8 Mart Dünya Kadınlar Günü: Filozof Sadie Plant: «Sanal olana dayanan siberkültürün son derece ataerkil ve muhafazakâr olduğu ortaya çıkıyor»

YZ inkarcısı, karı forsu demagogu, eski CCRU üyesi, Nick Land ve Mark Fisher ile birlikte.

Britanyalı filozofun temel başvuru kitaplarından «Sıfırlar ve Birler», ilk yayımlanışından yaklaşık otuz yıl sonra nihayet Fransızca olarak çıkıyor. Bu da yazara günümüz dünyasına ilişkin görüşlerini paylaşma fırsatı sunuyor.

8 Mart 2026


1990’lı yıllarda internetin ve web’in yükselişiyle bağlantılı pek çok kültürel hareket ortaya çıktı. Britanyalı filozof Sadie Plant, bu hareketlerin önde gelen isimlerinden biri. Plant’in 1998’de yayımlanan Sıfırlar ve Birler adlı kitabı, Sans Soleil Yayınevi tarafından daha yeni Fransızcaya çevrildi. Plant, modern bilişimin ortaya çıkışından bir yüzyılı aşkın süre önce yaşamış, dünyanın ilk programcısı Ada Lovelace’i öne çıkararak teknolojilerin tarihini yeniden yorumluyor. Böylece kadınların bu alandaki belirleyici rolünü ortaya koyuyor; bu da kendisinin siberfeminizmle ilişkilendirilmesine yol açıyor.

Ancak Sıfırlar + Birler, kadınların teknoloji dünyasındaki rolünü yeniden gündeme getirmekle sınırlı kalmıyor; Batı kültürünün kesin kabul edilen doğrularını sistemli biçimde yapıbozuma uğratan bir manifesto niteliği taşıyor. Sadie Plant, bilgisayar dilinin temelinde yer alan sıfırları ve birleri ele alarak dünya üzerine düşünmenin başka yollarını ortaya koymaya çalışıyor. Amerikalı girişimci Peter Thiel, 2014’te buna bir yanıt niteliğinde Sıfırdan Bire adlı kitabını yayımladı. Bu kitapta, iktidar birikimine dayanan kökten gerici bir görüş ortaya koyuyor. Thiel’in bu sert polemik kitabı iki yıl sonra Fransızcaya çevrildi. Sadie Plant’in kitabıysa yaklaşık yirmi sekiz yıl beklemek zorunda kaldı.

Yaklaşık on beş yıldır Bienne’de yaşayan Britanyalı filozof, kitabını tanıtmak üzere 4 Mart Çarşamba günü Cenevre’deki (GE) La Dispersion kitabevine konuk oldu.

Le Temps: Kitabınızda, bilişimin gelişiminde kadınların oynadığı vazgeçilmez ama üzeri örtülmüş rolün altını çiziyorsunuz. Otuz yıl sonra durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadie Plant: Bu kitabı yazdığım dönemde dijital devrime ve internete yönelik büyük bir heyecan vardı. Pek çok insan bu teknolojilerin mevcut düzeni kökten sarsacağını hissediyordu. Buna rağmen o zamanki kız öğrencilerimin çoğu, bunların kendilerine göre olmadığını düşünüyordu. Onlara göre bu teknolojiler erkek çocuklarının oyuncaklarıydı. Ben böyle düşünmüyordum. Bu kitap, tarihi başka türlü anlatmanın ve herkesin bu teknolojileri sahiplenebileceğini göstermenin bir yoluydu. 19. yüzyılda yaşamış ilk programcı Ada Lovelace’le ilgilenmeye başlayınca başka bir anlatının da mümkün olduğunu fark ettim.

Siberfeminizmin önde gelen isimlerinden biri olarak görülüyorsunuz…

Evet. Ben kendimi pek böyle görmüyorum. Bu kitabın amacı yalnızca feminist değildi; daha ileri giderek Batı kültürümüzün merkezindeki ikili karşıtlıkları eleştirmek istiyordum. Sanal dünyalara kendimizi yansıtmanın, bedenimizi basitçe geride bırakıp bir tür saf zihne dönüşebileceğimize inanmanın moda olduğu bir dönemde, bu kitap insanlık durumuna daha materyalist bir yaklaşım öneriyordu.

Bu, başlı başına son derece eril bir fikir olan egemen özne olarak birey kavramıyla ilişkimizi sorgulamanın da bir yoluydu. Kadınlar tarih boyunca kendilerini bu şekilde görme fırsatına, daha doğrusu bu dezavantaja, hiç sahip olmadılar. Bireyi, sanki çevresinden, başkalarından, geri kalan her şeyden ayrılabilirmiş gibi, sınırları açıkça çizilmiş bir tür varlık olarak tasarlıyoruz. Ben bu tasavvuru gerçekten sorgulamak istiyordum.

Kitabınızda eleştirdiğiniz ikili karşıtlıkların yeniden güç kazandığına tanık oluyoruz. Bu sizi kaygılandırıyor mu?

Evet, korkuyorum; çünkü bu tehlikeli. Bu gerici güçler, özgürleşme, eşitlik ve toplumsal ilerleme lehine onlarca yıldır yürütülen söylemlerin bir sonucu. Bu, onlara karşı bir tepki. 1990’larda dijital teknolojilerin kaçınılmaz olarak merkezsizleşme ve yeni örgütlenme biçimleri anlamına geleceğine inanıyorduk. Oysa tam tersi gerçekleşti. Ekonomik düzlemde daha önce görülmemiş bir yoğunlaşmayla karşı karşıyayız. Artık rekabet kalmadı. Piyasalar, hegemonik konumdaki küçük bir şirketler grubunun denetimi altında.

Geriye dönüp baktığınızda, teknolojiye ilişkin bu son derece romantik bakış açısı safça mıydı?

Evet, bir tür saflık vardı ama asıl saflık, eski dünyanın sanal dünyaların içinde öylece eriyip gideceğini ve zihinlerin fiziksel bedenin kısıtlamalarından kurtulacağını düşünen o dönemin Kaliforniya siberkültüründeydi. Radikal görünen bu yaklaşım, gerçekte son derece muhafazakâr ve ataerkil. Bütün Batı düşüncesi, maddesellik ile akıl arasındaki karşıtlık üzerine kurulmuştur. Kitabım, dünyayı aşağıdan yukarıya doğru kavramak için bu maddeselliği esas alan farklı bir bakış açısı öneriyor.

Yirmi sekiz yıl önce Batı imparatorluğunun günlerinin gerçekten sayılı göründüğünü yazmıştınız. Şu anda tanık olduğumuz şey, bu imparatorluğun son bir direnişi mi?

Kitapta bu tür kışkırtıcı açıklamalarda bulundum… Bunlar kısmen kesin kabul ettiğimiz doğruları sorgulatmaya yönelik bir stratejiydi; belki de bu örnekte fazla iddialıydı! Ama göreceğiz: Her imparatorluk gibi Batı imparatorluğu da hem güçlü hem kırılgan. Yarın ne olacağını elbette bilmiyoruz. Olgulara bağlı kalmalıyız: Gelecek, henüz gerçekleşmemiş olandır. Tanımı gereği bilinmeyendir. Her şeyin önceden yazılmış olduğunu iddia eden kâhinlere ve geleceği önceden ele geçirmeye yönelik siyasi ya da teknolojik bütün girişimlere karşı mücadele etmeliyiz. Elbette bugün yapay zekâda olduğu gibi bir alana muazzam miktarlarda para yatırırsanız öngördüğünüz şey sonunda gerçekleşebilir. Ama bu, sanki doğal ya da kaçınılmazmış gibi, onun mutlaka gerçekleşmesi gerektiği anlamına gelmez.

Kitabınız, Donna Haraway’in Siborg Manifestosu ile başlattığı yaklaşımın izinden gidiyordu. Kitabınızda özellikle insan/makine ikiliğini yapıbozuma uğrattınız. Transhümanist akımlar karşısında kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?

«Transhümanizm» sözcüğü bana daha ilk anda olumsuz geliyor. Bana göre kendilerini transhümanist olarak tanımlayanlar, sonsuza kadar yaşama umuduyla sinirsel implantlar ya da biyonik protezlerle dolaşan zengin beyaz erkekler. Kitabım bu bakış açısını benimsemiyor, tam tersine. Daha çok, insanın çevresinden bütünüyle ayrılamayacağını hatırlatmanın bir yoluydu.

Kullandığımız teknolojilere bağlıyız. Akıllı telefonla ilişkimize bakın: Onu gittiğimiz her yere götürüyoruz, sürekli elimizde tutuyoruz. O biz değiliz ama bizden bütünüyle başka bir şey de değil. Bu durum yalnızca bu cihaza özgü değil; her icat dünyayla ilişkimizi değiştirdi. Fotoğraf, olayları hatırlama biçimimizi kökten değiştirdi. Bugün bu yeni teknolojilerin daha rahatsız edici yanı, olasılıklar alanını daraltmaları, bizi ele geçirmeleri ve yönlendirmeleri. Giderek her yerde hazır bulunan bir altyapının içine yerleşiyorlar.

1995’te Sibernetik Kültür Araştırma Birimi’nin kurucuları arasında yer aldınız ve iki yıl sonra birimden ayrıldınız. Bu birim o tarihten beri hızlandırmacılığın yükselişiyle ilişkilendiriliyor. Bu ilişkilendirme yerinde mi?

Evet, ne yazık ki öyle derim. Daha sonra hızlandırmacılık adıyla anılacak olan şeyin başlangıçta düzeni altüst etmeye yönelik bir yönü vardı: Teknolojilerin, onları kontrol ettiklerini düşünenlerin aleyhine hareket etmeye zorlanabileceği fikri söz konusuydu. Ancak teknolojik gelişmenin yavaşlatılamayacağı ve sonucunda ne olacağını görmek için hızlandırılması gerektiği fikri tehlikeli bir bakış açısına dönüştü. Üstelik bugün alınan pek çok kararın merkezinde bu fikir yer alıyor.

ChatGPT’nin 2022’de kullanıma sunulmasından bu yana yapay zekâ etrafında yürütülen tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Büyük dil modelleri büyüleyici. Ama zekâ sahibi değiller; hatta yapay bile değiller. Bunlar, bir bakıma dünyadan çaldıkları insan bilgisini barındıran, bu bilgiyi çok hızlı işleyip başka biçimlerde yeniden sunan devasa veri bankalarından ibaret. Bu teknolojiye yatırılan bütün para da tam olarak, akıllı bir makine biçiminin ortaya çıkmasını sağlayabilecek bir kırılma noktasına ulaşma umuduyla, teknolojinin gelişimini hızlandırmayı amaçlıyor.

Bu sistemler her şeyden önce bakış açılarımızın standartlaşmasına, imkânlarımızın daralmasına katkıda bulunuyor. Bu platformları başka amaçlara yönlendirebileceğimizi umamayız, o kadar. Daha mütevazı, tekil ve yerel direniş eylemlerine yönelmek gerekiyor; sürekli verimli olmayı reddetmek için kahve içmeye fazladan yarım saat ayırmak kadar basit bir eylem bile olsa. Ya da Google Haritalar’ı kullanmadan seyahate çıkmak. Bu yeterli değil ama hâlâ mümkün ve aynı zamanda gerekli!

Feminist düşünce, güç ve tahakküm üzerine kurulu bu dünya görüşünü sorgulamaya katkıda bulunabilir mi?

Kesinlikle. Günümüzün kuir ve feminist hareketleri, yaşamanın, düşünmenin, iletişim kurmanın ve topluluklar oluşturmanın başka yollarını öneriyor. Bana göre bunlar bir umut kaynağı. Kararlılıkları ve zaman zaman öfkeleri olumlu bir şey; çünkü bilinçlerin uyanmasına katkıda bulunabilir. Ne yazık ki burada cinsiyetçi ve ırkçı şiddetin, dünya genelindeyse militarist şiddetin arttığını da görüyoruz. Gerici tepki güçlü. Ayrıcalıklı konumlarda bulunanlar iktidarlarını korumak, hatta artırmak ve kullanmak istiyor.

Yirmi yılı aşkın süredir neden yeni bir deneme kitabı yayımlamadınız?

Güzel soru! Pek çok başka şey yaptım. Daha kısa metinler yazdım. Biliyorsunuz, 1990’lar yazı yazmakla ve ders vermekle geçen çok yoğun bir dönemdi. O on yılın sonunda biraz uzaklaştım; tatile ihtiyacım vardı. Sonra hayat işte, bildiğiniz gibi. O tatil epey uzadı. Ama umarım başka kitaplar da çıkar. Yeni bir proje üzerinde, çok yavaş bir tempoda çalışıyorum.


Zekâ Artık İktidarın Tarafında Değil (Sadie Plant ile Söyleşi, 1995)

1995’te Alien Underground 0.1’de yayımlandı

Ceza Adaleti Yasası, Birleşik Krallık’ta devletin çok çeşitli tehditlerle başa çıkma yetkisini muazzam ölçüde genişleten yeni bir yasa. Pornografi üretenlerden göçebe gezginlere, rave partilerine katılanlardan avcılığı sabote edenlere, doğa yürüyüşçülerinden gündelik hayat içinde suçlu konumuna düşürülenlere kadar uzanan bir kesim karşısında devlet, mülkiyet yasasına ve ‘edeplilik’ hükümranlığına yönelik her türlü direnişi paniğin körüklediği bir baskı dalgasıyla ezmeye hazırlanıyor. Yasaya karşı düzenlenen gösterilerde şimdiden geniş çaplı birkaç ayaklanma yaşanmışken, Birleşik Krallık yaygın bir çalkantı döneminin eşiğinde görünüyor. Birçok kişinin inancına göre bu dönem, en azından, kelle vergisine karşı direnişin Thatcher’ı iktidardan düşürmesine benzer biçimde, Muhafazakârların on beş yıllık iktidarını sona erdirecek. Burada siyaset köklü biçimde değişti. Yeni kuşaklar, ana akım siyasetin bütünüyle dışında bırakılıp siyasal temsil haklarından yoksun kalırken, sözde devrimciler sanrılarında canlandırdıkları hangi kuramsal sıfır yılına gidiyorlarsa oraya doğru geri yürüyüşlerini sürdürüyorlar. Bu arada insanların ve maddi unsurların örgütlenmesini tasarlamanın ve gerçekleştirmenin yeni yöntemleri ortaya çıkıyor: Bir fraktal düzeyde, doğrudan bu yasa tasarısının hedef almaya hazırlandığı insanlar eliyle; başka bir düzeydeyse kadınların değişen konumunu, sentetik yaşamın yeni biçimlerini, ekonomik yoğunluğun yer değiştirmesini ve buna eşlik eden ‘Avrupalı erkek’in iktidarsızlaşmasını, bilimin daha önce birbirinden ayrı tutulan bütün alanlarında kendini örgütleyen sistemlerin anlaşılmasını kapsayan, daha geniş bir küresel gelişmeler dizisi olarak…
Bütün bu alanları sözcük demetleri hâlinde bir araya getiren, kendisini ‘eski-insan’ ilan etmiş kişilerden biri Sadie Plant. Plant’in yazıları, içinde bulunduğumuz bu önemli zamanlar üzerine kataleptik bir tefekküre dalmak şöyle dursun, bizzat denetimden çıkışın önüne geçilemez bir selini yaratıyor. Burada duyusal sözcük oyunları, sinapsları yerinden oynatan bir düşünce derinliğiyle karışıyor; doğru yere uygulandığında bu karışım, denetime, tuzun sümüklüböceğe yaptığını yapıyor.

m Peki, bugün Birleşik Krallık’ta Ceza Adaleti Yasası ve benzeri meseleler etrafında neler oluyor?

s Şöyle: Bir yanda, ‘Temellere Dönüş’ sözünde ifadesini bulan gerici güçlerin topyekûn yeniden saf tutuşu var ve bu, özünde, aşağıdan yukarıya doğru kendini örgütleyen çok sayıdaki faaliyete karşı verilmiş panik içindeki bir tepki. Aslına bakarsan bütün rave ortamı, hatta rave sonrası ortam, Britanya’yı gerçekten değiştirdi. Bence insanların düşünme biçimini de değiştirdi. Sık sık söylendiği gibi hippi sonrası bir tarzda gerçekleştiğini düşünmüyorum bu değişimin. Örneğin öğrencilerde görüyorum: Artık tarih ya da edebiyat gibi tek bir disipline bağlı kalmakla yetinmiyorlar; biyoloji, iktisat, edebiyat ve çoklu ortam sanatını aynı anda öğrenmek istiyorlar. Bu da eskiden sınırları iyice belirlenmiş ve birbirinden ayrı olan disiplinler arasında yatay bağlantılar kurmakla ilgili. Sanat ortamında da aynı hareketin çoklu ortam aracılığıyla gerçekleştiği açık: Artık yalnızca görsel sanatçı, yazar ya da başka bir şey değilsin. Bu alanlarda ilginç bir şeyler yapan insanların çoğu, başka alanlarda ve başka mecralarda çalışan insanlarla yeniden buluşuyor. Dolayısıyla bütün bu alanlarda, bilginin hiyerarşik, yukarıdan aşağıya işleyen denetiminden çok daha yatay, aşağıdan yukarıya gelişen, bağlantıcı bir yaklaşıma geçiş yönünde temel bir örüntü bulunduğunu düşünüyorum. Bence bu geçiş de biyolojideki keşiflerle, iktisattaki yeni çalışmalarla, hatta beynin nasıl işlediğine ilişkin kavrayışımızı geliştiren araştırmalarla birleşiyor. Çünkü beynin de bir zamanlar sanıldığı gibi yukarıdan aşağıya işleyen hiyerarşik bir organ değil, yatay işlem yapan bir sistem olduğu ortaya çıkıyor.

m Yakın tarihli bir yazında, ‘Etten çıkmak, yalnızca bedeni terk etmek değil de organizmanın ötesine geçmek, işte bu anlama mı geliyor?’ diye soruyorsun. Bunun, varlıklı bir ailenin miras fonundan geçinen William Burroughs’un ve ‘Gitmek İçin Burada’ kitabını yazan adamın evrimle ilgili fikirleriyle ilişkisi ne? Onun beden karşıtlığı, beyin denen şey/uzay gemisi, senin anlattıklarınla nasıl ilişkileniyor?

s Şu anda yerleşik olan iki konumdan biri bedensizleşmeden, öteki bedenleşmeden söz ediyor. Ya bedenden çıkıp stratosferdeki bir bölgeye gidiyorsun ya da organizmanın içinde kalıyorsun. Bence ikisi de doğru değil. İnsanlar bedenden çıkmaktan söz ederken hâlâ ruhun ya da her hâlükârda maddi olmayan bir şeyin yerleşebileceği, cennet gibi büyük, aşkın bir uzam bulunduğunu varsayıyorlar. Bana kalırsa böyle bir uzam yok. Evren böyle bir yer değil; bir tür idealist kurgu değil, maddi bir süreç. Dolayısıyla maddeden çıkamazsın; can alıcı nokta bu. Ama maddenin nesneler ve elbette organizmalar biçiminde şekillendiği, sınırlandırıcı örgütlenmesinden çıkabilirsin. Organizma, sözcüğün tam anlamıyla, organlarının çevresinde örgütlenmiştir; kullanılan sözcükler zaten her şeyi anlatıyor.

m Peki, sence insanlar şu anda hangi kaçış yollarını kullanıyor?

s Mesela bütün o dans meselesi ve sanal gerçeklikle ilgili bütün deneyler var tabii; üstelik son derece pratik bir düzeyde. Fakat bunun da ötesinde mesele, insanların yapmaya çalıştıkları şey ya da yaptıklarını sandıkları şey değil. Bu, zaten bizim başımıza geliyor. Bana öyle geliyor ki biz istesek de istemesek de organizma mutasyona uğruyor.

m Nasıl bir mutasyon bu?

s Mesela yalnızca çoklu ortamı düşün. Çoklu ortamdan önce birbirinden ayrı mecralar vardı ve hepsi de göz gibi mevcut insan organlarına dayanıyordu. Hatta buradan hareketle bütün bilgi anlayışının fallik organ etrafında kurulduğunu söylerdim. Yani hepsi belirli organlara, kulaklara, gözlere ve benzerlerine dayanıyordu. Ama çoklu ortamdan söz etmeye başlayınca ayrı mecralardan, dolayısıyla ayrı organlardan söz etmek de anlamını yitiriyor. Beden, ancak hâlâ ayrı organlar, ayrı duyular, ayrı mecralar olarak düşünebildiğimiz şeyler için bir işleme sistemine dönüşüyor. Ne var ki bunların birleşmeye başladığı noktaya gelince artık bedenden bir organlar toplamı olarak söz etmiyorsun. Beden, her türlü maddi akışın kaynaştığı bir noktaya dönüşüyor ve insanlar da birbirlerinden ayrı bireyler olmadıklarını fark ediyor. Üstelik bu, yalnızca kolektivite hakkında yeni birtakım fikirler edinilebildiği için falan değil; insanlar hormonal iletişim gibi şeyleri anlamaya başladıkları için de böyle: İnsanlar arasında ve insanlarla maddi dünyanın geri kalanı arasında her türden iletişim gerçekleşiyor. Böylece bireyin doğadan ya da dünyanın geri kalanından ayrı olduğu yönündeki eski fikir ortadan kalkıyor. Bana kalırsa bütün tahakküm sistemleri de böyle bir ayrılığa dayanıyordu.

m Evet! Peki, bu başka nasıl sonuçlar doğuruyor?

s Bu tür bir etki yaratan iki uyuşturucu LSD ve MDMA. Ama uyuşturucu ticaretinin bütünü de büyüleyici. Onu, bütünüyle küresel, denetimden çıkmış bir kayıt dışı ekonomi olarak düşünebilirsin. Dünyanın ulus-devletler temelindeki bütün örgütlenişine inanılmaz bir tehdit oluşturuyor. Uyuşturucuyla Savaş’ın nedeni bu. Uyuşturucuları yasallaştırmanın imkânsızlığı da buradan geliyor; mevcut politikaları sürdürmenin imkânsızlığıysa neredeyse krizin kendisini özetliyor. Ve bu gerçekten büyük bir kriz.

m Pornografi bugün birçok feminist tarafından yeniden olumlu bir şey olarak görülüyor. Bunun nedeni ne, seni hangi tür pornografi tahrik ediyor ve pornografi sağlıklı mı?

s Sağlıklı mı? Hayır, sağlıklı değil! Bütünüyle hastalıklı! Zaten herkesin ondan hoşlanmasının nedeni de bu. Çünkü sağlık, temizlik ve benzerleri çoktan pencereden atıldı. Beni hangi pornografinin tahrik ettiğine gelince: Birmingham’da yarı lezbiyen, yarı makine pornografisi gibi şeyler yazan bir grup insan var ve evet, ben böyle şeylerden hoşlanıyorum. Mesele insan-sonrası pornografi. Çünkü pornografinin çoğu yine memeler, kıçlar ve organlarla ilgili. Gereken şeyse bunların ötesine geçmek. Örneğin bakteriyel seks muazzam bir potansiyel barındırıyor: bakteriyel pornografi!

m …Buzdolabını açman yeterli. Öyleyse temellere dönelim. Kadın nedir? Uyuşturucu nedir? Ve bilgisayar nedir?

s Sibernetik ve bilgisayarlarla ilgili ilginç olan şu: Neredeyse söylemeye bile gerek yok ama bunlar başlangıçta yalnızca yerleşik yapıları pekiştirmek ve mevcut düzeni korumak üzere tasarlanmıştı. Teknik açıdan da ilk bilgisayarlar seri çalışan makinelerdi ve merkezi işlem birimleri etrafında örgütlenmişlerdi; dolayısıyla onlar da fazlasıyla yukarıdan aşağıya işleyen sistemlerdi ve yukarıdan aşağıya örgütlenmiş bir dünyanın sürmesine hizmet ediyorlardı. Ama en temel anlamda bile makine zekâsını ya da yapay zekâyı geliştirmeye başladığında —bir bilgisayarı henüz oluşum aşamasındaki zeki bir makine olarak düşün yeter— zekânın temel özelliği, açıkça, öğrenmesidir. Üstelik kendi başına bir şeyler öğrenecek ve uzmanların ona yüklediklerini öğrenmekle sınırlı kalmayacaktır. Bu dönüşüm artık yapay zekâ alanında gerçekten yaşandı: Yukarıdan aşağıya işleyen uzmanlıktan aşağıdan yukarıya gelişen öğrenme süreçlerine doğru köklü bir kayma oldu. Bu da eğitime yöneltilen meydan okumayı besliyor; çünkü öğretme işi bir kenara atılıyor ve her şey artık öğrenme meselesine dönüşüyor.
Bu, bilgisayarın iç bileşimini gerçekten değiştirdiği gibi dünyadaki somut etkilerini de değiştirdi. Dünyada kadınların durumunu örnek alırsan elbette ileriye ve geriye doğru atılan adımlar var, ama yine de kadınların daha fazla özgürlüğe kavuşması yönünde genel bir eğilim mevcut. Bu, Marx’ın dediği gibi ailenin, devletin, eğitimin, sendikaların eski yapılarını ve bütün eski toplumsal kısıtlamaları silip süpüren gayriinsani —bunlar sözcüğün tam anlamıyla gayriinsani— ekonomik ve teknik değişim süreçleriyle çok yakından ilgili.
Bunun kaçınılmaz sonuçlarından biri kadınlar için yeni bir özgürlük. İşin ironik yanı, feminizmin genel olarak tam tersi yönde ilerlemiş olması: Bir anlamda her zaman yukarıdan aşağıya getirilen bir çözüm olan siyasal bir çözüm istemiş olması. (Mesele, ‘hadi kadınları örgütleyelim’ ya da ‘şunun şunun gerçekleşmesini sağlayalım’ meselesi.) Oysa mevcut durumda ilginç olan, insanların umduğu değişimlerin gerçekleşmesi; ama bunlar, onları gerçekleştirme girişimleri sayesinde değil, neredeyse bu girişimlere rağmen gerçekleşiyor. Mesela kız öğrencilerin okulda daha başarılı olmaya başlaması meselesini düşün. Bu, fırsat eşitliği için mücadele eden bütün çevrelerin gözlerinin önünde ama aynı zamanda onların haberi bile olmadan gerçekleşti. İnsanlar kızların daha başarılı olması için çaba gösterdiği için gerçekleşmedi. Bana kalırsa bütün alanları kapsayan genel bir kayma var. Geçmişte kadınların konumunu düşünürsen, kadınlar neredeyse bilgisayar gibi kullanıldılar: Ataerkinin sürmesini, kuşakların yeniden üretilmesini ve benzerlerini sağlamak üzere makineler olarak. Bu da yine, ataerkil amaçlar ve iktidar yapılarının amaçları için araç olarak kullanılan şeylerin, kendini örgütleyen ve artık amaçlara hizmet eden araçlar olmaksızın kendi başlarına harekete geçen sonuçlar üretmesinin bir başka örneği. Aynısı medya için, hatta ticaret yolları ve metalar için de geçerli; ne de olsa Batı kültürlerinde kadınların kendileri de gerçekten meta işlevi gördüler.
Ve metaların ‘akıllanmaya başladığı’ rahatlıkla söylenebilir. Biliyorsun, bilgisayar ‘ilk akıllı meta’, ama kadınlar da elbette akıllı metalar. Dünyanın hâlâ kendi etraflarında döndüğünü düşünen, her şeyi örgütleme konumundaki insanlarsa bu süreçte asıl kaybeden kesimi oluşturuyor. Üstelik kadınlar, geçmişteki konumları yüzünden güçlü bir kimlik duygusuna da hiçbir zaman sahip olamadılar ve bu her zaman ciddi bir sorun oldu: Kadınların şizofren ya da histerik oldukları gerekçesiyle kapatılmaları ve benzeri şeyler de bundan kaynaklandı. Ama şimdi o güçlü kimlik duygusu korkunç bir dezavantaja dönüşüyor; onunla büyümüş herkes bugün bunun sonuçlarından mustarip ve yakın gelecekte de gerçekten acısını çekecek.

m Her şey çılgınca denetimden çıkıp tepetaklak olurken, hâlâ Wired gibi yayınlar ve onların öne çıkardıkları insanlar var; bu süreçten çok kısa sürede büyük paralar kazanabileceklerini düşünüyorlar…

s Doğru, ama yaptıklarını sandıkları şey… Açıkçası bu işten para kazanmaları kendi başına benim için mutlaka bir sorun değil. Sorun, süreç üzerinde denetim sahibi olmaları. Eskiden mülkiyetle denetimin el ele gittiği açık; ama artık meselenin bu kadar basit olduğuna ikna olmuş değilim. Mesela fikrî mülkiyet bunun klasik bir örneği. İstediğin kadar hoplayıp zıplayabilir ve ‘bu benim’ diyebilirsin; ama gerçek şu ki, hoşuna gitse de gitmese de artık senin değil.
Örneğin ortalıkta kendilerini hâlâ yöneten, yukarıdan aşağıya işleyen bir konumda ‘Bilim İnsanları’ olarak gören, geleceğimizi yarattıklarını düşünen bilim insanları var. Neyse ki yalnızca safça düşünüyorlar. Dolayısıyla bana kalırsa zekânın ortaya çıkışını eski beyaz erkeğin yetki alanının çok ötesinde görmek giderek daha mümkün hâle geliyor. Yine böyle konumlardaki insanlar bütün gösteriyi yönettiklerini düşünebilirler; ama hepimiz gibi onlar da aynı tür moleküler mühendislik süreçlerine tabi olan küçücük bileşenlerden ibaret. Ortaya çıkmakta olan gezegensel zekâ bağlamında bakıldığında, yaptıklarını sandıkları şey, gerçekte yaptıkları şey açısından önemsiz kalıyor. Dolayısıyla bu sürecin baştan sona her yerinde niyetlerle etkiler arasında büyük bir ayrım var. Bugünkü duruma katkıda bulunan bütün niyetler istisnasız kötüydü ve her zaman mevcut denetim yapılarını sürdürmeye yönelikti. Ama etkiler giderek denetimden çıkıp kendi yoluna gidiyor; sibernetiğin konusu da neredeyse tam olarak bu.

m Kendini örgütleyen sistemler, punk, hackerlık, tabandan feminizm veya işçi sınıfının kendiliğinden gelişen, sendika denetimi dışındaki örgütlenmesi gibi kültür ya da altkültürlerden nasıl ayrılıyor? Aynı şeyden mi söz ediyoruz, yoksa farklı bir şeyden mi?

s Bence aslında aynı şeyi düşünmenin yeni ve daha iyi bir yolu bu. Geriye dönüp baktığında, ‘Ha evet, tabii ki insanlar bunu hep yapıyordu’ diyorsun. Ama bence bundan gerçekten yararlanabilecek olanlar, bunu yaptıklarını kendileri de gerçekten görebilenler. Mesela tabandan feminist örgütlenmenin önemli bir bölümünü ele alalım. Pornografi meselesini düşünürsen, bu insanlar kendi aralarında örgütlenmiş olabilirler. Ama kendilerini özörgütlenme süreçleri olarak düşünselerdi pornografiye karşı çok farklı bir tutumları olurdu ve kültür hakkında yasa koyan, kültürü denetleyen bir konumda olmak istemezlerdi. Dolayısıyla insanlar hem gerçekten özörgütlenmeyi hayata geçirdikçe hem de bunu yaptıklarının farkına vardıkça süreç kendi kendini bir kademe daha ileri taşıyor.

m Peki, öz üretim (autoproduzione) ile senin sözünü ettiğin şey arasında nasıl bir fark var?

s Şöyle: Bence öz üretim ve benzeri her türlü anlayışın benim sözünü ettiğim şeye temas etme ya da ona çok yaklaşma potansiyeli var. Büyük ölçüde de hepsi aynı etkilerle şekillendiği için… Biliyorsun, Negri ve başkaları Deleuze ile Guattari’den, Foucault’dan ve bu gibi isimlerden etkileniyor; ben de öyle… Dolayısıyla benzer köklerden geliyorlar. Ama onların tanımladığı biçimiyle öz üretim hâlâ çok büyük ölçüde ‘benlik’ etrafında dönüyor; çok daha eski, burjuva tarzı bir özkimlik, kolektif kimlik ya da toplumsal kimlik anlayışına dayanıyor. Benim sözünü ettiğim şeyse bütün bunların içinden geçen ve bütün bunları mümkün kılan, fakat bunların ötesine de uzanan bir şey. Devleti, şirketleri ve diğer bütün kurumları nasıl çözüp dağıtıyorsa ‘benliği’ de aynı ölçüde çözüp dağıtıyor.

m O hâlde bu, üzerinde çalışılacak bir başka temel ilkeler dizisi de sunmuyor, öyle mi?

s Hayır, hiçbir ilkeye ihtiyacımız yok. Ama bence kültürel virüsler çok iyi bir ipucu sunuyor; mühendislik anlayışı da öyle. Siyasal denetimi ele geçirmeyi ya da başka insanları örgütlemeyi umamazsın; insanların bunu istemesi de gerekmiyor. Mesele, o anda nerede bulunduğuna, içinde olduğun durum her neyse ona ve o durum içinde neleri tasarlayıp gerçekleştirebileceğine gerçekten soğukkanlı ve sakin bir biçimde bakmak. Durumu denetim altına almak ya da dogmatik bir şekilde bir şeyleri oldurmak konusunda kendini fazla büyütmek yerine, şurada burada küçük ayarlamalar yapmak; bunların şaşırtıcı ve beklenmedik etkileri olabilir. Bir yerin havasını değiştirmek istiyorsan oraya girip yönetimi ele geçirerek yapmazsın bunu. Aşağıdan yukarıya doğru işleyen, çok daha incelikli küçük müdahaleler yapabilirsin. Fikirleri yayma ve benzeri meselelerde de bütün bu kültürel virüs fikri gerçekten büyüleyici ve çok kullanışlı. İnsanların zihnine nasıl yerleştiklerini görebilirsin; böylece onları nasıl kullanacağını da kolayca anlarsın.

m Senin kültürel virüs anlayışın, mesela Richard Dworkins’inkiyle nasıl karşılaştırılabilir?

s Dworkins hâlâ fazlasıyla bir bilim insanı. Kültürel virüslerden gayet rahat ve bir noktaya kadar çok ilginç biçimde söz ediyor; ama kendisinin de virüs gibi yayılan bir bulaşma olduğunu düşünmüyor. Hâlâ bilim insanının kendisi olduğunu düşünüyor. Bir adım daha ileri gidip kendisinin de bu sürecin ne kadar ayrılmaz bir parçası olduğunu, eski bilim insanı anlayışındaki gibi süreci yöneten kişi olmadığını görebilseydi, evet, bence o da epey ilginç olurdu.

m Pekâlâ! Öyleyse kültürel virüsler…

s Uyuşturucular bunlardan biri elbette. MDMA büyüleyici bir örnek; çünkü sonuçta yıllardır ortalıktaydı. İnsanlar onu altmışlı yıllarda bile kullanmıştı, ama anlaşılan o zaman doğru zaman değildi. Kültürel virüsün özelliği uzun süre uykuda kalabilmesi ve sonra bir şeyin onu tetikleyebilmesi ya da onun başka bir şeyi tetikleyebilmesi. Yine can alıcı nokta, böyle şeylerden mecazi olarak söz etmemek; çünkü bunu yaptığında eski dünyayı olduğu gibi bırakmış oluyorsun. Bu, meseleye ilişkin yeni bir düşünme biçiminden ibaret değil. Evet, aynı zamanda yeni bir düşünme biçimi, ama yalnızca maddi zorunluluk yüzünden öyle; ‘hadi yeni bir fikirler dizisi bulalım’ diye değil. Yalnızca eski fikirler dizisi bütünüyle geçerliliğini yitirdiği için böyle. Düşünmenin kendisi de maddi bir süreç ve o da bütün bunların bir parçası. Fikirlerle başka her şey arasında böyle bir ayrım yok.

m Mesele, onu nereye yerleştirdiğin.

s Evet. Britanya’dan çoğu zaman nefret etsem de burada bulunmanın epey ilginç olduğunu giderek daha fazla düşünüyorum. Kısmen, aristokrasiden kalma bir sürü kalıntının oraya buraya dağılmış olmasından ötürü; bu da alttaki düzeyde olumlu bir etki yaratma eğiliminde. Dolayısıyla burada inanılmaz bir yeraltı kültürü var ve bana öyle geliyor ki yetkililer, başka Avrupa ülkelerinde bile sahip oldukları türden bir boğucu hâkimiyeti burada tam olarak kurabilmiş değiller. Britanya’nın konumu da ilginç: Yalnızca Avrupa’yla Amerika arasında yer aldığı için değil; çünkü bence Avrupalı değil ve açıkça Amerikalı da değil. Aynı şekilde Kuzey Avrupa ve İskandinavya’yla Güney Avrupa arasında da tuhaf bir yerde duruyor. Birleşik Krallık, bence tuhaf bir deney bölgesi.

m Bu sözler de Britanya Turizm Kurulu sponsorluğunda sunuldu.

s Biliyorum, berbat, değil mi? Ama bazen burada olmanın ne anlamı olduğunu görebiliyorum.

m Peki, Ceza Adaleti Yasa Tasarısı bütün ihtişamıyla yürürlüğe girdikten sonra Britanya’da neler olmasını bekliyorsun?

s Bence iki şey olacak aslında. Buna katılmayabilirsin… Bir yandan insanlar zorunlu olarak yasayı giderek daha fazla görmezden gelecekler. Biliyorsun, bu da bütün durumu iyice keskinleştirecek. Çünkü insanların öylece durması mümkün değil; duramazlar ve zaten durmak da istemezler. Sonra da temelde eski dünya ile yeni dünya arasındaki karşı karşıya gelişin giderek daha fazla kutuplaşacağını düşünüyorum. Bence mesele neredeyse bu kadar basit. Bu kutuplaşma ne kadar artarsa bir bakıma o kadar iyi; çünkü bana kalırsa Sağ ya da yetkililer inanılmaz derecede dar görüşlü davranıyor ve doğrudan aşağıdan yukarıya gelişen eğilimlerin ekmeğine yağ sürüyorlar. Ama gerçekten öyle! Tanrım, resmen belayı üzerlerine çekiyorlar, öyle değil mi lan!

m Evet, sanki kimse bunu çözemiyor.

s Çünkü aptallar. Bak, mesele zekânın nerede olduğu. Zekâ artık iktidarın tarafında değil. Mesele bu.

m Pekâlâ, bitirmek için iyi bir slogan oldu.

s Hayır, ama gerçekten zeki değiller! Dünyada neler olup bittiğinden haberleri bile yok! Bu da iyi bir şey! Geçmişte bütün toplumsal yapı, bütün zeki insanları iktidarın tarafına çekmeye adanmıştı. Yalnızca zeki insanları da değil; çünkü mesele bunun çok ötesine geçiyor: Zeki süreçlerden söz ediyoruz. Artık insanların gidebileceği tek yer iktidarın yanı değil. Piyasaların ilginç olmasının bir nedeni de yine bu. Çünkü örneğin bir üniversite yayınevi için kitap yazmakla açık piyasaya kitap yazmak arasındaki fark, mutlak kısıtlanma ile mutlak özgürlük arasındaki farktır.

m Yine de piyasaların kendi başlarıyla piyasalar aracılığıyla işleyen somut güçler arasında bir fark var. Belki bu ikisini birbirinden ayırabilirsin.

s Şöyle: Nasıl kadınlar, istersen böyle ifade edelim, yapısal olarak erkekler arasındaki iletişimin aracı oldularsa, ticaret yolları ve metalar da açıkça yalnızca şirketin, devletin ya da diğer büyük ve güçlü yapıların sürekliliğini sağlamanın araçları oldular. Ama artık devletin kendi piyasaları tarafından aşındırıldığı giderek daha belirgin biçimde görülüyor ve piyasalar artık devletin amaçlarına hizmet eden salt araçlar olarak iş görmüyor. Bunun ötesine geçecek kadar hızlandılar. Mesela Batı, Pasifik kıyısındaki ülkelerin ekonomik patlamasını durduramıyor. Herhangi bir hükümetin yapabileceği hiçbir şey yok. İnsani düzeydeki iktidarın bu süreç üzerinde hiçbir denetimi yok.
Dolayısıyla tehlike şu: Devletlerin yerini şirketler alabilir. Bu da elbette hiçbir işe yaramaz. Fakat şirketler, hatta daha küçük şirketler ve firmalar bile tam olarak aynı sorunla karşılaşıyor. Çünkü piyasalarla, devletin içinde bulunduğu yapısal ilişkinin aynısı içinde bulunuyorlar ve onlar da kendi piyasalarının hâkimiyeti altına giriyorlar. Demek istediğim, bunun klasik örneği açıkça IBM. Şirketler artık hayatta kalmak istiyorlarsa eski dev çokuluslu şirketlere çok daha az benzer şekilde davranmaya başlamak zorundalar. İstedikleri kadar çokuluslu olabilirler; ama aynı denetimi mutlaka uygulayabilecekleri söylenemez. Kilit nokta da yine bu.
Ama piyasalar kapitalizmden çok farklı bir şey. Piyasalar yalnızca piyasa faaliyetinin yapılanmış biçimi. Meksika gibi bir yere gidersen, sözde merkezî planlama yılları boyunca bile sürmüş, inanılmaz canlı bir taban ticaret ekonomisi görürsün. İnsanlar her şeyin ticaretini yapıyor; orada tabandaki yaşam tarzı bu. Herkes her şey için birbirine birkaç sent ya da buna benzer küçük miktarlar ödüyor; ama bu dolaşım herkese bulunduğu yerden sürünerek de olsa doğrulma fırsatı veriyor. Bütün bunlar son derece acil, çünkü örneğin refah devleti sona erdi ve insanlar kendilerini yeniden bir araya getirmenin yeni yollarını bulmak zorundalar; bulacaklar da, hatta şimdiden buluyorlar. Bu, bağımlılığa dayalı bir kültürün hem avantajlarının hem dezavantajlarının gerçekten sona ermesi demek. Mesele bunu fiilen teşvik etmek değil. Zaten gerçekleşiyor.

m Bunu nasıl hızlandırabiliriz?

s Devletten herhangi bir şey isteyen herkes daha baştan neredeyse boku yemiş demektir. O yüzden mesele, devleti gerçekten yıkacak hakiki bir anarşizm yaratmak. Devlet de elbette şu anda büyük bir memnuniyetle kendi kendini yıkıyor. Dolayısıyla teşvik edilebilecek süreç bu.


SİBERFEMİNİZM SONRASI?

NAT MULLER, SADIE PLANT’LE BULUŞUYOR

Dee[^1]
Çeviren: Damares Bastos Pinheiro[^2]
Çevirinin yayımlandığı yer: Das Questões, cilt 20, sayı 1, Ekim 2025, s. 671–685.

Özet

Nick Land’le birlikte CCRU’nun kurucusu olan Sadie Plant’le[^3] küratör ve eleştirmen Nat Muller’ın[^4] yaptığı, çevrimiçi Fringecore dergisinin genel yayın yönetmeni Dee tarafından 1 Ağustos 1998’de düzenlenen bir söyleşinin çevirisidir. Söyleşide CCRU’nun kuruluşu ve ilgi alanları, sibernetik feminizm, emperyalizm, teknoloji ve kültür, yapay zekâ ve siberfeminist VNS Matrix kolektifinin Mutant Orospu Manifestosu gibi konular ele alınmaktadır.

Anahtar kelimeler: Çeviri. Söyleşi. Sadie Plant. Fringecore. CCRU.

Özet

Nick Land’le birlikte CCRU’nun kurucusu olan Sadie Plant’le küratör ve eleştirmen Nat Muller’ın yaptığı, çevrimiçi Fringecore dergisinin genel yayın yönetmeni Dee tarafından 1 Ağustos 1998’de düzenlenen bir söyleşinin çevirisi. Söyleşi, CCRU’nun kuruluşu ve ilgi alanları, sibernetik feminizm, emperyalizm, teknoloji ve kültür, yapay zekâ ve siberfeminist VNS Matrix kolektifinin Mutant Orospu Manifestosu gibi konuları kapsıyor.

Anahtar kelimeler: Çeviri. Söyleşi. Sadie Plant. Fringecore. CCRU.

SİBERFEMİNİZM SONRASI? — NAT MULLER, SADIE PLANT’LE BULUŞUYOR

Sadie Plant, Birmingham ve Warwick üniversitelerinde ders verdi. Dijital Kadın: Feminizm ve Yeni Teknolojiler (1998)[^5], En Radikal Jest: Postmodern Bir Çağda Sitüasyonistler (1992)[^6] kitaplarının ve teknoloji ile toplumsal cinsiyet üzerine çok sayıda makalenin yazarıdır. Sadie, siberfeministlerin en yetkin temsilcisi olarak tanındı. Sadie’yle Brüksel’deki Kaai Tiyatrosu’nda, sanat ve teknoloji üzerine bir konuşma yaptığı sırada tanıştım.

Söyleşi

Nat Muller: Warwick Üniversitesi’ndeki “Sibernetik Kültür Araştırma Birimi”nin[^7] yöneticisisiniz. Ne tür araştırmalar yapıyorsunuz? Eğer “Kültürün Sanal Kompleksi” başlıklı, GelecekDoğa[^8] kitabında yayımlanan yazınızda ileri sürdüğünüz gibi akademi gerçekten de bilginin aktarılması süreci üzerindeki hâkimiyetini yitiriyorsa lisansüstü araştırma biriminizin yaklaşımı hangi bakımdan farklılaşıyor? Uygulamada bir kurum içinde “bağlantıcı/aşağıdan yukarıya” bir yaklaşım nasıl hayata geçirilebilir?

Sadie Plant: Sorunuzdaki ilginç ters köşe şu: Ben birimden bir yıl önce ayrıldım. Bunun sebebi olumsuz gerekçeler ya da sorunuzun ima ettiği, kuşkusuz mevcut olan güçlükler değildi. Gerçekten titiz bir disiplinlerarası çalışmayı mümkün kılmak için gerekli olan bu tür kurumsal değişimleri başlatmaya çalışmanın kişisel bedeli çok yüksek. Disiplinler, bölümler ve benzeri yapılar etrafında böylesine örgütlenmiş üniversitelerde çok sayıda disiplinlerarası merkeziniz olabilir; ancak başlı başına yeni bir disiplin alanı geliştirmek çok zordur. Sorunuzda yerinde biçimde belirttiğiniz gibi, bu tür bir çalışmayı bir kurum içinde yürütmek özellikle zordur. Yedi yıl boyunca bir kurum içinde bu işi yapmaktan keyif aldım ve bunun için çabaladım; bir bakıma, bir noktaya kadar işler iyi gitti. Ama yaklaşık bir yıl önce kendi yazılarıma yoğunlaşmaya karar verdim. Yine de “Sibernetik Kültür Araştırma Birimi” Warwick’te varlığını sürdürüyor ve bütün meselenin odak noktası, “aşağıdan yukarıya” işleyen bir örgütlenme biçimi olmasıydı. Bu, her zaman en güçlü yanıydı. O sıralar sayıları yaklaşık on iki olan lisansüstü öğrencilerin işleri aynı biçimde yürütmeyi sürdürmelerini umuyorum.

Her öğrenci kendi projesi üzerinde çalışıyordu ve hepsi yeni teknolojilere bir ölçüde ilgi duyuyordu; ancak bu ilgi, makinelerin parçalarından çok teknolojilerin kültürel ve felsefi yönelimleriyle ilgiliydi. Bir örnek vereyim: Öğrencilerden biri kuir kuram üzerine çalışıyordu ama karmaşık dinamiklerden gelen modelleri kullanarak yeni bir kültür kavramı geliştirmeye ve “kuir” gibi bir terimin yayılışını nasıl açıklayabileceğini bulmaya çalışıyordu. Hâlâ devam eden çalışması giderek virüse dayalı bir modele yaklaşıyor ve AIDS sonrası kuir olgusuna odaklanıyor. “Virüs”ü yalnızca apaçık anlamıyla ele almakla kalmıyor, bunu daha geniş bir bağlamda virüs yoluyla bulaşmayı araştırma fırsatı olarak kullanıyor. Dolayısıyla sözünü ettiğim şey, birinin ötekini etkilediği bir örüntüden ziyade, kültür ile teknoloji arasındaki TAM DA BU tür etkileşim.

Bütün öğrenciler, çalışma alanları ne olursa olsun, felsefi bakımdan son derece materyalistti. Başta Deleuze ve Guattari ya da Foucault olmak üzere başka düşünürleri de okuyabiliyorlardı. Uygulamada, kültüre geleneksel akademik hümanizmin baktığı biçimde bakmak yerine, kültürü yeniden düşünmek için yeni paradigmalar arıyorduk. Bana göre teknoloji yalnızca insan kültüründen söz etmek için değil, gerçekte HER TÜRLÜ kültürden söz etmek için kullanılabilir: Biyolojik bağlamda bir Petri kabındaki kültürden küresel bir kültür kavrayışına kadar. Dolayısıyla ilgilendiğimiz fikirler kesinlikle insan karşıtı değil, daha ziyade İNSAN MERKEZLİ OLMAYAN fikirlerdi.

Pratikte ise öğretime aşağıdan yukarıya bir yaklaşım getirmenin çok zor olduğu açık; çünkü öğretim ve eğitim anlayışının tamamı baştan sona yukarıdan aşağıya işliyor. Araştırma Birimi gibi ortamlarda bile bilgiyi gerçekte iletme biçimimiz inanılmaz derecede ilkel. İtiraf edeyim, yazmayı tercih ediyorum. Bunun da elbette kendi sorunları var; ama en azından, bilginizle bir tür sahnede durduğunuz ve onu bir sınıftaki bilgisiz insanlara dağıttığınız düşüncesini ortadan kaldırıyor. Özellikle zeki yetişkinlerle çalışıyorsanız o sahnenin ötesine geçmenin acil bir gereklilik olduğuna inanıyorum. Eğitim konusuyla çok ciddi biçimde ilgilenmedim ama eğitim üzerine bazı şeyler yazdım ve eğitimdeki krizin okul eğitiminden itibaren başladığını düşünüyorum. Bilgisayarlara ve internete aşina olan, bilgiye kendi başlarına erişebilen yeni okul çağı kuşaklarına ne olacağını görmek çok ilginç olacak. Şu anda her öğretmenin karşı karşıya olduğu sorunun, kendi rolünün ne olduğu sorusu olduğunu düşünüyorum. Böyle bir rol varsa bunun çok daha fazla aracılık rolü olacağına inanıyorum. Benim kişisel öğretim yaklaşımımda vurgu her zaman temel beceriler ve ilgi duyulan şeyler üzerinde oldu. İnsanlara kendi çalışmalarını yapabilmeleri için kaynaklar vermek istiyorsanız en iyi yolun, kendi yeteneklerini keşfetmelerine yardımcı olmak olduğuna inanıyorum.

Nat Muller: Kendinizi siberfeminist olarak tanımlıyorsunuz. Bu sizin için ne anlama geliyor?

Sadie Plant: Bu sözcüğü yalnızca betimleyici bir terim olarak kullandım ama ne yazık ki üzerime bir etiket yapıştı. Keşke kendimi hiç siberfeminist ilan etmeseydim!! Bunun sonucunda yayınevlerinin reklamlarının parıltısından payınıza düşeni alıyorsunuz; bu da bir ürünün paketlenmesi sürecinde gözlemlenebilecek, kendi başına ilginç bir belirti. Sanırım pek çok insan siberfeminist diye adlandırılan eserleri okumuştur, ama bu insanların kendileri hiçbir şekilde siberfeminist değil. Karmaşık dinamiklere ve benzeri şeylere bakıyorlar ama bunlara siberfeminist bir yaklaşımla bakmıyorlar. Bilirsiniz, Dijital Kadın adlı kitabım çeşitli feminist tartışmaları ele alıyor ama onu feminist bir kitap olarak görmüyorum; bence zeki okurların çoğu da öyle görmüyor. Dolayısıyla kitabın kapağında ve çevresindeki bütün tanıtım faaliyetlerinde yer alanlarla kitabın gerçekten içerdiği şeyler arasında ilginç bir uyuşmazlık var; bu da üzücü.

Bununla birlikte, “siberfeminist” teriminin ilginç bir yanı var; zaten başından beri bu terimi anmamın sebebi de buydu. Siberfeminist olmanın ne anlama geldiği konusunda en ufak bir fikrim yok ama birkaç yıl önce insanların “siberfeminizm” sözcüğünü konuşmaya başladığı bir dönem oldu. Başından beri ilgimi çeken şeylerden biri, bu sözcüğün neredeyse aynı anda birçok farklı yerde, özellikle de Avustralya’da ortaya çıkmasıydı. Sanırım insanlar, teknolojinin erkeklere özgü olduğu yönündeki eski, kaba ve geleneksel anlayışın sınırlarını bir ölçüde görmeye başlamıştı ve bunun ötesine geçmeye yönelik her girişim “siberfeminist” etiketiyle anılır oldu. Ama ben bunu göründüğünden çok daha ilginç buluyorum: Bu terimin güçlü kullanım alanlarından biri, onu bir hareket ya da benzeri bir şey saymaksızın, feminizmin ve “kadınların kurtuluşunun” tarihinde geriye doğru iz sürmenin ve bunun nasıl gerçekleştiğine ilişkin çok daha materyalist ve doğrusal olmayan bir tarih anlatısı kurmanın olası yollarını aramaktır.

Feminizmi, birtakım değişimlerin gerçekleşmesini sağlamış ve dolayısıyla bunların sorumluluğunu olumlu anlamda üstlenen bir siyasi hareket olarak görme eğilimi de vardı. Aynı zamanda, belli şeyleri başaramadığı duygusuyla kendisini suçlama eğilimi de söz konusuydu. Oysa bence siyasi hareket hiçbir zaman bütünüyle sorumlu değildir. Yani olayları gerçekleştiren yalnızca O değildir; insan unsuru meselenin tek unsuru değildir. Mesele çok daha fazla, karmaşık teknolojik, ekonomik ve kültürel değişimlerle bağlantılıdır. Bu yönde düşünmenin tehlikesi, kolayca kaba bir ekonomik vaaza kapılabilmenizdir; bu da aynı ölçüde ciddi bir hata olur. Ama ben bu konumlar arasında ortak bir zemin bulmaya çalışıyorum. Temelde şu tür sorularla uğraşıyorsunuz: “Herhangi bir olumlu toplumsal değişim yalnızca siyasi kararlar ve siyasi eylem meselesiyse feminizm muhtemelen son 2.500 yılın herhangi bir anında ortaya çıkabilirdi; peki NEDEN ŞİMDİ? Neden yirminci yüzyılda?”

Açıkçası bunun kaynağında birbirinden ayrılamaz çeşitli maddi değişimler vardı. Teknolojik değişim özellikle ilginçtir; belirleyici olduğu ya da olayların gerçekleşmesine tek başına yol açtığı için DEĞİL, kültürde işlerin nasıl yürüdüğünün altyapısıyla yakın bir ilişkisi bulunduğu ve farklı örgütlenme biçimlerine ilişkin güçlü örnekler sunduğu için. Örneğin telefon sisteminden internete geçiş, kültürel ve toplumsal değişimlerle gerçekten de benzer bir paralellik gösteriyor. Bir anlamda feminizmin tarihine ilişkin doğrusal olmayan bir kavrayış geliştirmeye çalıştım. Bunu daha önce hiç böyle ifade etmemiştim ama burada kesinlikle siberfeminist bir yan var. Bu açıdan tarihe dönüp baktığınızda, Sanayi Devrimi’nin toplumsal cinsiyet alanındaki ilişkilerde önemli bir dönüşüm olduğunu, dünya savaşlarının da elbette temel dönüm noktaları oluşturduğunu görebilirsiniz. Benim ilgilendiğim siberfeminizm TAM OLARAK BUYDU.

Nat Muller: Bu oldukça muğlak bir terim; çünkü “siber” öneki bir bakıma interneti çağrıştırıyor, oysa siz her tür teknolojiye ve bunların çok çeşitli etkilerine değiniyorsunuz. Bazen bu tür bir feminizmin kültürel (beyaz, akademik) emperyalizme nasıl düşmeyeceğini merak ediyorum. Ekonomik ya da akademik imkânları bulunmayan kadınlara yönelik bir şey var mı burada? Bu kadınların gündemleri de hesaba katılıyor mu? Örneğin fabrikalarda çip lehimleyen kadınlar ne olacak?

Sadie Plant: Şey, sanırım burada ilginç bir nokta var. Kadınların teknolojiyle etkileşimine ilişkin bütün bu tarihsel soyağacı aynı zamanda coğrafi bir mesele. Elbette fabrikalarda çalışan bu kadınlar bütün bu yapının en altında yer alıyor; bundan hiç kuşkum yok. Ama bir yandan düşünmeye değer ilginç bir nokta var: Siz, ben ve bütün bu kadınlar, bu yapının ister tepesinde ister tabanında olalım, bir şekilde hepimiz bilgisayar kullanıyor ya da üretiyoruz. Erkeklerin egemen olduğu bir kültürden söz ettiğimiz düşünülürse bu, kendi başına ilginç bir bağ.

Nat Muller: Oldukça iyimser bir bakış açısı sunuyorsunuz. Bu, kadınlar arasında bir tür bağ oluşturuyorsa erkekler de bu teknolojileri o kadınların sırtından yararlanarak kullanmayı sürdürüyor.

Sadie Plant: Kesinlikle. Sömürü sömürüdür. Ama fark şu: Bu fabrika işçisi kadınlar, umarım daha hızlı bir tempoyla da olsa, Batı’daki kadınların Sanayi Devrimi sırasında ya da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından geçirdikleri değişimlerin aynısını yaşıyorlar. Feodalizmden çıkıp bugün sizinle bu konuşmayı yapabileceğimiz noktaya ulaşmamız yaklaşık yüz yıl sürdü. Güneybatı Asya’nın bazı ülkelerinde ev içi alana hapsolmuş olmaktan fabrika yönetmeye geçişin görece küçük bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu bir kuşak sürebilir ama bizim durumumuzdaki gibi iki yüz ya da üç yüz yıl sürmeyecek. İyi bir durum değil ama burada bir dinamik bulunduğunu, durumun bu kadar sabit olmadığını düşünüyorum. Bu kadınların üstlendikleri roller, hatta bu fabrikaların coğrafi konumları bile geçici olgular; sonsuza kadar aynı yerde takılıp kalmış değiller, işleyen bir dinamik var. Olumlu yanı bu olabilir. Evet, çip fabrikalarına sıkışıp kalmışlar ama eskiden ev içi alana hapsoldukları gibi hapsolmuş değiller. Batı’daki kadınların durumuna benzeyen bir başka nokta da şu: Hiç ekonomik bağımsızlığı olmamakla bir miktar ekonomik bağımsızlığa sahip olmak arasında çok büyük fark var.

Nat Muller: RosieX’le[^9] yaptığınız bir söyleşide, bütün o kaotik/teknolojik kültürün dişilleşmiş bir kültür olduğunu ve kültürümüzün bir bütün olarak giderek daha dişil hâle geldiğini söylemiştiniz. İçimdeki toplumsal inşacı bu noktada kaşını kaldırıyor. Kısacası, bununla ne demek istediniz?

Sadie Plant: Şöyle söyleyeyim: Her türlü toplumsal inşacı konumdan uzaklaşmak İSTİYORUM; çünkü bunun basit bir toplumsal inşacılık meselesi olduğunu düşünmüyorum. Yani öyle olsaydı neden bunu öylece değiştirmiyoruz?! Dolayısıyla bunun yanlış olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde kaba biyolojik belirlenimciliğin de yanlış olduğunu biliyoruz; çünkü bir şeyleri değiştirebiliyoruz. Öyleyse bu ikisi arasında bir orta yol bulmalıyız: Şeyler toplumsal olarak inşa edilirken aynı zamanda hem toplumsal hem de genetik/biyolojik bakımdan belirli türde özellikleri edinme ve biriktirme eğilimi de gösterir. Böylece yüzyıllar geçtikçe, dişi/erkek ya da dişil/eril diye adlandırılma EĞİLİMİ gösteren ama kuşkusuz sabit olmayan bir özellikler kümesi ortaya çıkar. Sanırım biyolojiyi yalnızca orada duran, bütünüyle olup bitenlerin dışında kalan bir “şey” olarak düşündüğümüz dönemde bu mesele anlamsız görünüyordu. Oysa artık biyoloji hakkındaki fikirlerimiz hızla gözden geçiriliyor ve belirli bir nüfusun, yüzyıllardır aynı durumda olsa bile, zorunlu olarak değişmez olmadığını; kültürel ve toplumsal değişimlerle birlikte fiziksel ve bedensel değişimlerin de meydana geldiğini fark ediyoruz. Üstelik artık insanların çevreleriyle her türlü bağlamdaki etkileşimi hakkında çok daha sağlam bilgilerimiz var. Dolayısıyla insan bedeni ya da bu bağlamda “kadın olmak”, artık biyolojik bakımdan sabit bir şey değil. Bu, bedeninizden kente kadar çeşitli düzeylerdeki kültür kavrayışıyla ilgili; bütün bunlar değişme eğiliminde. Bu değişimlerin şu anda GERÇEKTEN gerçekleştiği bir döneme tanıklık ettiğimize inanıyorum.

Nat Muller: Peki neden “dişil” olana doğru bir değişim?

Sadie Plant: Şey, doğru ya da yanlış —ki burada bunun yanlış olduğunu söylemeyi çok isterdik— geçmişte, katılsak da katılmasak da “dişil” ya da “eril” olarak değerlendirilmiş bazı davranış biçimleri, nitelikler ve özellikler var. Bana öyle geliyor ki çağdaş kültürün uyum sağlama, aynı anda birden fazla işi yürütme, esneklik ve benzeri talepleri, kadınların yalnızca hayatta kalabilmek için —elbette en kötü sebeplerle— geliştirmek zorunda kaldıkları nitelikler. Öncelikle şu ilginç bir gözlem: Standartlaşmaya, merkezileşmeye, hiyerarşilere ve benzeri şeylere böylesine yatkın bir kültür —bilgisayar neredeyse bütün bunların timsaliyken— gelişerek bunların neredeyse tam tersini talep eder görünen bir kültüre dönüştü. Geçmişte bu kadar teşvik edilen beceriler —çok mantıksal ve dolaysız bir düşünme biçiminin, yani klasik eril düşünme biçiminin becerileri— birdenbire neredeyse işlevsiz hâle gelmeye başladı. İstihdama ya da demografik örüntülere bakmanız, tipik kadın işleriyle tipik erkek işleri arasındaki dağılımda, elbette düşük ücret ve yarı zamanlı çalışma gibi bütün sorunlarla birlikte, köklü bir değişim yaşandığını görmenize yeter. Buna rağmen muazzam bir toplumsal değişim söz konusu. Bana kalırsa bunlar doğrudan bağlantılı; çünkü bu yeni teknolojiler yeni çalışma biçimleri talep ediyor ve toplumun buna en hazırlıklı kesiminin kadınlar olduğu ortaya çıkıyor. Başka bir şey olmasa bile bu hikâyede ilginç bir ironi var: Uzmanlaşmış, yukarıdan aşağıya işleyen çalışma biçimlerini yaygınlaştırma girişimi, durumu tersine çevirip tam karşıtını üretti.

Nat Muller: Az önce söylediklerinizi yapay zekâ ya da yapay yaşamla ilişkilendirmek gerçekten ilgimi çekiyor. Önermesel bilgiye ve yukarıdan aşağıya işleyişe dayanan uzman sistemlerden uzaklaşıp daha çok aşağıdan yukarıya yaklaşımı benimseyen sistemlere yönelen bu hareket, artık beceriye dayalı bilgi, bedensel bilgi ve feminist bilgi kuramları gibi pek çok farklı bilgi kuramına yer açtı. Hani, öteden beri değersizleştirilmiş olan bilgi türlerine.

Sadie Plant: Evet, “sezgi” bunun iyi bir örneği. Sezgi, bağlantıların bir bağlantıcı sistem içinde kurulmasını gerçekten gözlemleyebildiğiniz yeni dağıtık yapay zekâ sistemleri için neredeyse teknik bir terime dönüşüyor. Bu konuda konuşmanın tek yolu, bunları sezgi parlamaları olarak betimlemek. En fazla itibarsızlaştırılmış bilgi türünün, dişil olanla ilişkilendirildiği için küçümsenen sezginin, titiz mantığı neredeyse geride bırakıyor olması inanılmaz. Bir makinenin gerçekten düşünmesini istiyorsanız sezgisel olmasına izin vermelisiniz. Bütün bunların en ilginç yanı, feminizmin ortaya çıkıp her şeyi yıkmış olması değil; sistemin kendisini yıkmış olması. İşin güzelliği burada. Kendisini hayata geçirmeye çalışırken kendi yıkımına yol açan klasik ataerkil toplumsal örgütlenme imgesi hakkında da buna çok benzer tarihsel gözlemler yapılabileceğini düşünüyorum. Bu tür merkezî kontrolü ne kadar çok HEDEFLERSENİZ, onun karşıtına dönüşme tehlikesini de o kadar artırırsınız. Bu eğilimlerin aynı ölçüde belirgin olduğu bir dönemde yaşıyoruz: Bir yanda Microsoft’un merkezileşme eğilimi, öte yanda sokak düzeyinde, tabandan yükselen ve giderek büyüyen, neredeyse anarşik teknolojik faaliyet var. Gerçekten, her biri diğerini besliyor. Bence yapılabilecek en değerli şey, yukarıdan aşağıya yaklaşımın bütün paradigmasının altını oymak.

Nat Muller: VNS Matrix’in[^11] “Mutant Orospu Manifestosu”ndan[^10] şu alıntı hakkında yorumunuzu almak isterim (Fringecore’un 3. sayısına bakın): “İnternet, koca baba mainframe’in[^12] partenogenez yoluyla doğmuş yabani mutant orospu kızıdır. Kontrolden çıktı Kevin, o ortaya çıkan sosyopat sistemdir[^13]. Kızlarınızı eve kapatın, orospunun ağzını bantlayın ve götüne bir fare sokun.”[^14]

Sadie Plant: Vay canına!! Buna ne diyebilirim ki?! Pekâlâ, VNS Matrix’in çalışmalarını ilk gördüğümde çok etkilenmiştim; çünkü, ne demek istediğimi anlıyorsanız, bir tür “mağduriyetçi feminizm”den çok uzak görünüyordu. O zamanlar bu tutum insana öylesine iyi geliyordu ki! Bilirsiniz, sinsi, ortaya çıkan ve kontrol edilemeyen bir eğilim duygusu var; bu, kuşkusuz VNS Matrix’in kolektif hayal gücünün ürünü olan bir kurgu, ama aynı zamanda kültürde yaygın biçimde hissedilen bir korku. Bence VNS Matrix bunu dile getirebiliyor ve “mağdur rolü”yle özdeşleştirildikleri için yollarına devam edemeyen pek çok kadın için bir tür yol göstericiye dönüşebiliyor. VNS Matrix’in güzelliği, ortaya attığı savları kuşkusuz metaforik ifadeler olarak okuyabilmeniz, fakat bunların salt sanatsal fantezi olmaması. Yani, ortaya çıkan bir örgütlenme olarak bu yapının partenogenetik niteliği, bütün o mutasyon ve yabanileşme eğilimi yalnızca metaforik bir ifade olsaydı bile yine de güçlü olurdu; ama en etkileyici yanı, aynı zamanda fiilen yaşanan bir gelişmeden de söz etmesi. İşte bütün bu sebeplerle hayranıyım.

Kaynakça

  • DEE. Siberfeminizm Sonrası? Nat Muller, Sadie Plant’le Buluşuyor (Post-cyberfeminism? Nat Muller Meets Up Sadie Plant). Fringecore, sayı 6, 1999.
  • BARRAGÁN, Paco. Nat Muller’la Söyleşi (Interview with Nat Muller). Artpulse Magazine [çevrimiçi]. Erişim: (🔗).
  • BIRD, Jon ve diğerleri. GelecekDoğa: Doğa, Bilim, Kültür (Futurenatural: Nature, Science, Culture). 1. baskı. Hazırlayan: Jon Bird ve diğerleri. Londra ve New York: Routledge, 1996, 13. bölüm. Erişim: (🔗).
  • EVANS, Claire L. İlk Siberfeministlerin Sözlü Tarihi (An Oral History of the First Cyberfeminists). Vice Magazine [çevrimiçi], 11 Aralık 2014. Erişim: (🔗).
  • GEERINCK, Jan-Willem. Fringecore. Jahsonic [çevrimiçi]. Erişim: (🔗).
  • PLANT, Sadie. Dijital Kadın: Feminizm ve Yeni Teknolojiler (Mulher digital: feminismo e novas tecnologias). Çev. Ruy Jungmann. Rio de Janeiro: Editora Rosa dos Tempos, 1999.
  • PLANT, Sadie. Sıfırlar ve Birler: Dijital Kadınlar ve Yeni Teknokültür (Zero + ones: Digital women and the new tecnoculture). New York: Doubleday, 1997.
  • PLANT, Sadie. En Radikal Jest: Postmodern Bir Çağda Sitüasyonist Enternasyonal (The Most Radical Gesture: The Situationist International in a Postmodern Age). Londra ve New York: Routledge, 1992.
  • PLANT, Sadie. [Çevrimiçi]. Erişim: (🔗).
  • STEM WOMEN. Rosie Cross (RosieX). Avustralya Bilimler Akademisi [çevrimiçi]. Çevrimiçi erişim: (🔗).
  • VNS Matrix. Mutant Orospu Manifestosu (Bitch Mutant Manifesto). VNS Matrix [çevrimiçi], 1996. Erişim: (🔗).

Notlar

[^1]: Dee —araştırmalarımda yalnızca soyadını bulabildim— artık yayımlanmayan çevrimiçi Fringecore dergisinin genel yayın yönetmeniydi. Nat Muller, Sadie Plant’le Buluşuyor başlıklı söyleşi, derginin 1 Ağustos 1998’de yayımlanan Kaos Mutfağı (Chaos Cooking) adlı 6. sayısında yer alıyor. Dergi hakkında bazı bilgilere şu bağlantıdan erişilebilir: (🔗). Özgün metni izlemek için Muller’ın sözlerini italik, Plant’in sözlerini italik olmadan bıraktım. Kalın harfle yazılmış sözler ise belki Dee’ye aittir; bu nedenle aradaki belirsizliği bir ölçüde korumayı tercih ettim.

[^2]: Brasília Üniversitesi Felsefe Bölümü Felsefe Lisansüstü Programı’nda doktora öğrencisi.

[^3]: Plant hakkında daha fazla bilgi için kendi sitesine bakınız: (🔗).

[^4]: Orta Doğu’da çağdaş sanat ve medya üzerine uzmanlaşmış bağımsız küratör ve eleştirmen. Bu söyleşinin yapıldığı 1990’lı yıllarda feminist edebiyat ve kuir kurama odaklanarak İngiliz Edebiyatı okudu ve kendisinin de belirttiği gibi siberfeminizme ilgi duymaya başladı. Bakınız: (🔗).

[^5]: Kitabın Portekizce çevirisini kullandım. Bunun için bakınız: PLANT, Sadie. Dijital Kadın: Feminizm ve Yeni Teknolojiler (Mulher digital: feminismo e novas tecnologias). Çev. Ruy Jungmann. Rio de Janeiro: Editora Rosa dos Tempos, 1999. Özgün eser: PLANT, Sadie. Sıfırlar ve Birler: Dijital Kadınlar ve Yeni Teknokültür (Zero + ones: Digital women and the new tecnoculture). New York: Doubleday, 1997.

[^6]: Serbest çeviri; özgün eser: PLANT, Sadie. En Radikal Jest: Postmodern Bir Çağda Sitüasyonist Enternasyonal (The Most Radical Gesture: The Situationist International in a Postmodern Age). Londra ve New York: Routledge, 1992.

[^7]: Cybernetic Culture Research Unit (CCRU) adının serbest çevirisi: Sibernetik Kültür Araştırma Birimi.

[^8]: Bakınız: Bird, Jon ve diğerleri. GelecekDoğa: Doğa, Bilim, Kültür (Futurenatural: Nature, Science, Culture). 1. baskı. Hazırlayan: Jon Bird ve diğerleri. Londra ve New York: Routledge, 1996, 13. bölüm. Çevrimiçi erişim: (🔗).

[^9]: RosieX, 1993’te oldukça popüler olan çevrimiçi Geekgirl dergisini kuran Avustralyalı yayıncı Rosie Cross’un siberfeminist adıdır. Bunun için bakınız: (🔗).

[^10]: Portekizce çevirisini bulamadığım için başlığı serbestçe çevirdim. Özgün adı Bitch Mutant Manifesto olan 1996 tarihli çalışma buradan okunabilir/izlenebilir: (🔗).

[^11]: VNS Matrix, 1991’de Avustralya’da Josephine Starrs, Julianne Pierce, Francesca da Rimini ve Virginia Barratt tarafından kurulmuş feminist bir sanat kolektifidir. Hem bu kolektif hem Plant “siberfeminizm” terimini ortaya atanlar olarak bilinir; terimi ilk kimin kullandığı kesin olarak belirlenebilmiş değildir. Kolektif, kuramcı Donna Haraway’e ithafen 21. Yüzyıl İçin Siberfeminist Manifesto‘yu ve bu söyleşide anılan Mutant Orospu Manifestosu‘nu yayımladı. Manifestolara ve VNS kolektifi hakkındaki bilgilere kendi sitesinden erişilebilir: (🔗). Kolektifin kendi tarihini ve siberfeminizm terimini anlattığı bir söyleşi de burada bulunabilir: (🔗).

[^12]: Bilgisayar terminolojisi sebebiyle mainframe sözcüğünü özgün biçimiyle korudum.

[^13]: Özgün metindeki emergent sözcüğünü, bir şeyin ortaya çıkışı anlamını taşıdığı, aynı zamanda belirli bir yabanıllık ve tutku duygusu uyandırdığı için Portekizceye aflorar olarak çevirmeyi tercih ettim.

[^14]: Portekizce bir çeviri bulamadığım için serbestçe çevirdim.


Sadie Plant ile Bir Söyleşi

Yayın: SWITCH, Cilt 11, Sayı 1 — Söyleşi Sayısı, Makale 5
Tarih: 8 Nisan 1999
Söyleşiyi Yapanlar: Brett Stalbaum ve Geri Wittig
İmza: SWITCH Ekibi
Kaynak: SJSU ScholarWorks (🔗)

Birleşik Krallık’taki Warwick Üniversitesi Sibernetik Kültür Araştırma Biriminde araştırmacı ve birimin direktörü. Sıfırlar + Birler: Dijital Kadınlar + Yeni Teknokültür ve En Radikal Jest: Postmodern Çağda Sitüasyonist Enternasyonal kitaplarının yazarı. Söyleşiyi yapanlar: Brett Stalbaum ve Geri Wittig.

Brett Stalbaum / Geri Wittig: Çalışmalarınız, hiyerarşik ortodoksluklara bunların çeşitli kültürel tezahürleri üzerinden meydan okuma eğiliminde; ancak yaklaşımınız, bunlara başka hiyerarşiler koyarak değil, dağıtık modeller aracılığıyla meydan okuyor. Bu stratejinin ortaya çıkmakta olan elektronik aktivizmle ilişkisi nedir?

Sadie Plant: Bana öyle geliyor ki eski siyasi mücadeleler — büyük ölçüde sol ile sağ arasındaki mücadeleler — aynı ölçüde yekpare ve hiyerarşik yapılar arasında yürütülüyordu; oysa Soğuk Savaş sonrası mücadele alanında belirleyici olan, bu tür yapılarla daha dağıtık ve yatay sistemler arasındaki karşıtlık. Bu ayrımı çizmenin kolay olduğunu söylemiyorum: «aşağıdan yukarıya» ifadesinin de ima ettiği gibi, daha dağıtık ağlardan kolaylıkla hiyerarşiler doğabilir; nitekim doğuyor da. Hiyerarşik yapılara gerçekten karşı koyacak şey, daha çok «aşağıdan yana doğru» diye nitelenebilecek bir şey olurdu. Yine de bunun, özellikle elektronik alanda, öğretici ve önemli bir ayrım olduğunu düşünüyorum. Çok çeşitli merkezî, şirketlere ve/veya devlete ait kuruluşlar, internetin eskiden çok daha açık ve kaotik görünen alanlarına giderek nüfuz ediyor olsa da elektronik ağların dağıtık doğasının her türlü tam kuşatmanın etkisini daima sınırlama olasılığı varlığını koruyor.

Brett Stalbaum / Geri Wittig: Birleşik Krallık’ta kısa süre önce yürürlüğe girmiş olan Ceza Adaleti Yasası üzerine Matthew Fuller ile 1995’te yaptığınız bir söyleşide, güçlerini ve denetimlerini artırmayı amaçlayan iktidar yapılarının, aşağıdan yukarıya gelişen muhalif eğilimlerin ortaya çıkmasına duyulan ihtiyacı körükleyerek bu denetimi istemeden zayıflatacaklarını öne sürmüştünüz. Niyetlerin bu şekilde istemeden boşa çıkarılması, karşıt güçler arasındaki bir mücadelenin her iki tarafını da etkileyebilecek gibi görünüyor. Değişim yaratmak için etkin biçimde çalışan hiyerarşik aktivist yapıların, dağıtık modellere ve özerk biçimde çalışan küçük aktivist hücrelerine yine de neden bu kadar direndiğini düşünüyorsunuz? Merkezî ve dağıtık bu iki modelin bir tür melezinin gelişebileceğini düşünüyor musunuz?

Sadie Plant: Uygulamada bu tür melezler gerçekten de gelişme eğiliminde: yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya örgütlenme kutuplarına saf biçimleriyle pek rastlanmıyor. En hiyerarşik yapılara bile her zaman bir ölçüde gayriresmîlik sızıyor; aynı şekilde, en dağıtık ağlarda bile merkezîleştirici eğilimler genellikle eksik olmuyor. Ama faaliyet gösteren küçük özerk hücrelerin şaşırtıcı derecede çok olduğunu düşünüyorum. Birleşik Krallık’ta bu tür faaliyetler kesinlikle çok canlı; bu hücreler ayakta kalabildikleri takdirde çoğu zaman daha örgütlü hâle gelseler de böylesi düğüm noktalarının durmadan ortaya çıkması, buradaki kültürel enerjinin büyük bölümünü sağlıyor gibi görünüyor.

Sanırım bu, insanın neyi başarmaya çalıştığına da bağlı. Son kertede pragmatizm, örgütlenme biçimlerine ilişkin ilkeler de dâhil olmak üzere, ilke meselelerinden çok daha önemli görünüyor. Merkezsiz ağlara duyduğum bütün coşkuya rağmen, yaklaşık yirmi yıl önce yayımlanmış anarşist-feminist bir broşürde «yapısızlığın tiranlığı» hakkında yapılan uyarıları hep hatırlıyorum: biçimsel yapıların yokluğu, baskın kişiliklerin ve benzerlerinin ortaya çıkmasına olanak tanıyabiliyor. Dolayısıyla burada da söz konusu hareketin ya da olayın özgül özelliklerini, ilgili kişileri ve unsurları, amaçları ve hedefleri ve benzeri etkenleri her zaman hesaba katmak önemli görünüyor.

Brett Stalbaum / Geri Wittig: Aktivizm alanında aşağıdan yukarıya işleyen dağıtık bir model uzun yıllardır gelişiyor ve başlangıçta dışarıda kalan bir unsur olan şey, çoğu zaman iktidar mevkilerine dâhil oluyor; böylece değişim, yerleşik yapıların içinden de sürmeye devam edebiliyor. Örneğin, 1980’lerin sonu ile 1990’ların başındaki AIDS aktivizmi hareketinde, ACT-UP gibi gruplarda yer alan ve önceden herhangi bir tıbbi uzmanlığı bulunmayan kişiler, zorunluluktan dolayı tedavi meseleleri hakkında son derece bilgili hâle geldiler. Bu kişilerin birçoğu devletin tıbbi danışma kurumlarına davet edilerek bu kurumlara dâhil edildi. Teknolojik sanat alanında da benzer dinamikler yaşanıyor: sanatçılar, yalnızca akademi içinde değil, sanayi içinde de çok sayıda bilimsel ve teknolojik disiplinin araştırmalarına ve tartışmalarına derinlemesine giriyorlar. Sizce bunun akademi açısından sonuçları neler? Sanat dünyası açısından sonuçları neler?

Sadie Plant: Eskiden bu ikilem beni hem büyüler hem de çok kaygılandırırdı. Sitüasyonistlerin «düzen tarafından geri kazanılma» kavramı, bu ikilemi düşünmek için hâlâ çok iyi bir yol; konuya böylesine ilgi duymaya başlamam da bundan kaynaklanıyordu. Ama artık gerçekten önemli olanın sistemdeki hareketin sürekliliği ve dinamizm duygusu, yani küçük ölçekli, tabandan gelen hareketlerin ortaya çıkmaya devam etmesi olduğunu düşünüyorum. Bu hareketler siyasi ya da sanatsal kurulu düzene dâhil olsalar bile, hatta tam da dâhil olduklarında, arkalarından daima yeni eğilimler beliriyor. Örneğin çok hızlı ilerleyen ve sürekli değişen dans müziğine bakıldığında, diyelim ki jungle ya da drum ‘n’ bass’in ana akım tarafından soğurulmasına veya düzen tarafından geri kazanılmasına üzülmek muhtemelen hata olur; asıl hayati olan, onların ardından yeni müziklerin, yeni yeraltı sahnelerinin doğmasıdır. Bu yeni oluşumlar da sonunda standart kültürün bir parçası olmaya mahkûm olsalar bile, o zamana kadar ortalığı hareketlendirebilirler. Benim asıl korktuğum ve karşı çıkılması belki de en önemli olan şey, böyle bir dinamiğin işlemeyi bırakması olasılığı: gerçekten önemli olan hareketin kendisi, faaliyetlerin durmadan ortaya çıkması.

Brett Stalbaum / Geri Wittig: Uyuşturucuların tehlikeleri ve denetlenmesine ilişkin kültürel söylem ile bilgi teknolojisinin tehlikeleri ve denetlenmesine ilişkin söylem arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Sadie Plant: Evet, bu çok ilginç bir soru. Uyuşturucular üzerine bir kitap yazmayı yeni bitirdim. Kitap bu soruyu doğrudan ele almıyor ama beni kesinlikle bu konu üzerinde derinlemesine düşünmeye yöneltti. Belki de bu düşüncelerin götürülebileceği en ilginç yön şu: uyuşturucuların denetiminin, özellikle uluslararası gözetim ve kolluk operasyonları bakımından incelenmesi, her tür bilginin denetlenebilme potansiyeli (ve elbette bu tür denetimlerden kaçınma olanakları) hakkında bize çok şey söyleyebilir. Uyuşturucular algıları değiştirir, davranışları dönüştürür, ruh hâllerini ve düşünmenin olanaklarını değiştirir; hem hükümetler hem de uluslararası kuruluşlar bunu yaygın biçimde bir tehdit olarak algılar. Psikoaktif uyuşturucuların hepsinin en ilgi çekici özelliklerinden biri, beyinde zaten iş başında olan kimyasallarla yakından ilişkili, sinirsel iletimi sağlayan kimyasal maddeler olmalarıdır. Uyuşturucularla yazılım arasında tarihsel ve işlevsel bakımdan pek çok paralellik vardır: her ikisinin de saptanması güçtür ve internet üzerinde verinin dolaşması gibi, bu iletişim kuran kimyasallar da sinir sistemi boyunca bilgi taşır. Ayrıca «işletim sistemini değiştirebilirler»; hem uyuşturucuları hem de bilgiyi denetlemeye yönelik girişimlerin altında yatan gerekçelerden biri de bu gibi görünüyor. Hem tıp mesleğinin hem de bilişim şirketlerinin ulaşmak istediği şeyin işletim sistemleri üzerinde tekel kurmak olduğu söylenebilir; uyuşturucuların ve bilginin gayriresmî aktarımı da tam bu tekele «sokak düzeyinde» durmaksızın meydan okur. Uyuşturucu ticareti ve uyuşturucuya karşı savaş, bir tür merkezî denetime başka bir merkezî denetimle karşı çıkmanın tehlikelerini de kusursuz biçimde örnekler: örneğin Microsoft’un ABD hükümetiyle mücadelesi, uyuşturucu kartellerinin ABD hükümetine bağlı kurumlarla, tıp mesleğiyle ve benzerleriyle mücadelelerine paralel olan, iki hiyerarşi arasındaki bir mücadeledir. Bu iki çatışmanın her ikisine karşı gerçek anlamdaki tek muhalefet, bunların hepsine direnen, hatta hepsini görmezden gelen, bütünüyle farklı türden küçük ölçekli faaliyetlerdir.

Brett Stalbaum / Geri Wittig: Donna Haraway ve Manuel De Landa, farklı yollarla, bedenin artık yalnızca bilinci barındıran bir kap olmaktan çıkıp genişlediği ve yeni gelişen teknolojilerle bütünleştiği sibernetik-materyalist bir beden çözümlemesi ortaya koyuyorlar. İletişim teknolojisi söylemi içinde bedeni nasıl konumlandırıyorsunuz?

Sadie Plant: Betimlediğiniz konumların genel çerçevesine büyük ölçüde katılıyorum. Bedenin, bilinç adı verilen başka bir şey için yalnızca bir bekleme yeri olduğu yönündeki Batılı anlayış, bana ruh, tin ve benzeri kavramlara uzanan, kelimenin tam anlamıyla arkaik ve çoğu zaman gerici bir fikir gibi geliyor. Siberuzay, gnostisizme, zihin/beden ayrımına ve bedenden bağımsız bilinç anlayışlarına yönelik yeni bir ilgi çağını başlatmış gibi görünüyor; ancak ben sibernetiğin içerimlerinin bütünüyle farklı yönlerde işlediğini, zihin/beden ayrımını güçlendirmek yerine sildiğini düşünüyorum. Hem organik hem de inorganik maddenin karmaşıklığı ve zekâsı gittikçe daha belirgin hâle geldikçe, bedenin maddeselliğinin onu edilgin ve atıl kıldığı düşüncesi de giderek geçerliliğini yitiriyor. Nörokimya, sinir ağları ve birçok farklı türde karmaşık sistem üzerine yürütülen güncel araştırmaların büyük bölümü de eskiden idealist, maddi olmayan ve elle tutulamaz oluşumlar sayılan pek çok şeyin, gerçekte son derece karmaşık maddi olayların ürünleri olduğunu düşündürüyor. Bu daha incelikli gelişmelere, protezlerin sözde doğal ve bireyleşmiş bedenin sınırlarını bulanıklaştırma olasılığını ve sinir ağlarıyla bilgi ağları arasında giderek artan karşılıklı bağlantıları eklediğinizde, çok farklı bir beden anlayışı belirmeye başlıyor. Bu ilişkinin her iki tarafının hem gerçekliğinde hem de onlara ilişkin algılarımızda değişim yaşanıyor: zihin daha maddi görünmeye başlıyor ve beden kendine özgü bir zekâya sahipmiş gibi kavranıyor.


Söyleşi: Sadie Plant: 21. yüzyılın bilişim gözdesi

Bilişim teknolojisi, kadınları en az çamaşır makinesi ve doğum kontrol hapı kadar kesin biçimde özgürleştirecek. Haftanın havalı kültür kuramcısı böyle söylüyor. Ama ona siberfeminist demeyin; etiketlere tahammülü yok.

11 Ekim 1997 Cumartesi, 19.02 (ABD Doğu Yaz Saati)

Sadie Plant tam bir bilmece. Kadınlar ve bilgisayarlar hakkında son derece aykırı şeyler söylüyor, ardından da sanki hiç olağandışı bir şey söylememiş gibi davranıyor. Kadınların teknoloji sayesinde özgürleştiğini söylüyor ve “histerik” düşünmenin pek revaçta olacağı bir gelecek öngörüyor. İster otoriter düşünme biçimlerinde ister misyoner pozisyonunda olsun, her alandaki erkek egemenliği sona ermek üzere. Gelecek kadınların; ya da en azından erkeklerin değil. Bütün bunlar, elbette, kuramsal düzeyde; ama Plant’in en iyi düşündüğü alan da tam burası.

Hem neden olmasın? Sonuçta henüz pek uzun sayılmayacak ömrünün büyük bölümünü akademide geçirdi (33 yaşında) ve yeni kitabı Sıfırlar ve Birler: Dijital Kadınlar + Yeni Teknokültür de bunu yansıtıyor. Kitapta parlak fikirlerin parladığı anlar var, ama bazı bölümleri de insanın aklını karıştırıyor. Freud, histeri ve cinsellikle ilgili bölümde biraz zorlandığımı söylüyorum; o da kitabın bu bölümünü soran ilk görüşmeci olduğumu belirtiyor. İçimden buna şaşırmadığımı geçiriyorum, çünkü Sıfırlar ve Birler pek çok şey olabilir ama bir çırpıda okunacak bir kitap değil; üstelik histeriyle ilgili bölüm de kitabın başlarında yer almıyor. Fakat sanal gerçekliğe dalmadan önce ona siberfeminist olmanın nasıl bir duygu olduğunu soruyorum.

Sadie bu soru karşısında biraz sıkıntılı görünüyor. “Bu siberfeminist lafının nereden çıktığını bilmiyorum,” diyor bezginlikle. Kitabının basın bülteninde kendisinden “Britanya’nın en ilginç kadını olarak tanımlanmış, kendini siberfeminist ilan eden biri” diye söz edildiğini gösteriyorum. Başını sallıyor: “Sanırım bu, ne kadar inkâr ederseniz insanların sizin o şey olmak istediğinize o kadar çok inandığı durumlardan biri. Bu sözcüğü ben hiçbir zaman kendiliğimden kullanmadım, kendimi de böyle adlandırmadım.” Peki ya Britanya’nın en ilginç kadını olarak anılması? Bunun kendisini hoşnut ettiğini söylüyor ama kahramanlar, hatta kadın kahramanlar fikrinin bile artık modasının geçtiğini düşünüyor. “Anlatmaya çalıştığım şeylerden biri, belirli kişileri seçip kahraman ya da her neyse o ilan etmenin geçmişte kalmış olduğu. Dolayısıyla bana böyle denmesinin gerçekten ironik bir yanı vardı.”

Buluştuğumuzda Plant, yeni kitabının kapağıyla uyumlu, gümüş rengi mokasenler giymiş. Koyu renk saçları, perileri andıran bir yüzü ve çarpık dişlerini gösteren bir gülümsemesi var. Kendi Kendinize Arapça Öğrenmek kitabını okuyor ve Camel Lights sigaraları hep elinin altında. Yayıncıları onu Hyde Park’a bakan White’s Hotel’e yerleştirmiş; arka planda tınlayan müzik eşliğinde, otelin beyaz masa örtüsü başında bir anarşistle söyleşi yapmak tuhaf geliyor. Ne de olsa burası, bar menüsünde Horlicks bulunan ve tuvaletlerinin kapılarında “Beyefendiler” ile “Pudra Odası” yazan bir otel.

Plant avizeleri yadırgamıyor. “Bu otelin insanın evinden uzaktaki evi gibi olduğunu söylüyorlar. Hadi oradan!” diyor. Özgeçmişine rağmen ayakları yere bu kadar sağlam bastığı için ondan hemen hoşlanıyorum. Sonuçta kendisi, felsefe doktorası olan ve Warwick Üniversitesi’nde Sibernetik Kültür Araştırma Biriminin kurulmasına yardım etmeden önce beş yıl boyunca Kültürel Çalışmalar dersleri vermiş Dr. Sadie Plant. Yine de Foucault bilgisini kimsenin gözüne sokmuyor; olağanüstü konu sapmalarına hızla dalıp ardından ansızın son derece sıradan bir şeye geçme alışkanlığı var. Nitekim Avustralya siberfeminizminin dünyasına hızlı hızlı konuşarak yaptığı bir gezintiyi şu sözlerle noktalıyor: “Seçme şansım olsaydı kendime yalnızca yazar derdim, gerçi bunun kimseyi tatmin etmeyeceğini biliyorum.”

İnsanlar, Sıfırlar ve Birler‘in çıkış noktasının da beş yıl önce çalıştığı üniversite bölümünde bilgisayarlı sisteme geçilirken Plant’in orada bulunmuş olması kadar gündelik bir olay olduğunu öğrenmekten belki de hoşnut kalmayacak. O sıralarda bilgisayar kültürünü araştırmaya başlamış. “İnternet’te özünde erkeğe özgü bir şey bulunduğu ve onunla başa çıkmak için gerçekten bilgisayar delisi bir oğlan olmanız gerektiği düşüncesi vardı. Bu bana son derece saçma geliyordu. Dolayısıyla işe, bütün bunların erkeklere özgü olduğu fikrini bir kenara atmaya çalışarak başladım ve tamamen rastlantı eseri Ada gibi, gerçekten çok ilginç bir hikâye anlatan bütün bu büyüleyici kişileri buldum.”

Lord Byron ile matematikçi eşi Annabella’nın tek çocuğu Ada Lovelace, kendisi de dokuma tezgâhını temel alan ilk “düşünen makine”nin ilk programcısıydı. Ada’nın hikâyesi, Plant’in kadınların ve makinelerin üstün konuma yükseldiği bir geleceğe ilişkin sıra dışı kuramına dokuduğu kadın tarihinin ipliklerinden yalnızca biri. “Makineler zekâ kazandıkça ve kendi kendilerini örgütledikçe kadın da öyle yapıyor. Onların mutasyonu, kadının da mutasyonudur,” diye yazıyor. Ama düşüncelerini çok daha uç noktalara da taşıyor: Kitap, Mona Lisa ile Ink Spots’a, sperm ile yumurtalara, cinsellik ile duyarlılıklara dalıyor. Yetmiş beş kısa bölümünün “mağara adamı”, “siber ten”, “kimyasallar” ve “kozalar” gibi başlıkları var. En iyisi kitabı şiir okur gibi okumak, üzerinizden akıp geçmesine izin vermek ve aklınızda nelerin kaldığına bakmak.

Sıfırlar ve Birler‘in temel inancı, kadınların teknoloji sayesinde özgürleştiği ve bugün yaşanan cinsiyet depreminin bu tarihsel sürecin yalnızca bir parçası olduğu. Nihayet yeniden Freud’a, histeriye ve cinselliğe döndük. Bir Camel yakıyor ve açıklıyor: “Tarihsel ironi şu ki bilgi işlem, olabildiğince mantıksal olacak şekilde tasarlanıyor. Gerçekten de bütün Batı mantık sisteminin en kusursuz örneği. Ama şimdi, erkek düşünme modelini temel alan sıralı mantığa dayalı bilgi işlemden uzaklaşma yönünde bir hareket var. Yeni gelişmeler, her bilgisayarın küçük ölçekte biraz İnternet gibi örgütleneceği fikrine işaret ediyor. Gelecekte bilgisayarlar, on dokuzuncu yüzyılda histerik düşünme diye tanımlanan şeye tekinsiz derecede benzeyen bir biçimde işleyecek. Bir oraya bir buraya sıçrıyorlar; bir parça bozuluyor ve her şey başka bir parçaya kayıyor,” diyor. “Biliyorsunuz, Freud bile histeri hakkında sık sık bir ölçüde hayranlıkla yazıyordu. Sanırım bu şekilde aşağılanmış pek çok özelliğin aslında epey yararlı olduğunun giderek daha fazla düşünüldüğünü görüyoruz.” Plant’in sevdiği tek etiket yazarlık ve şimdi tam da bunu yapmak için Warwick’den ayrılmış durumda. Sıradaki kitabı bir roman olabilir; böylece en azından bir alt başlık seçmek zorunda kalmayacağını söylüyor. Ya da uyuşturucuların tarihi, kullanımı ve etkileri hakkındaki iddialı projesine dönebilir. Kendi hayatının da “zaman zaman belirli bir psikedelik niteliği” olduğunu kabul ediyor ve cesurca yapılacak şeyin bütün uyuşturucuları yasallaştırmak olacağını düşünüyor.

Sonra birdenbire yeniden gündelik hayata dönüyoruz. Bu kez konu erkekler. Erkeklere ilişkin kuram, erkek egemenliği ya da sıralı mantık değil, gerçek erkekler. Plant, bir Yunan adasında güneş ve kumsalla geçirmeyi planladığı iki haftalık tatilden henüz dönmüş. Birkaç gündür oradayken Türkiye’ye günübirlik bir gezi yapmaya karar vermiş. “Sonra İstanbul’u gösteren bir yol levhası gördüm, ben de oraya giden bir otobüse binip bir hafta kaldım. Kimseyi tanımıyordum. Yanımda bir gezi rehberi bile yoktu. İşte asıl kendim gibi hissettiğim yer orası: o otobüse binmek. En iyi ve en mutlu olduğum anlar böyle anlar. Bir de İstanbul’da nefes kesici derecede yakışıklı bir gençle tanıştım; Boston’dan gelmiş, 23 yaşında. Üç günlük güzel bir aşk yaşadık. Bu gerçekten de pastanın üzerindeki krema oldu. İstersen fotoğraflarını gösterebilirim!” Bunun üzerine cıva gibi hareketli ayaklarını çapraz duruştan kurtarıp kocaman gülümsüyor; bu gülümseme, aslında nerede olmayı tercih edeceği konusunda bende en ufak bir kuşku bırakmıyor.

Sadie Plant’in Sıfırlar ve Birler adlı kitabı Fourth Estate tarafından yayımlanmıştır.


Makineyi Cinsiyetlendirmek

Dijital dünyanın üç kadını toplumsal cinsiyeti, teknolojiyi ve İnternet’i tartışıyor. Yazarlar Ellen Ullman ve Sadie Plant ile e-posta üzerinden bir yuvarlak masa söyleşisi.

11 Eylül 1997, 16.55’te (ABD Doğu Yaz Saati) yayımlandı

Teknoloji, onun yaşamlarımızda yarattığı değişimler ve bu değişimlerin özellikle kadınları nasıl etkilediği üzerine üç kişi arasında e-postayla yürütülen bu söyleşi, ülke çapında yayımlanan bir derginin isteği üzerine gerçekleştirildi. Daha sonra dergi, tartışmanın okurlarının «kavrayışını aşacağına» karar verdi. Belki de editörleri, söyleşinin çok küçük bir bölümünün bizim «kapı önünde sızlanmak» diye adlandırdığımız şeye, yani kadınların yüksek teknoloji dünyasının dışında bırakıldıkları yönündeki bildik yakınmaya ayrılmış olmasına şaşırmıştı. Bize göre bilgisayarların yaşamlarımızdaki rolüne ilişkin tartışma, o ilk günleri çoktan geride bıraktı.

Bunun yerine, yüksek teknolojinin dünyamızı yeniden biçimlendirmesinin daha temel yollarını sorgulayacak kadar kendimizi bu dünyanın içinde hissediyorduk. Giderek daha fazla kadın «aynı anda birden çok işi yürütmeyi» bir yaşam biçimi hâline getiriyorsa bu, özgürleştirici mi, yoksa çıldırtıcı mı? Bilgisayarlar otoriteyi merkezîleştiriyor mu, yoksa merkezsizleştiriyor mu? Dünya Çapında Ağ, kullanıcılara daha fazla mı, daha az mı güç veriyor? Makineler herhangi bir zaman «zeki» sayılabilir mi? Söyleşimiz, İnternet’e bağlanmamaya kararlı olup sayıları giderek azalan insanların kavrayışını gerçekten aşabilir; ama geri kalan herkes için meselenin tam özüne indiğini düşünüyoruz.

Katılımcılar:

Laura Miller: İnternet dergisi Salon’un kıdemli editörü.

Sadie Plant: Birmingham Üniversitesi’nde kültürel çalışmalar öğretim görevlisi ve Sıfırlar ve Birler: Kadınların ve Makinelerin Matrisi (Zeroes and Ones: The Matrix of Women and Machines; Doubleday, 224 sayfa, 23,95 dolar) kitabının yazarı.

Ellen Ullman: 1978’den beri yazılım mühendisi ve danışman; Makineye Yakın: Teknoloji Tutkusu ve Hoşnutsuzlukları (Close to the Machine: Technophilia and Its Discontents; City Lights Books, 189 sayfa, 21,95 dolar — Ekim 1997) kitabının yazarı.

1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1

Laura Miller: Bize, yüksek teknoloji endüstrisinin ve kültürünün öncülerinin, etkili aktörlerinin ve düşünürlerinin arasında neden bu kadar az kadın bulunduğu soruldu. Kız çocuklarının oldukça erken yaşlarda toplumsal ve kültürel etkenlerle matematikten uzaklaştırılmaları, bunun bilgisayar bilimi ve mühendislik bölümlerinde daha az kadın bulunmasına yol açması ve dolayısıyla yüksek teknoloji endüstrilerinin liderlerini ve öncülerini seçtikleri insan çevresinde de daha az kadın bulunması üzerine alışıldık, apaçık gözlemleri dile getireceğim. Kızların matematiğe ilgisizliğini doğuştan gelen bir özellik olarak görmek entelektüel çevrelerde moda; ama bir zamanlar atletizm için de aynı şey söyleniyordu. Kadınların ve kız çocuklarının spora katılımındaki yeni büyük artış, biraz teşvik ve IX. Başlık gibi reformlarla bunun ne kadar değişebileceğini gösteriyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde bu endüstrilerde daha fazla kadın görebiliriz.

Yine de başka bir sorun görüyorum. Yüksek teknolojinin çalışma kültürü, hem yaratıcı işlerde hem de ticari faaliyetlerde, saplantılı ve tek bir hedefe kilitlenmiş durumda. Bir projede çalışırken uyanık olduğunuz her saati çalışarak geçiriyorsunuz; bazen günün hangi saatinde, haftanın hangi gününde olduğunuzu bile unutuyorsunuz. Diğer her şey önemini yitiriyor. Bu, üniversitelerdeki bilgisayar bilimi programlarından taşınmış bir çalışma tarzı. Kadınların genel olarak daha dengeli yaşamlar kurmaya daha fazla önem verdiklerini ve çoğu zaman çocukların bakımından sorumlu olduklarını varsayarsak iş uğruna diğer her şeyi bir kenara bırakmaya yanaşmayabilirler ve bu yüzden yüksek teknoloji alanındaki kariyerleri sürdürülebilir bulmayabilirler.

İnternet’in kültürü biraz farklı bir mesele; çünkü bu kültüre katılmak aynı türden bir fedakârlık gerektirmiyor. Ama İnternet, ilk yıllarından itibaren teknoloji şirketlerinden ve üniversitelerin teknolojiyle ilgili bölümlerinden gelen insanlarla —çoğunlukla erkeklerle, ama bazı kadınlarla da— doluydu ve onların toplumsal deneyimsizliğini yansıtıyordu. Başlarda İnternet kültürünün kadınlara düşmanca davrandığı çok konuşulurdu, ama bu söylem sönümlenmiş görünüyor. Artık İnternet’te çok daha fazla kadın var ve kaba saba davranışların da bunlar karşısında incinmenin ya da gücenmenin de iki cinsiyetten yalnızca birine özgü olmadığı artık açık.

2. Aynı Anda Birçok İş Yapmak

1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1

Sadie Plant: Bugün bile kadınların önlerine çıkan engeller yüzünden yüksek teknoloji kariyerlerine sırt çevirdiklerini varsaymamalıyız; bir bilgisayarı programlamanın, hatta bir şirketi yönetmenin yapılabilecek en arzu edilir ya da toplumsal açıdan en önemli iş olduğunu ise kesinlikle varsaymamalıyız.

İşe kendini kaptırmaya gelince, bence bu özellik bilgisayar bilimi programlarından çok daha eskilere dayanıyor ve tarih boyunca erkeklerle olduğu kadar kadınlarla da yakından ilişkilendirilmiş; örneğin örgü örerek geçirilen onca saati düşünün. Bilgisayarla çalışma belirli zamanlarda bireylerden bu tür bir yoğunlaşma isteyebilse de yeni teknolojilerin daha geniş kültürel etkisi, insanların aynı anda birkaç şey yapabilmesine olanak tanımasıdır.

İşe olumsuz yönlerden başlamamak da önemli. Kadınların matematikte ve makinelerle çalışmada ne kadar yetenekli olduklarına ilişkin önyargılar düşünüldüğünde, yeni teknolojilerin hem yaratıcı hem ticari alanlarında çalışan kadınların sayısının —ve kuşkusuz niteliğinin— oldukça yüksek olduğu bile söylenebilir.

Ellen Ullman: Kadınların bilgisayarla çalışma alanında neden daha fazla yer almadıklarını sormak yerine, herhangi birinin bir İnternet tarayıcısının indirilecek kaç bayt kaldığını göstermesini izlemekten neden hoşlandığını da sorabiliriz. Yaklaşık 20 yıldır programcı ve yazılım mühendisi olarak çalışıyorum ve teknik bir insan hâline gelmenin gerektirdiği karakter değişimleri mutlaka yararlı değişimler değil.

Programlama (ve genel olarak bilgisayar kullanımı), dar bir kuyuya sıkışmış bir ufku —küçük bir çerçeve içindeki dünyayı— ve sıkışık, sinirli, döngüsel bir enerjiyi içeriyor. Bu tuhaf enerji, kimi zaman coşku verici, kimi zaman rahatsız edici olabilir; ama uzun vadede kalıcı bir sabırsızlık yaratır. Makinenin döngüler hâlinde size, yalnızca size karşılık vermesine, yanıt vermesine bir kez alıştığınızda yavaşlamasından nefret etmeye başlarsınız. Sıradan insanların dağınık, ağır ağır ilerleyen davranışları dayanılmaz hâle gelebilir. Saatlerce, günlerce programlama yaptıktan (ya da işte bütün gün sistemi kullandıktan) sonra bile akşam yemeğinin ardından terminale dönmek baştan çıkarıcıdır. Çünkü orada, bir insan olmasa bile bir şey, alıştığınız o tuhaf, sinirli enerjiye ayak uydurabilir. Birkaç arkadaşı ve tanıdığı olan, sıradan insanların ağır ağır ilerleyen davranışlarından hoşlanan, aklı başında bir kadınsanız çalışma odasındaki kişisel bilgisayarın neden o kadar çekici gelmediğini anlamak zor değil.

Ama Sadie’nin, «yeni teknolojilerin daha geniş kültürel etkisi, insanların aynı anda birkaç şey yapabilmesine olanak tanımasıdır» şeklindeki Sherry Turkle’ı andıran düşünceye sempatiyle yaklaşmasını sorgulamalıyım. Bilgisayarların, sözgelimi bir annenin bebeğini dizinde hoplatırken telefonda konuşabilmesi, bir not yazabilmesi ve bahçe yolundan birinin geldiğini görebilmesi gibi «aynı anda birkaç şey yapmamızı» sağladığına inanmıyorum. Annenin yaptığı bu birkaç iş, dikkatin farklı derecelerde dağıtılmasıyla yürütülür; aynı anda birden çok iş yapmanın insana özgü yolu budur. Oysa bilgisayarlar etrafında kurulan yaşam, çoklu görevin işletim sistemindeki biçimini yeniden üretir: zaman dilimlerine bölme modelini. Bir görev ön plandadır, diğer bütün görevlerse ön plandan çıkarılır. İşletim sisteminin aynı anda birkaç şey yapıyormuş gibi görünmesi yalnızca bir yanılsamadır: zaman dilimlerinin ayarlanmasından, yapılabilecek bütün işler arasında döngüsel bir sırayla dolaşılmasından ibarettir; her işe bir iki nanosaniye ayrılır, kalanlar arka plana aktarılır. (İnsanların altı duyusu vardır. Bilgisayarın ise bir: o anda yürüttüğü komut.)

Bilgisayarının başında oturan biriyle telefonda konuştuğunuzu düşünün. Bir an sizinledir, sizinle konuşuyordur, her zamanki gibi dikkati sizdedir. Bir sonraki an, dikkatin bulanıklaştığını hissedersiniz. Gitmiştir. Klavyenin tak tak sesleri her şeyi ele verir: Siz arka plana aktarılmışsınızdır.

Demek istediğim şu: Bilgisayarlar etrafında gelişen «kültür», kullandığımız sistemlerin içine yerleşmiş daha derindeki teknik çözümleri yeniden yaratma eğiliminde olmuştur. Bu kültürün kadınlara (ve erkeklere) pek hoş gelmemesi şaşırtıcı değil. Sonunda kullanılan teknik çözümler gerçekte herhangi biri tarafından planlanmış değildi. Mühendislik, küçük ayarlamalar ve kurcalamalarla ilerler: Bir sürümü öteki izler; özellikler ve hatalar birikir; bir sonraki sürüm yanlışları düzeltir, yeni özellikler ekler, yeni hatalar ortaya çıkarır. Bütün bunları erkeklerin kültürel komplosu ya da kadınların başına gelen bir bela olarak çözümlemenin gerçekten bir yararı yok. Son kertede, mühendisin bakış açısından bir bilgisayar programının tek ve yalnızca tek bir anlamı vardır: Az çok çalışır.

Laura Miller: Sadie’nin örgü örme konusundaki sözlerine dönersek: Örgü, sık sık ara verilebilen bir etkinliktir; programlama (bu arada yazı yazma da) öyle değildir. Burada sözünü ettiğimiz şeylerden biri yoğunlaşma ve bazı akademisyenlerin çoklu görevi (işlevler ya da etkinlikler, aslında uygulamalar arasında sürekli gidip gelmeyi) yüceltmelerinin bana yanlış yönlendirilmiş göründüğü konusunda Ellen’a katılma eğilimindeyim. Bu yüceltme, insanların kimliklerinin birleşik ya da tekil olmadığını «fark etmelerinin» harika bir şey olduğuna karar vermekle ilgili; kuram alanında bu, İyi Bir Şey sayılıyor. Ama bir bilgisayar kullanıcısı olarak ve yalnızca teknolojik açıdan gelişmiş bir ortamda çalışan biri olarak deneyimime göre, etkinlikler arasında sürekli gidip gelmek yorucu ve stresli. Herkes bundan yakınıyor.

Benim için en doyurucu işler bölünmemiş bir dikkat gerektirir; bu durumda kesintiler sinir bozucudur. Küçük çocuklara bakan herhangi bir kadının 12 saat boyunca hiç ara vermeden örgü ördüğünü sanmıyorum; ama örgü yine de yarı bilinçsizce yapılabilen bir etkinliktir. Ellen’ın dediği gibi dikkatin farklı derecelerini kullanarak aynı anda biriyle konuşabilirsiniz. Ellen’ın telefon örneğinin de gösterdiği gibi, okumakla konuşmak (ya da en azından bir konuşmaya gerçekten katılmak) birbirini dışlar.

Sadie, bir bilgisayarı programlamanın ya da bir şirketi yönetmenin yapılabilecek en arzu edilir veya toplumsal açıdan en önemli işler olduğunu varsaymamamız gerektiği konusunda haklı; ama yüksek teknoloji dünyasında iktidar konumlarına götüren işler bunlar.

Sadie Plant: Ellen’ın çoklu görev konusundaki görüşünü anlıyorum (ve bu meselede hiçbir biçimde Turkle’a özgü bir tutum benimsemiyorum; bu tür çalışmaları safça buluyorum). Bilgisayarların bugün tek seferde tek bir iş yapan, dolayısıyla çalışmanın en sıradan, geleneksel biçimlerini fiilen yeniden üreten sıralı sistemler olduğu kesinlikle doğru. Ama sıralı bilgisayarlar en kötü hâllerinde bile birbirinden çok farklı birkaç işi —elektronik tablolarla çalışmayı, iletişim kurmayı, resim ve müzik yapmayı, oyun oynamayı vb.— bugün bunları tek tek yapmak zorunda olsalar bile gerçekleştirebiliyor.

Beni asıl ilgilendiren, işlerin nereye doğru gittiği. İnternet’ten, yalnızca birkaç yıl, hatta birkaç ay önce çok önemli görünen meselelerin ilgililiklerini hızla yitirebildiğini öğrendik. Bilgisayarla çalışmanın yakın geleceği paralel işlemede ya da eşzamanlı süreçlerde buna denk düşen bir yöntemde yatıyor; bu da gerçekten daha çeşitli etkinlik biçimleriyle örtüşmeye başlıyor. Belirli bir insanın, bunlardan bağımsız olarak, belirli bir süre boyunca belirli bir sürece kendini kaptırması elbette mümkün. Ama bilgisayarların daha geniş kültürde yarattığı farklılıkların (daha geniş kültür derken yalnızca bilgisayar çalışanlarını, kullanıcılarını, hatta bilgisayarla ilgilenenleri değil, İnternet gibi gelişmelerin her alana yayılan ince etkilerini de kastediyorum), birden fazla şey yapma olasılığını —o anda olmasa bile en azından bir ömür içinde— giderek daha gerçekleştirilebilir ve hatta gerekli kıldığına inanıyorum. Elbette herkes ömrünü bir tarayıcının sayacını izleyerek geçirebilir; tıpkı çocuk doğurarak ya da başka herhangi bir şey yaparak geçirebileceği gibi. Ama mesele şu ki bir zamanlar tek bir şey dışında herhangi bir şey yapmak zordu. Kadınlar için o tek şey de büyük ölçüde önceden belirlenmişti. Sayacı izlemek bağımlılık yaratabilir, ama zorunlu değildir.

Ayrıca sözgelimi bilgisayar programlamanın, hatta belirli bir yazılımı kullanmayı öğrenmenin gerektirdiği yoğunlaşma, biraz okumayı öğrenmeye benzer; çünkü burada öğrenilen şey belirli bir kitabı okumak değil, başka çok geniş olanakların önünü açabilen ve pek çok başka alana aktarılabilen bir beceri kazanmaktır.

Bilgisayarla çalışma, eski çalışma paradigmalarını elbette yeniden üretiyor; bunu fazlasıyla iyi biliyoruz. Asıl önemli olan, işlerin yapılma biçimlerini hangi yollarla değiştirdiğine dikkat etmek.

Mühendisliğin kendi yolunda ilerlediği yönündeki görüşe kesinlikle katılıyorum; zaten iktidar konumu olduğu varsayılan mevkilere gelmenin kadınlar ya da erkekler için mutlaka meselenin özü olmamasının nedeni tam da bu. Teknolojinin bilinçli olarak, insanların kullanımı için bir insan aracı şeklinde geliştirildiği; yani ne işe yaradığını bildiğimiz, onu denetlediğimiz, sonuçlarını ve etkilerini öngörebildiğimiz düşüncesinin tamamı artık hiç de kendiliğinden açık değil. Ve evet, İnternet de bütün kültürel iktidarın kendi ellerinde olduğunu düşünen insanların ne ölçüde hazırlıksız yakalanabileceklerinin bir örneği. Makineler, erkekler, kadınlar: Hepimiz gerçeklik denen o devasa mühendislik sürecinin bileşenleriyiz.

3. Otoriter İnternet

1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1

Ellen Ullman: Sadie, bilgisayarla çalışmanın eski çalışma paradigmalarını yeniden ürettiğini, ama aynı zamanda işlerin yapılma biçimlerini değiştirdiğini söylüyorsun. Bu noktayı, özellikle İnternet açısından, biraz daha derinlemesine ele almak istiyorum.

İnsanların ortak hayal gücünün İnternet’i cesur ve yeni bir özgürlüğün habercisi, hiç değilse böyle bir özgürlüğün simgesi olarak sahiplenmesine sürekli şaşıyorum. Yüzeyde İnternet gerçekten demokratik ve çok yönlü görünüyor: «Her kullanıcı bir yayıncıdır» anlayışı ve benzerleri. Ama şunu söylemeliyim ki İnternet, iç yapısı ve teknik düzeni bakımından, bilgisayar kullanımının ilk dönemlerindeki en kısıtlayıcı, en otoriter modele, yani merkezî sunucunun denetimine dönüşü temsil ediyor.

Kullanıcıların Web’i denemesini izledikçe İnternet’in bu bölümünün bilgisayarı olabilecek en ileri düzeyde aptallaştırdığını yavaş yavaş fark ediyorum. Bir düşünün: Yaklaşık 2,7 kilogramlık (altı librelik) dizüstü bilgisayarınızda, bir zamanlar binaların bütün katlarını dolduran bilgisayarlarınkinden daha fazla işlem gücü bulunuyor. Peki İnternet’e bağlandığında ne yapıyor? Her ekranın bağlantı üzerinden gelmesini bekliyor.

Bir keresinde danışmanlık yapan bir arkadaşıma İnternet’in, şirketlerin merkezî yönetim bilişim sistemleri birimlerinin masaüstü bilgisayarların denetimini yeniden ele geçirmek için kurduğu bir komplo olduğunu düşündüğümü söylemiştim. Önce alay etti; ama İnternet üzerinde bir yıl kadar çalıştıktan sonra beni arayıp şöyle dedi: «Biliyor musun, sanırım haklısın. Herkesin bilgisayarında neyin çalıştığını denetlemek istiyorlar, hepsi bu.»

Tuhaf bir biçimde (ya da o kadar da tuhaf olmayan bir biçimde), İnternet’in yapısı —ilgilenmeye değer her şeyin sunucuda bulunması, kullanıcının konuşma sırasının gelmesini beklemesi— kadınların yıllardır büro çalışanları olarak kullandıkları türden bilgisayar sistemini yeniden üretiyor. Bir noktayı vurgulamak için abartıyorum, ama şunu söylemeden edemeyeceğim: İnternet, daha güzel resimlere ve daha iyi sese sahip pembe yakalı bir terminaldir.

Laura Miller: Web’in, kullanıcının —İnternet’te gezinen kişinin— elindeki verileri ne ölçüde biçimlendirebileceğini ya da kullanabileceğini sınırlandırdığı düşüncesinde doğruluk payı var. Öte yandan Web, telnet ve FTP’yi göz korkutucu ve gereğinden fazla teknik bulan, aralarında pek çok kadının da olduğu her türden insanın İnternet’e erişmesini sağlayan bir ortam olarak savunuldu. Bu, eski DOS işletim sisteminin komut satırıyla Macintosh’un grafiksel kullanıcı arayüzü arasındaki farka çok benziyor.

Web, birçok yeni kullanıcının İnternet’e erişmek için yıllarca teknik eğitim almış ve bu alanda yetişmiş seçkin bir topluluğun üyesi olmak gerektiği izlenimini aşmasına yardımcı oldu. Bu demokratik bir etki, fakat bedeli, kullanıcıların bilgisayarlarıyla ilişkisinin daha edilgin hâle gelmesi olmuş görünüyor. Daha fazla insanın erişimi var, ama deneyimleri daha sınırlı ve daha fazla denetleniyor. (Web’de yayın yapıyorlarsa durum bambaşka.)

Sadie Plant: İnternet’in gerçekte nasıl geliştiğine ilişkin bu yorumlara hiç itirazım yok. Ortaya çıkmakta olan her olgu gibi İnternet de birbirinden çok farklı yönlere çeken eğilimlerin, kimileri eski alışkanlıkları korumaya çalışırken kimileri yeni bağlantı ve iletişim biçimlerini mümkün kılan eğilimlerin ikircikli bir sonucu. «Herkesin bilgisayarında neyin çalıştığını denetlemek istiyorlar» diyen adam kesinlikle haklı. Ama asıl soru, buna karşı koymak için ne yapılabileceği; daha doğrusu, buna zaten karşı koyan hangi eğilimlerin harekete geçmiş olduğu.

Genel olarak bilgisayarla çalışmanın, özel olarak da İnternet’in geliştirilmesinin ardında bilinçli niyetler bulunduğu ölçüde, bunların yalnızca komuta, gözetim ve denetimle ilgili olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bu niyetler gerçekleşmiş olsaydı şimdiye kadar bütünüyle otoriter bir küresel devlette yaşıyor olurduk; oysa yaşamıyoruz. Yine, evet, bu yönde hareket eden pek çok çıkar var; ama bu tür denetleyici eğilimleri bozan, hem mümkün hem fiilen var olan kesintiler de var. İnternet yalnızca bu kesintilerin bir parçası olduğu ölçüde ilginç. Eğer bir şirketler alışveriş merkezine dönüşürse ya da dönüştüğünde, artık hiç ilginç olmayacak.

Kullanıcıları önceden programlanmış paketlere hapsetmeye yönelik güncel girişimlerin çokluğuna da katılıyorum. Ama bu, feminizme karşı ortaya çıktığı söylenen tepkiye biraz benziyor: Felç edici bir yenilginin işareti değil, tersine, ortada sınırlandırılması, yeniden sisteme kazandırılması, kapatılması, paketlenmesi ve bir kez daha satılması gereken bir şey bulunduğunun kanıtı. İktidar her zaman kendisini ve stratejilerini yeniden üretmek ister; işin püf noktası önüne çıkmaktır.

İnternet’in cesur, özgür bir macera olduğu düşüncesi düpedüz saçmalık; kitabımda da bunu alaya almaya çalıştım. Bu meseleler üzerinde biraz daha dikkatle düşününce İnternet’in bireylere hiçbir biçimde yeni özgürlükler sunmadığı açığa çıkıyor; bunun yerine, bireysellik kavramının kendisi sorgulanıyor. İnternet, modern Batı’da bildiğimiz şekliyle demokrasiyi de teşvik etmiyor. Her şey bir yana, demokrasi anlayışlarımız gözlerimizin önünde çöküyor. Bunun bir sebebi, elektronik iletişimin ulusal sınırları aşma yönündeki —yine hem mümkün ve potansiyel hem de fiilî— eğiliminin maliye politikası, ticaret ve benzeri alanlar açısından devasa sonuçlar doğurması. Bir başka sebep de teknolojik değişimlerin farkına varmadan hayatımıza sızma biçiminin, kültürlerimizin geliştiği yönleri özgürce seçmediğimizi ve hiçbir zaman seçmemiş olduğumuzu açıkça göstermesi.

Ellen Ullman: Ayrıntılara takılacak olsaydım, ilk bilgisayarların başlangıçta top mermilerinin yörüngelerini hesaplamak için kullanıldığının doğru olduğunu (bu hâlâ mühendisliğe giriş derslerinde verilen bir ödevdir), ama hepimizin kurtarmaya çalıştığı İnternet’in aslında hükümetin bir altyapı projesiyle bireylerin serbestçe yürüttüğü faaliyetlerin talihli, beklenmedik işbirliğinden doğduğunu söylemek zorunda kalırdım. Savunma Bakanlığı onu kurdu, sonra ülkenin dört bir yanındaki bilim insanlarının birbirleriyle az çok açık biçimde konuşmalarına izin verdi. Belki de İnternet’in ne anlama geldiği ve nereye yönelmesi gerektiği konusunda hepimizin böylesine büyük bir mücadele içinde olmamızın sebebi bu. Kısa bir an için yapısı, kolektif otoriteyle bireysel otorite arasında hassas bir denge barındırıyor gibiydi.

Beni en çok kaygılandıran, bilgisayar kültürünün dışarıya doğru yayılma biçimi. Programcı denen tuhaf insan türünün yarattığı, gözlerden uzak arka odalarda yürütülen bir faaliyet olarak başlayan şey, şimdi gelişmiş dünyada yaşamın neredeyse mahrem bir parçası. İstesek de istemesek de programcılar dünyayı yeniden yaratıyor. Bir işletim sisteminin, tarayıcının ya da uygulama programının her yeni sürümüyle birlikte, insanların kendi varoluşlarını nasıl anladıklarına ve onu nasıl düzenlemek istediklerine ilişkin bir varsayım da geliyor. Bu varsayımları fark etmek ya da anlamak kolay değil; ama yine de işliyorlar, hem de güçlü biçimde. Bir bilgisayar sisteminin açık mantığı ve yapıları, kaçınılmaz olarak örtük varoluş biçimlerine dönüşüyor.

Bence izleyebileceğimiz tek yol, sistemin içine yerleşmiş mantığı ve bu mantığın doğduğu yarı-gizli dünyayı anlamak. Sonra da kendimize şunu sormak: Olmak istediğimiz şey bu mu?

Laura Miller: İlk konumuzdan epey uzaklaştık. Kadınlar ve bilgisayarlar hakkında gerçekten söylenmesi gereken, pek çok erkek için de aynı ölçüde geçerli olmayan bir şey var mı?

Sadie Plant: Özellikle gündeme getirilmesini istediğim bazı noktalar var: Yeni teknolojilerde kendine özgü biçimde erkeksi olan hiçbir şey yok. Tersine, bu teknolojiler kadınlara ve geçmişte bilgiye ve iletişim araçlarına erişimleri ciddi ölçüde kısıtlanmış herkese çok şey sunuyor. Bu, yalnızca bilgisayarların doğrudan işlevleri açısından geçerli değil; örneğin insana ve insanın dünyadaki yerine ilişkin yeni kavrayışların bu teknolojik değişimler içinde ortaya çıkmasının kapsamı açısından da geçerli. Makine zekâsının ortaya çıkması, erkeği «kendi» makinelerinin yazarı, yaratıcısı, ilk ortaya koyanı sayan geleneksel erkeksi anlayışları aşındırıyor; farklı türler, disiplinler, ifade biçimleri ve sanat biçimleri arasında kesin sınırlar bulunması gerektiği yönündeki eski ısrarı da aşındırıyor. Ayrıca büyük ölçekli, tepeden aşağıya işleyen merkezî örgütlenmeye dayalı eski anlayıştan moleküler olana, mikroskobik olana ve öteki mikro süreçlere, küçük ölçekli ve parça parça ilerleyen mühendisliğe doğru belirleyici bir kayma gerçekleşti. Bu kayma da merkezî otoriteye ilişkin bütün anlayışların ve onlarla birlikte, bir zamanlar kadınları «ikinci cins» hâline getiren eski ataerkil kültürel yapıların aşınmasıyla —ya da en azından daha önce görülmemiş bir baskıya maruz kalmasıyla— örtüşüyor ve bunu teşvik ediyor.

Kadınlar ve teknoloji üzerine tartışmaları kimin ne ürettiği ve nerede çalıştığı gibi apaçık meselelerle sınırlamak, bütün bunları gözden kaçırmak demek. Kadınların yeni teknolojilerin ortaya çıkışına katılımlarının zengin tarihine değinmek de iyi olurdu; özellikle bu alana geç girdiklerini düşünen kadınların, aslında başından beri ne ölçüde işin içinde olduklarını görebilmeleri açısından. Ayrıca her şeyin kendi ellerinde olduğuna hâlâ inanan erkek çocuklarının da ilk programcının genç bir kadın (Ada Lovelace) olduğunu öğrenmelerinde yarar var.

4. Bilgisayar Bir Mecaz Değildir

1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1 0 1

Ellen Ullman: Sadie, söylediklerinin bazıları mecaz olarak çok ilginç. Ama buradaki mühendis olarak apaçık bir noktaya dikkat çekmem gerektiğini hissediyorum: Bilgisayarlar ölçülebilir görevler yerine getiren somut nesnelerdir ve onları toplumsal, çözümleyici ya da mecazi açıdan anlamak, onların fiilen işleyişini anlamakla aynı şey değildir.

Önce, eski anlayışları bir şekilde aşındırdığı ileri sürülen «makine zekâsı» meselesi. Açıkça söylersek «makine zekâsı» diye bir şey yok. Bilgisayar ve programı, bizi en çok insan yapan iki şeyin somutlaşmış hâlleridir: alet yapımı ve dil. Belki de bilgisayarların bizi bu kadar büyülemesinin sebebi budur: Onlar, bizim en ileri dereceye çıkarılmış hâlimizdir. Bilgisayarın «zekâsı», kendi zekâmızı anlama ve kurallara dökme girişimimizdir.

Somut bir örnek vereyim: Büyükusta Kasparov ile IBM’in Deep Blue programı arasındaki satranç oyunu, basında geniş ölçüde bir «insana karşı makine» karşılaşması olarak tartışıldı. Ama bu doğru değildi. Daha doğru bir bakış açısıyla, Kasparov adlı bir insan, çoğu Kasparov’un önceki oyunlarını inceleyip edindiği bilgiyi Deep Blue’nun programına katmış olan mühendis ve programcılardan oluşan koca bir ekibe karşı oynuyordu. (Kasparov kısmen kendisine karşı oynuyordu.)

Karşılaşma insanla makine arasında değildi; hatta ortada bir yarışma bile yoktu. Bu oyun şu soruyu ortaya koydu: Biyolojik pratik içinde işleyen «doğal» zekâ —bilgi edinme yolları yeterince anlaşılmamış, bir şeyin nasıl bilindiği sorusu ele alınmamış zekâ— ile nasıl bildiğinin farkında olan, kurallara dökülmüş, yapılandırılmış zekâ arasında nasıl bir ilişki vardır? İkinci tür zekâda bir şeyin nasıl bilindiği meselesi, en az o bilginin yönlendirdiği eylemler kadar (bilgisayar bilimcileri için daha da) önemlidir. Başka bir deyişle, Kasparov satranç oynamayı bilir. Deep Blue ise şu soruyu ortaya atar: Kasparov satranç oynamayı nasıl biliyor?

Bu nokta üzerinde bu kadar duruyorum, çünkü bilgisayarlar hakkındaki, beni ciddi biçimde kaygılandıran bir tür idealizmi aşmak açısından bunun belirleyici olduğunu düşünüyorum. «Makine zekâsı» daha iyi bir geleceğe götüren bir kestirme yol değil. Bilgisayarla çalışma, kendimiz ve dünyamız hakkında ancak yarım yamalak anladıklarımızı yapılandırılmış biçimlerde kurallara dökme girişimi olarak, pekâlâ en kötü türden gerici düşünceye de yol açabilir. «Erkeğe ait olan» ve «kadına ait olan» hakkındaki anlayışlar değişip gelişebilir; ya da insanların sohbet odalarında büründükleri daha da basmakalıp kişiliklerde donup kalabilir. Olayların hangi yönde gelişeceğine karar vermemiz gerekiyor. Makineler bizi kendimizden kurtarmayacak.

[Duraklama. Nutuk kürsüsünden indim. Yeniden çıktım.]

Sırada «parça parça ilerleyen mühendislik» var. Bu, bilgisayarlarla ilgili bir gerçekliğin bir anlama geliyor gibi görünürken uygulamada bambaşka bir anlama gelebileceğinin kusursuz bir örneği. Nesne yönelimli programlama âdeta kutsal kâse gibi sunuldu: Programlamayı hızlandıracak, kodu yeniden kullanmamıza olanak tanıyacak, ağların her yerine küçük kod parçaları yerleştirmemizi sağlayacaktı. Şimdiyse merkezî otoriteleri parçalayacağı ve sanırım bir şekilde ataerkilliği de devireceği ileri sürülüyor.

Of. Teknik sorunlara hiç girmeden bile (örneğin hiç kimse her an her yerde çalışan küçük kod parçalarının nasıl sınanacağını tam olarak çözebilmiş değil), nesne yönelimli programlamanın sonunda bütün süreçleri daha da dar bir merkezî denetim hunisinden geçirdiğini söylemeliyim: «object request broker» (nesne isteği aracısı) denilen yapıdan ya da buna benzer bir kayıt ve denetim makamından. Başka bir deyişle, bütün bunları yalnızca mecaz olarak görmek yetmez. Birden fazla işlemcinin eşzamanlanması gerekir. Kod parçalarının birbiriyle iletişim kurması gerekir.

Bilgisayarlardan söz ederken hayal edebileceğiniz en otoriter nesneden söz ediyoruz. Her sistemde bir yerlerde denetimin toplandığı bir odak vardır. Böyle bir şeyin herhangi birini herhangi bir şeyden nasıl özgürleştirebileceğini göremiyorum.

Laura Miller: Teknoloji kültürünün doğası gereği «erkeksi» olmadığı konusunda Sadie’ye katılma eğilimindeyim; ama Ellen, bu kültürü yaratmak için kullandığımız araçların tasarımına, o kültür içinde neler yapabileceğimizi derinden etkileyen belirli düşünme biçimlerinin yerleşmiş olduğuna dikkat çekiyor. Yalnızca, ortaya çıkabilecek sorunların zorunlu olarak toplumsal cinsiyetle pek fazla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Kadınlar da merkezî denetime erkekler kadar bağlı olabilir.

Sanırım bu tartışmada hepimizi bunaltan şey, bana asıl meseleden uzaklaştırıcı görünen bir konuyla uğraşmaya çalışmamız. Mesele erkek kültürüne karşı kadın kültürü değil; canlı, hayal gücü yüksek, özgün kültüre karşı kalıplaşmış, öngörülebilir, sıkıcı kültür. İlgi çekici olmayan, geleneksel insanlardır «erkeksi» ve «kadınsı» toplumsal cinsiyet kalıplarına en fazla uyanlar. İnternet’in ilk dönemlerindeki toplumsal dünyada, şişirilmiş bir kabadayılıkla dolu ve aşırı akılcı bir ses baskındı: «Erkeklerin» nasıl olması gerektiğine ilişkin bütün basmakalıp özellikleri taşıyan bir ses. Şimdiyse İnternet’te daha fazla kadın olduğundan, geleneksel kadınlığın en kötü yanları olan aşırı alınganlık, edilgin saldırganlık ve duygusal açıdan sürekli kendi kendini didikleme karşımıza çıkıyor.

Ama gerçekten ilginç insanlar —erkekler de kadınlar da— hep vardı ve hep bu kalıpların dışında hareket etti. Onlar yalnızca taze, ilgi uyandıran zihinler ve kişilikler. Sanal ortamda da gerçek yaşamda da içinde bulunacağım bir kültür ararken benim için önemli olan bu.

1 Yorum

Filed under Eviri

One response to “8 Mart Dünya Kadınlar Günü: Filozof Sadie Plant: «Sanal olana dayanan siberkültürün son derece ataerkil ve muhafazakâr olduğu ortaya çıkıyor»”

  1. Geri bildirim: Muhaberat Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER