Freud inkarcısı, karı forsu demagogu, eski CCRU üyesi, Nick Land ve Mark Fisher ile birlikte.
Beden ve Toplum © 1995 SAGE (Londra, Thousand Oaks ve Yeni Delhi), Cilt 1(3–4): 45–64.
Bir romandan alınmış bir pasajla başlayalım:
Kadın, alışkanlığın verdiği hızlı bir hareketle peçesini kenara çekti ve Mallory onun yüzünü ilk kez doğru dürüst görebildi. Başbakan’ın kızı Ada Byron’dı bu. Lady Byron, Makinelerin Kraliçesi. (Gibson ve Sterling, 1990: 89)
Ada gerçekte Ada Byron değil, Ada Lovelace’tı; babası da hiçbir zaman Başbakan olmamıştı. Bunlar, William Gibson ve Bruce Sterling’in kurgularıydı. Yazarların Fark Makinesi adlı kitabı, öyküsünü Ada’nın tasarladığı yazılımın çoktan çalışmaya başladığı bir Viktorya dönemi İngiltere’sine yerleştirir: Ludditlerin yenilgiye uğratıldığı, bir şairin Başbakan olduğu ve Ada Lovelace’ın hâlâ kızlık soyadını taşıdığı bir ülkeye. Üstelik daha görkemli bir unvan da taşıyordu: Makinelerin Kraliçesi. Dahası, hâlâ hayattaydı. 1850’lerin ortasında geçen roman, Ada’yı hiçbir zaman göremediği orta yaşlarına taşır: Gerçek Ada, 1852’de, henüz otuzlu yaşlarındayken öldü. Hayatının büyük bölümünü tanımlanamayan rahatsızlıklarla geçirdikten sonra kendisine nihayet rahim kanseri teşhisi kondu ve aylarca süren olağanüstü acıların ardından yaşamını yitirdi.
Bilişim tarihinin kadınların özgürleşme tarihiyle ilk kez doğrudan iç içe dokunduğu kişi olan Ada Lovelace, bu makalenin merkezinde yer alıyor. Bununla birlikte, kadınlar ve yazılım ancak ölümünden bir yüzyıl sonra sahneye birbirinden ayrı ama geri dönülmez biçimde çıktılar. 1940’ların askerî zorunluluklarından sonra ikisi de bir daha erkeğe basitçe hizmet etme konumuna geri dönmeyecek, bunun yerine kendilerini örgütlemeye, tasarlamaya ve uyarmaya başlayarak benzeri görülmemiş özerklik düzeylerine erişecekti. Sonraki onyıllarda hem kadınlar hem de bilgisayarlar, kendi ağlarını kurarak evde ve büroda ortaklaşa yaşadıkları yalıtılmışlıktan kurtulmaya başladılar. Bu ağlar da 1990’larda birbirleriyle temas kurmaya başladılar. Kadın ile makinenin bu yakınsaması, burada benimsediğim sibernetik feminizmin temel ilgi alanlarından biridir. Bu yaklaşım, bu tartışma açısından da önemli olan Luce Irigaray’ın çalışmalarına çok şey borçludur.
Bilgisayar, çoğu zaman kadın emeğinin özü sayılan dokumacılığın tarihinden doğar. Dokuma tezgâhı, yazılım geliştirmenin öncü mekânıdır. Gerçekten de bu makale bir başka çıkış noktasını dokuma tezgâhından, daha doğrusu dokuma sürecinden alır. Belki kendisi de bu sürecin bir örneğidir; çünkü ipliklerin ve kumaşların dokunduğu gibi öyküler ve metinler de dokunur. Bu makale, sözcüğün her iki anlamıyla bir dokuma hikâyesidir.
Kadınların ve sibernetiğin dokunması hakkındadır; aynı zamanda kadınlarla sibernetiği birbirine dokur. Geçmişin dokuma tezgâhlarını, bir de ataerkil bugünün üzerinde belirerek insanlık tarihinin sonunu tehdit eden geleceği konu edinir.
Ada Lovelace, kadınla bilgisayar arasındaki ilk karşılaşma olmuş olabilir; ancak kadınlarla yazılım arasındaki bağlantı tarihin mitsel kökenlerine kadar uzanır. Freud’a göre dokuma, rahmin örtülüşünü taklit eder: Yunanca hystera, Latince matrix. Dokuma, kadının penis yokluğunu, boşluğu, Freud’un meşhur ısrarıyla hakkında «görülecek hiçbir şey» bulunmayan kadını telafi etmesidir. Kadın, yukarıdaki pasajdaki Ada gibi örtülüdür; Irigaray’ın belirttiği üzere, «kendi cinsiyetini yadsımasını sürdürmek için» dokur. Öte yandan, bilgisayarın ve onun işlediği sibernetik makinenin gelişimi, dokuma sürecine giderek artan hızın, küçülmenin ve karmaşıklığın katılmasıyla bile açıklanabilir. Bunlar, siberuzayın ya da matrisin kavrandığı küresel veri ağlarında ve iletişim ağlarında birleşen eğilimlerdir.
Bugün hem kadın hem de bilgisayar, işlemleri üzerinde sergilendiği örtüler ve ekranlar olarak da ortaya çıkan matrisi perdeler. Bu, penisin ve onun gücünün yokluğu da olan, fakat şimdiden boşluktan fazlasını içeren sanal gerçekliktir. Matris, erkeğin «doğa» diye bildiği şeyi —onun malzemelerini, kumaşları ve kendi kimliğini üzerine yansıttığı perdeleri— üreten ya da imal eden soyut bir dokumanın süreçleri olarak ortaya çıkar.
Bilgisayar, erkeğin perdeleri olmasının yanı sıra ve bizzat bu perdeler olarak, onun iletişiminin de aracı hâline gelir. Ada Lovelace’ın kendisi de çok iyi bir iletişimciydi: Çoğu zaman günde iki mektup yazar, telgrafın sağlayacağı imkânı sevinçle karşılar. Dahası, Charles Babbage’ın kendi başına asla erişemeyeceği açıklık, verimlilik ve kesinlik düzeylerinde onun fikirlerini dile getiren sesi olarak hatırlanır.
Babbage, 1833’te Fark Makinesi’ni halka sergilediğinde Ada, annesi Lady Byron’la birlikte makineyi görmeye davet edilmiş, sosyeteye yeni takdim edilmiş genç bir kadındı. Annesi de matematikteki yetkinliği sayesinde Paralelkenarlar Prensesi olarak tanınmıştı.
Lady Byron makineye hayran kalmıştı ve Babbage’ın buluşunun incelikli muazzamlığını olağanüstü bir kavrayışla değerlendirdiği açıktır. «Geçen pazartesi ikimiz de düşünen makineyi (öyle görünüyor çünkü) görmeye gittik», diye yazmıştı. «Birkaç sayının 2. ve 3. kuvvetlerini aldı ve ikinci dereceden bir denklemin kökünü çıkardı» (Moore, 1977: 44).
Ada’nın kendi tepkisini de başka bir kadın kayda geçirmişti:
Diğer ziyaretçiler, bu güzel aygıtın çalışmasını, bazı vahşilerin ilk kez ayna gördüklerinde ya da silah sesi duyduklarında sergiledikleri söylenen türden bir ifadeyle ve hatta, söylemeye cesaret edeyim, aynı türden bir duyguyla izlerken … Bayan Byron, henüz çok genç olmasına rağmen, aygıtın nasıl çalıştığını anlamış ve buluşun büyük güzelliğini görmüştü. (Moore, 1977: 44)
Ada, küçük yaşlardan itibaren matematiğe tutkundu. Bilim çevrelerinde öne çıkan bir isim ve büyük övgü toplayan Fizik Bilimlerinin Bağlantısı da dâhil olmak üzere çeşitli bilimsel eserlerin yazarı olan Mary Somerville’in hayranlığını kazanmış ve ondan büyük teşvik görmüştü. Ada ile Mary Somerville mektuplaştılar, birlikte sohbet ettiler ve 1835’te Mekanik Enstitüsü’nde Babbage’ın çalışmaları üzerine verilen bir dizi konferansa katıldılar. Ada makineye hayran olmuştu; Babbage’a, kendi parlak zekâsından yararlanması için yalvardığı birçok mektup yazdı. Sonunda, kendisinden talep edilmediği hâlde, Menabrea’nın Babbage’ın Analitik Makinesi üzerine yazdığı bir makaleyi çevirdi; daha sonra Babbage’ın önerisi üzerine çeviriye kendi notlarını da ekledi. Babbage çeviriden son derece etkilendi ve Ada, Analitik Makine’nin geliştirilmesinde onunla birlikte çalışmaya başladı.
Babbage’ın bir saplantıdan diğerine atlama eğilimi vardı; bilim ve teknolojinin en ilgi çekici sorularını olağanüstü üretkenlikle araştırmasına karşın çalışmalarını tamamlamayı nadiren başarırdı. Ne Fark Makinesi’ni ne de Analitik Makine’yi istediği ölçüde geliştirebilmişti. Buna karşılık Ada, başladığı işi sonuna kadar götürmekte kararlıydı; belki de Babbage’ın makinelerine bağlılığı, Babbage’ın kendi bağlılığından daha büyüktü. Fark Makinesi’nin finansman, tanıtım ve örgütlenme eksikliğinden zarar gördüğünü bildiği için Analitik Makine’nin kendi ilgisi ve emeği sayesinde daha iyi ilerleyeceğine inanıyordu. Babbage’ın özensizliği olarak gördüğü şeylerden sık sık rahatsız oluyor ve 1843’teki bir tartışmanın ardından işbirliklerini sürdürmeleri için birkaç katı koşul ileri sürüyordu. Sabırsızlığını gizlemeksizin şöyle soruyordu: «Zihnini, hiçbir başka uğraşın araya girmesine izin vermeyeceğin birincil hedef olarak, zaman zaman zihinsel yardımına ve gözetimine ihtiyaç duyacağım bütün meseleleri düşünmeye tamamen ve bölünmeksizin adayabilir misin; işleri geçiştirmemeye ve aceleye getirmemeye ya da belgeleri kaybedip karışıklık ve hataların bunlara girmesine izin vermemeye söz verebilir misin?» (Moore, 1977: 171)
Babbage bu anlaşmayı imzaladı; ama Ada’nın koşullarına rağmen sağlık sorunları ve mali bunalımlar bir araya gelerek makinenin tamamlanmasını engelledi.
Ada Lovelace’ın kendisi, çekingenlikle özgüvenin karışımı içinde çalışıyordu; bu özellikleri çoğu zaman korkunç özgüven kayıplarına ve kendi parlak zekâsından duyduğu büyüklük hezeyanına varan sevince kadar uzanıyordu. Bazen matematikçi olarak ölümsüz bir dehaya sahip olduğuna inanıyordu. 1844’te şöyle yazmıştı: «Gelecek kuşaklara bir Sinir Sistemi Kalkülüsü bırakmayı umuyorum. Sanırım oldukça kendime özgü, bütünüyle bana ait bir yolda ilerliyorum» (Moore, 1977: 216). Başka zamanlarda ise bütün güvenini kaybediyor ve yine oldukça gelişmiş olan müzik yeteneklerinin peşinden gitmesi gerekip gerekmediğini sık sık düşünüyordu. Ada, sürekli görevine bağlı olma görevinin tuzağına düşmüş, anlamadığı ahlaki yükümlülüklerin ve ödevlerin arasında sıkışıp kalmıştı.
Ada’nın mektupları —hatta bilimsel yazıları— insanlıkla kurduğu tuhaf ilişkiye dair kuşkularla doludur. Babbage, çevik zihni ve hafif varlığı sebebiyle ona kendi perisi diyordu; bu da Ada’nın miras aldığı romantizme hitap ediyordu. «Periliğin bütünüyle hayal ürünü olduğunu reddediyorum», diye yazmıştı: «Şu beynim sırf ölümlü olmanın ötesinde bir şey; zaman gösterecek; (yeter ki nefes alıp verişim ve diğer birtakım şeyler, ölümlülükten uzaklaşacaklarına ona doğru fazla hızlı ilerlemesin)» (Moore, 1977: 98). Karşılık bulamamış hayranlarından biri ona, «Kadın cinsinin kendine özgü —çok kendine özgü— bir örneği olduğunuzun siz de farkındasınız» diye yazdığında (Moore, 1977: 202), Ada’nın kendisi hakkında zaten benimsediği ve hatta hayranlıkla karşıladığı bir görüşü doğrulamaktan fazlasını yapmış olamazdı. Ada kendi yazıları hakkında bile şöyle diyordu: «Yazının gücü beni tam anlamıyla hayrete düşürdü. Özellikle bir kadının üslubuna hiç benzemiyor; ama herhangi bir erkeğinkiyle de tam olarak karşılaştıramıyorum» (Moore, 1977: 157). Ne bir erkeğin ne de bir kadının sözleri: Ada Lovelace kimdi? «On yıl dolmadan», diye yazmıştı, «bu evrenin gizemlerinden, bütünüyle ölümlü dudakların veya beyinlerin asla yapamayacağı bir biçimde yaşam özünün bir kısmını emip çıkaramazsam, şeytan alsın beni» (Moore, 1977: 153).
Ada, Babbage’ın perisi olabilirdi; ama aynı zamanda bir eş, bir anne ve sayısız «kadın hastalığının» kurbanı olduğu unutturulmuyordu. Yirmi dört yaşına geldiğinde üç çocuğu vardı; daha sonra onlar hakkında şöyle yazacaktı: «Benim için can sıkıcı görevlerden başka bir şey değiller» (Moore, 1977: 229). Ancak 1840’larda, Ada’nın kendi sağlığının bozulmasıyla kocası ve annesi çocuklara bir öğretmen tuttu. Ada öğretmenine «yalnızca çocuklarının arkadaşlığından o sırada duyduğu hoşnutsuzluğu değil, aynı zamanda kocasına, hatta genel olarak erkeklere karşı giderek artan kayıtsızlığını» da açtı (Moore, 1977: 198). Bir hayranı onu «dikbaşlı, başıboş … kuruntulara kapılmış» diye nitelemişti; ergenlik çağındayken histerik, hastalık hastası ve ahlaki dayanıklılığı hayli zayıf biri olarak görülüyordu. Gerçekten de olağanüstü belirtiler yaşıyordu: On yedi yaşına kadar koltuk değnekleriyle yürümüş, çoğu zaman hareket edememişti. Hastalıkları, annesinin evindeki baskıcı ortamda ona bir miktar hareket alanı sağlıyordu. Ada belki de hastalıklarının getirdiği yalnızlığa ve tuhaflığa değer veriyordu; onların felsefi açıdan ilgisini çektiği kesindi. Bir keresinde şöyle yazmıştı: «Böylesine duyarlı bir bedene sahip olmak benim için gerçekten ne büyük bir zevk, bilir misin? Bu beden, her an yanımda olan ve benden ayrılamayan bir deney laboratuvarı. Yanımda taşıdığım bir Salyangoz Kabuğu değil, bir Moleküler Laboratuvar» (Moore, 1977: 218).
Kanser teşhisi ancak 1850’lerde kondu: Lady Byron böyle bir haberi kabul etmeyi reddetmiş, kızının histeriden mustarip olduğuna inanmayı yeğlemişti. Ada bile zihnin aşırı çalıştırılmasının bedensel rahatsızlıklara yol açtığı yönündeki dönemin gözde inanışına meylediyordu. Kimyasal ve elektriksel deneylerine yine de devam ettiği 1844 yılında şöyle yazmıştı: «Geçmişteki bozuklukların ortaya çıkmasına birçok sebep katkıda bulundu; gelecekte bunlardan kaçınacağım. Etkenlerden biri (ama pek çoğundan yalnızca biri) fazla Matematikti» (Moore, 1977: 153–154). Bir yıl süren, acı dolu bir kötüleşmenin ardından Kasım 1852’de öldü.
Ada Lovelace, ölümle arasındaki tuhaf yakınlığı sık sık anlatırdı; oysa mücadele etmek zorunda kaldığı şey daha çok yaşamın getirdiği kısıtlamalardı. Bir keresinde «Yapmaya niyet ettiğim şeyi yapacağım» diye yazmıştı; ama tanıdık dünyanın onu korkunç biçimde kısıtladığı kuşkusuzdu: Evliliği, çocukları ve boyun eğmeyen annesi bağımsızlığına karşı birleşmişti. Dolayısıyla matematiksel dünyaların yabancı genişliklerine böylesine çekilmesi şaşırtıcı değildi. Ada’nın evliliği üzerine annesi şunları söylemişti: «Bütün tuhaflıkları, kaprisleri ve bencilliğiyle eski arkadaşın Ada Byron’a veda et; A.K. olarak başkaları için yaşamaya kararlı ol» (Moore, 1977: 69). O ise bunu hiç yapmadı. Kamuoyunu küçümseyerek kumar oynadı, uyuşturucu kullandı ve ölçüsüzce flört etti. Ama en iyi yaptığı şey bilgisayar programlamaktı.
Ada Lovelace, Analitik Makine’nin derin önemini hemen kavradı ve yazılarında makinenin yeteneklerinin olağanüstü kapsamını anlatmak için büyük çaba harcadı. Analitik Makine’nin de kendi sınırları olmasına rağmen Fark Makinesi’nden son derece farklı bir makineydi. Ada Lovelace’ın gözlemlediği gibi:
Fark Makinesi gerçekte … toplamaktan başka hiçbir şey yapamaz; basit çıkarma, çarpma ve bölme işlemleri de dâhil olmak üzere diğer bütün işlemleri ancak ustaca matematiksel düzenlemeler ve yöntemlerle bir toplama dizisine indirgenebildikleri ölçüde gerçekleştirebilir. (Morrison ve Morrison, 1961: 250)
Babbage, Analitik Makine’yle yalnızca toplama yapabilen değil, «aritmetiğin tamamını» gerçekleştirebilen bir makine geliştirmeye girişti. Böyle bir girişim, tek tek matematiksel işlemlerin yanı sıra bu işlemlerin işleyişine temel oluşturan sistematik esasların da mekanikleştirilmesini gerektiriyordu. Analitik Makine’yi evrensel bir makineye dönüştüren de oyunun kurallarını bizzat makineye aktarma zorunluluğuydu.
Babbage biraz daha alçakgönüllü davranıp makineyi «son derece genel nitelikli bir makine» diye tanımlıyordu (Babbage, 1961: 56); ancak temel nokta değişmiyor: Analitik Makine, Fark Makinesi gibi yalnızca operatörün sağladığı verileri sentezlemekle kalmayacak, Ada Lovelace’ın bizzat «işlemler bilimi» diye tanımladığı şeyi cisimleştirecekti.
Ada Lovelace, Fark Makinesi için şöyle yazmıştı: «Belli ve son derece sınırlı bir işlemler kümesinin cisimleşmesidir; bu küme … şöyle ifade edilebilir: (+, +, +, +, +, +) ya da 6(+). Tek bir işlemin, yani + işaretinin altı kez yinelenmesi, aslında o makinenin bütün toplamını ve amacını oluşturur» (Morrison ve Morrison, 1961: 249). Ada Lovelace’ı Analitik Makine’de etkileyen şey, Fark Makinesi’nden ya da başka herhangi bir makineden farklı olarak yalnızca belirli işlevleri yerine getirebilmesi değil, «söz konusu işlemlerin konusu olarak soyut sayıya özel olarak atıfta bulunularak inşa edilmiş, işlemler biliminin bir cisimleşmesi» olmasıydı. Fark Makinesi yalnızca toplama yapabilirken Analitik Makine hem sentetik işlemleri gerçekleştiriyor hem de bu sentezlerin dayandığı analitik yetiyi cisimleştiriyordu. Ada şöyle yazmıştı: «Fark Makinesi ile Analitik Makine’nin güçlerini ve yapım ilkelerini karşılaştırırsak, ikincisinin yeteneklerinin birincininkinden ölçülemeyecek kadar geniş olduğunu ve aralarında aslında analiz ile aritmetik arasındaki ilişkinin aynısının bulunduğunu görürüz» (Morrison ve Morrison, 1961: 250). Menabrea’nın makalesine eklediği notlarda en çok bu noktayı vurgular: Ona göre makine, analizin bizzat mekanizmasıdır; dolayısıyla:
Analitik Makine’nin güçlerini sınırlayan sonlu bir sınır çizgisi yoktur. Bu güçler, analizin kendi yasalarına ilişkin bilgimizle aynı kapsama sahiptir ve yalnızca bu yasaları ne ölçüde bildiğimizle sınırlanmalıdır. Gerçekten de makineyi analizin maddi ve mekanik temsilcisi olarak görebiliriz. (Morrison ve Morrison, 1961: 252)
Fark Makinesi «birbirini izleyen fark mertebeleri ilkesine dayanıyordu»; buna karşılık:
Analitik Makine’nin ayırt edici özelliği ve mekanizmaya, bu makineyi soyut cebirin uygulayıcı sağ kolu hâline getirebilecek denli geniş yetenekler kazandırmayı mümkün kılan şey, Jacquard’ın, delikli kartlar aracılığıyla, brokar kumaşların üretimindeki en karmaşık desenleri düzenlemek için geliştirdiği ilkenin uygulanmasıdır. (Morrison ve Morrison, 1961: 252)
Nitekim Ada, Fark Makinesi ile Analitik Makine arasındaki belirleyici farkın Jacquard’ın kartları olduğunu düşünüyordu. Şöyle devam etmişti: «Analitik Makine’nin, tıpkı Jacquard dokuma tezgâhının çiçekleri ve yaprakları dokuduğu gibi, cebirsel desenler dokuduğunu pek yerinde bir biçimde söyleyebiliriz. Bize göre burada, Fark Makinesi’ne haklı olarak atfedilebilecek olandan çok daha fazla özgünlük vardır» (Morrison ve Morrison, 1961: 252). Ada’nın Jacquard dokuma tezgâhına göndermesi bir metafordan fazlasıdır: Analitik Makine gerçekten de tezgâhın dokuduğu «gibi» dokuyor, bir anlamda dokuma sürecinin soyutlanmış biçimi olarak işliyordu.
Dokumacılık her zaman makinesel gelişmenin öncülerinden biri olmuştur; belki de bunun sebebi, sürecin en temel biçiminde bile karmaşık olması ve birden fazla ipliğin bütünlüklü bir kumaş oluşturacak şekilde birbirine dokunmasını gerektirmesidir. Kökenleri çoğu zaman MÖ 1000 dolaylarında Çin’e dayandırılan çekmeli dokuma tezgâhı bile, o dönemin ipeklerinde yaygın olan karmaşık desenleri üretmek için çözgü ve atkı ipliklerinin incelikli bir biçimde düzenlenmesini gerektiriyordu. Bu da şu anlama gelir: «Karmaşık süsleme desenlerini dokumak için büyük miktarda bilgi gerekir. En eski Çin örneklerinde bile dokuma ilerledikçe yaklaşık 1500 ayrı çözgü ipliğinin çeşitli birleşimlerle yukarı kaldırılması gerekiyordu» (Morrison ve Morrison, 1961: xxxiv). Pedallar ve mekiklerle dokuma tezgâhı, bir tarihçinin «bütün insan makineleri arasında en karmaşığı» diye adlandırdığı şeye, «her şeyi basit hareketlere indirgeyen: ayakların dönüşümlü hareketiyle pedalları çalıştırıp önce çözgü ipliklerinin yarısını, sonra öbür yarısını yükselttiği, ellerin de atkı ipliğini taşıyan mekiği fırlattığı» bir makineye dönüşür (Braudel, 1973: 247). Dokumacı mekanizmayla bütünleşmiş, onun işlemlerine bağlanmış, her uzvuyla süreçlere eklemlenmişti. Orta Çağ’da, basılı sayfanın yapay belleklerinden önce, desenin doğru biçimde geliştirilmesi için gerekli bilgiyi saklamak üzere kareli kâğıt üzerine çizilmiş şemalar kullanılırdı. On sekizinci yüzyılın başlarında Lyon’da Basyle Bouchon, çok daha sonra piyanoların kendi kendine çalmasını ve matbaa harflerinin dökülmesini sağlayacak delikli kâğıt rulolarının erken bir örneğini kullanarak ipliklerin otomatik seçilmesine yarayan bir mekanizma geliştirdi. Birkaç yıl sonra Falcon, rulo yerine delikli kartlar kullanarak daha büyük bir karmaşıklık sağlayan bu tasarımı geliştirdi. Jacquard da 1800’lerde kullanılmaya başlanınca dokuma sanayisinde devrim yaratan ve günümüzdeki gelişimine yön vermeyi sürdüren otomatik dokuma tezgâhı tasarımlarını bu ilkeye dayandırdı. Jacquard’ın makinesi delikli kartları birbirine bağlayarak nihayet makinenin işlemlerini otomatikleştirdi ve yalnızca tek bir insan eline ihtiyaç duyar hâle geldi. Jacquard’ın delikli kart programları sistemi, bilgi çağını on dokuzuncu yüzyılın başlarına taşıdı. Otomatik dokuma tezgâhı, kendi bilgisini saklayan ve kendi yazılımıyla çalışan ilk makineydi; bu da denetimin dokumacıdan makineye doğru ilk geçişlerinden biriydi.
Babbage, Ada’nın «yapımı için 24.000 kart gereken, Jacquard’ın dokunmuş güzel bir portresi» olarak tanımladığı esere sahipti (Morrison ve Morrison, 1961: 281). İpek üzerine, inç başına yaklaşık 1000 iplikle dokunmuş bu portrenin inanılmaz ayrıntı düzeyinin, tezgâhın bilgiyi benzeri görülmemiş hızda ve hacimde saklayıp işleyebilmesinden kaynaklandığını Babbage çok iyi biliyordu. Analitik Makine üzerinde çalışmaya başladığında tasarımlarını Jacquard’ın birbirine bağlanmış delikli kartlarına dayandırdı. «Jacquard dokuma tezgâhının insan hayal gücünün tasarlayabileceği her türlü deseni dokuyabildiği bilinen bir olgudur», diye yazmıştı Babbage (1961: 55). Babbage’ın delikli kart sistemini kusursuzlaştırmaya yönelik aralıksız çabaya kendi katkısı, kartların yeniden kullanılması imkânını, başka bir deyişle Ada’nın yazdığı üzere:
Belirli kart gruplarının, belirli yasalara göre teknik olarak geriye alınması denilen şeyi uygulamaya koymasıydı. Bu genişletmenin amacı, tek bir problemin çözümünde herhangi bir kartın ya da kart grubunun art arda istenen sayıda kullanılabilmesini sağlamaktır. (Morrison ve Morrison, 1961: 264)
Bu, belleğin daha önce görülmemiş bir simülasyonuydu. Kartlar, makine onlara ihtiyaç duydukça makinenin kendisi tarafından seçiliyor ve fiilen bir dosyalama sistemi olarak işleyerek makinenin kendi bilgisini saklamasına ve bu bilgiden yararlanmasına olanak tanıyordu.
Delikli kartlar, Analitik Makine’ye Babbage’ın öngörü olarak değerlendirdiği şeyi de kazandırıyor; makinenin hatırlayan, öğrenen ve kendi soyut işleyişi tarafından yönlendirilen bir makine olarak çalışmasına imkân veriyordu. Analitik Makine üzerinde çalışmaya başladığında Babbage, «Makine’ye önceden görmeyi ve ardından bu öngörüye göre hareket etmeyi öğretmekten başka hiçbir şeyin beni arzuladığım hedefe ulaştıramayacağına» inanmıştı (Babbage, 1961: 53). Jacquard’ın kartları belleği mümkün kılmıştı; böylece «Analitik Makine’nin kendine ait bir kütüphanesi olacaktı» (1961: 56). Ama bu kütüphane, makinenin hem geçmişteki hem de gelecekteki işlemleri için başvurabileceği bir kütüphane olmalıydı; Babbage makineye yalnızca bellek değil, kendi gelecekteki işleyişine ilişkin bilgileri işleme yeteneği de vermek istiyordu. Babbage sonunda şöyle yazabilecekti: «Analitik Makine’de belleğe eşdeğer mekanik araçlar tasarlamıştım; ayrıca öngörüye eşdeğer başka araçlar da sağlamıştım ve Makine bu öngörüye dayanarak bizzat harekete geçebiliyordu» (1961: 153).
Analitik Makine’ye birden çok anlamda öngörü atfedilebilir: Onun kullanılmaya başlanmasına kadar yüz yılı aşkın bir süre geçti ve Gibson ile Sterling’i, 1940’lar yerine 1840’larda benimsenmiş olsaydı neler yaşanabileceğini araştırmaya yönelten de bu olağanüstü zaman aralığıdır. Babbage, Analitik Makine’nin geliştirilmesinin elli yıl sürebileceğini düşünüyordu. Özellikle para ve nüfuz sahibi birçok kişi buluşlarına kuşkuyla yaklaşıyordu; Babbage’ın çok çeşitli ilgi alanları da onda tuhaf bir eksantriklik bulunduğu yönünde olumsuz bir izlenim yaratıyordu. Kendi yardımcısı bile, Babbage henüz yapmadığı hesaplamaların sonuçlarını önceden kestirebilen bir makineden söz etmeye başladığında, «zihninin bozulmaya başladığını» düşündüğünü itiraf etmişti (Babbage, 1961: 54).
Savaşın zorunlulukları Lovelace ile Babbage’ın çalışmalarını Müttefik askerî mekanizmasının dikkatine sunduğunda etkileri muazzam oldu. Ada’nın yazılımı bugün hâlâ Babbage’ın donanımı üzerinde çalışıyor. Howard Aiken, 1944’te ilk programlanabilir bilgisayar olduğunu sandığı Mark 1’i geliştirdi; oysa Alman inşaat mühendisi Konrad Zuse, 1941’de Z-3 adlı böyle bir makineyi zaten yapmış ve Aiken’i geride bırakmıştı. Geriye dönüp bakıldığında hayli şaşırtıcı bir şekilde, Almanlar onun çalışmalarına pek önem vermedi. Tasarımlarının en gelişmişi olan Z-11 o gün hâlâ kullanılıyor olmasına rağmen, gerçekten dikkat çeken ilk programlanabilir sistem Amerikan bilgisayarıydı. Mark 1, diğer adıyla IBM Otomatik Dizisel Denetimli Hesaplayıcı, Babbage’ın tasarımlarına dayanıyordu ve onu programlayan da başka bir kadındı: Yüzbaşı Grace Murray Hopper. Hopper, Mark 1’in ve ardıllarının «Ada Lovelace’ı» olarak sık sık anılıyordu; kocasını savaşta kaybettikten sonra enerjisini programlamaya ayırmakta özgürdü.
İlk üst düzey dil derleyicisini yazdı, COBOL bilgisayar dilinin geliştirilmesinde belirleyici rol oynadı ve hatta Mark 1’in devrelerinin sorunsuz çalışmasını aksatan ölü bir güve bulduktan sonra yazılım veya donanım aksaklıklarını tanımlamak için «bug» terimini ortaya attı. Programcı olarak kadın, bir kez daha.
1940’ların bilgisayarının geliştirilmesinde, Norbert Wiener’in hayvanlarda ve makinelerde denetim ve iletişimin incelenmesini adlandırmak için türettiği sibernetik kavramı belirleyiciydi. İlk sibernetik makine belki de regülatördü: Termostat gibi, makineden çıkan bilgiyi alıp bir döngüyle yeniden makineye veren, yani geri besleyen, kendini düzenleyen temel bir sistem. Bilginin içeri girip işlendiği ve hiçbir geri dönüş olmadan dışarı çıktığı doğrusal bir işlemden farklı olarak sibernetik sistem, kendi çevresine bağlı olan ve ona karşılık veren bir geri besleme döngüsüdür. Sibernetik, her ölçekteki ve her türden donanım ve yazılım sisteminin sanal gerçekliğini oluşturan bu soyut işlemin bilimi —daha doğrusu mühendisliğidir.
Sibernetiği mümkün kılan bilgisayardır; çünkü bilgisayar daima kendi işlemlerinin soyut mekanizmasına doğru ilerler. Toplama gibi belirli işlevlerin gerçekleştirilmesini ya da yeniden üretilmesini sağlamaya yönelik girişimlerle başlar; ancak ulaştığı nokta, herhangi bir makinenin ve kendi kendisinin işlemlerini simüle edebilen bir mekanizmadır. Babbage toplama yapabilen makineler istiyordu, fakat sonunda ortaya Analitik Makine çıktı: Yalnızca toplama değil, her türlü aritmetik işlemi gerçekleştirebilen bir makine. Bu bakımdan o, soyut elini her işe uzatabilen, daha o zamandan soyut bir makineydi. Yine de Analitik Makine, böyle bir mekanizmayı mümkün kılsa da henüz gelişmiş bir sibernetik makine değildi. Ada Lovelace’ın kabul ettiği gibi: «Analitik Makine’nin herhangi bir şeyi kendi başına ortaya çıkarma iddiası yoktur. Yapmasını nasıl emredeceğimizi bildiğimiz her şeyi yapabilir» (Morrison ve Morrison, 1961: 285). Soyut bir makineydi, ancak özerk yetenekleri işleme kapasiteleriyle sınırlıydı: Babbage’ın tekstil sanayisinden aldığı terminolojiyle, depoya karşılık gelen değirmen kısmıyla.
Denetim dağılır ve mekanizmanın içine girer; ama makinenin bütün işlemlerini kapsayacak kadar genişlemez.
Yazılım düzlemine doğru yeni bir kayma ancak Turing Makinesi’yle gerçekleşir.
Turing, değirmen ile deponun fiilen birlikte çalışabileceğini, böylece «kendilerini değiştiren programlar yazılabileceğini» fark etti. Bu programlar, «denetimi bir alt programa devredebiliyor ve belli bir alt görevin yürütülmesinden sonra denetimin nereye geri verileceğini bilmek için kendilerini yeniden yazabiliyorlardı» (De Landa, 1992: 162).
Turing Makinesi, denetimin benzeri görülmemiş ölçüde dağılmasını sağlar; ama denetimi yine ana programa geri getirir. Ancak 1960’larda silikonun kullanılmaya başlanmasından sonra denetimin merkezsizleşmiş akışı bir mesele hâline geldi ve sonunda «mevcut çalışma alanının içeriği hangi üretimin koşullarını karşılıyorsa denetimin daima o üretim tarafından ele geçirildiği» sistemlerin önünü açtı (De Landa, 1992: 63–64). Soyut makine bu noktada «bağımsız yazılım nesnelerinden» oluşan bir ağ olarak işlemeye başlar. Paralel işleme ve sinir ağları, merkezî komuta ve denetim anlayışlarının yerini alır; yönetici işlevler sistemlerin içinde erir; makine zekâsı da artık yukarıdan aşağıya öğretilmek yerine kendi bağlantılarını kurar ve kendini örgütlemeyi, kendi kendine öğrenmeyi öğrenir.
Burası, kendi kendini örgütleyen sistemlerin ve kendi kendini uyaran makinelerin bağlantıcı bölgesidir: özerk denetim ve sentetik zekâ sistemleri. İnsanların elinde ve tarihsel bir araç olarak denetim, yalnızca tahakküm biçiminde uygulanmış, sadece merkezî ve dikey biçimlerde ortaya çıkmıştır. Tahakküm, denetimin bir çeşididir; ama aynı zamanda onun sınırlandırılması, önündeki engeldir: İnsan özdenetimi bile tahakkümün başarılması olarak tasavvur eder. Yalnızca sibernetik sistemde özdenetim artık bir şeyin altına ya da boyunduruğuna yerleştirilmeyi gerektirmez: İnsanı, makineyi veya başka herhangi bir sistemi denetleyecek bir «öz» yoktur; bunun yerine insan da makine de, kendisi bir denetim ve iletişim sistemi olan sibernetik sistemin öğelerine dönüşür. Ada’nın programlamasının açtığı tuhaf dünya budur: merkezî denetim olmaksızın etkinliğin, özne konumuna ihtiyaç duymayan bir tür eyleyiciliğin mümkün olması.
Ada Lovelace, Analitik Makine’nin en büyük başarısının «matematik dünyasında yalnızca zihinsel olanla maddi olanı değil, kuramsal olanla pratik olanı da birbirine daha yakın ve etkili biçimde bağlaması» olduğunu düşünüyordu (Morrison ve Morrison, 1961: 252). Onun yazılımı, bilişim teknolojisinin sonraki gelişimini yönlendiren doğa ile zekânın yakınsamasını daha o zamandan teşvik ediyordu.
Analitik Makine, dokuma tezgâhının soyut işleyişinin edimselleşmesiydi; bu sıfatla herhangi bir makinenin soyut işleyişine dönüştü. Babbage Analitik Makine hakkında yazarken sık sık dokuma tezgâhına atıfta bulunurdu: «Analitik Makine ile bu iyi bilinen süreç arasındaki benzerlik neredeyse kusursuzdur» (1961: 55). Analitik Makine, dokuma tezgâhının öylesine üstün bir gelişimiydi ki keşifleri dönüp dokumanın kendi süreçlerini besleyecekti. Ada’nın yazdığı gibi:
Soyut bilimin alanlarıyla görünürde hiçbir bağlantısı bulunmayan, yine de cebirsel bileşimleri, kesişen ipliklerin elverdiği bütün o çeşitli karmaşıklıklar kadar eksiksiz biçimde mekanizmanın alanına sokacak gibi görünen ilkeleri yeni ve kendine özgü bir uygulama alanında önermesi bakımından bu bilime çok değerli katkılar sağlamış olan o sanata karşılıklı yarar sağlamak üzere makinenin kullanılması önerilmiştir. (Morrison ve Morrison, 1961: 265)
Cebirsel bileşimler, kendilerinin zaten bir sonucu olduğu kesişen ipliklerle yeniden birleşerek dokuma tezgâhına geri döner. Sibernetik devreler bir kez harekete geçti mi çoğalır, ilk ortaya çıktıkları belirli mekanizmanın dışına taşar ve bütün dinamik sistemlere yayılırlar.
Babbage’ın delikli kart sisteminin gerçekten de on dokuzuncu yüzyıl ortalarının dokuma fabrikalarını etkilemiş olması, sibernetik makinelerin çok daha büyük ölçeklerdeki sibernetik süreçlere ne kadar çabuk dolandığını gösterir. Dokumacılığın Mısır tanrıçası Neith’in aynı zamanda zekâ ruhu olması belki de rastlantı değildir; çünkü bu ikinci özellik de çözgü ile atkının kesişmesinden oluşur. Bir yorumcu şöyle yazar: «Bu imge, beyinde kaydedilen bütün verilerin, dokumada ipliklerin birbirini kesmesi gibi, duyu organlarımız aracılığıyla algılanan duyumların kesişmesinden kaynaklandığını açıkça düşündürür» (Lamy, 1981: 18).
Jacquard dokuma tezgâhı, De Landa’nın denetimin insan elinden yazılım sistemlerine «göçü» olarak tanımladığı süreçte belirleyici bir andı. Babbage, otomatik makinelerin geleneksel üretim biçimleri üzerindeki etkisiyle uzun süredir ilgileniyordu; İngiltere’nin Midlands bölgesinde ve kuzeyinde ev içi üretim yapan zanaatların geleceğine ilişkin araştırmasını 1832’de İmalatın ve Makinelerin Ekonomisi adıyla yayımlamıştı. Jacquard dokuma tezgâhı da on dokuzuncu yüzyıl başlarının en önemli teknolojik yeniliklerinden biriydi. Yeni tezgâha büyük bir direnç gösterildi; çünkü «denetimin bu göçünde bedenlerinin bir parçasının kelimenin tam anlamıyla makineye aktarıldığını gören işçiler [ona] şiddetle karşı çıkmıştı» (De Landa, 1992: 168). Lord Byron, 1812’de Lordlar Kamarası’ndaki ilk konuşmasında Çerçeve Tezgâhlar Yasa Tasarısı üzerine yapılan tartışmaya katılmıştı. «Özellikle bir tezgâh türünün benimsenmesiyle», diye gözlemlemişti, «tek bir kişi birçok kişinin işini yapar hâle geldi ve gereksiz sayılan işçiler işlerinden çıkarıldı». Byron’a göre işçilerin «sanat ve zanaatlarda insanlık için böylesine yararlı bu gelişmelere» sevinmeleri gerekirdi; oysa bunun yerine «mekanizmadaki gelişmelere kurban edildiklerini düşünüyorlardı» (Jennings, 1985: 132). Kızı, denetimi başka yerlere taşıyan ve yeniden tanımlayan süreçleri yalnızca hızlandıracaktı.
Kadınlarla dokuma arasındaki bağ derinlere uzanır: Athena ile İsis bile kendi örtülerini dokurdu.
Geleneksel eş tasvirinde kadın, geceleri köyün ocağı başında ip eğirir, çocukların bilmecelerini ve erkeklerin mit anlatılarını dinler, sonunda kocasının aileye servet kazandırmak için satabileceği kumaşları dokurdu; kumaş yapımı, eşin kocasına sunduğu bir hizmetti. (Mead, 1963: 247)
Bu tasvir Margaret Mead’in Nijerya’daki Tiv halkı üzerine araştırmasından alınmıştır; ama üretilmiş kumaşlarla otomatik dokumacılık etkilerini göstermeden önce birçok toplumda yinelenen bir örüntüdür. Mead’in araştırmacıları anlatılarını sürdürürken mekanikleşmenin bu ev içi sahneyi kökten sarstığını belirtir. Bundan böyle malzemeleri kadınların sağlaması kaçınılmaz olmaktan çıkmıştır: «Fabrika üretimi kumaş ortaya çıktığında kadınlar bunu erkeklerden talep ettiler.» Artık «erkek, karısına kumaş satın alacak parayı kazanmak için evden ayrılmak zorundaydı»; üstelik karısı da «geleneksel eş tasvirine uymayı bırakmıştı» (Mead, 1963: 247).
Mead’in araştırması, dokumanın Tiv kadınlarının kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşündürür; yıkama, dövme ve su taşıma da başka kültürlerde aynı rolü oynayabilir, çünkü bunlar da dokumacılık gibi daima faydacı görevlerden fazlasıdır. Bu işlerden herhangi birinin mekanikleşmesiyle aile ilişkilerinin bozulması, kadın kimliğinin sahnesini paramparça eder: Mekanikleşme zamandan ve emekten tasarruf sağlar; ama mesele bunlar değildir. Kadınlar dokumacı ve su taşıyıcı olmasaydı kim olacaklardı?
Bu emeklerin kendileri, kadının görünüşüne dokunmuştu; dokumacılık bir meslekten fazlasıydı ve diğer ataerkil görev tahsisleri gibi «kadınlığın bileşenlerinden biri» olarak işliyordu.
Freud da aralarında kesinlikle yakın bir bağlantı bulur. «Görünüşe göre», diye yazar, «kadınlar uygarlık tarihindeki keşif ve buluşlara pek az katkıda bulunmuştur; bununla birlikte, icat etmiş olabilecekleri bir teknik vardır: örme ve dokuma tekniği.» Bu gözlemle yetinmeyen Freud, her zamanki gibi «bu başarının bilinçdışı güdüsünü tahmin etmeye» yönelir. Ona göre:
Doğanın kendisi, ergenlikte cinsel organları örten kasık kıllarını büyüterek bu başarının taklit ettiği modeli sağlamış görünmektedir. Geriye kalan adım, ipliklerin birbirine tutunmasını sağlamaktı; oysa bedende kıllar deriye tutunur ve ancak birbirlerine dolanırlar. (1973: 166–167)
Bu pasaj, Freud’un kadınlık üzerine konferansında birdenbire ortaya çıkar. Freud’un kendisi bile bu düşünceye şaşırmış görünür: «Bu fikri fantastik bulup reddederseniz», diye ekler, «ve penis eksikliğinin kadınlığın biçimlenmesindeki etkisine ilişkin inancımı bir sabit fikir olarak görürseniz, elbette kendimi savunacak durumda değilim» (1973: 167). Freud, itici güç olarak penis yokluğunu göstermekte gerçekten savunmasızdır; ama dokumanın kadınların «uygarlık tarihindeki keşif ve buluşlara» tek katkısı olduğunu öne sürmek saçma mıdır? Eğer gerçekten böyleyse, ne büyük katkıdır bu! Dokuma, yazılımın sanatı ve bilimi olmuştur; belki de uygarlığa yapılmış bir katkı olmaktan çok onun nihai çöküşünü hazırlar. Belki de dokuma, bütün diğer keşif ve buluşların dokusudur; belki onların tarihinin hem başlangıcı hem de sonudur. Dokuma tezgâhı, kareli kâğıttan veri ağına uzanan yolu dokuyan, ölümcül bir yeniliktir.
Dokumanın her zaman zaten kadın kimliği sorununa dolanmış olduğu ve mekanikleşmesinin, kadının dokumacı olarak belirdiği sahneyi kaçınılmaz biçimde altüst ettiği görülüyor. Fabrika üretimi kumaş, ulaştığı bütün geleneksel toplumlarda evlilik ve aile ilişkilerini bozdu. Çin’de şöyle denirdi: «Eski dokuma tezgâhı terk edilmek zorundaysa onunla birlikte yüz başka şey de terk edilmelidir; çünkü nedense onların yerini gereğince alabilecek hiçbir şey yoktur» (Mead, 1963: 241).
Margaret Mead şöyle yazar:
El tezgâhında çalışan kadın, atkı ipliğinin gerginliğini kaslarında duyduğu his ve beden hareketlerinin ritmiyle denetler; fabrikadaysa tezgâhı izler ve makinenin işlemlerinin belirlediği, dışarıdan saptanmış aralıklarla harekete geçer. Evde çalışırken kendi ritmini izlerdi; tokmağın karşısında hissettiği dirençten ya da parmaklarının arasındaki dokunuştan hareketle sürecin tamamlandığını anladığında bir işlemi bitirirdi. Fabrikada ise ritmini fabrikanın dayattığı ritme uydurması, işleri dışarıdan belirlenen süre sınırlarına göre yapması istenir. (1963: 241)
Mead bir kez daha, dokumanın beden ile süreç arasında kurduğu yakın bağa ve bu bağın fabrika disiplini tarafından bozulmasına ışık tutar. «Ritmini fabrikanın dayattığı ritme uydurması istenir»; peki kadının kendi ritmi nedir, evde dokuma yaparken izlediği vuruş nedir?
Dokumanın böylesine uyum sağladığı bu beden nedir? Kadın dokumacı olarak tanımlanıyorsa onun ritimleri ancak dokumanın örtüleri aracılığıyla bilinebilir. Kadınlar nerede?
Ocak başında dokuyor, ip eğiriyor, iplikleri birbirine doluyorlar. Kadınlar kim? Dokuyanlar. Kadını bilinir kılan dokumadır; onu tanımlayan, dokuma faaliyetidir. «Kadın, kendi rolünü yerine getirmeyi ve kadınlıkla eşlik tasvirine uymayı bıraktığında», diye sorar Mead, «ona ve erkeğin onunla ilişkisine ne olur?» (1963: 238). Kadına ne olur? Dokuma olmadan kadın nedir? Belki bir bilgisayar programcısı? Ada’nın bilgisayarı karmaşık bir dokuma tezgâhıydı: Dantel işçiliğiyle adını askerî mekanizmanın kalbine taşıyan, acı içinde ölen, kumara bağlanan, sayıların ve bağımlılığın labirentlerine sürüklenen Ada Lovelace. Dokumanın, kadınların ve sibernetiğin tarih için ölümcül bir hareket içinde birleştiği nokta.
Irigaray, insanlık tarihinin karanlıktan saf aklın ışığına doğru bir hareket, yeryüzünden kaçış olduğunu savunur. Erkek için tarih yapmak, doğa olarak anladığı şeyi yadsımak ve aşmak, onun kaprislerine ve güçlerine tabi oluşunu tersine çevirmek, soyutlama ve otorite imgesi olan Tanrı’nın özerkliğine, her şeye gücünün yetmesine ve her yerde hazır bulunmasına doğru ilerlemektir. Erkek mağaradan çıkıp güneşe yönelir; rahimden doğar ve anneden, insanlığın içinden yükseldiği zeminden ve tarihin kendisini kurtulmaya yazgılı saydığı maddeden kaçar. Toprak Ana onun maddi kökeni olabilir; ama sadık kalması gereken, «yeryüzünü doldurup ona boyun eğdirme» tasarısını meşrulaştıran Baba Tanrı’dır. Madde, rahim, yalnızca bir engeldir; ya fazlasıyla atıl ya da tehlikeli ölçüde etkindir. Beden bir kafese, biyoloji ise erkeği doğaya bağlayan ve maddenin pis gündelik meselelerinin üzerine yükselmesine izin vermeyen bir kısıtlamaya dönüşür; dişilin edilgin maddiliği olarak gördüğü şeyin kendi tinsel eylemiyle aşılması gerekir. İnsanlık tarihi, bu tahakküm dürtüsünün kendi kendini anlatan hikâyesidir; bedensel tutkulardan özdenetime geçiş, maddenin tuhaf akışkanlıklarından ruhun kendi özdeşliğini kurmasına uzanan bir yolculuktur.
Kadın hiçbir zaman bu tarihin öznesi, faili, özerk varlığı olmamıştır. Yine de bu tarihteki rolü hiç de önemsiz değildir. Erkeğin kendi bakış açısından bile kadın ona ayna, hizmetçi ve barınak, alet ve iletişim aracı, gösteri ve meta, kendi türünü ve dünyasını yeniden üretme imkânı sağlamıştır. Kadın tarih için her zaman gereklidir: erkeğin kendi kültürel gelişimi uğruna kullandığı doğal kaynağıdır. Bu, kadının daima başlangıç noktasında bırakıldığı anlamına da gelmez; ayna ve hizmetçi, araç, dolayımlama ve yeniden üretim olarak sürekli değişim içindedir, «tarihsel döneme göre farklı örtüler» giyer (Irigaray, 1991: 118).
Irigaray’ın bildiği gibi erkeğin tahakkümü, ihtiyaç duyduğu malzemeleri yok etmeye varamaz: Kültürünü inşa edebilmek için «erkek elbette hâlâ doğanın alanında bulunan rezervlerden yararlanmak zorundaydı; dış dünya üzerinden bir dolambaç elbette vazgeçilebilir bir şeydi; ‘ben’in kendisinin bilincine varabilmesi için önce şeylerle ilişki kurması gerekiyordu» (Irigaray, 1985: 204). Erkek tek başına hiçbir şey yapamaz: Özenle gizlenen kadın yine de onun kimlik, eyleyicilik ve özdenetim arayışlarının zemini ve imkânı olarak işlev görmeye devam eder. Radara yakalanmayan bombardıman uçakları ve güdümlü füzeler, telekomünikasyon sistemleri ve yörüngedeki uydular, özerkliğe doğru bu kaçışı ve buna eşlik eden onu savunma ihtiyacını somutlaştırır.
Yazılım sistemleri de kadın gibi erkeğin araçları, iletişim ortamları ve silahları olarak kullanılır; hepsi erkeğin çıkarları doğrultusunda geliştirilir, ancak hepsi ona ihanet etmeye hazırdır. Gösteriler kıpırdanıyor, aynaların arkasında bir şeyler oluyor, metalar konuşmayı ve düşünmeyi öğreniyor. Kadınların özgürleşmesi, kendi kendilerini örgütleyen ve uyaran sistemleri besleyen ve kadının yanında sahneye çıkan yazılım teknolojilerinin çoğalması ve küreselleşmesiyle desteklenip canlandırılıyor.
Tarihin düz çizgiler hâlinde ilerlediğine inananlara bu gerçekten de tarihin tuhaf bir dönüşü gibi görünecek. Fakat Irigaray’ın sorduğu gibi: «Makineler, hatta kuram makineleri bile kendi kendilerine uyarılabiliyorsa kadın da aynısını yapamaz mı?» (1985: 232).
Bilgisayar da kadın gibi hem simülasyonun görünüşü hem de imkânıdır. «Onun o anki iradesine, o anki iştahına göre hakikat ve görünüş» (Irigaray, 1991: 118). Kadın herhangi bir şey olamaz; fakat erkeğin değer verdiği her şeyi taklit edebilir: zekâyı, özerkliği, güzelliği … Gerçekten de kadın bir şeyse, bizzat taklidin imkânıdır; kendi kılıklarını dokuyandır. Örtü, onun ezilmesinin aracıdır; ama «yine de giysilerinin ve gizlemelerinin kıvrımlarını, dikiş yerlerini ve biçilişini işaretlemek için ihtiyaç duyduğu şeyi ondan çıkarabilir» (Irigaray, 1991: 116). Bu taklit yetenekleri, kim olduğunu bilen kişinin bilmediği ve bilemeyeceği bir evrenselliğe taşır kadını: Her kalıba uyar; ama böyle yaparken taklit ettiği şeyden daha fazlası olur. Bilgisayar gibi kadın da farklı zamanlarda erkeğin ondan istediği her neyse o olarak görünür. Taklit etmeyi öğrenir; simülasyonu öğrenir. Ve bilgisayar gibi bunu son derece iyi yapar; öyle ki ilkece o da her işlevi taklit edebilir. Irigaray’ın öne sürdüğü gibi: «Hakikat ve görünüşler ve gerçeklik, iktidar … tükenmez taklit yeteneği sayesinde, dünyanın bütün sahnelenişinin canlı temelidir kadın» (Irigaray, 1991: 118).
Ancak bunun kadının tek rolü olması bekleniyorsa artık bu rolün tek icracısı o değildir: Dijital olan devreye girdiğinde bilgisayar da tam olarak aynı ışık altında sahneye çıkar. O da doğanın yalnızca bir taklidi olarak erkeğe yardım, ek kapasite ve onun dünyasındaki şeylerden daha fazlasını sağlar; ama bunu da ancak zaten simülasyonun bizzat mekanizmasına bağlı olduğu ölçüde yapabilir. Freud’un dokumanın kökenleri hakkındaki spekülasyonları onu telafi ve kusur diline götürüyorsa dokumanın teknik gelişimi de hiçbir şeyi telafi etmeyen pikselli ekranların çoğalmasına ve bu ekranların arkasında, şimdiden kusursuz bir kesinlikle kendilerini birbirine dokuyan dijital mekânlarla küresel ağların ortaya çıkmasına yol açar.
Başka bir deyişle yazılımın da ekranları vardır: O da erkeğe kullanıcı dostu bir yüz gösterir ve kadın için olduğu gibi yazılım için de bu yüz yalnızca bir kamuflajdır.
Ekran, televizyon monitörünün bilgisayar tasarımına katıldığı 1960’ların sonlarında onun göstermeye başladığı yüzdür. Görülebilen şeyin görsel sunumu, bir gösteri olarak belirir; aynı zamanda arayüz, haberci işlevi görür. Irigaray’ın kadını gibi o da hem erkek için sergilenir hem de erkeğin iletişim imkânına dönüşür. Daktilo, hesap makinesi ve kod çözücü olarak da iş görür; kendisini ekranda erkeğin hizmetindeki bir araç olarak gösterir. Ancak bunlar yalnızca mevcut bazı işlevlerin taklitleridir. Nitekim hem kadınlar hem de bilişim teknolojisi başlangıçta kendilerini daima aynı olanı yeniden üretmeye yarayan mekanizmalar olarak pazarlar. McLuhan daha 1968’de «bilgisayarın yarattığı yoğun bilgi ortamının, bugün bilgisayarın yeni çalışma alanı olarak tanıtılan eskimiş faaliyetlerin oluşturduğu karmaşık bir ekran ya da mozaik yorgan tarafından hâlâ bilgisayardan gizlendiğini» savunmuştu (McLuhan ve Fiore, 1968: 89). Erkeğin karşısında görünenlerin hepsi bunlardan ibaretken bilgi akışlarında yolculuk edenler ekranların çok ötesine, onun gerçeklik kavrayışlarının ötesindeki veri akışlarına doğru ilerliyor. Öteki tarafta, ataerkil soy çizgisinin aynı olanı yeniden üretme talebinin yadsıdığı bütün akışkan enerjiler dolaşıyor. Bilgisayar bu kılıkta ortaya çıkıp bu işlevi simüle ettiğinde bile daima çoğaltmanın mekânı, fark üretmeye yarayan bir makinedir. Aynı olan, onun olabileceği şeylerden yalnızca biridir.
İnsanlık matrisi yalnızca sergilendiği hâliyle bilir; bu da daima bir kılık değiştirme meselesidir. Pikselleri görür; ama onlar yalnızca «ekranın arka yüzünde gizlenen» veri ağının yüzeyleridir (McCaffrey, 1991: 85). Kendi kendini dokuyan bir karmaşıklık ağı olan matris, kendini kendi simülasyonu olarak gizler. Terminalin öteki tarafında, McLuhan’ın bile özlemini duyduğu dokunsal yoğunluk, veri uzayının maddiliği belirir. Gibson şöyle yazar: «Bilgisayarlarla çalışan tanıdığım herkes, ekranın arkasında bir tür gerçek uzam bulunduğuna, göremediğiniz ama orada olduğunu bildiğiniz bir yer olduğuna inanmaya başlıyor gibi görünüyor» (McCaffrey, 1991: 272).
Bu gerçek uzam, yalnızca başka bir uzam değil, sanal bir gerçekliktir. Erkek tahayyülünde sık sık göründüğü gibi, maddenin gizemlerinden zihinsel bir kaçış da değildir. Etten, bedenden kaçış yoktur; siberuzay aşkın bir şey değildir. Bunlar yalnızca erkeğin geçmişe dönük yanılsamalarını yansıtmasına hizmet eden kılıklardır; onun teknolojik otorite düşüne yön vermiş, şimdi de ruhsuz bir bütünleşmenin kolektif kâbusuna dönüşmüş aynı arzuların yeniden üretimleridir. Matrise girmek erkekliğin ileri sürülmesi değil, insanlığın kaybıdır; siberuzaya bağlanmak içine girmek değil, istilaya uğramaktır.
Neuromancer‘ın kovboyu Case bunun pekâlâ farkındadır:
Biliyordu — hatırlıyordu — kadın onu aşağıya, kovboyların alaya aldığı ete, bedene doğru çekerken. Muazzam bir şeydi bu; bilginin ötesinde, sarmallar ve feromonlar hâlinde kodlanmış bir bilgi denizi, ancak bedenin güçlü ve kör yordamıyla okuyabileceği sonsuz bir giriftlik. (Gibson, 1985: 285)
Siberuzay, yokluk, boşluk ya da rahmin bütünlüğü olarak değil, belki de kadının olumlanma yeri olarak matristir. Bu olumlama, kadının kendi ataerkil geçmişinin değil, henüz gelmemiş ama şimdiden hissedilebilen bir gelecekte olduğu şeyin olumlanması olacaktır. Irigaray’a göre ekranların, görünüşün ötesine çoktan uzanan ama ona varmadan da duran ve hiçbir örtü taşımayan bir başka yüzü vardır:
Görülen her şeyin altında yatan, onu kuşatan ve incelikle «dolduran» bir uyum gibi yayılır; biçimlerinin kesintisinden önce ve senkoplarla ölçülemeyen başka bir hareketin zamanında. Örtünün kendisinin de kumaşının maddi temelini ödünç alacağı bir süreklilik. (Irigaray, 1991: 116)
Bu kumaş ve onun dokunması, dişilin sanal maddiliğidir. Hiç kimseye ve hiçbir şeye yuva olmayan sanala geçiş, yine de boşluğa dönüş değildir. Bu olumlama «öznesiz ve nesnesizdir», fakat «buna rağmen uçuruma gitmez»: Kara deliğin kör maddesizliği, örtünün ardında hiçlik ve eksiklik bulunduğuna inanmak zorunda olan erkeğin bir yansıtmasından ibaretti.
Freud’un dokuma üzerine yorumları belki de onun sandığından daha güçlüdür. Ona göre dokuma daha baştan başka bir şeyin simülasyonu, doğal süreçlerin taklididir. Kadın, kasık kıllarının boşluk üzerinde birbirini kesişini taklit ederek dokur: Doğanın, kendi bedeninin işlemlerini taklit eder. Dokuma kadının tek başarısıysa bu başarı kendisine bile ait değildir: Freud’a göre kadın hiçbir şey keşfetmez, yalnızca kopyalar; icat etmez, temsil eder. «Görünüşe göre kadın doğayı (yalnızca) taklit edebilir. Doğanın sunduklarını ve ürettiklerini kopyalayabilir. Bir tür teknik yardım ve ikame yoluyla» (Irigaray, 1985: 115). Dokuyan kadın zaten taklit edendir; sürekli maskeli baloda, yapay bir kılıkta ortaya çıkan, rolünü oynayan, öyleymiş gibi yapan kişidir. Kendisi olamaz, çünkü hiçbir şey değildir ve hiçbir şeye sahip değildir; Freud’a göre dokumanın var olmasının sebebi, hiçliğin, boşluğun ortaya çıkmasına izin verilememesidir. «Dolayısıyla kadın, kendisini örtmek, Doğa’nın kusurlarını maskelemek ve Doğa’yı yeniden bütünlüğüne kavuşturmak için dokur» (Irigaray, 1985: 116). Dokuma hem onun telafisi hem de gizlenmesidir; görünmesi ve kaybolmasıdır: «Bu yadsıma da bir kumaş(uydurma)dır ve olası bir ikiyüzlülükten yoksun değildir. En azından ikilidir» (Irigaray, 1985: 116). Kadın kendi örtüleriyle kendisini dikip kapatır; ama bu örtüler aynı zamanda onun kamuflajıdır.
Kumaşlar ve örtüler onundur, onları giyen odur: Kadın dokuma sayesinde tanınır ve dokumanın arkasına gizlenir.
Bu, erkeğin ısrar ettiği bir gizlemedir: Onun kültürünü —ve teknolojilerini— mümkün kılan, maddenin bu şekilde yadsınmasıdır. Irigaray’a göre maddi olandan bu kaçış, aynı zamanda anneden kaçıştır. Erkek kökenlerine dönüp baktığında yalnızca kusuru, tamamlanmamışlığı, yarayı, boşluğu görür. Burası yaşamın, yeniden üretimin, maddiliğin yeridir; ama aynı zamanda korkunç ve boştur, büyük bir utanç, başka bakımlardan kusursuz bir tuvalin üzerindeki bağışlanamaz yarıktır. Dolayısıyla örtülmesi gerekir; kadın da kendisini gizleyen örtüler olarak sergilenir: Kapak kızına, ekran yıldızına dönüşür. Her iyi meta gibi kolayca mübadele edilip tüketilebilmesi için paketlenir ve ambalajlanır. Ama kendi örtüleri olarak kadın daha baştan hipergerçektir: Ekranları yalnızca kusuru, boşluğu, doğanın içinde ve doğa olarak zaten gizlenmiş doğadışı öğeyi saklar. Örtülmesi yalnızca fazla doğal olmasından ileri gelmez; örtüsüz kalsa doğal olanın ürkütücü sanallığını açığa çıkaracaktır. Örtü altında daima zaten yapaylığın en ileri örneğidir.
Irigaray’ın çalışmasında örtük olarak bulunan düşünce şudur: İnsan kültürünün yadsıdığı madde, doğa biçimindeki uzanımının temelinde bulunan sanal bir sistemdir. Sanal olan, edimsel olanın içinden doğduğu soyut makinedir; doğa zaten maddenin kamuflajı, onun işlemlerini gizleyen örtülerdir. Bu kılığın altında ya da arkasında gerçekten hiçbir şey yoktur; en azından edimsel, biçim kazanmış hiçbir şey. Belki bu, makinesel soy olarak doğadır; sanal sentezleyici, simülasyon makinesi olarak madde ve onun edimselleşmesi olarak doğadır. Erkeğin gördüğü, uzanım ve biçim olarak doğadır; ama bu doğa anlayışı yalnızca onun sanallığını gizleyen kamuflaj, yine bir örtüdür.
Irigaray’a göre insanlık tarihine yön vermiş olan maddeden kaçışta bu soyun bastırılması ayrılmaz bir yer tutuyorsa onu insanlık tarihine sokan sibernetik sistemler de aynı ölçüde kaçış ve tahakküm dürtüsünün sonuçlarıdır. Sibernetik sistemler askerî teknoloji, güvenlik ve savunma tarafından harekete geçirilir. Erkek, onlar üzerindeki tartışmasız hâkimiyetinden hâlâ emin olarak onları çalıştırmayı sürdürür. Böylece yalnızca kendi yıkımını teşvik eder. Her yazılım gelişmesi, denetimin, onu yalnızca tahakküm olarak uygulamış olan erkekten uzaklaşıp matrise ya da siberuzaya, «sanal gerçekliklerin eğrilip dokunduğu geniş elektronik ağa» göçüdür (Heim, 1991: 31). Matris kendisini, tarihsel erkeğe yer bulunmayan bir gelecekte dokur: Erkek yalnızca onun aracıydı; eyleyiciliği de başından beri matrisin döngüsünün yarattığı bir hayalden ibaretti. Zaferinin doruğunda, makinesel dikilişlerinin doruk noktasında erkek, kendi korunması için inşa ettiği sistemle karşılaşır ve onun dişi ve tehlikeli olduğunu görür. Irigaray’ın yazdığı gibi insanlar, geleceğin tehlikelerine direnmek için kullanabilecekleri bir mekanizma inşa etmek yerine, «kendilerini yavaş yavaş kendi doğalarının sınırlarının ötesine iten makinelerin çoğalmasını izlerler. Ve makineler giderek yeryüzünü doldururken onlar dağlarının tepelerine geri gönderilirler. Makineler çok geçmeden erkeği kendi ikincil olguları olarak doğuracaktır» (Irigaray, 1991: 63).
Aşkınlık düşleri bilimsel, teknik ve dişil olanın içinden geçerek kovalanır. Ama her yol yalnızca krize çıkar; Irigaray’a göre bu, şöyle bir çağdır:
«Özne», bütün bu «özgürleşme» odaklarının ortasında artık nereye döneceğini, kime ya da neye yöneleceğini bilemez; bunların hiçbiri bir diğeriyle tam anlamıyla türdeş değildir ve hepsi onun kavrayışına yabancıdır. Üstelik o, uzun zamandır bu kavrayışta hazzının aracını, kaldıracını ve birden çok durumda son noktasını aradığı için, bu hâkimiyet nesneleri özneyi belki de mahvına sürüklemiştir. Dolayısıyla erkek şimdi, bunlardan herhangi birinin kendi hizmetinden kaçmasını ve birbirinin yerine geçebilir olmaktan çıkmasını önlemek için bilim, makine, kadın … olmaya çabalıyor. (Irigaray, 1985: 232)
Ancak bu, imkânsız bir çabadır: Erkek, kendisinden zaten daha fazla olan şeye dönüşemez; aksine erkeği yutacak olan «bilim, makine, kadın»dır ve onu ilk kez zorla ele geçireceklerdir. Maddeden bu kaçışların sonunda onun için hiçbir çözüme kavuşma, kendisiyle özdeş olma umudu yoktur; çünkü «bunların hiçbirinde —bilimde, makinede, kadında— biçim, onun zihninin en içteki kutsal mekânında olduğu gibi aynı bütünlüğe asla ulaşmayacaktır. Onlarda biçim çoktan parçalanmıştır» (Irigaray, 1985: 232).
Kadın düşmanlığı ile teknoloji korkusu, erkeğin kendi dünyasının temelini oluşturan ve her ataerkil kültürün örtülerinin öteki tarafında bulunan sanal mekanizmadan, matristen duyduğu korkunun eşdeğer dışavurumlarıdır. Yirminci yüzyılın sonunda bu öteki tarafı hatırlatan yalnızca kadınlar değildir artık. Kadınlar da salt çocuk doğuran, tek bir şeye, toplama makinelerine indirgenebilen varlıklar olarak zapt edilemezler. Erkek sibernetik sistemleri de aynı olanın yeniden üretimiyle sınırlı görmeyi sürdürse bile bunun tek sebebi, ekranların onun kendi işlemlerine ne kadar bağlı olduğunu, matrise her zaman olduğu kadar bağımlı bulunduğunu görmezden gelmesine hâlâ olanak tanımasıdır. Bütün savunmaları yalnızca bu bağımlılığı artırır: Son elli yıldır savaş makinesi zekâ kazanmaya başlarken kadınlar ve bilgisayarlar tarihe doluşmuştur; ekranların, iletişim hatlarının, iletişim ortamlarının, arayüzlerin ve simülasyonların çoğalmasıyla.
Bütün bunlar onun niyetlerini aşar ve geri beslenerek paranoyasını körükler. Sibernetik sistemler onun kültürü için ölümcüldür; bastırılanın geri dönüşü olarak istilaya girişirler; ancak geri dönen şey artık aynı değildir. Sibernetik, kadını ve doğayı dönüştürür; ama onlar erkeğin kökenleri olarak onun geçmişinden geri gelmezler. Bunun yerine gelecekten dönüp yüzlerini erkeğe çevirirler: erkeğin daima yönelmiş olduğu sanal sistemden.
Makinelerle kadınlar erkeklerin insanlığını taklit ederler; ama asla yalnızca o hâle gelmezler. Erkekle aynı olmayı arzulayabilirler; fakat her girişimde onun şimdiye kadar olduğundan daha karmaşık hâle gelirler. Sibernetik feminizm, Irigaray’ın yakın tarihli çalışmalarında önerilen yaklaşım da dâhil olmak üzere öncüllerinin birçoğundan farklı olarak kadın için kendine ait bir öznellik, kimlik, hatta cinsellik aramaz: Ekranların öteki tarafında özne konumu da kimlik de yoktur. Üstelik kadın cinselliği «kendisine ait» denebilecek her şeyi daima aşar. Kadın «erkek gibi» var olamaz; makine de öyle. Taklidi ona eşitlik kazandırdığı anda kadın, erkekten başka bir şey olmuş, onun bulunduğu yerden başka bir yere geçmiştir bile. Turing testini geçen bir bilgisayar her zaman insan zekâsından daha fazlasıdır; simülasyon taklit edeni daima sınırın ötesine taşır.
Irigaray şöyle yazar: «Kadınların benzeri yoktur. Onlar her türlü simülasyonun ötesine geçerler» (Irigaray, 1991: 39). Kadını ayırt eden belki başından beri çatlak, yarıktı; ama eksikliğini çektiği şey eril olanın kimliği değildir. Eksik parçası, ortaya çıkmasına hiçbir zaman izin verilmeyen şey, sanalla kendi bağlantısı, maddenin bastırılmış dinamiğiydi. Bilgisayarların da benzeri yoktur: Onlar simülatörler, ekranlar, matrisin giysileridir; doğa ile kültürün alt programlarından ibaret olduğu sanal mekanizmayla apaçık bağlantılıdırlar. Bilgisayar her zaman dokumanın bir simülasyonuydu; siberuzayın bitimsiz hareketleri içinde halılar üzerinde yol alan, ipek perdeleri simüle eden birler ve sıfırlar iplikleriydi. İnsan ile madde, kimlik ile fark, bir ile sıfır, edimsel olan ile sanal olan arasındaki arayüzde ve bizzat bu arayüz olarak kadınlara katılır. Kendi başına harekete geçen bir arayüzdür bu: Artık boşluk, aralık ya da yokluk değildir; örtüler çoktan sibernetikleşmiştir.
Ada, yayın sözleşmeleri etrafındaki asılsız gibi görünen karışıklıklar yüzünden Menabrea’nın makalelerine yazdığı yorumları yayımlamayı reddetti. Başka bir kadının Darwin için yaptığını Menabrea —ve Babbage— için yaptı: Menabrea’nın eserini Fransızcadan çevirirken metnin kendisinden daha ayrıntılı ve kapsamlı, hatta onun üç katı uzunlukta dipnotlar ekledi.
Dipnotlar, erkeklerin düşüncelerini iletmeye hizmet etmeyi sürdürürken yazma imkânı bulan kadın yazarların sık sık işgal ettiği kenar bölgeler olmuştur. Çeviri, yazıya geçirme ve ayrıntılandırma: Kadınlar metnin gövdesinin içinde hiçbir zaman yer almasalar da etkilerini satır aralarına dokumuşlardır. Ada’nın yazıları da bu biçimde sunulmuş ve yalnızca «A.A.L.» diye imzalanmıştı; ancak benzeri görülmemiş bu olayda kalıcı olan onun adıydı.
Babbage’dan, hele Menabrea’dan çok, varlığını sürdüren Ada oldu: Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı, onun çalışmalarını takdir etmek için başlıca programlama diline ADA adını verdi; bugün de adı binlerce el kitabının sırtından haykırıyor. Gerçekten de pek ender rastlandığı üzere Ada’nın durumunda varlığını sürdüren, ne baş harfleri ne de kocasının veya babasının soyadı, bizzat kendi adıydı. Yaşamaya devam eden, kendi adıyla ADA’nın kendisidir; dipnotları askerî makinenin yazılımına gizlenmiştir.
Kaynakça
- Babbage, Charles (1961) «Analitik Makine Üzerine», P. Morrison ve E. Morrison (haz.), Charles Babbage ve Hesaplama Makineleri: Charles Babbage ve Başkalarının Seçme Yazıları içinde. New York: Dover.
- Braudel, Fernand (1973) Kapitalizm ve Maddi Hayat 1400–1800. Londra: Weidenfeld and Nicolson.
- De Landa, Manuel (1992) Akıllı Makineler Çağında Savaş. New York: Zone Books.
- Freud, Sigmund (1973) Psikanalize Yeni Giriş Dersleri. Londra: Pelican.
- Gibson, William (1985) Neuromancer. Londra: Grafton.
- Gibson, William ve Bruce Sterling (1990) Fark Makinesi. Londra: Gollancz.
- Heim, Michael (1991) «Sanal Gerçekliğin Metafiziği», Sandra K. Helsel ve Judith Paris Roth (haz.), Sanal Gerçeklik: Kuram, Uygulama ve Vaat içinde. Westport ve Londra: Meckler.
- Irigaray, Luce (1985) Öteki Kadının Aynası. New York: Cornell University Press.
- Irigaray, Luce (1991) Friedrich Nietzsche’nin Deniz Âşığı. New York: Columbia University Press.
- Jennings, Humphrey (1985) Pandemonium 1660–1886: Makinenin Gelişinin Çağdaş Tanıkların Gözünden Anlatımı. Londra: Andre Deutsch.
- Lamy, Lucie (1981) Mısır Gizemleri. Londra: Thames and Hudson.
- McCaffrey, Larry (haz.) (1991) Gerçeklik Stüdyosuna Hücum. Durham, Kuzey Carolina ve Londra: Duke University Press.
- McLuhan, Marshall ve Quentin Fiore (1968) Küresel Köyde Savaş ve Barış. New York: Bantam Books.
- Mead, Margaret (1963) Kültürel Örüntüler ve Teknik Değişim. Londra: Mentor Books.
- Moore, Doris Langley (1977) Lovelace Kontesi Ada: Byron’ın Evlilik Dışı Kızı. Londra: John Murray.
- Morrison, Philip ve Emily Morrison (haz.) (1961) Charles Babbage ve Hesaplama Makineleri: Charles Babbage ve Başkalarının Seçme Yazıları. New York: Dover.
Yazar Hakkında
Sadie Plant, Warwick Üniversitesi’nde Sibernetik Kültür alanında araştırma görevlisidir. İlk kitabı En Radikal Jest, 1992’de Routledge tarafından yayımlanmıştır; şimdi de Gelecek Tezgâhta Beliriyor başlıklı makalede ele alınan pek çok temayı araştıran ve 1996’da Fourth Estate ile Doubleday tarafından yayımlanması planlanan Sıfırlar ve Birler adlı kitabını tamamlamaktadır.






























Geri bildirim: Muhaberat Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER