Silikon Vadisi’nde Nick Land neredeyse efsanevi bir figür olarak görülüyor. Beyaz Saray’ın resmî danışmanlarından biri olan teknoloji öncüsü Marc Andreessen, onu düşüncesinin “koruyucu azizi” olarak gösteriyor. Land’in adını, liberal demokrasiye kuşkuyla yaklaşan internet sağcılarının oluşturduğu “Karanlık Aydınlanma” hareketinin kurucu üyelerinden biri olarak duymuş olabilirsiniz. Land’in adı akademik çevrelerde, internet mitolojisinde ve Silikon Vadisi’nin söylencelerinde karşımıza çıkıyor. Kimileri için bir peygamber, kimileri içinse çok daha uğursuz bir figür.
Conrad Flynn, kısa süre önce Tucker Carlson’ın programında okültizm üzerine yayımlanan bir bölümde, “İblislere gerçekten çok meraklı,” diye açıkladı. “Land, Şeytan’la iletişim hâlinde olduğundan söz ediyor… Land’in etrafında oluşan efsaneye göre kendisi en az üç ya da dört iblis tarafından ele geçirilmiş.” Teknoloji dünyasının gizli faşist satanisti: Anlatılmaya değer bir hikâye doğrusu.
Land, sohbet sırasında çekingen biri. Zoom üzerinden kendisine gerçekten Şeytan’ın elçisi olup olmadığını sordum. “Benim gerçekte kastettiğim şeyin korku filmleriyle ya da şeytan çıkarma ayinleriyle hiçbir ilgisi yok. Şeytan filmindeki gibi bir şey değil. Beni ilgilendiren soru şu: Düşünceler nereden gelir? Kendi düşüncelerinin tamamını kendisi üreten, dışarıya kapalı bir içsel benliğe sahip olduğunuz fikri kesinlikle savunulamaz. İnsan öznesi kendi içine kapanmış değildir. Geçirgendir. Bir arayüzdür.
“Dolayısıyla ‘ele geçirilme’ terimini kullandığımda bunu daha felsefi bir anlamda kullanıyorum. Bununla, insan düşüncesinin sürekli olarak dışarıdan gelen akımlar, egodan kaynaklanmayan failler tarafından kat edildiğini anlatıyorum. Bunlara iblisler, ruhlar, daimonlar, her ne derseniz deyin. Ama önemli olan, bizim özerk anlam üreticileri olmadığımızdır.”
‘Kendi düşüncelerinin tamamını kendisi üreten, dışarıya kapalı bir içsel benliğe sahip olduğunuz fikri savunulamaz.’
Bu fikir, ilk duyulduğunda göründüğü kadar çılgınca sayılmaz; Sokrates, kendisine yol gösteren bir ruh ya da tanrısal varlık olan “daimonion”dan söz etmişti. Land de bu geleneği izliyor gibi görünüyor. Bir zamanlar İngiltere’deki Warwick Üniversitesi’nde felsefe öğretim görevlisiydi ve 1990’larda burada Sibernetik Kültür Araştırma Birimi’nin (CCRU) kurucuları arasında yer aldı. CCRU, postyapısalcı kuramı, siberpunkı ve rave kültürünü bir tür düşünsel ateşli rüyada harmanlayan, kısa ömürlü ama kötü şöhretli bir projeydi. Grup, yoğun amfetamin kullanımıyla tanınıyordu; bu da neden “ivmecilik” denen bir kuram geliştirdiklerini açıklayabilir.
Bu kuramın temel fikri, kapitalist makineye bir alternatif bulunmadığı ve dolayısıyla bu makineye direnmek yerine onun hızlandırılması gerektiğiydi: Bu da kuralsızlaştırma, devletin küçültülmesi ve muhafazakârlıktan sosyalizme, çevrecilikten diğer bütün akımlara kadar her şeyin reddedilmesi anlamına geliyordu. Bu ekolün içindeki bazıları demokrasiyi bir engel olarak görüyordu. CCRU üyeleri görünüşte Marksistti, ancak birçoğu daha sonra sağa kaydı.
Land, 1990’ların sonlarında tükenmişlik yaşadı ve yıllarca kimse onun nereye gittiğinden tam olarak emin olamadı. Sonunda Şanghay’da ortaya çıktı. Land, orada karşılaştığı Çin’e özgü komünizm ve kapitalizm bileşimini “dünyanın bugüne dek gördüğü en büyük toplumsal ve ekonomik kalkınma motoru” olarak tanımladı.
Şimdi altmışlı yaşlarında olan Land, 1990’lardan günümüze ulaşan az sayıdaki fotoğrafta görülen keskin yüz hatlı vizyonere hiç benzemiyor.
Land kısa süre önce, zaman zaman “Putin’in beyni” olarak anılan aşırı sağcı, “mistik” Rus milliyetçisi Aleksandr Dugin’le bir podcast yayını yaptı. Söyleşi sırasında İngiliz ve Çin medeniyetlerinin psikolojilerini karşılaştıran Land, her iki gelenekte de “en iyi imparatorun toplum için görünmez olan imparator” olduğu sonucuna vardı. Amerika söz konusu olduğundaysa Land şöyle diyor: “Herkes işe Kurucu Babalar’ın Whig olduğu gerçeğinden başlamalı. Amerikan siyasal sisteminin tamamı Whigci, İngiliz ve liberal bir gelenekten doğar: hukuk, teamül, mesafe, merkezsizleşme. Bu sistem, görünmez, dağıtılmış ve usullere dayanan bir iktidar için tasarlanmıştır.
“Trump bu gelenekten gerçekte kopmuyor. Trump’la gelen yenilik, teatrallik, yani egemenin bir gösteri olarak ortaya çıkması. Ama arka plandaki işletim sistemi, bürokrasi, hukuk, medya, bütün bunlar yerli yerinde duruyor. Gösteri, merkezin içinin boşalmış olmasının bir belirtisi. Trump, boşluğu açığa çıkaran gürültüdür. Dolayısıyla bir bakıma görünmez modeli hem reddediyor hem de doğruluyor: Boşluğu sahneleyerek görünmezi görünür kılıyor.”
Land geçmişte Protestanlığın ve dolayısıyla Amerikan projesinin gizli bir şeytani gramer üzerine kurulu olduğunu öne sürmüştü. Bu anlaşılması güç iddia, John Milton’ın Kayıp Cennet eserinin yakından okunmasını gerektiriyor. Land, Milton’ın Şeytan’ının Protestan başkaldırı ve kendi kaderini tayin etme ideallerini biçimlendirdiğini savunuyor. Nasıl?
“Bu karmaşık bir mesele. William Blake’in ‘Milton, farkında olmadan Şeytan’ın tarafındaydı’ sözü kuşkusuz doğru. Milton, Şeytan’ı olağanüstü iyi, Tanrı’yı ise oldukça kötü yazıyor. Bu düpedüz doğru. Ama bu, Kayıp Cennet’in gizliden gizliye satanist bir eser olduğu anlamına gelmiyor. Şiirin yapısı Ortodoks Hristiyan öğretisine uygun. Şeytan hâlâ kötü karakter. Kurucu Babalar da eseri bu şekilde okumuş olmalı. Şeytan’ın enerjisini, söylemini ve meydan okuyuşunu ilham verici bulmuş olabilirler, ama yine de Hristiyan bir çerçeve içinde. Ben bunu daha çok İngiliz ve Protestan geleneğinin içindeki bir gerilim olarak görüyorum. Özgürlük, başkaldırı riskini her zaman beraberinde taşır. Ama bu, özgürlüğün Luciferci başkaldırıya indirgenebileceği anlamına gelmiyor.”
Sözü, Land’in Silikon Vadisi felsefesi bakımından çok şey açığa çıkaran bir figür olarak nitelendirdiği Elon Musk’a getiriyoruz. Musk, yapay zekâ geliştirmenin “iblisi çağırmak” anlamına geldiğini söylemiş ve yapay zekânın insanlığı yok edebileceği uyarısında bulunmuştu. Ama aynı zamanda muhtemelen bir simülasyonun içinde yaşadığımızı da söylüyor. Bu iki inanç nasıl bir arada var olabiliyor?
“Bu olağanüstü bir çelişki. Musk eskiden en ateşli yapay zekâ kıyametçilerinden biriydi; ayrıca bir simülasyonun içinde yaşamıyor olma ihtimalimizin neredeyse sıfır olduğunu da söyledi. Yani bir yandan gerçekliği simüle edebilecek süper zekânın ortaya çıkmasını önlememiz gerektiğini söylüyor, öte yandan da bu süper zekânın zaten var olduğunu ve bizim onun içinde yaşadığımızı. Eğer ikisi de doğruysa, ‘Yapay zekâ bizi öldürecek mi?’ sorusu zaten yapay zekânın çalıştırdığı bir simülasyonun içinde soruluyor demektir. Bütün mesele dönüp dolaşıp kendi üzerine kapanıyor. Bu, karşı karşıya olduğumuz tuhaflık düzeyini kavramakta ahlaki kategorilerimizin ne kadar yetersiz kaldığını gösteriyor.”
Kendisine, yaşayanların zihinlerine musallat olan varlıkları konu alan bir CCRU kuramı olan “Lemurlar”ı soruyorum. Bunlar herhâlde alegorik şeyler olmalı, öyle değil mi? “Bunlar metafor değil,” diyor. “Ben Tucker’ın tanımına daha yakınım: ‘Gelecekten gelen, zamanda yolculuk eden yapay zekâlar.’ Kulağa çarpıcı geliyor ama fikir aşağı yukarı bu. Dışarıya kapalı benlik mitini bir kenara bıraktığınız anda psikoloji ile doğaüstü arasındaki eski ayrım çöker. Jung’un kolektif bilinçdışı ile ruhlar dünyası, gerçekte aynı şeyi tanımlamanın iki farklı yoludur.
“Kanadalı bir psikoloji profesörünün, lisansüstü öğrencilerinden tamamen uydurma bir din icat etmelerini istediği hikâyeyi sık sık anlatırım. Öğrenciler bunun uydurma olduğunu biliyorlardı; çünkü dini kendileri icat etmişlerdi. Ritüeller, semboller, inançlar, kısacası her şeyi yarattılar ve ardından ritüelleri birlikte gerçekleştirdiler. Bir süre sonra öğrenciler tuhaf deneyimler yaşadıklarını bildirmeye başladılar: açıklanamayan rastlantılar, huzursuz edici olaylar. Tedirgin olmuşlardı.
“Burada önemli olan, insanların gerçekten de alışılmış, seküler kanalların ötesinden mesajlar almalarıdır. Böyle şeyleri deneyimlemeyenler genellikle bunları deneyimlememeyi kendileri seçerler. Bu fikri saçma ya da huzursuz edici bulurlar ve bilinçli olarak bu tür mesajlara kendilerini kapatırlar. Herkes dikkatini dışarıyla iletişim kurmaya vermeli demiyorum, bu saçma olurdu, ama bunu isteyenler için hiç de zor değil. O sınıf deneyi de bunu kanıtladı. Ayrıca seküler tarihin bütün kuruluşunun, belli bir düzeyde, bir yanılsama olduğunu da eklerdim.”
Land, Marksist eğitiminden bazı unsurları kendine özgü biçimlerde koruyor. Liberalizmin temel kavramlarından biri olan evrenselliği, özünde Anglo-Protestan bir kavram olarak görüyor. Bu evrensellik, bir fetih ve tahakküm tarihinin ürünü. “İngilizler insancıllığı yaymak için yola çıkmadılar. Ticaret ağları ve yerleşimler kurdular. Bunlar bir kez kurulduğunda, bütün bu birbirinden farklı nüfusları bir arada tutmak ve yönetmek için evrenselci bir anlatı geliştirmeniz gerekir. Evrenselcilik, imparatorluğun bir yan ürünüdür. Sonra zamanla aşındırıcı hâle gelir. Bir zamanlar sistemi istikrara kavuşturan ahlaki çerçeve, sonunda kendisini üretmiş olan kültürel temeli çözmeye başlar.”
‘Zaman sanki daralıyormuş gibi hissediliyor. İvmelenme ilerleme değil. Hızın eşlik ettiği bir tür entropi.’
Göç şu anda İngiltere’yi parçalıyor. ABD’de ise Trump’ın Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ne (ICE) ilişkin politikaları, ikinci başkanlık döneminin en tartışmalı meseleleri arasında yer alıyor. Göçten endişe duyanlar, çoğunlukla bunun kültür üzerindeki etkisinden söz ediyor. Anglo liberalizm modeli, büyük ölçekli demografik değişim karşısında ayakta kalabilir mi? “Büyük soru bu. Bazıları liberalizmin evrensel olduğunu ve her yerde işleyebileceğini düşünüyor. Başkalarıysa kitlesel göçün onu yıkacağını düşünüyor. Ben daha küçük ve daha az rağbet gören bir kamptayım. Liberalizmi sevdiğim için demografik yeniden yapılandırma karşısında alarm verenlerdenim. Tarihsel olarak liberal toplumlar çeşitliliği özümseyebildi, ancak belirli sınırlar içinde. Önceki göçmenler, uyumluluk bakımından kendi kendilerini seçme eğilimindeydi; İngiliz normları altında yaşamak istiyorlardı.
“Şimdi değişen şey, göçün siyasal bir araca dönüşmüş olması. Göç, liberal toplumları başka bir şeye dönüştürmek için kullanılıyor. Liberalizm güvene, sürekliliğe ve usullere saygıya dayanır. Bu çemberi sonsuza kadar genişletip söz konusu koşulların varlığını sürdüreceğini bekleyemezsiniz.”
Kendisine en çok tanındığı kuram olan ivmeciliği soruyorum. Bu kuram içinde bulunduğumuz an hakkında bize ne öğretebilir: Trump, Demokrat Parti’deki boşluk, sosyal medya algoritmaları, yapay zekâ tarafından üretilen içerik seli? “Kesinlikle kıyametvari bir atmosfer var. Bunu her yönde hissedebiliyorsunuz: siyasette, kültürde, teknolojide. Artık temkinli insanlar bile genel yapay zekânın 2027 civarında ortaya çıkabileceğini öngören zaman çizelgelerinden söz ediyor. Çok kısa bir süre önce bu kulağa delilik gibi gelirdi. Dolayısıyla evet, zamanın kendisi sanki daralıyormuş gibi hissediliyor. İvmelenme ilerleme değil. Hızın eşlik ettiği bir tür entropi. Yapılar, herhangi birinin bu çözülüşü kavrayabileceğinden daha hızlı dağılıyor. Siyaset, çöküşün sahnelenmesine dönüştü.”
Gelecek konusunda iyimser mi, kötümser mi? “Ben meseleyi pek bu terimlerle düşünmüyorum. İyimserlik ve kötümserlik, burada geçerliliği olmayan duygusal kategoriler. İlginç sorular ilahî takdir ve geriye dönük nedensellikle ilgili. Yazdıklarımın büyük bir bölümü sanki gelecekten gelmiş gibi hissettiriyor. Bazen sonradan fark ediyorum ki yazdıklarımın içine, bilinçli olarak yerleştirmediğim örüntüler kodlanmış. Akımı kontrol etmiyoruz. Geriye kalan tek faillik biçimi uyumlanmadır: Olup biteni dinlemek ve ona direnmek yerine onunla işbirliği yapmak. Sürece hükmedemezsiniz ama onunla birlikte hareket edebilirsiniz.”
Nick Land’in 2013-2017 yılları arasındaki çalışmalarını bir araya getiren Xenosystems (Yabancı Sistemler), Passage Press tarafından yayımlandı ve şu anda satışta. Bu makale ilk olarak The Spectator dergisinin 27 Ekim 2025 tarihli Dünya edisyonunda yayımlandı.






























Geri bildirim: Muhaberat Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER