır alıştırmaz demokratik süreç, (Mancur Olson’ın) ‘dağıtım koalisyonları’nın kurulmasına indirgenir: Kolektif olarak yararlı bir hırsızlık örüntüsündeki ortak çıkarla harçlanmış seçim çoğunlukları. Daha kötüsü, insanlar ortalama olarak pek zeki olmadığından siyasal kurulu düzenin erişebildiği yağmanın ölçeği, halkın gözü önünde yürütülen çılgın yağmayı bile fazlasıyla aşar. Paranın değerinin bozulması, borç birikimi, büyümenin yıkılması ve tekno-endüstriyel gerileme yoluyla geleceğin yağmalanması özellikle kolay gizlenir ve bu yüzden güvenilir biçimde popülerdir. Demokrasi özünde trajiktir; çünkü halka, kendisini yok edeceği, her zaman hevesle kapıp kullandığı bir silah verir. Bedava şeylere kimse ‘hayır’ demez. Bedava hiçbir şey olmadığını gören de pek azdır. Sonuç zorunlu olarak kültürün bütünüyle mahvolmasıdır.

Modernlik 1.0’ın son evresinde Amerikan tarihi, dünyanın ana anlatısına dönüşür. Büyük İbrahimî kültürel taşıyıcı bant orada Katedral’in laikleşmiş neopüritenliğinde doruğa ulaşır ve Washington DC’de Yeni Kudüs’ü kurar. Mesihçi-devrimci amacın aygıtı, evrensel kardeşliğin yeni dünya düzenini eşitlik, insan hakları, toplumsal adalet ve — her şeyden önce — demokrasi adına, gereken her yolla kurmaya yetkili Evanjelik devlette pekişir. Katedral’in mutlak ahlaki özgüveni, yoğunluk bakımından nüfuz edişinde ve kapsam bakımından yayılışında en uygun biçimde sınırsız olan, hiçbir kısıtlama tanımayan merkezî iktidarın coşkuyla peşinden gidilmesini destekler.

Cadı yakıcıların torunlarının kendilerinden bütünüyle gizlenmiş bir ironiyle, bu asık suratlı ahlak bağnazları topluluğunun küresel iktidarın daha önce erişilmemiş yüksekliklerine çıkışı, kitle demokrasisinin obur yozlaşmanın daha önce hayal edilmemiş derinliklerine inişiyle örtüşür. Amerika her beş yılda bir kendisini yeniden kendisinden çalar ve siyasal destek karşılığında çalıntı mal olarak kendisine geri satar. Şu demokrasi işi ne kolay — sana en çok şey vaat eden adama oy veriyorsun. Bir budala bile yapabilir. Gerçekte budalaları sever, onlara görünüşte şefkatle davranır ve daha fazla budala üretmek için elinden geleni yapar.

Demokrasinin amansız yozlaşma eğilimi reaksiyonerliğe örtük bir gerekçe sağlar. Sosyo-politik ‘ilerlemenin’ her büyük eşiği Batı uygarlığını kapsamlı yıkıma doğru bir kademe daha sürüklediğinden, adımlarını geri izlemek, yağma toplumundan kendine yeterliliğin, dürüst üretim ve mübadelenin, propaganda öncesi öğrenmenin ve sivil özörgütlenmenin eski düzenine dönüşü düşündürür. Amerikan siyasal tarihinin felaket getiren seyrini açıkça gören kayda değer (Çay Partisi) azınlık arasında on sekizinci yüzyıl giysilerinin, simgelerinin ve anayasal belgelerinin rağbet görmesi, bu reaksiyoner tasavvurun çekiciliğini gösterir.

Kafanızda ‘ırk’ alarmı henüz çaldı mı? Çalmamış olsa şaşırtıcı olurdu. Hayalinizde sendeleyerek 2008’in öncesine dönün; vicdanın huzursuz fısıltısı Kenya kökenli devrimcilere ve siyah Marksist profesörlere karşı önyargılarınızı çoktan sorgulamaya başlar. Büyük Toplum / Yurttaşlık Hakları dönemine kadar geri gidin, uyarıların sesi histerik düzeye ulaşır. Bu noktada Amerikan siyasal tarihinin, devletin kapasitesine ve meşrulaştırılmasına karşılık gelen ikiz, birbirine kenetlenmiş raylar üzerinde ilerlediği apaçıktır. Devletin ölçeği ve kapsamı üzerinde kuşku uyandırmak, aynı anda amacının kutsallığına ve bu amacı etkin biçimde gerçekleştirmek için gereken bütün kaynaklara hükmetmesinin ve gereken bütün hukuki kısıtlamaları dayatmasının ahlaki-ruhsal zorunluluğuna itiraz etmektir. Daha somut olarak Leviathan’ın büyüklüğü karşısında irkilmek, miras alınmış ırksal suçluluğun muazzamlığına — hatta neredeyse sonsuzluğuna — ve yaşlanmış modernliğin hayatta kalan tek kategorik buyruğuna karşı duyarsızlığı sergilemektir: Devlet daha fazlasını yapmalıdır. Kronik devlet aktivizminin hastalıklı sonuçlarının hedeflediği başlangıçtaki sorunların çoktan yerine geçmiş olmasının mümkün, hatta neredeyse kesin olduğu savı, demokratik din çağına öylesine bütünüyle uyumsuzdur ki pratikte önemsiz kalması garantidir.

Solda bile uzun süre düşündükten sonra devletin genişlemesi ve merkezileşmesinin başlıca itici gücünün iyilik yapma arzusunun yakıcılığı olduğuna (zaten niyetlerin önemi yoktur) gerçekten inanan pek çok kişi bulmak şaşırtıcı olurdu. Yine de ikiz raylar kesiştiğinde ırksal Golgota’dan müdahaleci Leviathan’a aralıktan sıçrayan ahlaki dramanın elektrik çarpması kuşkuculuğu askıya alır ve büyük ilerlemeci miti yerleştirir. Giderek daha fazlasını yapan daha büyük devletin alternatifi, onlar bir başka zenciyi linç ederken ihmalkârca orada dikilip kalmaktı. Bu önerme Amerikan ilerlemeci eğitiminin bütün temel içeriğini barındırır.

Devlet kapasitesiyle amacının ikiz tarihsel rayları, devlet gücünün sınırlandırılmasına yönelik her tavsiyenin ırksal adaletin kötücül biçimde engellenmesi diye ‘çözülmesini’ sağlayan bir çeviri protokolü olarak düşünülebilir. Bu ikame sistemi öylesine pürüzsüz işler ki (iki partinin de kullandığı) eksiksiz bir ‘şifre sözcükleri’ veya ‘köpek düdükleri’ sözlüğü sağlar — ‘sosyal yardım’, ‘örgütlenme özgürlüğü’, ‘eyalet hakları’. Böylece Temel (sol-sağ) Siyasal Boyut üzerindeki anlaşılabilir her ifade, ırksal çağrışımlarla yarı yarıya doymuş çift kayda yerleşir. Reaksiyoner gerileme tuhaf meyveler kokar.

… ve bu daha felaketlerle dolu yirminci yüzyılın gerisine dönmeden önce. Leviathan’ın pratik sorunuyla (siyah/beyaz) ırksal diyalektiği ilk kez ayrılmaz biçimde çapraz kodlayan, sonraki siyasal karşıtlığın ve retoriğin merkezî kavşağını döşeyen şey Yurttaşlık Hakları Dönemi değil, galiplerin terimleriyle ‘Amerikan İç Savaşı’, mağlupların terimleriyle ‘Eyaletler Arası Savaş’ idi. Bu yazgıyı anlamak için vazgeçilmez ilk adım, ana akım devletçi ve revizyonist anlatılar arasında rahatsız edici bir çapraz çizgi boyunca kıvrılır. Çünkü 1860’ların başında Amerikan ulusunu saran yangın, bütünüyle ama yalnızca kölelikten özgürleşme ve eyaletlerin hakları (🔗) hakkındaydı. Bu ‘sebeplerin’ hiçbiri diğerine indirgenemez veya savaşın kalıcı belirsizliklerini bastırmaya yetmez. Galip Birlik’te merkezî devlet iktidarının pekişmesini kutlamaktan mutluluk duyan sayısız ‘liberal’ ve simetrik olarak Güney eyaletlerindeki köle mülkiyeti kurumunu savunan (çok daha az sayıda) yeni Konfederasyon yanlısı bulunsa da bu çatışmasız tutumların hiçbiri kodlar arasında gerçekleşen bir savaşın dinamik kültürel mirasını yakalayamaz.

Savaş bir düğümdür. Özgürlüğü pratikte özgürleşme ile bağımsızlık diye ayırıp beş yıla yakın bir kıyım boyunca maviyi griye karşı bunları birbirine çarpıştırarak çatışma nasıl biterse bitsin özgürlüğün savaş meydanında kırılacağına hükmedildi. Birlik’in zaferi, özgürlüğün özgürleştirici anlamının yalnızca Amerika’da değil dünya çapında üstün geleceğini belirledi ve Katedral’in sonunda hüküm sürmesini güvence altına aldı. Yine de Amerika’nın ikinci ayrılma savaşının ezilmesi ilkini gülünç duruma düşürdü. Kölelik kurumu bir bağımsızlık savaşını gayrimeşru kılıyorsa 1776’dan geriye ne kalmıştı? Birlik davasının ahlaki tutarlılığı, kurucuların siyasal bakımdan gayrimeşru beyaz ataerkil köle sahipleri olarak yeniden kavranmasını gerektirdi ve Amerikan tarihi ilerlemeci eğitimde ve kültür savaşlarında alev aldı.

Bağımsızlık köle sahiplerinin ideolojisiyse özgürleşme, bağımsızlığın programlı yıkımını gerektirir. Çapraz kodlanmış tarihte özgürlüğün gerçekleşmesi onun ortadan kaldırılmasından ayırt edilemez.

4f. Bölüm: Biyonik ufka yaklaşırken

Sona sabırsızca uzanıp bu uzun sapmayı artık bitirme zamanı. Temel tema, çağdaş Batı toplumlarına egemen olan ve Mencius Moldbug’ın Katedral adını verdiği Medya-Akademi kompleksinin gösterdiği biçimiyle zihin denetimi ya da düşüncenin bastırılmasıydı. Şeyler ezilip bastırıldığında nadiren ortadan kaybolur. Bunun yerine yerlerinden edilir, koruyucu gölgelere kaçar ve bazen canavara dönüşürler. Bugün Katedral’in bastırıcı ortodoksluğu farklı yollarla ve pek çok anlamda çözülürken canavarlar çağı yaklaşıyor.

Katedral’in temel dogması, Standart Toplumsal Bilim Modeli (STBM) veya ‘boş levha kuramı’ olarak biçimselleştirilmiştir (🔗) (🔗). Bu, temel çizgileri Franz Boas’ın (🔗) antropolojisiyle tamamlanan, insanlığa ilişkin her meşru sorunun kültür alanıyla sınırlı olduğu inancıdır. Doğa ‘insanın’ var olmasına izin verir, ama insanın ne olduğunu asla belirlemez. İnsanlar arasındaki doğal özelliklere ve değişkenliklere yöneltilen soruların kendisi, doğru anlaşıldığında kültürel özgüllükler, hatta patolojilerdir. Görmemize izin verilen tek şey ‘yetiştirme’nin başarısızlıklarıdır.

Katedral’in tutarlı bir ideolojik yönelimi bulunduğu ve düşmanlarını buna göre elediği için STBM’nin görece mesafeli bilimsel değerlendirmesi kolaylıkla çıplak karşıtlığa kayar. Simon Blackburn’ün (Steven Pinker’ın Boş Levha kitabına ilişkin düşünceli incelemesinde) belirttiği gibi, “Doğa ile yetiştirme arasındaki ikilik hızla siyasal ve duygusal içerimler kazanıyor. Kabaca söylersek sağ genleri, sol kültürü seviyor…”

Karşılıklı nefretin sınırında kalıtımcı belirlenimcilik toplumsal inşacılıkla yüzleşir; ikisi de sebep ilişkilerini köklü biçimde budanmış modellerle açıklamaya bağlıdır. Ya doğa kendini kültür olarak ifade eder, ya da kültür kendini doğaya ilişkin imgelerinde (‘kurgularında’) ifade eder. Bu iki tutum da tamamlanmamış bir devrenin karşı uçlarında hapsolmuş, yapısal olarak pratik doğalcılığın kültürüne, yani dünyanın tekno-bilimsel/endüstriyel manipülasyonuna kör kalmıştır.

Bilgi edinmek ve alet kullanmak tek bir dinamik devredir; gerçek anlamda kuramsal ve pratik yönlere bölünemeyen bütünleşik sistem olarak tekno-bilimi üretir. Bilim, daha gelişkin aygıtların üretimi ve deneysel teknik yoluyla, daha geniş bir sanayi sürecine gömülmüş döngüler içinde gelişir. İlerlemesi bir makinenin iyileştirilmesidir. (Modern) bilimin özünde teknolojik olan bu karakteri, karmaşık bir doğal güç olarak kültürün etkililiğini gösterir. Ne önceden mevcut doğal bir durumu ifade eder ne de yalnızca toplumsal temsiller inşa eder. Bunun yerine doğa ile kültür, yazgının belirlendiği doğa sınırında dinamik bir devre oluşturur.

Modernleşmenin kendini pekiştiren önvarsayımına göre anlamak, değiştirebilir olmak demektir. Dolayısıyla biyolojiyle tıbbın birlikte evrimleşmesi beklenmelidir. Bilimsel keşiflerin taşkın dalgalarıyla STBM’yi kapsamlı biçimde altüst eden aynı tarihsel dinamik, eşzamanlı olarak biyoteknoloji yoluyla insanın biyolojik kimliğini uçucu hâle getirir. Gerçekte ne olduğumuzu öğrenmekle kendimizi teknolojik olumsallıklar veya bilimsel bilgiden beslenen kesin dönüşümlere açık teknoplastik varlıklar olarak yeniden tanımlamak arasında temel bir fark yoktur. ‘İnsanlık’, teknosferin içine alındıkça anlaşılabilir hâle gelir; burada örneğin genomun bilgi işlemesi okumayla düzenlemeyi kusursuz biçimde üst üste bindirir.

İnsan türünü yiyip yutan bu devreyi tanımlamak, biyonik ufkumuzu tanımlamaktır: Bir nüfusun teknolojisinden ayırt edilemez hâle geldiği, kesin doğa-kültür kaynaşmasının eşiği. Bu ne kalıtımcı belirlenimcilik ne de toplumsal inşacılıktır; ama ikisi de gerçek herhangi bir şeye işaret etmiş olsaydı göndermede bulunacakları şey budur. Bu sendromu Octavia Butler canlı biçimde öngörmüştür: Yabancı Köken üçlemesi (🔗), biyonik ufkun ötesindeki nüfusun incelenmesine adanmıştır. Onun ‘gen tüccarları’ Oankalilerin, nüfuslarını tek ve bütünleşik süreçte ticari olarak edinirken, endüstriyel olarak üretirken ve cinsel olarak yeniden üretirken sürekli kendilerine uyguladıkları biyoteknolojik programdan ayrı bir kimlikleri yoktur. Oankalilerin ne olduğu ile nasıl yaşadıkları veya davrandıkları arasında kesin bir fark bulunmaz. Kendilerini kendileri yaptıkları için doğaları kültürleri, (elbette) karşılıklı olarak kültürleri de doğalarıdır. Onların oldukları şey tam olarak yaptıkları şeydir.

Batılı Ortosfer’in dinî gelenekçileri, yaklaşan biyonik ufku (olumsuz) teolojik olay olarak tanımakta haklıdır. Tekno-bilimsel öz-üretim, yarım milyar yıl önce ökaryotik yaşamın ortaya çıkışından bu yana doğal düzende yaşanan en büyük sarsıntının ortasında, yaratılmış varlık olarak insanın sabit ve kutsanmış özünün yerini özellikle alır. Bu yalnızca evrimsel olay değil, yeni bir evrim evresinin eşiğidir. John H. Campbell, Homo autocatalyticus‘un ortaya çıkışını müjdelerken şöyle savunur: “Gerçekte mühendislik için bizim kalıtım sistemimizden daha ideal bir sistemin nasıl olabileceğini hayal etmek güçtür.”

John H. Campbell mı? — Canavarlığın peygamberi ve canavar büyüklüğünde bir alıntı için kusursuz bahane:

Biyologlar, yeni biçimlerin mevcut bir türün çeperindeki çok küçük birey gruplarından (hatta belki döllenmiş tek bir dişiden, Mayr, 1942) hızla evrimleştiğinden kuşkulanır. Burada neredeyse yaşanamaz bir ortamın baskısı, yalıtılmış aile üyeleri arasında zorunlu akraba içi çiftleşme, komşu türlerden gelen yabancı genlerin ‘içe katılması’, rekabet edecek başka türdeşlerin bulunmaması veya başka etkenler, gen yapısındaki küçük değişikliklerden bile genom programının büyük ölçüde yeniden örgütlenmesini teşvik eder. Türlerin dönüşmüş bu parçalarının neredeyse hepsi yok olur; ama ara sıra birisi yaşayabilir yeni bir ekolojik yere uyacak kadar şanslıdır. Serpilip yeni bir türe genişler. Ardından istatistiksel olarak sınırlı bir gen havuzuna dönüşmesi, türü daha fazla evrimsel değişime karşı kararlı hâle getirir. Yerleşmiş türler değişimlerinden çok durağanlıklarıyla dikkat çekerler. Yeni bir yavru türün ortaya çıkması bile mevcut türü değiştiriyor görünmez. Hiç kimse türlerin derece derece dönüşebileceğini ve farklı ölçülerde dönüştüğünü inkâr etmez; fakat ‘anagenez’ denen şey, yeniliğin ortaya çıkmasındaki jeolojik bakımdan ani büyük sıçramalarla karşılaştırıldığında görece önemsizdir.

Üç içerim önemlidir.

  1. Evrimsel değişimin çoğu yeni türlerin kökeniyle bağlantılıdır.
  2. Evrimin çeşitli tarzları eşzamanlı işleyebilir. Böyle durumlarda en etkili olan sürece egemen olur.
  3. Evrimleşmenin çoğunu bir bütün olarak türler değil, çok küçük birey azınlıkları gerçekleştirir.

Evrimin ikinci önemli özelliği kendine göndermede bulunmasıdır (Campbell, 1982). Türün biçimini kurabiye kalıbının hamur tabakalarından şekiller kesmesi gibi belirleyen, özerk ve dışsal ‘çevre’ üzerine Kartezyen karikatür baştan sona yanlıştır. Tür, çevrenin türü ‘evrimleştirmesi’ kadar derinden çevresini şekillendirir. Özellikle de organizmalar, üzerinde rekabet ettikleri çevrenin sınırlayıcı koşullarını bizzat yaratır. Dolayısıyla genler evrimde iki rol oynar. Doğal seçilimin hedefleridir ve ayrıca kendileri üzerinde işleyen seçilim baskılarını nihai olarak ortaya çıkarıp belirlerler. Bu döngüsel sebeplilik evrimin mekanik karakterini bastırır. Evrime, organizmaların evrimleşmiş faaliyetlerinin kendi evrimleri üzerindeki geri bildirimi egemendir.

Üçüncü temel kavrayış, evrimin, evrimin ürünleri olarak organizmaların değişmesinin ötesine geçerek sürecin kendisini de değiştirmesidir. Evrim evrimleşir (Jantsch, 1976; Balsh, 1989; Dawkins, 1989; Campbell, 1993). Evrimciler bu olguyu bilir ama Darwinizmle ölçüdeş olmadığı için hak ettiği önemi hiçbir zaman tanımamıştır. Darwinciler, özellikle modern yeni Darwinciler, evrimi biyolojiden önce gelen basit bir mantık ilkesinin işlemesiyle özdeşleştirir: Evrim, işleyiş hâlindeki Darwinci doğal seçilim ilkesinden ibarettir ve evrim biliminin konusu budur. İlkeler zamanla veya koşullarla değişemeyeceği için evrim temelde durağan olmak zorundadır.

Elbette biyolojik evrim hiç de böyle değildir. Bir ilke değil, gerçekten var olan karmaşık bir süreçtir. Gerçekleşme biçimi zaman içinde değişebilir ve tartışmasız biçimde değişir. Bu son derece önemlidir, çünkü evrim süreci ilerledikçe kendisi de ilerleme kaydeder (Campbell, 1986). Dünya’nın ilksel çorbasındaki yaşam öncesi madde, yalnızca Darwinizm öncesi ‘kimyasal’ mekanizmalarla evrimleşebiliyordu. Bu cılız süreçler kendilerini kopyalamak için bilgi barındıran gen moleküllerini yaratınca evrim doğal seçilimi kullanabilir hâle geldi. Ardından kendilerini çoğaltan genomları, yaşamın çevreden gelen seçilim rüzgârlarına nasıl tepki vereceğini denetlemek üzere kendilerini çoğaltan organizmaların içine sardı. Daha sonra çokhücreli organizmalar yaratarak daha yavaş ve daha az esnek biyokimyasal evrime alternatif olarak morfolojik değişime erişim sağladı. Gelişim programlarındaki yönergelerin değişmesi, enzim katalizörlerindeki değişimin yerini aldı. Sinir sistemleri, daha hızlı ve daha güçlü davranışsal, toplumsal ve kültürel evrimin yolunu açtı. Sonunda bu ileri tarzlar, amaca yönelmiş zihinlerin yol gösterip sürüklediği akılcı ve amaçlı evrim için gerekli örgütlenmeyi üretti. Bu adımların her biri, evrimsel yeteneğin yeni ortaya çıkan bir düzeyini temsil ediyordu.

Dolayısıyla iki ayrı ama birbirine örülmüş evrim süreci vardır. Bunlara ‘uyarlayıcı evrim’ ve ‘üretici evrim’ diyorum. İlki organizmaların hayatta kalmalarını ve üreme başarılarını artırmaya yönelik bildik Darwinci değişimidir. Üretici evrim ise büsbütün farklıdır. Yapının değil, sürecin değişmesidir. Üstelik bu süreç ontolojiktir. Evrim kelimesi sözcüğü sözcüğüne ‘açılmak’ demektir ve açılan şey evrimleşme yeteneğidir. Daha gelişmiş hayvanlar evrimleşmede giderek daha usta hâle gelmiştir. Buna karşılık atalarından ya da en ilkel mikroptan zerre kadar daha yüksek uyum başarısına sahip değildirler. Bugün her türün hayatta kalma geçmişi tam olarak aynıdır; yüz milyon yıl önceki gibi, bugün yaşayan gelişmiş bir organizma da ortalama yalnızca iki yavru bırakacaktır ve modern türlerin yok olma ihtimali geçmişteki türlerinki kadardır. Üreme başarısı birikimli bir parametre olmadığı için türlerin uyum başarısı sürekli artamaz.

Torunlarının kendilerine benzemesini isteyen ırksal milliyetçiler açısından Campbell uçurumdur. Irklar arası karışım meselenin yanına bile yaklaşmaz. Yüzde dokunaçlar hayal edin.

Campbell aynı zamanda ayrılıkçıdır; ama kimlik siyasetinin (ırksal saflığın) ya da geleneksel bilişsel seçkinciliğin (öjeninin) kaygıları dikkatini hiç dağıtmaz. Biyonik ufka yaklaşırken ayrılıkçılık, türleşmeye doğru bütünüyle daha vahşi ve canavarsı bir yön alır. Euvolution’dakiler senaryoyu iyi yakalıyor (🔗):

İnsanlığın çoğunluğunun niteliksel nüfus yönetimi politikalarını gönüllü olarak kabul etmeyeceğini düşünen Campbell, bütün insan ırkının IQ’sunu artırma girişimlerinin bıktırıcı derecede yavaş olacağını belirtiyor. Ayrıca ilk dönem öjenisinin genel yöneliminin türün iyileştirilmesinden ziyade gerilemenin önlenmesi olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Campbell’ın öjenisi, Homo sapiens’in ‘kalıntı’ ya da ‘yaşayan fosil’ olarak terk edilmesini ve genetik teknolojilerin genoma müdahale etmek için kullanılmasını, muhtemelen DNA sentezleyicisiyle sıfırdan yeni genler yazılmasını savunuyor. Bu tür öjeni seçkin gruplar tarafından uygulanacaktır; başarıları evrimin olağan hızını öylesine hızlı ve köklü biçimde geride bırakacaktır ki on kuşak içinde yeni gruplar, bugünkü biçimimizi bizim maymunları aştığımız ölçüde aşmış olacaktır.

Biyonik ufuktan bakıldığında ırksal dehşet diyalektiğinden doğan her şey önemsizliklerin içine hapsolmuş kalır. Artık ilerleme zamanı.

1 Yorum

Filed under Eviri

One response to “Karanlık Aydınlanma — Nick Land”

  1. Geri bildirim: Muhaberat Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER