Modern sinema konuşulurken herkesin ağzında aynı kelimeler dolaşıyor: tarih, sınıf, savaş, travma, teknoloji, yabancılaşma, çocukluk, travma, bilincin parçalanması, modernitenin krizleri… Filmler böyle anlatıldığında, sanki beyazperde baştan sona “zengin meseleler”le doluymuş gibi görünür. Oysa tek tek içine girildiğinde, bu zenginliklerin çoğu aynı merkezin etrafında dönen şaşırtmacalar olduğu fark edilir: karının şaapması.
“Türk değişmez,” diye yazıyordu Sir Charles Eliot, 1908 yılında; “komşuları değişir, hudutları değişir, kanun kitapları değişir; fakat onun fikirleri ve hayat tarzı aynı kalır.” Bundan on sene sonra, Mustafa Kemal, değişmez denilen bu Türkün fikirlerini ve yaşayış tarzını kökünden değiştirme işine girişti. Başladığı sırada, Osmanlı İmparatorluğu, Müttefiklerin kazandığı savaşta, Amerikalı Yardım Komitesi’nin hesaplarına göre, harpte, kıtlıkta, salgınlarda ve katliamlarda verilen zayiatla birlikte nüfusunun aşağı yukarı dörtte birini kaybetmiş olmanın verdiği ağır bir mağlubiyetin acısını çekmekteydi. Mustafa Kemal, galip Müttefiklerin dikte ettikleri şartları kabul etmeyi reddetti; Ankara’da yeni bir hükümet kurdu, donatımı yetersiz bir ordu topladı ve üç yıl daha süren ve pek çok kan, ter ve gözyaşına mâl olan bir savaş sonunda, Türkiye’yi istilâ etmiş bulunan Yunan ordularını ülkeden attı. Bir an bile duraksamadan, bu defa da, Osmanlı İmparatorluğu’nun yoksul kalıntısından modern bir Batı milleti yaratmak gibi, dehşetli bir işe girişti. Altı asır hüküm sürmüş olan Osmanlı Hanedanı’nın otuz altıncı ferdi Sultan’ı devirdi; Hilafeti ilga ederek, bütün İslâm dünyasını dehşete düşürdü; bütün Şer’i Hukuk’u bir kalemde kaldırdı, yerine İsviçre Medenî Kanunu’nu ikame etti; çoğu okur yazar bile olmayan vatandaşlarına tamamen lâik bir tahsil vermek üzere, yeni bir mektep sistemi kurdu; onların Arap yazısını ellerinden aldı, alfabelerini ve dillerini değiştirdi; onları Batı kıyafetine soktu; asırlık esaretleri altındaki kadınları serbest bıraktı, onlara tam bir eşitlik tanıdı; erkeklere, şimdiye kadar büyük ölçüde Yunanlı ve Ermeni unsurların elinde bulunmuş olan ticaret ve sanayiyi yönetmeyi öğretti. Toynbee’nin sözleriyle, her buhranı, “çocuğu yüzme öğrenmesi için, boyunu aşan suya atma” şeklinde, “ya öldürür ya kurtarır” bir tedbire bağlayarak karşıladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, çocuk bazen boğulmadan da kurtulamadı; yurttaşları, hâlâ boylarını aşan bir suyun içinde çırpınmaktadırlar. Bununla birlikte, Mustafa Kemal, almış olduğu Atatürk— “Türk’ün Atası”— adını haklı çıkaracak kadar başarılı oldu.
Bursa şehri, M.Ö. yaklaşık 200 yılında, Bitinya Kralı Prusias’ın adını taşıyan Prusa olarak, Yunan dünyasının en heybetli Olimpos dağlarından birinin eteklerinde kurulmuştu. Rivayete göre, şehir Roma’nın ezelî düşmanı Hannibal’ın tavsiyesiyle kurulmuştur; Hannibal, ömrü boyunca Roma ile savaşmış, son yıllarını Bitinya’da geçirmiş, askerî dehasını krallarının hizmetine sunmuş, sonunda amansız Romalılar tarafından ölüme sürülünce, onlara teslim olmamak için kendi hayatına son vermiştir. Eğer tarihte bir çeşit şiirî adalet varsa, bu hikâyenin doğru olması gerekir. Çünkü 1326 yılında Bursa, Bizanslılardan Othman yahut Osman adlı bir Türk kabile reisince alınmıştır. Şehir, nihayet hâlâ kendisine “Romalı” diyen bir imparatorluğu deviren ve ardından kendi çağının en kudretli devleti olan, Roma’ya yeniden dehşet salan Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Osmanlı Hanedanı’nın payitahtı olmuştur. Bu imparatorluğun uzun ve utanç verici çöküşü, Batılı müelliflerin peşin hükümleri ve “korkunç Türk” masalları, aslında hayret verici bir hikâyeyi gölgede bırakmıştır. Bu hikâye baştan sona ibretlik değildir ve hazin sonu daha başından içinde saklıdır; fakat aynı zamanda Hannibal’ın bizzat kendisine yakışacak derecede bir enerji, cesaret, disiplinli bir iman ve askerî deha gösterisini de ihtiva eder.
Sarıkafa, modern faşizmin ve estetizm diktasının kesişim noktasında, hem psikanalitik hem etolojik düzeyde çalışan bir arketip olarak ele alınır; Freud’un rüya kuramında bedensel salgıların birbirinin yerine geçebilen, bastırılmış arzulara açılan simgeler olarak tanımlanmasından (🔗) ve idrarın çocukluk utancı, haz ve kontrol meseleleriyle bağından hareketle sarı renk, saç ve ışık bu figürde çiş sembolizmiyle bağlantılanır. Kurtlar ve diğer yırtıcı memelilerde idrar, dışkı ve bez salgılarıyla yürütülen koku işaretlemesinin, sürülerin sınırlarını ve “burası dolu, yaklaşma” mesajını taşıyan kimyasal bir harita olduğu, saha çalışmalarının gösterdiği gibi alan savunması ve çift bağlarıyla yakından ilişkili bir pratik olarak düşünülür (🔗, 🔗). Bu biyolojik ve psikanalitik arka planın üzerine, Yersiz Şeyler’de estetizmin bir zevk alanı değil, kurban ekonomisine dayalı bir iktidar rejimi olarak tartışıldığı “Fallik Kadının Estetik Yamyamlığı: Onurlu Ağlayınçtan Kurban Talebine” yazısındaki çerçeve yerleştirilir; sarışın, “güçlü ama kırılgan” kadın imajı, başkalarının acısı ve görünmezliği pahasına kendini tahkim eden estetik bir operatör olarak okunur (🔗). Makale, bu üç ekseni birleştirerek sarıkafayı, ağa adına alan işaretleyen, çişin kokusunu görüntüye çeviren ve televizyon stüdyosu, saray içi fotoğraf, propaganda filmi ya da sosyal medya karesi üzerinden hem bedensel hem ideolojik hudut çizen tarihsel bir rol olarak takip eder.
Her ne kadar Selçuk Türkleri, Batılı tarihçilerin çoğu tarih kitabından çıkarılabilecek olandan çok daha başlı başına ilgi çekici iseler de, tarihî önemleri yine de esas itibariyle tek bir basit gerçeğe dayanır: İslâmiyet’i Anadolu’da yerleştirdiler. Küçük Asya’nın tamamını Müslüman idaresi altına sokan ve yüzyıllar boyunca Hıristiyan Batı’yı tehdit eden bir imparatorluk kurmaya girişen Osmanlı Türkleri için yolu onlar hazırladılar. Her iki tarafın başarısını anlamak için, dinler tarihinde kaydedilmiş en dikkat çekici başarı hikâyesine, Peygamber Muhammed’in eserine dönmemiz gerekir.