Radyo ve Televizyon Üzerine Felsefi Düşünceler (Die Antiquiertheit des Menschen kitabından)
Ne var ki kral, oğlunun denetim altındaki yolları bırakıp dünya hakkında kendi yargısını oluşturmak için kır bayır dolaşmasından pek hoşlanmadığı için ona bir araba ile bir at armağan etti. Söylediği sözler şunlardı: «Artık yürüyerek gitmek zorunda değilsin.» Bu sözlerin anlamıysa şuydu: «Artık yürüyerek gitmene izin yok.» Etkisiyse şu oldu: «Artık yürüyerek gidemezsin.»
«Çocuk Öyküleri»nden
I. Eve Teslim Edilen Dünya
§1. Hiçbir Araç Yalnızca Araç Değildir
Burada radyo ile televizyona yöneltilen eleştiriye ilk tepki şöyle olacaktır: Böylesi bir genelleme yapılamaz; önemli olan yalnızca bu aygıtlardan ne «çıkardığımız», onları nasıl kullandığımız, hangi amaçlar uğruna araç olarak işe koştuğumuzdur: iyi amaçlar için mi kötü amaçlar için mi, insani amaçlar için mi insanlık dışı amaçlar için mi, toplumsal amaçlar için mi toplum karşıtı amaçlar için mi?
Birinci sanayi devrimi çağından kalma bu iyimser sav —bir basmakalıp söze sav denebilirse elbette— herkesçe bilinir; bütün kamplarda da aynı kaygısızlıkla varlığını sürdürür.
Geçerliliği ise son derece kuşkuludur. Bu savın varsaydığı, teknik üzerinde serbestçe tasarruf edebilme özgürlüğü; dünyamızda yalnızca «araç» olan ve isteğe göre «iyi amaçlar» eklenebilecek parçalar bulunduğuna ilişkin inancı, düpedüz bir yanılsamadır. Aygıtların kendileri birer olgudur; üstelik bizi biçimlendiren olgulardır. Onları hangi amaca hizmet ettirirsek ettirelim bizi biçimlendirdikleri gerçeği, sözcüklerle onları «araç» düzeyine indirgememizle ortadan kalkmaz. Gerçekte, bu savın yaptığı gibi yaşamımızı kabaca «araçlar» ve «amaçlar» diye ikiye ayırmanın gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. Teknikle dolu varoluşumuz, birbirinden özenle ayrılmış ve bazılarının üstünde «araçlar», bazılarının üstünde «amaçlar» yazan yol tabelaları bulunan tek tek yol kesitlerinden oluşmaz. Bu ayrım ancak tekil eylemler ve birbirinden yalıtılmış mekanik işlemler söz konusu olduğunda yerindedir. Siyasette ya da felsefede, yani «bütün» söz konusu olduğunda ise değildir. Yaşamımızı bir bütün olarak bu iki kategoriyle eklemlendiren kişi, onu amaç güden eylem modeline göre, hatta baştan sona teknik bir süreç olarak ele almış olur: Bu da özellikle «amaç araçları haklı kılar» ilkesi biçiminde ortaya çıktığında öfkeyle karşılanan barbarlığın tam da kendisine tanıklık eder. Bu formülü reddetmek de, onu —zaten son derece seyrek görülen açık biçimde— onaylamak kadar kaba bir düşünüşe tanıklık eder. Çünkü reddeden kişi de, dile getirmese bile, bu iki kategorinin geçerliliğini onaylar; bunları yaşamın bütününe uygulamanın meşru olduğunu o da kabul eder. Oysa gerçek insanilik, ancak bu ayrımın anlamsızlaştığı yerde başlar: Araçların da amaçların da yaşam üslubuna ve töreye öylesine sinmiş olduğu, yaşamın ya da dünyanın tek tek parçaları karşısında bunların «araç» mı yoksa «amaç» mı olduğunun artık anlaşılamadığı, hatta sorulamadığı yerde; ancak,
«kuyuya gidişin
içilen su kadar iyi olduğu» yerde.
Elbette televizyonu bir ibadete katılmak amacıyla kullanabiliriz. Fakat bunu yaparken, istesek de istemesek de, ibadetin kendisi kadar güçlü biçimde bizi «biçimlendiren» ya da «dönüştüren», ibadete gerçekte katılmayıp yalnızca onun görüntüsünü tüketmemizdir. Bu resimli kitap etkisi, amaçlanan etkiden yalnızca farklı olmakla kalmaz; onun tam karşıtıdır. Bizi biçimlendiren ve biçimsizleştiren, bize şekil veren ve şeklimizi bozan şey, yalnızca «araçların» aktardığı nesneler değil, araçların kendileri, aygıtların kendileridir: Çünkü bunlar yalnızca kullanılabilecek nesneler değildir; sabit yapıları ve işlevleriyle kendi kullanılış tarzlarını, böylece uğraşlarımızın ve yaşamımızın üslubunu, kısacası bizi de önceden belirlerler.
İlerideki sayfaların okurları olarak aklımda önce tüketiciler, yani dinleyiciler ve izleyiciler var. Meslekten filozoflar ile radyo ve televizyon uzmanları ancak ikinci sırada geliyor. Filozoflara konunun kendisi, uzmanlara ise onu ele alış tarzım yabancı gelecektir. — Elbette bütün tüketicilere değil, yalnızca bir yayını izlerken ya da izledikten sonra bir an duraksayıp «Ben burada tam olarak ne yapıyorum? Bana burada tam olarak ne yapılıyor?» diye sormuş olanlara sesleniyorum. Bundan sonraki açıklamalar, işte böyle duraksayanlar içindir. —
§2. Kitlesel Tüketim Bugün Tek Başına Gerçekleşir — Her Tüketici, Kitle İnsanın Üretiminde Ücretsiz Çalışan Bir Ev İşçisidir
Radyoların kültür muslukları her birinin evine takılmadan önce Schmidt’ler ve Müller’ler, Smith’ler ve Miller’lar sinema salonlarına akın ederek kendileri için seri halinde ve tekdüze biçimde üretilmiş metayı topluca, dolayısıyla bir kitle olarak tüketirlerdi. Bu durumda belirli bir üslup birliği, yani kitlesel üretim ile kitlesel tüketimin örtüşmesini görmek ilk bakışta doğal gelebilir; fakat bu yanıltıcı olurdu. Bir metanın aynı örneğinin (ya da aynı yeniden üretiminin) aynı anda birkaç, hatta pek çok tüketici tarafından tüketildiği bir durum kadar, kitlesel üretimin amaçlarına ters düşen başka bir tüketim durumu olamaz. Kitlesel üreticilerin çıkarları açısından bu ortak tüketimin «gerçek bir topluluk deneyimi» mi olduğu, yoksa çok sayıda bireysel deneyimin toplamından mı ibaret kaldığı önemsizdir. Onların istediği, yığılmış bir kitle olarak kitle değil, mümkün olduğunca çok sayıda alıcıya bölünmüş kitledir; herkesin aynı şeyi tüketme olanağı değil, aynı gereksinimi taşıdığı için —ki bu gereksinimin üretilmesini de sağlamak gerekir— aynı şeyi satın almasıdır. Sayısız sanayi dalında bu ideale bütünüyle ya da neredeyse bütünüyle ulaşılmıştır. Sinema sanayisinin de buna en iyi biçimde ulaşabileceği bana kuşkulu görünüyor. Çünkü tiyatro geleneğini sürdüren bu sanayi, malını hâlâ pek çok kişiye aynı anda sunulan bir gösteri olarak piyasaya sürmektedir. Bu, kuşkusuz geçmişten kalma bir kalıntıdır. Bu yüzden radyo ve televizyon sanayilerinin, sinemanın devasa gelişimine rağmen onunla rekabet edebilmesine şaşmamak gerekir: Her iki sanayi de, tüketilecek metanın yanında, tüketim için gereken aygıtları da meta olarak satabilmek gibi ek bir olanağa sahipti; hem de sinemadan farklı olarak hemen hemen herkese. Hemen herkesin bu aygıtlara yönelmesi de şaşırtıcı değildir; çünkü sinemadan farklı olarak meta, aygıtlar sayesinde eve teslim edilebiliyordu. Böylece Schmidt’ler ve Smith’ler, Müller’ler ve Miller’lar, eskiden sinemada birlikte geçirecekleri pek çok akşam evlerinde oturmaya, radyo oyunlarını ya da dünyayı «almaya» başladılar. Sinemada doğal sayılan durum, yani kitle metasının bir kitle tarafından tüketilmesi, burada ortadan kalkmıştı. Elbette bu, kitlesel üretimin azaldığı anlamına gelmiyordu; tersine, kitle insanına yönelik kitlesel üretim, hatta kitle insanının kendisinin üretimi her gün daha yüksek devirle çalışıyordu. Milyonlarca dinleyiciye aynı kulak yemi sunuluyordu; herkes kitle halinde üretilmiş bu ürün aracılığıyla bir kitle insanı, «belirsiz bir tanımlık» olarak muamele görüyor; herkes bu niteliğinde, daha doğrusu niteliksizliğinde pekiştiriliyordu. Ne var ki alıcı aygıtların kitlesel üretimi sayesinde toplu tüketim gereksizleşmişti. Böylece Schmidt’ler ve Smith’ler, kitle ürünlerini artık aile arasında, hatta tek başlarına tüketiyordu; yalnızlıkları arttıkça tüketimleri de yoğunlaşıyordu. Kitle münzevisi denen tip doğmuştu. Şimdi milyonlarca örneği, her biri diğerinden kopuk, yine de birbirine benzeyen bu insanlar, kendi kabuklarına çekilmiş münzeviler gibi oturuyorlar; ancak bunu dünyadan el etek çekmek için değil, Tanrı aşkına, dünyanın suret halinde sunulmuş bir kırıntısını bile kaçırmamak için yapıyorlar.
Sanayinin daha bir kuşak önce tartışmasız kabul ettiği merkezileştirme ilkesinden, çoğunlukla stratejik gerekçelerle, «dağıtma» ilkesi lehine vazgeçtiğini herkes bilir. Ancak bugün bu dağıtma ilkesinin kitle insanının üretimi için de geçerli olduğunu bilen pek azdır. Az önce yalnızca dağınık biçimde gerçekleşen tüketimden söz ettiğimiz halde «üretiminden» diyorum. Tüketimden üretime böyle geçmemiz yerindedir; çünkü burada ikisi kendine özgü biçimde örtüşür. İnsan, maddeci olmayan bir anlamda, «ne yiyorsa odur»: İnsanları kitle metalarını tüketmeye yönelterek kitle insanları üretilir. Bu da kitle metasının tüketicisinin, tüketimiyle, kitle insanının üretimine katkıda bulunan bir işçiye (yani kendisini kitle insanına dönüştürmeye katkıda bulunan bir işçiye) dönüştüğü anlamına gelir. Demek ki burada tüketim ile üretim örtüşür. Tüketim «dağınık» biçimde gerçekleşiyorsa kitle insanının üretimi de aynı biçimde gerçekleşir. Hem de tüketimin yapıldığı her yerde: her radyo alıcısının, her televizyon aygıtının önünde. Herkes bir bakıma ev işçisi olarak işe alınmış ve çalıştırılmaktadır. Kuşkusuz son derece alışılmadık türden bir ev işçisidir bu. Çünkü işini, yani kendisini kitle insanına dönüştürme işini, kitle metasını tüketerek, başka deyişle boş zamanını kullanarak yapar. — Klasik ev işçisi, asgari düzeyde tüketim malına ve boş zamana sahip olabilmek için ürünler üretirken bugünün ev işçisi, kitle insanının üretilmesine katkıda bulunmak için olabilecek en çok sayıda boş zaman ürününü tüketmektedir. Üstelik bu süreç, ev işçisinin katkısı karşılığında ücret almak yerine katkıda bulunabilmek için bizzat para ödemesi yüzünden tam bir paradoksa dönüşür: Kendisini kitle insanına dönüştürmekte kullandığı üretim araçlarına (aygıta ve en azından birçok ülkede yayınlara) para öder. Böylece kendi kendisini satmak için para ödemiş olur; özgür olmayışını, hatta üretimine kendisinin de katıldığı özgür olmayışını bile, artık o da bir meta haline geldiği için, satın almak zorundadır. —
Fakat kitle metasının tüketicisini kitle insanının üretiminde çalışan biri olarak görme yönündeki bu tuhaf adımı reddetsek bile, günümüzde istenen türde kitle insanının üretilmesi için insanların fiilen bir kalabalık halinde toplanmasının artık gerekmediği inkâr edilemez. Le Bon’un insanı değiştiren kitle durumlarına ilişkin gözlemleri eskimiştir; çünkü bireyselliğin silinmesi ve akıl yürütme yetisinin düzleştirilmesi artık evde gerçekleştirilmektedir. Hitler tarzında kitle yönetmenliğine gerek kalmamıştır: İnsanı bir hiç kimseye dönüştürmek (hatta hiç kimse olmakla gurur duymasını sağlamak) isteyenlerin onu artık kitle sellerinde boğması, kitle malzemesinden yapılmış yekpare bir yapının betonuna gömmesi gerekmez. İnsanın insan olarak kişiliğini silmekte, onu güçsüz bırakmakta, kişilik özgürlüğünü ve bireysellik hakkını görünüşte koruyan yöntemden daha başarılı bir yöntem yoktur. «Koşullandırma» işlemi her kişiye ayrı ayrı, bireyin kendi kabuğunda, yalnızlığında, milyonlarca yalnızlığın her birinde uygulanıyorsa daha da iyi sonuç verir. Bu işlem kendisini «eğlence» diye sunduğundan; kurbanından fedakârlık istediğini ona belli etmediğinden; özel hayatının, en azından kendine ait özel bir mekânının bulunduğu yanılsamasını korumasına izin verdiğinden, tam bir gizlilik içinde yürür. Gerçekten de «insanın kendi ocağı altın değerindedir» sözü yeniden doğrulanmıştır; fakat yepyeni bir anlamda. Çünkü ocak artık koşullandırma çorbasını içen sahibi için değil, ocak sahiplerinin sahipleri için, çorbayı yiyenlere ev yemeği diye sunan aşçılar ve dağıtıcılar için altın değerindedir.
§3. Radyo ve Ekran Olumsuz Aile Masasına Dönüşür; Aile Küçük Ölçekli Bir İzleyici Kitlesine Dönüşür
Bu kitlesel tüketime genellikle gerçek adının verilmemesi anlaşılabilir. Hatta tersine, aile ve özel hayatın yeniden doğuşu için bir fırsat olarak tanıtılmıştır; bu anlaşılırdır ama anlaşılır bir ikiyüzlülüktür: Yeni icatlar, satın almayı caydırabilecek güçlere dönüşebilecek eski ideallere başvurmaktan özellikle hoşlanır. Viyana’da yayımlanan Presse gazetesinin 24 Aralık 1954 tarihli sayısında şöyle deniyor: «Fransız ailesi, televizyonun gençleri pahalı eğlencelerden uzak tutmanın, çocukları eve bağlamanın … ve aile toplantılarına yeni bir çekicilik katmanın mükemmel bir aracı olduğunu keşfetti.» Oysa bu tür tüketimin gerçekte sunduğu olanak tam tersidir: Aile yaşamının sıcak görünüşünü koruyarak, hatta tam da bu görünüşe bürünerek aileyi bütünüyle çözmek. Aile gerçekten çözülür; çünkü artık evde televizyon aracılığıyla egemen olan, yayınlanan dış dünyadır —gerçek ya da kurmaca dış dünya— ve bu dünya öylesine sınırsız hüküm sürer ki evin gerçekliğini, yalnızca dört duvarla mobilyaların değil, birlikte yaşamanın gerçekliğini de geçersiz ve hayaletimsi kılar. Uzak olan fazlasıyla yakına gelince yakın olan uzaklaşır ya da silinir. Hayalet gerçek olunca gerçek hayaletleşir. Gerçek ev şimdi bir «konteyner» düzeyine indirilmiştir; bütün işlevi dış dünyanın ekranını barındırmakla sınırlıdır. Londra’dan gelen 2 Ekim 1954 tarihli bir WP haberinde şöyle deniyor: «Sosyal hizmet görevlileri, Doğu Londra’daki bir daireden, bakımsız bırakılmış bir ve üç yaşlarında iki çocuğu çıkardı. Çocukların oynadığı odada birkaç kırık sandalyeden başka eşya yoktu. Ancak bir köşede gösterişli, yepyeni bir televizyon alıcısı duruyordu. Evde bulunan tek yiyecekler bir dilim ekmek, yarım kiloya yakın margarin ve bir kutu yoğunlaştırılmış süttü.» Böylelikle en fazla standartlaşmış ülkelerde bile ev ortamından, ortak yaşamdan ve evin havasından geriye kalan son izler de tasfiye edilir. Ev ile hayaletler ülkesi arasında bir yarışma başlamasına, hatta böyle bir yarışmanın başlamasına gerek bile kalmadan, aygıt eve girdiği anda hayaletler ülkesi galip gelmiştir: Gelir, gösterir ve zaferini çoktan kazanmış olur. Hemen duvarlardan sıva dökülmeye başlar, duvarlar saydamlaşır, aile üyelerini birbirine bağlayan harç ufalanır, ortak özel hayat dağılır.
Daha onlarca yıl önce, ailenin toplumsal durumunu simgeleyen mobilyanın, odanın ortasında duran ve aileyi çevresine toplayan ağır salon masasının çekim gücünü yitirmeye başladığı, eskidiği, yeni döşenen evlerde artık hiç kullanılmadığı gözlemlenebiliyordu. Ancak şimdi, televizyon aygıtında gerçek halefini bulmuştur; ancak şimdi toplumsal simge gücü ve ikna ediciliği bakımından masayla yarışabilecek bir mobilyanın yerini alması gerçekleşmiştir. Elbette bu, televizyonun artık ailenin merkezi haline geldiği anlamına gelmez. Tersine, aygıtın temsil ettiği ve cisimleştirdiği tam da ailenin merkezsizleşmesi, merkez dışılığıdır; o, olumsuz aile masasıdır. Ortak bir merkez sunmak yerine bu merkezi ailenin ortak kaçış noktasıyla değiştirir. Masa aileyi merkeze doğru yöneltmiş ve çevresinde oturanları ilgilerin, bakışların ve konuşmaların mekiklerini karşılıklı işletmeye, ailenin kumaşını birlikte dokumayı sürdürmeye yöneltmişken, ekran aileyi merkezkaç biçimde düzenler. Gerçekten de aile üyeleri artık karşılıklı oturmaz; ekranın önündeki sandalyelerin dizilişi yalnızca yan yana konulmuş olmaktan ibarettir; birbirlerini görmeleri ve birbirlerine bakmaları ancak yanlışlıkla, birbirleriyle konuşmaları da —hâlâ bunu istiyorlarsa ve yapabiliyorlarsa— ancak rastlantıyla mümkündür. Artık birlikte değildirler, yalnızca bir aradadırlar; hayır, yan yanadırlar: sırf seyircidirler. Birlikte dokudukları bir kumaştan, birlikte kurdukları ya da birlikte katıldıkları bir dünyadan söz edilemez. Gerçekleşen yalnızca şudur: Aile üyeleri aynı anda, en iyi ihtimalle bir arada, fakat hiçbir zaman ortaklaşa olmaksızın, kaçış noktasına doğru gerçekdışılık ülkesine ya da gerçekte kimseyle paylaşmadıkları bir dünyaya uçarlar —çünkü kendileri de bu dünyaya gerçekten katılmazlar—; paylaşsalar paylaşsalar kendilerine benzeyen ve kendileriyle aynı anda ekrana gözlerini diken milyonlarca «kitlesel tüketim solisti» ile paylaşırlar. Böylece aile küçük ölçekli bir izleyici kitlesine, oturma odası küçük ölçekli bir seyir salonuna dönüştürülmüş; sinema, evin modeli haline getirilmiştir. Aile üyelerinin aynı anda ya da yan yana olmanın ötesinde gerçekten ortaklaşa yaşadıkları veya yaptıkları hâlâ bir şey varsa o da yalnızca aygıtın son taksiti ödenip ortaklıklarının sonsuza dek son bulacağı zamanı beklemeleri ve o saat uğruna çalışmalarıdır. Demek ki son ortaklıklarının bilinçdışı hedefi, bu ortaklığın sona ermesidir.
§4. Aygıtlar Konuşmayı Bizim Yerimize Üstlendikleri İçin Bizi Konuşamaz ve Başkalarının Sözüne Bağımlı Hale Getirirler
Şunu söylemiştik: Ekranın önünde oturanlar, eğer hâlâ istiyor ve yapabiliyorlarsa, ancak rastlantı sonucu birbirleriyle konuşurlar.
Bu, radyo dinleyicileri için de geçerli hale gelmiştir. Onlar da ancak yanlışlıkla konuşurlar. Gerçekten konuşma istekleri ve yetenekleri her geçen gün azalmaktadır; elbette bu, olumlu anlamda suskunlaştıkları anlamına gelmez, yalnızca gevezeliklerinin artık edilgin bir biçim alması demektir. Başta anlattığımız masalda kralın «Artık yürüyerek gitmek zorunda değilsin» sözleri sonunda «Artık yürüyerek gidemezsin»e dönüşmüştü; bizim için de şimdi «Artık kendiniz konuşmak zorunda değilsiniz» sözü «Artık kendiniz konuşamazsınız»a dönüşmektedir. Aygıtlar konuşmayı bizim yerimize üstlendiklerinde dilimizi de elimizden alır; bizi kendimizi ifade etme yeteneğinden, konuşma fırsatından, hatta konuşma arzusundan yoksun bırakır; tıpkı gramofon ve radyo müziğinin bizi evde kendi müziğimizi yapma alışkanlığından yoksun bırakması gibi.
Hudson, Thames ya da Tuna kıyılarında konuşan bir taşınabilir radyoyla yürüyen sevgililer birbirleriyle konuşmaz; üçüncü bir kişiyi, programın kamusal ve çoğunlukla anonim sesini dinlerler. O sesi küçük bir köpek gibi gezdirirler; daha doğrusu, sesin kendilerini gezdirmesine izin verirler. Yürüyüşlerini, programın sesini izleyen küçük bir izleyici kitlesinden ibaret oldukları için iki değil, üç kişi olarak yaparlar. Böylece mahrem bir konuşma ortamından söz edilemez; mahremiyet daha baştan ortadan kaldırılmıştır. İkisi arasında yine de mahrem yakınlaşmalar yaşanıyorsa, bunlara ilişkin yol göstericiliği, uyarılmayı, hatta heyecanı bile aslında birbirlerine değil, üçüncü kişiye borçludurlar: Programın boğuk, şehvetli ya da tiz sesine. Çünkü «program» başka ne demektir ki? Bu ses ikisine günün ya da gecenin gündeminde neyi nasıl hissetmeleri veya ne yapmaları gerektiğini buyurur. Buyurulanları üçüncü kişinin huzurunda yaptıklarından, işittikleri bakımından mahremiyetten yoksun bir durumda hareket ederler. Bu boyun eğiş onlara ne kadar eğlenceli gelirse gelsin birbirleriyle sohbet ettikleri artık söylenemez. Aksine, konuşabilen tek kişi olan üçüncü kişi tarafından eğlendirilir ve oyalanırlar. Üstelik bu üçüncü kişi onları yalnızca «sohbet etmek» anlamındaki converser ya da «eğlendirmek» anlamındaki amuser olarak oyalamaz; birlikte ne yapacaklarını bilemeyen ikilinin birbirine sağlayamadığı dayanağı ve desteği, aralarındaki üçüncü kişi olarak sağladığı için «desteklemek» anlamındaki soutenir bakımından da oyalayıp ayakta tutar. Günümüzün aşk oyunlarının bile çoğunlukla radyo eşliğinde gerçekleştiğini —üstelik yalnızca insanı kendinden geçiren müziklerin eşliğinde değil— bunu bilen ve olağan bir uygulama sayan bir dünyadan utangaçlıkla saklamaya gerek yoktur. Gerçekten de bugün her durumda varlığına izin verilen, hatta varlığı istenen radyo, eskilerin aşk sevinçlerine tanıklık etmesi için başvurdukları meşale taşıyan kadın görevliyi andırır. İkisi arasındaki tek fark, bugünün kadın görevlisinin makineleştirilmiş bir «kamu hizmeti» olması; meşalesinin yalnızca aydınlatmakla kalmayıp ısıtmasının da beklenmesi; ve Tanrı korusun, susmak şöyle dursun, geveze olması gerektiğidir. Böylece bir ses arka planı olarak, iki sevgiliyi eylemin ortasında bile bırakmayan o boşluk korkusunu şarkılarla bastıracak ya da sözlerle yatıştıracaktır. Bu «arka plan» öylesine temel önemdedir ki 1954’ten beri ortaya çıkan «sesli mektuplara», yani insanların birbirlerine gönderdikleri konuşma kaydedilmiş manyetik bantlara bile taşınmıştır. Bir sevgili, okuma yazma gerektirmeyen böyle bir aşk mektubu kaydederken önceden sesle, yani müzikle hazırlanmış bir zemin üzerine konuşur; çünkü «yalnızca kendi sesi», kendisini seven alıcı için büyük olasılıkla fazla çıplak bir armağan olarak kalacaktır. Mektup alındığında gerçekten konuşması, alıcıya seslenmesi beklenen şey yine üçüncü sestir; sanki nesneye dönüşmüş bir çöpçatan gibi.
Ama aşk durumu, örneklerden yalnızca biri, en çarpıcısıdır. İnsanlar her durumda, her uğraşta benzer biçimde kendilerini oyalatırlar; yanlışlıkla birbirleriyle konuştuklarında bile arkalarında, başrol oyuncusu ve baş ses olarak radyo sesi konuşmayı sürdürür. Bu ses, onlar konuşacak sözlerini tüketmiş olduklarında da konuşmasını sürdüreceği konusunda kendilerine güven ve teselli verir. Ölümlerinden sonra bile.
Aslında konuşma artık onlara garanti edildiği ve hazır olarak kulaklarına damlatıldığı için «söz sahibi canlılar», yani ζῶα λόγον ἔχντα olmaktan çıkmışlardır; tıpkı ekmek yiyen insanlar olarak artık kendi yaptığını üreten homines fabri olmaktan çıktıkları gibi. Çünkü ekmeklerini artık nasıl kendileri pişirmiyorlarsa sözcüklerden oluşan besinlerini de kendileri biçimlendirmezler. Sözcükler onlar için artık söylenen değil, yalnızca dinlenen şeylerdir; konuşmak artık yapılan değil, alınan bir şeydir. Bunun sonucunda «söz»e, Aristoteles’in tanımında kastettiğinden bambaşka bir anlamda «sahip» oldukları açıktır; aynı şekilde sözcüğün kökenbilimsel anlamıyla çocuklaşmış, yani ağzından söz çıkmayan, konuşamayan varlıklara dönüştükleri de açıktır. — Bu gelişme sözden yoksun olmaya, ἄνευ λόγον εἶναι durumuna doğru hangi uygarlık ve siyaset alanında gerçekleşir ve sürerse sürsün, sonuç her yerde aynı olmak zorundadır: Artık kendisi konuşmadığından söyleyecek hiçbir sözü kalmayan, yalnızca dinlediği ve durmadan dinlediği için de bir «söze tabi» olan bir insan tipi. Sadece dinlemekle sınırlanmanın ilk etkisi şimdiden bellidir: Bütün kültür dillerinde görülen bir dil kabalaşması, yoksullaşması ve konuşma isteksizliği.[43] Fakat etki bununla sınırlı kalmaz; yaşantının ve dolayısıyla insanın kendisinin de kabalaşmasına ve yoksullaşmasına yol açar. Çünkü insanın «iç dünyası», onun zenginliği ve inceliği, sözün zenginliği ve inceliği olmadan ayakta kalamaz. Dil yalnızca insanın dışavurumu değildir, insan da kendi konuşmasının ürünüdür; kısacası insan kendisini nasıl ifade ediyorsa o kadar eklemlenmiş bir varlıktır ve kendisini ifade etmedikçe o kadar eklemlenmemiş hale gelir.[44]
§5. Olaylara Biz Gitmiyoruz, Olaylar Bize Geliyor
İnsan üzerinde gerçekleştirilen işlem, gaz ya da elektrik dağıtımından hiçbir farkı olmayan bir eve teslimat biçiminde yürütülmektedir. Ama teslim edilen şeyler yalnızca sanat ürünleri, sözgelimi müzik ya da radyo oyunları değildir; gerçek olaylardır, özellikle de bunlardır. En azından bizim için «gerçeklik» olarak ya da gerçekliğin yerine seçilen, kimyasal yöntemle arıtılıp hazırlanmış olaylar. Dünyadan «haberdar olmak», dışarıda neler bulunduğunu öğrenmek isteyen herkes evine gitmelidir; orada olaylar, «izlemeye hazır» durumda, tıpkı musluk suyu gibi borudan fışkırıp kendisine ulaşmayı beklemektedir. Gerçekten de dışarıda, gerçeğin karmaşasında, yerel önemin ötesinde bir gerçeklik parçasını nasıl seçip çıkarabilir ki? Çünkü dış dünya dış dünyayı örter. Ancak kapı arkamızdan kapandığında dışarısı bizim için görünür olur; ancak penceresiz monadlara dönüştüğümüzde evren önümüzde yansır; ancak kuleye öylesine bağlanıp tepesine çıkmak yerine içine yerleştiğimizde dünya bize düşer, hoşumuza gider ve biz Lynkeus’a dönüşürüz.[45] Atalarımıza «Neden uzaklara gidesiniz ki?» sorusunu unutturmak üzere söylenen, taşra işi «Bak, iyilik ne kadar da yakın» güvencesinin yerini bugün «Bak, uzak olan ne kadar da yakın» güvencesi, hatta belki «Bak, artık yalnızca uzak olan yakın» güvencesi almalıdır. Böylece konumuza geldik. Çünkü olayların —yalnızca onlara ilişkin haberlerin değil, olayların kendilerinin— futbol maçlarının, ibadetlerin, atom patlamalarının bizi ziyarete gelmesi; dağın peygambere, dünyanın insana gelmesi, insanın dünyaya gitmemesi, kitle münzevisinin yaratılmasının ve ailenin küçük bir izleyici kitlesine dönüştürülmesinin yanında radyo ve televizyonun sağladığı asıl devrimci başarıdır.[46]
Bu üçüncü devrim, şimdi incelememizin asıl konusudur. Çünkü bu inceleme neredeyse tümüyle, kendisine dünya teslim edilen bir varlık olarak insanın geçirdiği kendine özgü değişimlerle ve dünya teslimatının dünya kavramı ile dünyanın kendisi üzerinde yarattığı en az bunlar kadar kendine özgü sonuçlarla ilgilidir. Burada gerçekten felsefi sorunların bulunduğunu göstermek için, inceleme boyunca ele alınacak sonuçlardan bazılarını şimdilik henüz pek sistemli olmayan bir sıralamayla belirtelim.
Dünyaya biz gideceğimize dünya bize geliyorsa artık «dünyanın içinde» değil, yalnızca onun bolluk ülkesi benzeri tüketicileriyiz.
Dünya bize geliyor ama yalnızca görüntü olarak geliyorsa yarı mevcut, yarı yok demektir; dolayısıyla hayaletimsidir.
Onu istediğimiz zaman çağırabiliyorsak (yönetemesek bile açıp kapatabiliyorsak) tanrısal bir gücün sahibiyiz demektir.
Dünya bize sesleniyor, fakat biz ona seslenemiyorsak ağzımızın kapatılmasına, dolayısıyla özgürlükten yoksun kalmaya mahkûmuz demektir.
Dünyayı duyabiliyor ama yalnızca duyabiliyor, dolayısıyla ona müdahale edemiyorsak dinleyici casuslara ve röntgencilere dönüştürülmüşüz demektir.
Belirli bir yerde meydana gelen olay gönderilip «yayın» olarak başka herhangi bir yerde ortaya çıkarılabiliyorsa taşınabilir, hatta neredeyse her yerde bulunabilir bir mala dönüşmüş ve bulunduğu yeri bireyleşme ilkesi, principium individuationis, olarak yitirmiş demektir.
Olay taşınabiliyorsa ve neredeyse sayısız örneği halinde ortaya çıkıyorsa nesne türü bakımından seri üretim ürünlerine girer; seri üretilen ürünün teslimatı için para ödeniyorsa olay metadır.
Olay ancak yeniden üretilmiş biçiminde, yani bir görüntü olarak toplumsal önem kazanıyorsa varlık ile görünüş, gerçeklik ile görüntü arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır.
Olay yeniden üretilmiş biçiminde, özgün biçimindekinden daha büyük toplumsal önem taşıyorsa asıl olay kendi yeniden üretimine uymak zorundadır; yani olay yeniden üretiminin sırf kalıbı haline gelir.
Egemen dünya deneyimi böyle seri üretim ürünleriyle besleniyorsa («dünya»dan hâlâ içinde bulunduğumuz şeyi anladığımız sürece) «dünya» kavramı ortadan kalkmış, dünya yitirilmiş ve yayınların insanda yarattığı tutum «idealist» hale getirilmiş demektir. —
Öyleyse felsefi sorunların eksik olmadığı yeterince açıktır. Burada sayılanların tümü inceleme boyunca ele alınacak. Sonuncu nokta, yani «idealist» sözcüğünün şaşırtıcı kullanımı hariç. Bunu hemen açıklığa kavuşturalım.
Radyo ve televizyon tüketicileri olarak bizim için dünyanın artık içinde bulunduğumuz bir dış dünya olarak değil, bizim dünyamız olarak ortaya çıktığı ilk maddede belirtilmişti. Gerçekten de dünya kendine özgü bir biçimde taşınmıştır: İdealizmin basmakalıp formüllerinde dendiği gibi «bilincimizin içinde», hatta «beynimizin içinde» bulunmaz. Ama dışarıdan içeriye taşındığı, dışarıda olup bitmek yerine artık odamda, hem de tüketilecek bir görüntü, salt bir eidos olarak yer bulduğu için bu yer değiştirme, klasik idealizmin tasarladığı yer değiştirmeye şaşırtıcı ölçüde benzer. Dünya şimdi benim dünyam, benim tasarımım olmuştur; hatta «tasarım» sözcüğünü çift anlamıyla, yalnızca Schopenhauer’in kullandığı anlamda değil, tiyatrodaki «gösterim» anlamında da anlamaya hazırsak, dünya «benim için bir gösterim»e dönüşmüştür. İdealist öğe tam da bu «benim için» ifadesinde yatar. Çünkü en geniş anlamıyla «idealist», dünyayı benimkine, bizimkine, üzerinde tasarruf edebildiğimiz bir şeye, kısacası bir iyelik nesnesine dönüştüren her tutumdur: Benim «tasarımım»a ya da benim (Fichte’nin deyişiyle) «koyma edimimin ürünü»ne. Burada «idealist» terimi şaşırtıyorsa bunun tek sebebi, terimin alışılmış kullanımında dünyanın bana ait olduğu yalnızca kuramsal düzeyde ileri sürülürken burada dünyanın benim tasarruf ettiğim bir şeye dönüşmesinin teknik yoldan gerçekten gerçekleştirildiği bir durumu tanımlamasıdır. Salt böyle bir ileri sürüşün bile sınırsız bir özgürlük talebinden doğduğu açıktır; çünkü bu iddiada dünya mülk olarak talep edilir. — Hegel «idealizm» sözcüğünü bu en geniş anlamda kullanmış, Hukuk Felsefesi‘nde, dünyayı av biçiminde sahiplenip içine alan, yiyerek kendine mal eden ve böylece dünyayı «kendi dünyası» olarak elinde tutan hayvana «idealist» demekten çekinmemiştir. — Fichte idealistti; çünkü dünyayı kendi «koyduğu», kendi Ben’inin etkin ediminin ürünü, dolayısıyla kendi ürünü olarak görüyordu. — En geniş anlamdaki bütün idealizmlerin ortak varsayımı, dünyanın insan için, ya bir armağan ya da insanın özgürce ürettiği bir şey olarak var olduğudur. Böylece insanın kendisi gerçekte dünyaya ait değildir; dünyanın bir parçası değil, onun karşı kutbudur. Bu armağanın, bu «verili olanın» bir «duyu verisi» olarak yorumlanması ise pek çok idealizm türünden yalnızca biridir ve herhalde bunların en önemlisi de değildir.[47]
İdealizmin bütün türleri dünyayı bir iyelik nesnesine çeviriyorsa —bir egemenlik alanına (Yaratılış), bir algı görüntüsüne (duyumculuk), bir tüketim malına (Hegel’in hayvanı), koyma ya da üretme işleminin ürününe (Fichte), mülkiyete (Stirner)— bizim durumumuzda bu sözcüğü rahatlıkla kullanabiliriz; çünkü iyelik ilişkisinin düşünülebilecek bütün nüansları burada birleşmiştir.
Demek ki radyo ve televizyon aygıtları dünyaya açılan pencereleri ne kadar ardına kadar açarsa açsın, aynı anda dünya tüketicisini bir «idealist» haline getirir.
Kuşkusuz daha biraz önce dış dünyanın iç dünya karşısındaki zaferinden söz etmişken bu iddia kulağa tuhaf ve çelişkili gelir. Bana da öyle geliyor. Her iki iddianın birden ileri sürülebilmesi, insan-dünya ilişkisinde bir çatışkının bulunduğunu gösteriyor. Bu çatışkı ilk hamlede çözülemez. Çözülebilseydi incelememize zaten gerek kalmazdı. Çünkü bu incelemeyi harekete geçiren çelişkinin kendisidir; incelemenin bütünü de bu çelişkili durumu aydınlatma girişiminden başka bir şey değildir.
§6. Bize Teslimat Yapıldığı İçin Yola Çıkmıyor, Deneyim Kazanmıyoruz
Dünyanın bize geldiği bir dünyada ayrıca onun yanına gitmek zorunda olmadığımız için daha düne kadar «deneyim» diye adlandırdığımız şey gereksizleşmiştir.
«Dünyaya gelmek» ve «deneyim edinmek» ifadeleri yakın zamana kadar felsefi insanbilim için olağanüstü verimli eğretilemelerdi.[48] İçgüdüleri sınırlı bir varlık olarak insan, dünyada bulunabilmek için sonradan, yani a posteriori, dünyaya gelmek, dünyayı dolaşıp deneyimlemek ve tanımak, böylece gerçekten dünyaya varmış ve deneyim sahibi olmuş olmak zorundaydı. Yaşam bir keşif yolculuğundan ibaretti. Büyük yetişme romanlarının, insanın zaten çoktan dünyada olduğu halde sonunda gerçekten dünyaya ulaşabilmek için geçmek zorunda kaldığı yolları, dolambaçları ve yolculuk serüvenlerini anlatması da haklıydı. — Şimdiyse dünya insana geldiği, hem de kendi sureti halinde içeri alındığı, böylece insanın onunla gerçekten uğraşmasına gerek kalmadığı için bu yolculuk ve deneyim gereksizleşmiş; gereksiz kalan her şey köreldiğinden olanaksızlaşmıştır.[49] «Deneyimli insan» tipinin günden güne seyrekleştiği, yaşlı ve deneyimli insana verilen değerin sürekli azaldığı açıktır. Yaya ile karşılaştırıldığında pilotun yola ihtiyaç duymaması gibi, biz de yolsuz varlıklar haline geldiğimiz için önceden yürüyüp geçtiğimiz ve bizi deneyimli kılan dünya yollarını tanıma yetimiz aşınmakta; bununla birlikte yolların kendileri de aşınmaktadır. Dünya yolsuz hale gelir. Artık biz kendimiz yol katetmek yerine dünya bizim için «bir kenara ayrılır» (satın alınmak üzere ayrılmış bir meta anlamında); olaylara biz gitmek yerine olaylar önümüze getirilip sergilenir. —
Elbette çağdaş insanımıza ilişkin bu tasvir ilk bakışta çarpıtılmış görünebilir. Çünkü tam tersine, otomobil ile uçağı günümüz insanının simgeleri saymak yaygındır; hatta insanı «yolculuk eden varlık», homo viator, diye tanımlayanlar bile olmuştur (Gabriel Marcel). Fakat bu tanımın ne kadar haklı olduğu asıl sorudur. Çağdaş insan yolculuğa, geçtiği yöreye ya da ekspres kargo gibi kendisini gönderdiği veya gönderttiği yerlere ilgi duyduğu için değer vermez; deneyim kazanmak için değil, her yerde bulunma arzusuyla ve sırf hızlı değişim uğruna yolculuk eder. Üstelik tam da hızı yüzünden kendisini deneyim fırsatından yoksun bırakır (öyle ki sonunda hızın kendisi onun tek ve son deneyimine dönüşür). Gerçekten gerçekleştirdiği dünya eşitlemesi sayesinde deneyimlenmeye değer ve insana deneyim kazandıran nesnelerin sayısını da azalttığını; daha şimdiden nereye inerse insin deneyim edinmeye ihtiyaç duymadan kendisini evinde bulduğunu söylemeye bile gerek yok. Tanınmış bir hava yolu şirketinin afişi, taşracılıkla küreselciliği en şaşırtıcı biçimde birleştiren sözlerle şöyle cesaret veriyor: «Bizimle her yere evindeymiş gibi yolculuk edersin.» «Evindeymiş gibi»: Demek ki günümüz insanı için her yolculuğun —kuzey kutbu aşağıda kalırken elektrikle ısıtılan bir ortamda varış yerine kadar uyumayı sağlasa bile— artık eski çağlardan kalma bir şey, her yerde bulunmanın rahatsız ve yetersiz bir yöntemi olduğunu varsaymak temelsiz değildir; çünkü yolculuk yanlış yönde gerçekleşir. İnsan yalnızca, bütün çabalarına rağmen, kendisine her şeyin eve teslim edilmesini henüz tümüyle sağlayamadığı için bu yönteme katlanmaktadır; oysa gerçekte hakkı olduğunu düşündüğü şey tam da bu teslimattır.
Evinde koltuğuna hareketsizce yayılıp oturan, sayıları milyonları bulan radyo ve televizyon tüketicisi, oradan dünyayı suret halinde yönetir: Açıp önüne getirir, sonra yeniden kapatır. Bu görüntü sürülerinin efendisi, çağımızı temsil etmekte pilot ya da otomobil sürücüsünden hiçbir bakımdan daha az tipik değildir. Hele otomobil sürücüsünün de kır yollarında ilerlerken radyosunu açık tuttuğu düşünülürse: Böylece o da yalnızca kendisinin dünyaya gitmek zorunda olmadığını, dünyanın da kendisine geldiğini; hatta dünyanın —sanki ceza olarak peşinden yuvarlanıp kendisiyle birlikte hareket eden dünyanın— yalnızca ona gösteri sunmak, onun için çalıp söylemek amacıyla olup bittiğini bilmenin verdiği doyumu ve teselliyi yaşar.[50]
«Onun için olup bitmek.» «Onun için çalıp söylemek.» «Evindeymiş gibi.»
Bu ifadeler öylesine dipsiz bir ters yüz oluşa uğramış bir varoluş tarzını, dünyayla öylesine çarpık bir ilişkiyi gösterir ki Descartes’ın aldatıcı kötü cini bile bizi bundan daha çarpık bir ilişkiye sürükleyemezdi. Önceki anlamıyla «idealist» sözcüğünü kullanırsak bu varoluş, en belirgin biçimde «idealist»tir. Hem de iki yönden:
Gerçekte yabancılaşmış[51] bir dünyada yaşıyor olmamıza rağmen dünya bize sanki bizim için varmış, sanki bizim dünyamızmış ve bizim gibilerden oluşuyormuş gibi sunulur.
Onu bu haliyle «alırız» (= algılar ve kabul ederiz); oysa evde koltukta oturmaktayız. Başka deyişle onu «yiyen hayvan» ya da fatih gibi fiilen ele geçirmeyiz; onu gerçekte kendimizin kılamayız ya da kılamayacak durumdayız —en azından biz sıradan radyo ve televizyon tüketicileri. Tersine, bize görüntüler biçiminde böyle sunulduğu için onu öyle «alırız». Böylece dünya hayaletleri üzerinde hüküm süren röntgenci efendilere dönüşürüz.
İlk noktadan başlayalım. İkinci nokta, izleyen II. bölümün tamamının konusudur.
§7. Eve Teslim Edilen Dünya Ahbaplaştırılır
Yabancılaşmanın kökenini, nedenlerini ve belirtilerini burada ele almamız elbette olanaksız. Bu konudaki yazın uçsuz bucaksızdır; süreci biliniyor saymak zorundayız.[52] Sözünü ettiğimiz aldatmaca, belirtildiği gibi, yabancılaştırılmış bir dünyada yaşadığımız halde sinema, radyo ve televizyon tüketicileri olarak —fakat yalnızca bu sıfatlarla değil— her şeyle ve herkesle, insanlarla, bölgelerle, durumlarla, olaylarla, hatta en yabancılarıyla, özellikle de bunlarla, son derece yakın bir ilişki içindeymişiz gibi görünmemizden ibarettir. 7 Mart 1955’teki hidrojen bombası patlaması, sıcacık «Grandpa», yani «Büyükbaba» adıyla anılmıştı. (Bir sonraki paragrafta açıklığa kavuşacak sebeplerle) bir adı bile bulunmayan bu sahte yakınlaştırma sürecine «dünyanın ahbaplaştırılması» diyoruz. «Ahbaplaşma» değil «ahbaplaştırma» diyoruz; çünkü olan biten, bizim yabancı ya da son derece yabancı bir şeye sarılmamız değil, yabancı insanların, şeylerin, olayların ve durumların bize sanki tanıdığımız şeylermiş gibi, yani önceden «ahbaplaştırılmış» halde teslim edilmesidir.[53]
Örnekler: (Önce rastgele iki yabancılaşma örneği verelim.) Kullanma edimimiz ile üretme edimimiz birbirinden koparılmışken —çünkü kullandığımız şeyler daima hazırdır; buna karşılık birlikte üretimine katıldığımız şeylerin nasıl bir iş gördüğü bize ya anlaşılmaz ya da yaşamımıza yabancı kalır— … yıllardır her gün kapısının önünden geçtiğimiz komşumuz bizi genellikle tanımazken ve aramızdaki mesafeyi aşmazken, kendileriyle şahsen hiçbir zaman karşılaşmadığımız ve karşılaşmayacağımız, fakat sayısız kez gördüğümüz, bedensel ve ruhsal özelliklerini iş arkadaşlarımızınkinden daha iyi bildiğimiz sinema yıldızları ve yabancı kızlar bize eski tanıdıklar, «kankalar» gibi görünür. Öyle ki kendiliğinden onlarla senli benli olur, onlardan söz ederken Rita ya da Myrna diye ilk adlarını kullanırız. Böylece teslim edilen şeyler mesafesiz hale getirilmiş, biz de onlara karşı mesafemizi yitirmiş, aradaki uçurum kapatılmıştır. Bu uçurumun kapatılmasına verilen önemi üç boyutlu sinema da kanıtlar. Üç boyutlu filmin bulunup kullanılmaya başlanması yalnızca teknik geliştirmeye yönelik ilgiden veya (televizyona karşı) rekabet mücadelesinden doğmamış; teslim edilenle teslimatı alan arasındaki mesafesizliğe duyusal ve mekânsal bakımdan en yüksek inandırıcılığı kazandırma isteğinden de doğmuştur. Teknik olarak mümkün olsaydı —bugünün sanat ve teknik ilerlemelerinin baş döndürücü hızıyla bizi daha nelerin beklediğini kim önceden söyleyebilir?— bizi herhalde «tele-dokunsal etkiler»le de sevindirirlerdi; böylece çenelerimize inen yumrukların tadını dokunma duyumuzla da çıkarabilirdik. Gerçek yakınlık ancak o zaman ortaya çıkardı. Ancak üç boyutlu sinema daha bugünden «Siz onların yanındasınız, onlar sizin yanınızda» diye vaat ediyor.
Bu karşılıklı senli benli ilişki başlasın, benim de sen diye seslenebileceğim bir şey olsun isteniyorsa önce görüntülerin bana sen diye seslenmesi gerekir. Gerçekten de bu senli benlilik niteliğinden yoksun tek bir yayın, eve teslim edilen ve bu niteliği yaymayan tek bir varlık yoktur. Başkanı açtığımda benden binlerce kilometre uzakta olsa bile birdenbire şöminemin yanında belirir ve benimle sohbet etmeye koyulur. (Yayımlanan bu samimiyeti milyonlarca örnek halinde dağıtıyor olması yalnızca bir yan not.) Televizyon sunucusu ekranda göründüğünde bilerek belli etmediği bir yakınlaşmayla bana en derin bakışları sunar; sanki benimle arasında bir şey varmış gibi. (Bütün erkeklerle böyle bir şey yaşıyor olması yalnızca bir yan not.) Radyo ailesi dertlerini anlatmaya başladığında beni sırdaşı yapar; sanki komşusu, aile hekimi ya da papazıymışım gibi. (Herkesi sırdaşı yaptığı, bunun için var olduğu, tümüyle örnek komşu aile olduğu da yalnızca bir yan not.) Demek ki hepsi mahrem ya da mahremiyeti çiğneyen konuklar olarak gelir; hepsi bana önceden ahbaplaştırılmış halde ulaşır. Evime uçup gelenlerin hiçbirinde bir zerre yabancılık kalmamıştır. Bu yalnızca yayınlanan insanlar için değil, dünyadaki her şey, bir bütün olarak dünya için de geçerlidir. Ahbaplaştırmanın büyüsü öylesine karşı konulmaz, dönüştürme gücünün alanı öylesine geniştir ki hiçbir şey bundan kaçamaz. Nesneler, yerler, olaylar ya da durumlar olsun, hepsi ahbapça ve suç ortaklığına çağıran bir gülümsemeyle, dudaklarında bayağı bir «sen de osun» sözüyle kapımıza gelmek üzere dönüştürülür. Böylece sonunda gökteki yıldızlarla bile sinema göğündeki yıldızlar kadar yakın olur; Myrna ya da Rita’dan söz ettiğimiz haklılıkla «bizim eski dost Cassiopeia»dan söz edebiliriz. Şaka olsun diye söylemiyorum. Çünkü bugün uçan dairelerle ilgili kamusal, hatta akademik tartışmalarda başka gezegenlerin sözde sakinlerinin de, üstelik tam bugünlerde, gezegenlerarası uzay uçuşları ve benzeri konulardan başka dertlerinin bulunmadığı yalnızca mümkün değil, olası da sayılıyorsa bu, herkesin ve her şeyin «bizim gibiler» olarak kavrandığını gösterir. Bu insanbiçimcilik karşısında sözde ilkel kültürlerin insanbiçimcilikleri neredeyse utangaç kalır. Ahbaplaştırılmış evrenin dağıtıcıları, Plotinos ile Goethe’nin «Göz güneşten bir şey taşımasaydı» biçimindeki özdeşlik formülünün yerine, «Güneşi göz gibi yapmıyor musun?» ticari özdeşleştirme parolasını koyarlar. Çünkü bunu yapmayan doğayı satamaz ve böylece olası bir metayı kaçırmış olur. — Biz de bu yolla sistemli biçimde yeryüzünün ve evrenin kankalarına dönüştürülürüz; ama yalnızca kankalarına. Çünkü bu biçimde koşullandırılmış çağdaş insanın gerçek bir kardeşlik, kamutanrıcılık, en uzaktakine sevgi, hatta «birlikte duyma» deneyiminden söz edilemez. —
Toplumsal açıdan en yabancı ve mekânsal bakımdan en uzak şeyler için geçerli olan, zaman bakımından en uzak şey, yani geçmiş için de geçerlidir: Geçmiş de ahbaplaştırılır. Bunun kural haline geldiği tarihî filmlerden söz etmeyeceğim. Ama örneğin, üslubu son derece canlı, bunun dışında son derece ciddi bir Amerikan akademik kitabında Sokrates’in «gerçekten iyi bir herif» olarak tanımlandığını gördüm. Yani geçmişin bu büyük insanı, okura görünüşte yakınlaştıran bir kategoriyle anlatılmıştı; çünkü okurun kendisi de elbette «iyi bir herif»ti. Bu kategori okurda farkına varmadan şöyle bir hoşnutluk doğurur: Sokrates rastlantı sonucu o çağda yaşamamış olsaydı, sonuçta bizden esaslı biçimde farklı olmayacak, söyleyecekleri de, otorite iddiaları da bizimkinden esaslı biçimde farklı olmayacaktı. — Üstelik o zamanki pek de ciddiye alınmayacak bir çağa düşüp geri kalmasının bütünüyle sebepsiz olmadığını düşünenler de vardır. Onlar açısından Sokrates bizden daha aşağıdır; bizden üstün olması kesinlikle söz konusu olamaz: Hem ilerleme inancı hem de her türden ayrıcalığa karşı güvensizlik, bunu kabul etmelerine engel olur. — Başkaları (tarihî filmlere verdikleri tepkilerin de gösterdiği gibi) tarihin kişilerini düpedüz gülünç figürler, zamanın taşralıları olarak algılar: Başkentte, yani bugünde yetişmemiş ve bu yüzden tarihin köy delileri ya da batıl inançlı taşralıları gibi davranan kişiler. O dönemde henüz yapılmamış her elektrik icadını onlara dokunaklı bir eksiklik olarak yazarlar. — Nihayet bazı çağdaş insanlara tarihî kişiler, tuhaf ve kuşku uyandıran uyumsuzlar gibi görünür; çünkü belli ki kendilerine özel muamele yapılmasını istiyorlardır: Her düzgün insan gibi bugünde yaşamak yerine geçmişin bir mağarasında oturmayı tercih ederler. — Ama ister «iyi bir herif» ister taşralı olsunlar, bütün bunlar komşuluk kategorileridir ve dolayısıyla ahbaplaştırmanın çeşitleridir.
Temel örnek olan «iyi herif Sokrates»e gelince, burada açıkça «İnsan Hakları Bildirgesi»nin büyük siyasal ilkesi, «Bütün insanlar eşit doğar» ilkesi yatar. Bu ilke akıl almaz ölçüde genişletilerek «Geçmiş ve şimdiki zamanların ortak ülkesinin bütün yurttaşlarının eşitliği»ne, yani tarihin bütün yurttaşları arasında ilan edilmiş bir eşitliğe dönüşmüştür. Eşit haklara ilişkin ilkenin böylesine ölçüsüzce genişletilmesi yalnızca yanlış bir tarihsel yakınlık yanılsaması yaratmaz; bütün insanların ortak paydasının yanlış değerlendirilmesine de yol açar. Çünkü Sokrates’in özünü oluşturan şey, bizde eksik olan şeydir; bu açıktır. Nesneyi sözde yakınlaştıran yöntemin etkisi, sonuçta tam da nesnenin üstünü örtmek, onu yabancılaştırmak, hatta düpedüz ortadan kaldırmak olur. Evet, ortadan kaldırmak. Çünkü geçmiş, tek bir ahbaplık düzlemine yansıtıldığında tarih olarak ortadan kaldırılmıştır. Bu belki genel savımızdan da kolay kavranabilir: Dünyanın birbirinden değişik uzaklıklardaki bütün bölgeleri bize eşit yakınlığa geldiğinde, dünya olarak dünya da ortadan kaybolur.
§8. Ahbaplaştırmanın Kaynakları: Demokratikleştirilmiş Evren; Ahbaplaştırma ve Meta Niteliği; Ahbaplaştırma ve Bilim
Peki bu «ahbaplaştırma»nın arkasında ne var?
Böylesine geniş kapsamlı her tarihsel görüngü gibi o da çoklu biçimde belirlenmiştir; başka bir deyişle, tarihsel gerçekliğe dönüşebilmesi için birleşip yakınsaması gereken, son derece farklı kökenlerden gelen kaynaklara varlığını borçludur.
Başlıca kökü incelemeden önce üç yan köke kısaca dikkat çekelim. Bunlardan birini Sokrates’ten söz ederken zaten anmıştık. Ona «evrenin demokratikleştirilmesi» diyoruz ve bununla şunu kastediyoruz:
Yakın ya da uzak olsun her şey bana yakınsa; her şey sesini yükseltmek ve benim tarafımdan eşit derecede aileden biriymiş gibi karşılanmak için aynı hakka sahip olabiliyorsa; herhangi birine öncelik tanımak daha baştan ayrıcalık damgası taşıyorsa, bu durumda kuşkusuz bilinçsizce de olsa yapısal bakımdan demokratik bir evren, herkesin eşit haklara sahip olması ve herkese hoşgörü gösterilmesi gibi (ahlaki ve siyasal bakımdan geçerli) ilkelerin uygulanmış olduğu bir evren varsayılmıştır. Tarihsel açıdan bakıldığında, ahlaki ilkelerin kozmosa kadar böyle genişletilmesi alışılmadık değildir. İnsan durmadan evrenin görüntüsünü kendi toplumunun görüntüsüne göre yeniden kurmuştur. Asıl alışılmadık olan, son birkaç yüzyılın Avrupa’sında egemen olan dünya tasarımının pratik ve ondan bütünüyle kopmuş kuramsal olmak üzere ikiye bölünmesidir. Dolayısıyla güçlü demokratik geleneğe sahip Amerika Birleşik Devletleri’nde bu ilkeleri genişletme eğilimiyle karşılaşmak şaşırtıcı değildir. Hatta orada, sonuna kadar götürüldüğünde demokrasinin yanında ilerleyen çoğulculuğuyla klasik felsefenin birci ya da ikici ilkelerine gerçekten karşı çıkabilecek bir akademik felsefe bile olmuştur: William James’in felsefesi. —
II. Ahbaplaştırmanın her şeyi aynı yakınlığa ya da görünüşteki yakınlığa getirdiği için bir yansızlaştırma olgusu olduğu açıktır; dolayısıyla onun köklerini arayan kişinin dünyanın temel yansızlaştırıcı güçlerine bakması gerektiği de açıktır. Demokrasi (daha doğrusu onun siyasal olmayan ufuklara anlamsızca genişletilmesi) de yansızlaştırıcı bir güçtür. —
Fakat günümüzün temel yansızlaştırıcısı siyasal değil, ekonomik niteliktedir: Bütün görüngülerin meta niteliği. Bu da ahbaplaştırmanın köklerinden biri midir?
İlk tepki, bunun olanaksız olduğudur. Çünkü bilindiği gibi meta niteliği yabancılaştırır; buna karşılık yakınlık yaratan «ahbaplaştırma» yabancılaşmanın tam karşıtıymış gibi görünür.
Ama mesele bu kadar basit değildir. Çünkü metaya dönüştürülen her şeyin yabancılaştığı ne kadar doğruysa her metanın, satın alınmak ve yaşamımızın bir parçası olmak istediği için, aynı zamanda ahbaplaştırılması gerektiği de o kadar doğrudur. Daha kesin olarak durum şöyledir:
Her meta, kullanılırken ele yatkın, gereksinime, yaşam üslubuna ve yaşam düzeyine göre biçimlendirilmiş, ağıza ya da göze uygun olma eğilimindedir. Kalite derecesi, bu uygunluğun derecesiyle belirlenir; olumsuz biçimde söylersek, kullanıma ne kadar az direnç gösterdiğine ve tüketildikten sonra ne kadar az sindirilemeyen yabancı kalıntı bıraktığına bağlıdır. Yayın da bir meta olduğu için onun da göze ya da kulağa uygun, olabilecek en yüksek düzeyde tüketilmeye hazır, yabancılığından arındırılmış, özü boşaltılmış ve özümlenebilir bir halde sunulması gerekir: Yani bizim benzerimiz, ölçülerimize göre kesilmiş bir şey olarak, bizim gibilerden biriymiş gibi bize seslenecek biçimde.
Böyle bakıldığında ahbaplaştırma, kendisine yönelen olumsuz yargıyı yitiriyor ve yalnızca bizim homines fabri, yani bir şeyden başka bir şey yapan insanlar olarak dünyayı kendimize uygun biçimde dönüştürmemiz temel gerçeğine, dolayısıyla en geniş anlamıyla «kültür»e indirgeniyormuş gibi görünür. Her yapma ediminin bir tür «ahbaplaştırma» olduğu belirli bir anlamda yadsınamaz. Ne var ki bu sözcüğün en geniş anlamdaki kullanımı bütünüyle yersiz olurdu; çünkü bu sözcüğe küçümseyici bir anlam yüklüyoruz. Sonuçta yapma edimini olduğu şey haline getiren özelliğini, onun temel kusuru diye gösteremeyiz. Örneğin marangozluğu bize ahşabı ahşap olarak vermek yerine ahşaptan yapılmış, bize çok daha uygun masalar sunduğu için suçlayamayız. Burada hiçbir aldatmaca yoktur. Uygunlaştırma, ancak yapılmış bir şeyi, kendisinden yapıldığı şeyin kendisiymiş gibi sunduğunda aldatıcı hale gelir. Ahbaplaştırılmış dünya için durum tam da budur. Çünkü bu dünya, meta niteliği ve satılabilir olma amacı gereği kendisini alıcının ölçülerine göre, alıcıya rahatça uyacak biçimde sunan bir üründür. Böylece —dünya rahatsızlık veren şey olduğu için— dünyada kesinlikle bulunmayan dünya özelliklerine sahipmiş gibi görünür; buna rağmen dünya olduğunu iddia etme cüretini ya da saflığını gösterir. —
III. Son olarak, her şeyi eşit derecede yakın gören ahbaplaştırmanın son kökü olarak bilim insanının tutumunu anıyoruz. Bilim insanının haklı gururu, kendisine en uzak olanı araştırmasının en yakın nesnesine dönüştürmekte ve kendi yaşamına en yakın olanı araştırırken yabancılaştırmakta; bir birey olarak kendisini hiç ilgilendirmeyen şeye yine de araştırma tutkusu içinde, cum studio, yaklaşmakta; kendisini en yakından ilgilendiren şeye ise öfkesiz, sine ira, yaklaşmakta; kısacası yakın ile uzak arasındaki ayrımı yansızlaştırmakta yatar. — Elbette bilim insanı her şeyi yansızlaştıran bu tutumu, «nesnelliğini», ancak görkemli bir ahlaki yapaylık, hatta kendisini zorlama yoluyla, dünyanın doğal perspektifinden el çekme çileciliğiyle elde edebilir ve koruyabilir. Bu yansızlığın ahlaki kökünden ayrılıp herkese armağan edilebileceğini, dolayısıyla çilecilikten tümüyle uzak, bilgi edinmeye yönelmeyen ve bu yansızlıkla açıkça çelişen bir varoluş süren kişiye de verilebileceğini sanmak, yalnızca bilimi değil, bilimi halka yaymanın ahlaki görevlerini de yanlış anlamaktır. Ama uygulamanın ilkesi işte bu yanlış anlamadır. Günümüzde bir anlamda her okur, radyo dinleyicisi, televizyon tüketicisi ve öğretici film izleyicisi bilim insanının bayağı bir kopyasına dönüştürülmektedir. Ondan da artık her şeyin eşit derecede yakın ve eşit derecede uzak olması beklenmektedir. Gerçi bu çoğunlukla her görüngüye bilinme hakkını eşit ölçüde tanıması değil, tüketilme hakkını eşit ölçüde tanıması anlamına gelir. Ama bugün «bilmek» «haz», «öğrenmek» ise «eğlence» kılığında ortaya çıktığı için sınırlar silinmiştir.
§9. Ahbaplaştırma, Yabancılaştırmanın Kendisinin İncelikle Hazırlanmış Bir Gizlenme Biçimidir
Ancak bu açıklamalarla ahbaplaştırmanın başlıca kökünü henüz göstermiş, böylesine çok ve çeşitli örneklerle belgelenebilen sürecin kendine ait bir adı bulunmaması gibi tuhaf bir olgunun sebebini inandırıcı biçimde açıklamış olmadık. Görüngünün, görünüşte karşıtı olduğu yabancılaştırmadan daha az güçlü, çağımıza daha az özgü ya da daha az yıkıcı olmadığı halde böylesine gizli kalabilmesi; buna karşılık yabancılaştırmanın kendisinin (gerçi sözcüğün ahbaplaştırılması, yani zararsız gösterilmesi sayesinde) tanınır hale gelmesi gerçekten son derece dikkat çekicidir.
Peki ahbaplaştırma gerçekten yabancılaştırmanın karşıtı mıdır?
Hiç de öyle değildir. Böylece ahbaplaştırmanın başlıca köküne, aynı zamanda bugüne kadarki adsızlığını anlaşılır kılan köke geliyoruz. Çünkü ahbaplaştırmanın başlıca kökü —kulağa ne kadar paradoksal gelse de— yabancılaştırmanın kendisidir.
Ahbaplaştırmaya safça inanan, onda yabancılaştırmaya karşı gerçek bir güç gören kişi, onunla amaçlanan yanıltmacanın kurbanı olur. Ahbaplaştırmanın yabancılaştırmaya yarar mı yoksa zarar mı verdiği üzerine basit bir düşünme, ahbaplaştırmayı yabancılaştırmanın karşıtı saymayı anlamsız kılar. Çünkü bu sorunun yanıtı kesindir: Ahbaplaştırma yabancılaştırmaya yarar. Gerçekten de başlıca işlevi yabancılaştırmanın sebeplerini ve belirtilerini, bütün sefaletini perdelemek; kendisinden dünyası, dünyasından da kendisi yabancılaştırılmış insanı bu gerçeği fark etme yeteneğinden yoksun bırakmaktır. Kısacası yabancılaştırmanın başına bir görünmezlik başlığı geçirerek yabancılaştırmanın gerçekliğini yadsımak, böylece onun engelsiz işleyişine yolu açık tutmaktır. Bunu da durmadan dünyayı görünüşte tanıdık olanın görüntüleriyle doldurarak; hatta en uzak mekânsal ve zamansal bölgeleri de dahil olmak üzere dünyanın kendisini tek bir devasa ev, bir rahatlık ve samimiyet evreni olarak sunarak gerçekleştirir. Ahbaplaştırmanın varlık sebebi bu işlevinde yatar. Onun arkasında, bu işi kendisine veren güç, yabancılaştırmanın kendisidir. Bu iki gücü ayrı, hatta birbirine düşman iki kız kardeş gibi görmek, safça olduğu kadar diyalektik dışı da olurdu. Tersine, iki elin uyumlu işbirliği içinde çalışması gibi birlikte çalışırlar: Bir elin açtığı yabancılaşma yarasına öbür el tanıdıklık merhemini döker. Hatta belki ikisi de aynı eldir. Çünkü sonuçta iki süreç tek bir süreç olarak, ahbaplaştırma da yabancılaştırmanın kendisinin bir kamuflaj eylemi olarak görülebilir: Kendi karşıtıymış gibi zararsızca kılık değiştirmiş yabancılaştırma sahneye çıkar, görünüşte kendi aleyhine tanıklık etmek, güçler arasında bir denge bulunduğunu ileri sürmek ve tek egemenliğini gerçek dışı göstermek ister … tıpkı Metternich’in kendi siyasetine görünüşte karşı çıkan liberal bir muhalefet gazetesi kurduğunda yaptığı gibi.
Molussia’ya ait bir masalda kör bir insanı iyileştiren kötü bir peri vardır; ama onun gözündeki perdeyi kaldırarak değil, bir körlük daha ekleyerek: Onu kendi körlüğü karşısında da kör eder, gerçeğin gerçekte nasıl göründüğünü unutturur; bunu da durmadan rüyalar göndererek başarır. Ahbaplaştırma kılığına girmiş yabancılaştırma bu periye benzer. O da dünyasından yoksun bırakılmış insanı görüntüler yoluyla, dünyasına sahip olduğu, hatta yalnızca dünyasına değil, her parçası kendisine tanıdık, kendisinin olan ve kendisine benzeyen bir evrene bile sahip olduğu yanılsaması içinde uyutmayı amaçlar. Başardığı şey, insana yabancılaşmamış varoluşun ve yabancılaşmamış dünyanın gerçekte nasıl göründüğünü unutturmaktır. — Elbette bizim durumumuz masaldaki körünkinden biraz daha büyülüdür; çünkü bizi kendi körlüğümüzü göremeyecek hale getiren peri, başta gözlerimizi kör eden perinin ta kendisidir. —
Yabancılaştırmanın bu kendi kendisini inkâr etme işlemini gizlice yürütmesi, kendisini ayrı bir adla bile hatırlatmaması elbette şaşırtıcı değildir. Dünyamızı yabancılaştıran güçlerin dikkatimizi kendilerine çekmekte ne çıkarı olabilir? Yabancılaştırmalarının üstünü ikame görüntüler teslim ederek örtmeye ihtiyaç duyduklarını ve bunu başarıyla yaptıklarını, yalnızca bir terim ortaya atarak bile olsa, bize niçin fark ettirsinler? Şaşırtıcı olan, «ahbaplaştırma» kadar yaygın ve aleni bir gündelik görüngüyü, sırf adsız bırakarak böylesine gizli tutmayı gerçekten başarabilmeleridir. Ama durumun böyle olduğu yadsınamaz. Bu yüzden görüntülerini sunarlar, fakat bu sunuşun gerçek niteliğini gizlerler. Üstelik bunu rahatlıkla yapabilirler; çünkü teslimatı alan bizler gerçekten aldatılmamıza izin verir, aldatılmış kişiler olarak kendimizi tepeden tırnağa sağlıklı hissederiz. Sanki yabancılaştırmanın yaraladığı bizler, ahbaplaştırma uyuşturucusunun etkisi altında olduğumuzu fark edemez hale gelmişiz; uyuşturucunun etkisiyle de yaralı olduğumuzu hissedemeyecek kadar uyuşmuşuzdur: Yani iki durum birbirini etkisizleştiriyormuş gibi.
Ama ahbaplaştırmanın yabancılaştırmanın gizleme ve aldatma işlemiyle ortaya çıkmadığını varsaysak bile, onun kendisinin de yabancılaştırdığı tartışmasızdır. Evet, o da. İster yabancılaştırmanın genellikle yaptığı gibi yakını uzaklaştıralım, ister ahbaplaştırmanın yaptığı gibi uzağı mahrem kılsınlar, yansızlaştırmanın etkisi iki durumda da aynıdır. İki durumda da bu yansızlaştırma, dünyayı ve insanın onun içindeki konumunu çarpıtır. Çünkü dünyada olmanın yapısına, dünyanın insanın çevresinde iç içe geçmiş yakınlık ve uzaklık halkaları halinde sıralanması aittir. Her şeyin eşit derecede yakın ve uzak olduğu, her şeyin kendisini aynı derecede ilgilendirdiği kişi ya kayıtsız bir tanrı ya da doğası bütünüyle bozulmuş bir insandır. Oysa burada Stoacı tanrılardan söz etmiyoruz.
Gerçekten de bizleri kendimize ve dünyaya, artık varoluşumuzu neredeyse kesintisiz biçimde geçirdiğimiz o sahte tanıdıkların, o hayalet kölelerin arkadaşlığından daha yıkıcı biçimde yabancılaştıran hiçbir şey yoktur. Çünkü uyku ile uyanıklık karşıtlığının yerini uyku ile radyo dinleme karşıtlığı almıştır: Sabah, henüz uykulu elimizle yaptığımız ilk hareketle onları dünyanın ilk parçası olarak odamıza çağırırız; bize seslensinler, baksınlar, şarkı söylesinler, bizi neşelendirsinler, teselli etsinler, yumuşatsınlar ya da kışkırtsınlar diye; böylece bize ait olmayan güne başlarız. Kendimize yabancılaşmamızı kesinleştiren de günü bu sözde dostların himayesinde sürdürmemizdir. Çünkü gerçek insanlarla bir araya gelme olanağı bulunsa bile taşınabilir kankalarımızın yanında kalmayı tercih ederiz; onları artık gerçek insanların yerine geçen ikameler olarak değil, gerçek dostlarımız olarak görürüz.
Bir keresinde yataklı trenin kompartımanında karşımdaki koltukta oturan, küçücük aygıtından gürül gürül duyulan ve belli ki çok sevdiği bir erkek sesine kendisini kaptırmış bir kadına günaydın dedim. Kadın öyle bir irkildi ki kutunun içindeki adam değil de ben hayaletmişim gibi; onun gerçekliğine, yani aşk hayatına korkunç bir konut dokunulmazlığı ihlalinde bulunmuşum gibi. Bugün radyolarına el konsa kendilerini, özgürlüklerine el konmuş ama aygıtları kendilerine bırakılmış tutuklulardan daha ağır cezalandırılmış hissedecek sayısız insan bulunduğuna inanıyorum. Çünkü bu tutuklular dışa dönük yaşamlarını parlak bir biçimde sürdürebilir; dünyaları ve dostları yine huzurlarına çıkmaya hazırdır —ne değişmiştir ki?— Oysa aygıtından yoksun bırakılan zavallıyı, sağır bir halde hiçliğin ortasında kalacağı, yalnızlıktan ve dünyasızlıktan boğulacağı korkusu hemen paniğe sürükler. New York’ta yaşadığım yıllarda, sekiz yaşındaki Porto Rikolu bir çocuğun, sarsılmış halde ev sahibemizin dairesine koşarak gelişini hatırlıyorum. Radyosu bir sebeple aniden, dünyanın sonu gelmişçesine susmuştu. Los Angeles’taki hayalet dostlarından birinin çok sevdiği sesini kaçırmamak için ev sahibemin radyosundan yakalamaya gelmişti. Düğmeyi bir kez çevirmesiyle sesi buldu —çünkü sesin hangi dalga boyunda oturduğunu bilmekle kalmıyor, adresine gözü kapalı ulaşabiliyordu— ve artık rahatlamış biçimde usulca hıçkırmaya başladı: Tıpkı kıyıya vurmuş bir kazazedenin ayaklarının altında yeniden sağlam zemin hissetmenin mutluluğuyla gözyaşlarına boğulması gibi. Ev sahibesine, hele bana dönüp bir bakış atması elbette söz konusu bile değildi. Yeniden bulduğu, hiç görmediği kankasının yanında biz gerçek dışıydık. —
§10. Yabancılaşma Hâlâ Bir Süreç midir?
Belki de «yanaşıp dost kesilen arkadaşlara» ve «yanaşıp dost kesilen dünyaya» bağımlılığımızın bugünün insanlarını kendilerinden yabancılaştırdığı savında bir aksaklık vardır. Ama çok ileri gittiği için değil, yeterince ileri gitmeye cesaret edemediği için. Çünkü yalnızca ikameler, şablonlar ve hayaletlerle beslenen biz varlıkların hâlâ bir benliği olan Ben’ler olduğumuzu, dolayısıyla «kendimiz» olmaktan ya da «kendimize» varmaktan hâlâ alıkonulabileceğimizi varsaymak, belki bugün artık haklı gösterilemeyecek bir iyimserliktir. «Yabancılaşma»nın bir eylem ve süreç olarak hâlâ mümkün olduğu an, çoktan geride kalmış olmasın? En azından kimi ülkelerde? Artık hiçbir bakımdan «kendimiz» olmadığımız, yalnızca her gün içimize kaşıkla doldurulan ikamelerden oluştuğumuz bir durumda bulunmuyor muyuz? Zaten soyulmuş olan yeniden soyulabilir mi? Elbiseleri çıkarılmış olan yeniden soyundurulabilir mi? Kitle insanı hâlâ kendi kendisine yabancılaştırılabilir mi? Yabancılaşma hâlâ bir süreç midir? Yoksa çoktan olup bitmiş bir olgu, fait accompli, haline mi gelmiştir?
«Ben» ya da «kendilik» gibi kategorilerin gülünç metafizik kalıntılar diye aşağılandığı o «ruhsuz psikolojileri» biz de uzun süre insanı çarpıttıkları gerekçesiyle aşağılamıştık. Peki bunda haklı mıydık? Bizim alaycılığımız sırf duygusallık değil miydi? İnsanı çarpıtan gerçekten o psikologlar mıydı? Yoksa bunlar zaten çarpıtılmış insanın psikologları mıydı; robotlar olarak psikoloji yapmak yerine robotbilimle uğraşmaya hakları yok muydu? Ve doğru olmayan görüşlerinde haklı sayılmazlar mıydı; çünkü ele aldıkları insanın kendisi zaten kendi gerçekdışılığı içindeki insan değil miydi?
II. Hayalet
Dünya evimize teslim edilmektedir. Olaylar önümüze getirilip sergilenmektedir.
Peki hangi biçimde sunulmaktadırlar? Olayların kendileri olarak mı? Yoksa yalnızca bunların görüntüleri olarak mı? Ya da yalnızca olaylara ilişkin haberler olarak mı?
Sonraki paragraflara yön verecek bu soruyu yanıtlayabilmek için önce onu biraz farklı bir dile çevirelim ve soralım: Yayınlanan olaylar alıcının yanında nasıl bulunmaktadır? Alıcı onların yanında nasıl bulunmaktadır? Gerçekten hazır bulunarak mı? Yalnızca görünüşte hazır bulunarak mı? Bulunmayarak mı? Hangi biçimde var ya da yok olarak?
§11. İnsan ile Dünya Arasındaki İlişki Tek Yönlü Hale Gelir; Dünya, Ne Hazır Ne de Yok Olarak, Hayalete Dönüşür
Bir yandan olaylar gerçekten «hazır bulunuyormuş» gibi görünür: Bir savaş sahnesinin ya da parlamento görüşmesinin radyo yayınını dinlediğimizde yalnızca patlamalar ya da konuşmacılar hakkındaki haberleri değil, patlamaların ve konuşmacıların kendilerini duyarız. — Bu, daha önce katılmamızın mümkün, izinli (hatta gerekli) olmadığı olayların artık gerçekten yanımızda bulunduğu anlamına gelmez mi? Ve bizim de onların yanında bulunduğumuz anlamına?
Yine de bir bakıma gelmez. Çünkü dünyanın sesleri bize serbestçe ulaşabiliyor, yanımızda bulunmaya hak kazanıyor, ama biz haklardan yoksun kalıyor ve bize teslim edilen olayların hiçbirinde söz sahibi olamıyorsak, buna canlı bir hazır bulunma denebilir mi? Kim konuşursa konuşsun, bize sesleniyormuş gibi görünse bile kimseye yanıt veremiyor; gürültüsü dört yanımızı saran olaylardan hiçbirine müdahale edemiyorsak? Gerçek anlamda hazır bulunmanın, insanla dünya arasındaki ilişkinin karşılıklı olmasını gerektirdiği söylenemez mi? Burada bu ilişki sakatlanmış değil mi? Tek yönlü hale gelmiş değil mi: Dünya dinleyici tarafından işitilebildiği, ama dinleyici dünya tarafından işitilemediği ölçüde? Dinleyici ilkece «karşılık verme» yasağına mahkûm kalmıyor mu? Bu dilsizlik güçsüzlük anlamına gelmiyor mu? Bize armağan edilen her yerde bulunma olanağı, özgür olmayan kişinin hazır bulunması değil mi? Ve özgür olmayan kişi, zaten yok hükmünde, hava gibi muamele gördüğünden ve kendisinin söz söyleme olanağı bulunmadığından, gerçekte mevcut olmayan kişi değil mi?
Görünüşe bakılırsa o aynı zamanda yoktur. Yine de tek yönlülüğü ters yönde yorumlamak, yani özgürlüğün ve hazır bulunmanın güvencesi olarak görmek de mümkündür: Tek yönlülük sayesinde her olaya mesafeli, dolayısıyla tehlikeden ve yaralanmaktan uzak biçimde katılabilmemiz özgürlük değil midir? Hem de onu bir haz ve eğlence malı olarak kullanma ayrıcalığıyla? Tanık olduğu olayların hiçbiri tarafından kaçmaya, dolayısıyla orada bulunmamaya zorlanamayan kişi gerçekten hazır bulunan kişi değil midir?
Bu da kulağa inandırıcı geliyor. Ve araya giren biri bu soruları kesip yayınlanan şeyin mevcut mu yoksa yok mu olduğu üzerine ileri geri konuşmayı anlamsız ilan etse, bunu anlamak kolay olurdu. O kişinin şöyle dediğini duyar gibiyim: «Radyo ya da televizyon bize görüntüler sunuyor. Mevcudiyet değil, temsil! Görüntülerin müdahaleye olanak tanımaması, bize hava muamelesi yapması apaçıktır; ‘estetik görünüş’ adıyla çoktan bilinen bir gerçektir.»
Ama kulağa ne kadar anlaşılır gelirse gelsin bu sav yanlıştır. Öncelikle —ve bu, temel bir görüngübilimsel saptamadır— «işitsel görüntüler» diye bir şey bulunmadığı için yanlıştır: Gramofon da bize bir senfoninin görüntüsünü değil, senfoninin kendisini sunar. Bir kitle toplantısı radyo aracılığıyla bize geldiğinde duyduğumuzu sandığımız şey, kalabalığın gürültüsünün bir «görüntüsü» değil, kalabalığın kendisi bize fiziksel olarak ulaşmasa bile onun gürültüsüdür. — Ayrıca biz dinleyiciler, bir sanat eseri (örneğin bir tiyatro oyunu) kendi yanılsama niteliğiyle birlikte aktarılmadığı sürece, estetikten son derece uzak bir tutum içindeyizdir. Futbol maçını dinleyen kişi onu heyecanlı bir taraftar olarak dinler, gerçekten meydana gelmekte olduğunu düşünür ve sanatın «sanki»sinden habersizdir.
Hayır, araya giren kişi yanılıyor. Aldığımız şeyler sırf görüntü değildir. Ama biz de gerçek olanın yanında gerçekten hazır bulunmuyoruz. «Orada mıyız, yoksa değil miyiz?» sorusu gerçekten anlamsızdır. Bunun sebebi ise «görüntü» yanıtının (ve dolayısıyla «yokluk» yanıtının) zaten apaçık olması değildir. Sebep, aktarım yoluyla yaratılan durumun kendine özgü özelliğinin varlık bakımından ikircikli olmasıdır. Çünkü yayınlanan olaylar hem hazır hem yok, hem gerçek hem görünüş, hem orada hem orada olmayan şeylerdir; kısacası hayaletlerdir. —
§12. Televizyonda Görüntü ile Görüntülenen Eşzamanlıdır; Eşzamanlılık Hazır Bulunmanın Körelmiş Biçimidir
«Ama», diye sürdürecektir araya giren, «işitsel yayınlar için geçerli olan şey kendiliğinden televizyon için de geçerli olmaz. Televizyonun bize görüntüler sunduğuna herhalde itiraz edilemez.»
Pek edilemez. Ama yine de bunlar da geleneksel anlamda «görüntüler» değildir. Çünkü insanlığın görüntü oluşturma tarihinde bugüne dek görüntünün özüne, onunla görüntülediği nesne arasında, açıkça dile getirilmese de, bir zaman farkının, bir «zaman eğiminin» bulunması aitti. Almancada bu eğim anlamlı biçimde «-e göre» ya da «-den sonra» anlamını taşıyan nach ile ifade edilir: Ya bir modelden sonra, ona bakılarak bir resim yapılır ya da gerçek bir şey bir modele göre üretilir. Demek ki ya görüntü, konusunun ardından gelir; onun geçmişini hatırlatmak, geçiciliğini hükümsüz kılmak, yani onu kurtarmak ve geçmişteki varlığını korumak amacıyla bir suret ya da anıt olarak yapılır. Ya da görüntü, büyülü bir olayı ortaya çıkarma aracı veya düşünce, taslak, örnek model olarak nesnesinden önce gelir; sonra gerçekleşmiş olay ya da nesne ona yetiştiğinde ortadan kaybolur. Ya da nihayet —bu yansızlaştırma tarzı bile zamanla ilişki kurar— görüntü, kendimizi şimdinin dışında, hatta zamanın ötesinde bir boyuta taşıdığımız ya da taşıdığımızı sandığımız bir araçtır. İnsanın dünyayla kurduğu bu zaman ilişkilerinden hiçbirinin bulunmadığı görüntüler göstermek zor olurdu; bu eğimden yoksun oluşumlara «görüntü» denilip denilemeyeceği kuşkuludur. Oysa televizyonun aktardığı görüntüler tam da böyle oluşumlardır.
Çünkü zaman içinde film gibi akıp gitmelerine rağmen bunların görüntülenen şeyle kurduğu bir zaman ilişkisinden artık söz edilemez. «Zaman eğimi» dediğimiz şey burada sıfıra kadar küçülmüştür. Görüntüledikleri olaylarla aynı anda, eşzamanlı olarak ortaya çıkarlar; teleskop gibi o sırada mevcut olanı gösterirler. Peki bu, «hazır bulunma» demek değil midir? Mevcut olanı gösteren oluşumlar görüntü müdür?[54]
Bu sorun gözden kaçmamış, ama adlandırılışı yetersiz kalmıştır. Nitekim, anlaşılır biçimde, önceden var olan «anlık fotoğraf» sözcüğüne başvurulmuş ve bunun görüngüyü açıklamaya yettiği düşünülmüştür. Oysa sözcük tam da sorunun üzerini örter. Anlık fotoğraflar, geçici anı tutmak istedikleri için en meşru anlamda görüntüdür: anı görüntüleridir; görüntü işlevleri bakımından anıtlara, hatta mumyalara, televizyon hayaletlerinden daha yakındırlar. Bu hayaletlerde ise böyle bir tutma söz konusu değildir; çünkü yeniden ürettikleri olaylarla aynı anda ortaya çıkmakla kalmaz, aynı anda ortadan kaybolurlar. Dolayısıyla kendileri ayrıca kayda alınmadıkça olaylar kadar kısa ömürlüdürler. Eğer anın görüntüleriyse, ancak an için yapılmış an görüntüleridir ve bu bakımdan ayna görüntülerine benzerler. Çünkü ayna görüntüleri de aynadaki görünümle eşzamanlıdır ve onunla birlikte yok olur; dolayısıyla her bakımdan sırf şimdiki zamandırlar.
Ama burada «şimdi» sözcüğüyle oyun mu oynuyoruz? Sözcüğün rastlantısal olarak iki anlam arasında gidip gelmesinden yararlanıp hayalî sorunlar mı yaratıyoruz? Çünkü onu açıkça iki anlamda kullanıyoruz: Birincisinde somut olarak hazır bulunmayı, yani insanla insanın ya da insanla dünyanın gerçekten birbirine değdiği, birbirlerini ilgilendirip etkilediği ve birbirine dokunduğu için tek bir «durum» oluşturacak biçimde birlikte büyüdüğü (concrescunt) durumu anlatıyoruz. İkincisinde ise yalnızca biçimsel eşzamanlılığı, yani insanla herhangi bir olayın aynı şimdi noktasının iğne ucunda durup aynı dünya anını paylaşmasını anlatıyoruz. — Ancak sözcüğün yalnızca Almancada değil başka dillerde de taşıdığı bu çift anlam rastlantı değildir. Tersine, bunun kökeninde, bir olayın ya da dünya parçasının bizimle ilişkisi öylesine zayıfladığında, artık yalnızca eşzamanlı olma anlamında «mevcut» kaldığında, araya kesin bir sınır çizilememesi yatar. Gerçekten mevcut olan, salt eşzamanlı olana geçer; bu sonuncusu sınır durumudur. Beni en az ilgilendiren, yani en uzakta kalan şeydir; ama henüz tümüyle «verilmemişlik» durumuna çekilmediği için bir bakımdan hâlâ beni ilgilendirdiğini de kanıtlar.[55]
Ancak iki anlam arasına bir sınır çekilebilseydi bile bu çift anlamla oynayan biz değil, televizyonun kendisi olurdu. Evet, bu oyun yayıncılığın düpedüz ilkesidir; çünkü yayıncılığın yaptığı şey, yalnızca ya da neredeyse yalnızca eşzamanlı olanı, gerçek anlamda hazır bulunuyormuş etkisi yaratacak biçimde teslim etmek; salt biçimsel olarak mevcut olana somut bir mevcudiyet görünüşü kazandırmak; iki «şimdi» arasında zaten belirsiz olan ve böylece ilgiliyle ilgisizi ayıran çizgiyi bütünüyle silmektir. Her görüntülü yayın haklı olarak şöyle konuşur: «Şimdi varım — yalnızca ben, yayın değil; ben, yayınlanan olay da şimdi varım.» Bu «şimdi varım» sayesinde, bu güncellik aracılığıyla, salt görüntü olanın çok ötesine geçen bir görüngüye dönüşür. Ama gerçekten mevcut bir şey de olmadığı için ara bir şeye, varlık ile görünüş arasındaki o ara şeye, radyo yayınından söz ederken «hayalet» dediğimiz şeye dönüşür. —
Aslında iki tür mevcudiyet arasındaki sınırın silinmesine itiraz etmek şöyle dursun, doğru biçimde gerçekleştirilseydi buna sevinmek bile gerekirdi. Çünkü bugün bizi gerçekten ilgilendiren, bize gerçekten dokunabilecek (ve bizim de etkileyebileceğimiz), yani nostra res, en somut ve en tehdit edici mevcudiyet olan pek çok şeyi haksız yere «yalnızca eşzamanlı» diye, yani kayıtsız kalınacak şeyler, adiaphoron, diye kenara itiyoruz. Taşralaşma tehlikesi sahte küreselleşme tehlikesinden daha az değildir. Bu yüzden, duyularımızın erişebildiği çevrenin çok ötesine uzanan ahlaki mevcudiyet ufkumuzu açıkça görünür kılacak teknikler gerçekten gereklidir. Ama televizyonun yaptığı bu ufku genişletmek değildir. Tersine, ufkumuzu öylesine bütünüyle sulandırır ki gerçek anlamda mevcudiyeti artık tanıyamayız. Bizi gerçekten ilgilendirmesi gereken olaylara bile yalnızca eve teslim edilen görünüşteki mevcudiyetlere karşı göstermeyi öğrendiğimiz sahte ilgiyi gösteririz.
Şimdiki zaman hayaletlerinin sayısının sınırsız olduğunu eklemeye gerek yok. Çünkü tüketiciyle olayı aynı paydada buluşturan ilke soyut ve noktasaldır; sırf ortak «şimdi»den ibarettir; dolayısıyla evrenseldir. Küresel şimdinin dışında kalan hiçbir olay yoktur; demek ki sözde mevcut olana dönüştürülemeyecek hiçbir şey de yoktur. Ama ne kadar çok şey hazır bulundurulursa gerçekte o kadar az şey hazır bulunur. Karşılaştığım radyo ve televizyon tutkunları arasında, günlük eşzamanlılık dozunun kendisini dünya dostu, hatta kendi çağını gerçekten yaşayan bir çağdaş insan haline getirdiği tek bir kişi bile tanımıyorum. Buna karşılık günlük besini sayesinde dünyasız, ilişkisiz ve dağınık hale gelen, dolayısıyla yalnızca şimdinin insanına dönüşen pek çok kişi tanıyorum.
§13. Ara Açıklama: Sönmüş Bir Tutkuya Geriye Bakış — Dikkati Dağılmış Kişi Yalnızca Şimdide Yaşar — Aygıtlar Yapay Şizofreni Üretir; Birey Bir «Bölünmüş Varlık» Haline Gelir
Birkaç on yıl önce bir dizi şair (Apollinaire, genç Werfel gibi) vardı. Eski bir deyimi değiştirerek söylemek gerekirse, bu şairler hep «aynı anda birçok düğünde bulunuyor»lardı; daha ciddi biçimde söylersek, ubique simul ifadesinin metafizik anlamında her yere doğru «uçup gidiyor», her yana dağılmış bulunuyorlardı. Çoğu kez «şimdi» sözcüğüyle başlayan şiirlerinde aynı anda Paris’te, Prag’da, Cape Town’da, Şanghay’da ve başka her yerde olup bitenleri sayıp döküyorlardı. Bu şairleri kendilerine özgü, ilahi tarzındaki dünya parçaları kataloglarını oluşturmaya yöneltenin gerçek bir metafizik heyecan olduğu pek tartışılmaz. Belki «algılanmamak» anlamındaki non percipi ile «var olmamak» anlamındaki non esseyi birbirine karıştırıyorlardı. Yani bütün bu var olanları, onları fark etmediklerinde sanki yokmuş, yitip gitmiş gibi duyumsuyorlardı. Ama her durumda, kendileri aynı anda yalnızca rastlantısal tek bir «burada» kalmaya mahkûm oldukları için bütün bu var olanları kaçırmak zorunda kalmaları onları son derece tedirgin ediyordu. Bir tür büyülü çağrıyla dağınık, yani mevcut olmayan bütün o «orada»ları hazır bulundurabileceklerini umuyorlardı. Bunu, çaresizce, o bütün yerlerin ve olayların içinde bulunduğu ve hepsinin katıldığı, her yerde hazır olan tek şimdiki anın odağında onları toplayıp bir araya zorlayarak yapmaya çalışıyorlardı. Düpedüz bir metafizik büyü girişiminden söz edilebilir. Çünkü yapmak istedikleri, dünyanın meydana geldiği birbirinden kopuk (ve böylece yok) olayların kendileri için dayanılmaz ayrıklığını şimdinin her yerde bulunma niteliğine seslenerek ortadan kaldırmaktı. Yani anı, bireyleşme ilkesi, principium individuationis, olan uzama karşı büyülü bir araç olarak kullanmak istiyorlardı. Tutkuları ne kadar yanlış yöne sapmış olursa olsun, bunun Eleacı tutkunun son bir çeşidi olduğu kesindir: Çokluğu metafizik bakımdan itibarsızlaştırma isteği. En gerçekdışı şeyde, noktasal şimdide, çokluğun içine geri çekildiğinde bir kuruntu olduğunun açığa çıkacağı «asıl var olan»ı görmeleri neredeyse trajikti. Çünkü bu, artık gerçek metafizik ilkelerden, hatta en kolaycı kamutanrıcı ilkelerden bile yoksun olduklarını; «bütünü hakikat» haline getiren «sistem»in geç dönem yardımcı aracına dahi sahip olmadıklarını gösteriyordu. Şüphesiz onlar da bir çağın son temsilcileriydiler. Fakat bugünün şimdi tutkunlarıyla karşılaştırıldıklarında hâlâ ne kadar canlıydılar! Bugünkülerde o şimdi tutkusunun son ve küçücük bir kıvılcımını bile bulmak güç olacaktır. —
Bu şairlerin, dikkati dağıtma tekniğinin (resimli dergiler ve benzerleri sayesinde) kitlesel bir ölçeğe ulaşmaya başladığı tarihsel anda ortaya çıkması elbette rastlantı değildir. Ancak şairler dağılmış olanı çaresizce bir araya getirmeye çalışıyorlardı; oysa dikkati dağıtma tekniği ile eğlence aygıtlarının amacı tersine dağılmayı üretmek ya da artırmaktı. (Çoğu zaman yanlış biçimde, yalnızca eğretileme olarak anlaşılan) «dikkat dağıtma»nın amacı insanları bireyleşmelerinden yoksun bırakmak, daha kesin söylersek, bu kaybın bilincini onlardan almaktı. Bunu, bireyleşme ilkelerini, yani uzamda bulundukları yeri ellerinden alarak yapıyordu. Böylece onları ubique simul, aynı anda her yerde, daima başka bir yerde de bulunan, artık belirli bir noktada bulunmayan ve asla kendi yanında, asla herhangi bir şeyin yanında, kısacası hiçbir yerde bulunmayan bir duruma sokuyordu. — Bu dikkat dağıtma tekniğinin kurbanlarının gerçekte kurban olmadığı, sanayinin yalnızca bir talebe karşılık vererek eğlence sunduğu ileri sürülecektir. Bu sav tümüyle yanlış olmasa da tümüyle doğru değildir; çünkü talebin kendisi de üretilmektedir.
Gündelik işleri tarafından, kendilerini pek az ilgilendiren son derece uzmanlaşmış uğraşların dar alanına sıkıştırılmış, bir yandan da can sıkıntısına maruz bırakılmış insanlardan, baskı ve can sıkıntısı sona erdiğinde, yani iş çıkışında, bir anda insanca ölçülerine, kendilerine (eğer böyle bir kendilik hâlâ varsa) geri dönebilmeleri ya da dönmeyi istemeleri, hatta böyle bir isteği duyabilmeleri beklenemez. Tersine, daraltıcı baskının sona ermesi bir patlamayı andırdığı, böyle ansızın özgür bırakılanlar da işlerinden yabancılaşma dışında bir şey tanımadıkları için, tümüyle tükenmiş değillerse, hemen bin türlü yabancı şeye, hangisi olduğuna aldırmadan saldırırlar. Can sıkıntısının durgunluğundan sonra zamanı yeniden harekete geçirebilecek, temposunu değiştirebilecek her şeye: hızla değişen sahnelere yönelirler.
Her yerde bulunma ve değişimin hızı için duyulan bu anlaşılır açlığı radyo ve televizyon yayınlarından daha eksiksiz doyuran hiçbir şey yoktur. Çünkü bunlar açgözlülüğe ve tükenmişliğe aynı anda karşılık verir; gerilimi ve gevşemeyi, hızı ve hiçbir şey yapmamayı, güdülmeyi ve boş zamanı hep birlikte sunarlar. Hatta dikkatimizi dağıtacak şeylerin üzerine atılma zahmetinden bile bizi kurtarırlar; çünkü onlar bizim üzerimize atılır. Kısacası böylesine çok yönlü ayartmaya direnmek olanaksızdır. Demek ki o şairlerin acı çektiği, aynı anda iki ya da yüz düğünde birden bulunma laneti, bugün (görünüşte) en masum normal boş zaman durumuna dönüşmüştür. Yani burada otururken orada bulunan; aynı anda her yerde, dolayısıyla hiçbir yerde olmaya öylesine alışmış olan insanların durumuna: Artık gerçekte hiçbir yerde yaşamazlar; bir yerde, hele bir evde hiç yaşamazlar; olsa olsa yaşanmaya elverişsiz ve her an değişen zaman konumlarında, yani şimdide yaşarlar.
Ancak çağdaş insanın «dikkat dağınıklığı» bununla henüz bütünüyle betimlenmiş değildir. Çünkü doruk noktasına ancak «yapay olarak üretilmiş şizofreni» denebilecek bir durumda ulaşır. Üstelik bu «şizofreni», dikkat dağıtma aygıtlarının yalnızca yan etkisi değildir; açıkça amaçlanan ve müşteriden de istenen bir etkidir. Elbette bu adla anılmasa da.
Burada «şizofreni»den ne anlıyoruz?
Ben’in iki ya da daha fazla parçalı varlığa, en azından iki ya da daha fazla parçalı işleve bölündüğü durumu. Bu varlıklar ya da işlevler yalnızca eşgüdümlü değildir değil, eşgüdümlü hale de getirilemez; yalnızca eşgüdümlü hale getirilemez olmakla kalmaz, Ben bunların eşgüdümüne de değer vermez; üstelik değer vermemekle de kalmaz, eşgüdümü güçlü biçimde reddeder.
Descartes ikinci meditasyonunda «bir ruhun herhangi bir yarısını tasarlamayı», à concevoir la moitié d’aucune âme, olanaksız olarak nitelendirmişti. Bugün ikiye bölünmüş ruh gündelik bir görüngüdür. Gerçekten de çağdaş insanı, en azından boş zamanındaki çağdaş insanı, aynı anda birbirinden ayrı iki ya da daha fazla işle meşgul olma eğiliminden daha iyi tanımlayan bir özellik yoktur.
Örneğin güneş banyosu yapan, sırtını bronzlaştırırken gözleri resimli bir derginin içinde yüzen, kulakları bir spor maçına katılan, çeneleri sakız çiğneyen adam — bu edilgin eşzamanlı oyuncu ve çok iş gören aylak figürü, dünya çapında gündelik bir görüngüdür.
Bu figürün doğal sayılması ve normal kabul edilmesi onu ilgisiz hale getirmez; tam tersine, artık daha da fazla açıklanması gereken bir görüngü haline getirir.
Güneş banyosu yapan bu adama «asıl» uğraşının ne olduğu, ruhunun «gerçekte» nerede bulunduğu sorulsaydı elbette yanıt veremezdi. Üstelik yanıt verememesinin sebebi, «asıl» olana ilişkin sorunun kendisinin yanlış bir varsayıma dayanmasıdır: Adamın uğraşın ve bir yerde bulunmanın öznesi olduğu varsayımına. Burada hâlâ «özne» ya da «özneler»den söz edilebilecekse bunlar yalnızca onun organlarıdır: Kendi görüntüleriyle meşgul gözleri, kendi spor maçında bulunan kulakları, kendi sakızıyla uğraşan çeneleri. Kısacası kimliği öylesine kökten örgütsüzleşmiştir ki «kendisini» aramak, var olmayan bir şeyi aramak olurdu. Dolayısıyla o yalnızca (az önce olduğu gibi) dünyanın çok sayıda yerine dağılmış değildir; aynı zamanda tek tek işlevlerin çokluğu halinde dağılmıştır.[56]
Adamı bu örgütsüz faaliyetlere neyin ittiği, tek tek işlevlerini neyin bu kadar bağımsız (ya da görünüşte özerk) kıldığı sorusu aslında yanıtlanmıştı. Ama yineleyelim: Bu, horror vacui, yani boşluk korkusudur; bağımsızlıktan ve özgürlükten korkudur; daha kesin söylersek, boş zamanın kullanımına sunduğu özgürlük alanına kendi başına biçim vermek, boş zaman aracılığıyla karşı karşıya kaldığı boşluğu kendisinin doldurmak, serbest zamanını kendisinin değerlendirmek zorunda kalma korkusudur.
İşi onu birileri tarafından meşgul edilmeye, yani bağımlı olmaya öylesine kesin biçimde alıştırmıştır ki iş bittiği anda kendisini meşgul etme görevinin üstesinden gelemez; çünkü bunu yapabilecek bir «kendi» artık karşısında bulunmaz. Bugün her boş zamanın işsizlikle gizli bir aile benzerliği vardır.
Bu anda kendi haline bırakılırsa örgütleyici ilke olarak işlev göremediği için tek tek işlevlerine ayrışır. Elbette bu işlevler de tıpkı onun gibi yalnızca başkalarınca meşgul edilmeye alışmıştır. Bu nedenle her biri «işsizliğin» başladığı anda eline geçen ilk içeriğe sarılır; ilk içerik en iyi içeriktir, çünkü hiç değilse bir içeriktir, işlevin tutunabileceği bir dayanaktır.[57] Tek bir içerik ya da dayanak kesinlikle yetmez. Her organın kendine özgü bir dayanağa ihtiyacı vardır; çünkü bir tek organ bile meşgul edilmeden kalsa, bu meşgul olmayan organ hiçliğin içeri dolabileceği bir gedik açacaktır. Yalnızca dinlemek ya da yalnızca görmek bu yüzden bütünüyle yetersizdir. Üstelik bu tür «yalnızca yapma»nın tekliği, soyutlama ve yoğunlaşma yeteneği gerektirirdi; örgütleyici bir merkez olmayınca böyle bir edim zaten söz konusu olamaz. Bu arada sessiz filmlerde neden mutlaka müziğe ihtiyaç duyduğumuzun ve müzik kesilip salt görsel akış sürdüğünde neden nefes nefese kaldığımızın sebebi de budur. Kısacası hiçliğin içeri sızmasını engellemek için her organın «işgal edilmiş» olması gerekir. Durumun betimlenmesinde «meşgul olmak»tan çok «işgal altında olmak» yerinde bir ifadedir.
Fakat —boş zamandan söz ettiğimize göre— bu işgal çalışma biçiminde olmayacağından organları işgal eden şeyler ancak haz araçları olabilir. Böylece her organ ve her işlev kendi tüketiminin ve tüketim hazzının peşinden gider.
Elbette bu hazzın mutlaka olumlu bir haz olması gerekmez. Bazen yalnızca —ne yazık ki dilin buna özgü bir sözcüğü yok— haz nesnesi bulunmadığında ortaya çıkacak korkunun ya da açlığın patlak vermemesinden ibarettir. Nasıl ki nefes almak tek başına olumlu bir haz vermek zorunda değilse —hatta bunu pek seyrek verir—, buna karşılık havasızlık hava açlığına ya da paniğe yol açar.
«Açlık» sözcüğü burada anahtardır. Çünkü her organ, işgal edilmek yerine boşlukla karşılaştığı, yani özgür kaldığı anda açlık çektiğine inanır. Tüketmemenin her anı onun için hemen bir yoksunluk sayılır; zincirleme sigara içen kişi bunun en iyi örneğidir. Böylece korkunç bir biçimde, horribili dictu, özgürlük (= serbest zaman = hiçbir şey yapmamak = tüketmemek) yoksunlukla özdeş hale gelir. Durmadan tüketilebilecek, dolayısıyla doyma tehlikesi taşımayan tüketim araçlarına yönelik talebin sebebi de budur. «Tehlike» diyorum; çünkü doymak haz süresini sınırlayacak ve diyalektik biçimde yeniden tüketmemeye, dolayısıyla yoksunluğa dönüşecektir. Hiç bitmeyen sakızla hiç durmadan çalan radyonun rolünün açıklaması buradadır.[58]
Elbette özgürlükle yoksunluğu, ya da özgürlükten yoksun bırakılmayla mutluluğu böyle tersine çevrilmiş biçimde özdeşleştirme, günümüze özgü yeni bir olgu değildir.
Daha 19. yüzyılın «bütünsel sanat yapıtı», horror vacui üzerine hesap yapıyor ve insanı bütünüyle ele geçiren, bütün duyularına aynı anda saldıran eserler sunuyordu. Bu saldırıya uğrayanların ne kadar kendilerinden geçtikleri, özgürlüğün tümüyle ellerinden alınmasından nasıl ezilerek haz duydukları tarihsel olarak bilinir. Ne demek istediğimi anlamak için bugün gerçek anlamı çoğu zaman kavranmayan «ezici» sözcüğüne kulak vermek yeter. «Ezici» gösterilere en yüksek fiyatları ödemek de seçkin davranış sayılıyordu. Bu «ezilme»nin kuşkulu yanını kendi üzerinde hissedip sözcüklere döken ilk ve bugüne kadar neredeyse tek kişi Nietzsche’ydi. Gerçi Bayreuth’ta kutsanmış olan o dönemin ezici etkisi, bugünküyle karşılaştırıldığında hâlâ tümüyle insaniydi. Çünkü en azından «bütünsel sanat yapıtı» düşüncesi, insana ilişkin eski ve saygın bir düşünceyi varsayıyordu: İnsan, saldırıya uğrayıp ezilse bile, kendi içinde birleşik bir eser edinmeyi, dolayısıyla bir bütün olarak kalmayı talep etmeye hakkı olan; yine de kendi içinde bağdaşık bir yenilgiyi hak eden bir varlık olarak tanınıyordu.
Ancak bugün bu son kalıntıdan da vazgeçilmiştir. Salt toplama işleminin mütevazı ilkesi bütünüyle yeterli sayılmaktadır. Bugün normal olan, tamamen ayrı türden öğelerin aynı anda teslim edilmesidir; yalnızca konu bakımından değil, duygu durumu bakımından da farklı öğelerin; yalnızca duygu durumu değil, düzey bakımından da birbirinden ayrılan öğelerin. Artık hiç kimse, kahvaltı ederken bir çizgi filmde orman kızının şehvetle kabarmış kaburgalarının arasına bıçak saplanışını izleyip aynı sırada Ayışığı Sonatı‘nın üçlemelerinin kulaklarına damlamasında gariplik görmez. Ve her ikisini aynı anda algılamak kimseye güç gelmez. — Daha kısa süre önce akademik psikoloji, birbirinden tümüyle farklı iki içeriğin ve iki duygu durumunun aynı anda tüketilmesini olanaksız sayıyordu. Oysa bugün her an milyonlarca kez gözlemlenebilen olgu, bunun mümkün olduğunu en azından olası göstermektedir.
Bugüne kadar kültür eleştirisi insanın yıkımını yalnızca standartlaştırılmasında, yani seri üretilen bir varlığa dönüştürülmüş bireyin elinde sadece sayısal bireyselliğin bırakılmasında görmüştü. Şimdiyse sayısal bireysellik bile yitirilmiş; sayısal kalıntının kendisi bir kez daha «bölünmüş», birey «bölük bir varlık»a dönüştürülerek işlevler çokluğuna ayrıştırılmıştır. Görünüşe göre insanın yıkımı daha ileri gidemez; insan artık bundan daha insanlık dışı hale gelemez. Günümüz psikolojisinin büyük bir ciddiyet ve gösterişle kutladığı «bütüncül bakış açılarının yeniden doğuşu»nun böylesine saçma ve ikiyüzlü olmasının sebebi de budur. Bu sözde yeniden doğuş, gerçekte insanın kırık parçalarını kuramın akademik cübbesinin altına gizleme manevrasından başka bir şey değildir.
§14. Gerçek Olan Her Şey Hayaletleşir, Kurmaca Olan Her Şey Gerçekleşir — Aldatılmış Büyükanneler Hayaletler İçin Örgü Örer ve Putperestliğe Alıştırılır
Dikkati dağılmış insanın «bölünmüşlüğü» üzerine uzun ama gereksiz olmayan bu ara açıklamadan sonra şimdi daha dar konumuza, radyo ve televizyonun insan için oluşturduğu tehlikeye dönelim.
Gördüğümüz gibi insana eve «gönderilen» şey, varlık bakımından öylesine ikirciklidir ki onu mevcut mu yoksa yok mu, gerçek mi yoksa görüntü mü diye adlandırmamız gerektiğine karar verememiştik. Bu yüzden ikircikli olana ayrı bir ad vermiş ve ona «hayalet» demiştik.
Ama araya giren biri bu ikirciklilik savına karşı çıkmıştı. Onun iddiasına göre «hazır bulunma ya da bulunmama»nın anlamını sormak boşunaydı; çünkü yayınlar «estetik görünüş»ten ibaretti, dolayısıyla biz de estetik bir tutum içindeydik ve estetik görünüş sorunu estetik alanında çoktan tatmin edici biçimde ortaya konmuştu.
Ama böyle savunmak yeni şarabı eski tulumlara doldurmaktır. Eski kategoriler artık işe yaramaz. Aygıtının önünde nasıl bir tutumla oturduğunu önyargısızca gözlemleyen hiç kimse «estetik görünüş»ten haz aldığını ileri sürmeyi düşünmez. Bunu zaten yapamaz; başka deyişle, yayınların kendine özgü ve kendine özgü biçimde huzursuz edici niteliği, «varlık mı görünüş mü» seçeneğinden kaçmalarıdır. Olayların yayınlandıklarında hayaletimsileştikleri ne kadar doğruysa bu yolla sanatın «sanki» niteliğini kazandıkları o kadar yanlıştır. Yayınlanan siyasal bir duruşmaya katılırken benimsediğimiz tutum, sözgelimi Büchner’in Danton oyunundaki mahkeme sahnesinin gösterimi karşısında aldığımız tutumdan temel olarak farklıdır. Bu tutumu kesin biçimde betimlemek yalnızca kuramsal kavramlarımızın yeni gerçekliğin gerisinde kalmış olması yüzünden zor değildir —ki gerçekten kalmışlardır—; asıl sebep, ikircikli tutumlar üretmenin aktarımların düpedüz olumlu amacı olmasıdır. Üretilmek istenen şey ciddiyetsiz bir ciddiyet ya da ciddi bir ciddiyetsizliktir; yani ciddiyetle ciddiyetsizlik ayrımının artık geçerli olmadığı bir salınım ve askıda kalma durumudur. Bu durumda dinleyici, yayınlanan şeyin kendisini hangi bakımdan ilgilendirdiği (varlık olarak mı, görünüş olarak mı; bilgi olarak mı, «eğlence» olarak mı), kendisine teslim edilen şeyi hangi sıfatla alacağı (ahlaki-siyasal bir varlık olarak mı, boş zaman tüketicisi olarak mı) sorularını artık yanıtlayamaz, hatta kendi kendisine soramaz.
Ciddiyetle şaka arasındaki ikirciklilik, yani tiyatro geleneğinden gelen «görünüş» kavramının kullanılmaya devam ettirilmeye çalışıldığı radyo ve televizyon oyunlarında büsbütün açığa çıkar. Burada diyalektik biçimde, «kurmaca» olarak düşünülen olayların (gerçek olayları hayaletimsileştiren aynı teknik aracılığıyla aktarıldıkları için) gerçekmiş gibi etkide bulunmaları gerçekleşir. Yaşamın rüya sayıldığı yerde rüyanın yaşam sayılması gibi, artık her gerçeklik hayalet olarak ortaya çıktığı için her hayalet de gerçek görünür. Gerçekten gerçekleşen her olaya aktarım yoluyla belli bir görünüş niteliği kazandırıldığında, görüntüde meydana gelen olayın (uydurulmuş dramatik sahnenin) aktarım sırasında kendine özgü estetik görünüş niteliğini yitirmesi gerekir. Gerçekten de bu nitelik artık hissedilemez; en azından öylesine zayıf hissedilir ki kurmaca olay, bizi onun gerçek tanığı, gerçek katılımcısı, hatta gerçek kurbanı olduğumuza inandırır. Öncelikle Orson Welles’in, dünyaya yapılan istilayı konu alan 1938 tarihli radyo oyunu Dünyalar Savaşı‘nı düşünüyorum. O yayın sırasında radyo, Hamlet’ten alınmış «oyun içinde oyun» ilkesini kaba biçimde devralarak radyo haberciliği taklidi yaptığından (bu güzel görünüşü üretmek sözde sanatsal başarının kendisiydi) yayın gerçek radyo haberlerinden hiçbir bakımdan ayırt edilemiyordu. Böyle görünmek isteyip istemediği ve bu durumda hangisinin daha büyük olduğu, aptallığın mı yoksa vicdansızlığın mı, ayrı bir konudur. Zaten yayının oyun niteliği hakkında araya yerleştirilecek açıklamalar bile işe yaramazdı; çünkü istilayı mümkün sayan dinleyicilerin hiçbirinin kulağında «Marslılar geldi» felaket haberi varken bir sonraki açıklamayı sakince bekleyip koltuğunda oturması mümkün olmazdı. Her durumda görünüşteki görünüş bize kısmen gerçek bir olay, kısmen de bu olaya ait gerçek bir haber biçiminde ulaştı ve böylece gerçek bir panik doğurdu. Üstelik ilk «tekil kitlesel panik»ti bu; çünkü her bir panik, komşunun paniğine fiziksel temas olmadan dört duvar arasında patlak verdi. Bunun «estetik tutum»la ortaklığı, bir yangında yükselen korku çığlıklarının havai fişek gösterisindeki sevinçle ortaklığı kadardı. —
Fakat radyo tarihinde çoktan «klasik»leşmiş bu olay tek örnek değildir. Onun için geçerli olan, aslında her radyo oyunu, en azından günümüzde geçen ve belli bir üslupta soyutlanmamış her radyo oyunu, hatta içerik bakımından tümüyle zararsız görünenler için de geçerlidir. Çünkü bunlar da varlıkla görünüşü, katılımla görünüşte katılımı öylesine birbirine karıştırır ki dinleyiciyi ciddi olabilme olanağından yoksun bırakırlar. Yanlış anlaşılmasın: Buradaki ciddiyetsizlik, ciddi olanın fazla ciddiyetsiz sunulup tüketilmesinden çok, ciddi olmayanın fazlasıyla ciddi sunulup alınmasında yatar. Sözde işin inceliği de bu ciddiyettir. Kanlı olmayan, hatta sık sık ağlamaklı bir üslup taşıyan, uydurma ailelerin oynanmış gündelik yaşamlarının yıllarca sürüp gittiği ve hiç de zararsız olmayan o dizi yayınlardan söz ediyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nde çevresi, dolayısıyla «dünyası», yalnızca gerçekte var olmayan bu tür varlıklardan oluşan, yalnızlaşmış birkaç yaşlı kadın tanıyorum. Bu kadınlar söz konusu varlıkların başına gelenlerle öylesine yakından ilgileniyorlar ki hayalet ailesinin bir üyesi öldüğünde ya da hele nişanlandığında uykuları kaçıyor. Böylece bütün ilişkileri hayaletlerle kuruluyor; yaşamlarının anlamı da hayalet ailesiyle ilişki içinde olmaktan ibaret hale geliyor. Onlarsız kimseleri kalmayacak, yaşamlarını onlarsız sürdürmek anlam taşımayacaktır. Kışın hayaletleri için eldiven örüyorlar; hele bir hayalet bebeğin doğumu bekleniyorsa radyo istasyonlarında bebek çamaşırları, tığ işi küçük ceketler ve başlıklarla dolu paketler yığılıyor. Daha sonra bunlar, aldatılmış bağışçı kadınlardan gizlenerek, yetiştirme yurtlarında bulunan, kendileri için bütünüyle yabancı ama en azından gerçek bebeklere iletiliyor.
1943’te bu zavallılardan birine «Walt nasıl?» diye sorulmuş.
Kadın hiç duraksamadan «Almanya’da savaş esiri» diye yanıtlamış.
Soran kişi şaşkına dönmüş: «Almanya’da mı? Ben onun Pasifik’te olduğunu sanıyordum.»
«Aa, siz o Walt’u diyorsunuz! Bunu en başta söylesenize! Ben Walt’u kastediyorsunuz sanmıştım.»
«Walt», Porcia faces Life adlı radyo dizisinin ülke çapında tanınan bir karakteriydi ve bir bakıma her radyo dinleyicisinin akrabasıydı.
Bu becerikli yaşlı kadınlar bazılarına yalnızca gülünç ya da dokunaklı görünebilir. Bana hayaletimsi görünüyorlar; hayalet dünyamızın kader tanrıçaları gibi örgü ören kadınları olarak görünüyorlar. — Biraz önce «tek yönlü» diye adlandırdığımız çelişkili durumda insan sözde dünyayı deneyimler ama ona seslenemez; buna karşılık dünya insanı fark etmezken yine de durmadan ona seslenir. İşte bu kader tanrıçaları durumun saçmalığını en korkunç biçimde cisimleştirir. Bir yandan tek yönlülüğe dayanamazlar —dayanabilseler örgü örmezlerdi—; öte yandan bu tek yönlülüğü doğal bir durum olarak kabul etmiş gibi görünürler. Yaşlı kadınların, hayalet ailelerinin kendilerini hiçbir zaman fark etmemesinden, kendilerine hep hava muamelesi yapılmasından, gerçek bir ilişki kuramamalarından ve ilke olarak duvar arkasından kulak misafiri olma rolüyle yetinmek zorunda bırakılmalarından bir kez olsun yakındıklarını duymadım. Bu durumun acıklı, hatta skandal niteliği, sahte ailenin gerçeğinin yerine geçmeyi gerçekten başarmasıdır. Gerçek aile yaşamında haklı olarak kendilerine yer bulacak olan o açlıktan tükenmiş annelik ve büyükannelik duygularını, şefkatleri gerçekten uyandırabilir, ele geçirebilir ve doyurabilir. Öte yandan, tam bir «görüntü» olarak, kendisini sevenlerin varlığından en ufak biçimde haberdar olmaz; kendisine yöneltilen gerçek duyguları —tek başına tükettirmek için seri halinde ürettiği duyguları— alaya alır.
«Neden olmasın?» diye itiraz edildiğini duyar gibiyim. «Yaşlı kadınların böylesine hoş duygular yaşamasını neden kıskanalım? Hissetmek iyi bir şey değil midir? Hissettikleri iyi duygular değil midir? Yoksa bu duyguların kendileri de hayalet ya da taklit midir?» — Buna ancak modası geçmiş ve hiçbir şeyle gerekçelendirilemeyen bir hakikat sevgisiyle şöyle yanıt verilebilir: Ne kadar gerçek, ne kadar hoş ya da iyi olursa olsun, boşluğa akan, dolayısıyla gerçek dünyada karşılığı bulunmayan duygular içinde yaşayan kişi, yalnızca yalan görüşlerle yaşayan kişiden çok daha köklü ve utanç verici biçimde aldatılmıştır. Yalanlar, aldatılanların onları son derece içtenlikle hakikat saymasıyla daha iyi hale gelmez; yalanların zaten amaçladığı tam da budur ve hedeflerine, zaferlerine böyle ulaşırlar. — Bu hayalet bağlıları ise insanlıklarından yoksun bırakılmaktadır; çünkü öznellik ile dünya onlar için kesin olarak birbirinden koparılmıştır. Bu durumda hangisinin daha büyük bir skandal olduğuna karar vermek güçtür: Aynı toruna duyulan aynı sevgi de dahil olmak üzere duyguların makinelerle seri halinde üretilip milyonlarca kadına aşılanması mı; yoksa bütün bu kadınların sonunda «kendi» torunları (çünkü öyle biri yoktur) yerine yalnızca kendi torun sevgilerini sevmeye zorlanmaları, böylece duygusallaşıp duygularına düşkün hale gelmeleri mi?
İnsan duygusunun saygınlığına burada yapılan saygısızlık insanı karamsarlığa sürükler. Her yaştan insanın tek başına duygu tüketen kişiler ya da kulak misafirleri ve röntgenciler haline getirilmesi iğrençtir. En cesaret kırıcı olansa bu tür görüngülerin eleştirilmesinin kıskançlık belirtisi sayılmasıdır.
Binlerce yıl boyunca put görüntüleri gerçek duyguları, saygıyı ve alçakgönüllülüğü doğurup talep edebilmiş, dolayısıyla bu duyguları kötüye kullanabilmişti. Bu devir sona ermiş gibi görünüyordu. Ta ki tanrı putlarının yerini insan taklitleri alana kadar. Radyo istasyonlarında yığılan ve gerçekte var olmayan çocuklara gönderilmiş küçük ceketlerle eskiden sahte sunakların basamaklarında yığılan puta tapınma armağanları arasında pek az fark vardır. Bugün duyguların kötüye kullanılması geçmiştekinden daha hafif değildir. Bugünkü kötüye kullanıma duyulan öfkenin eskisine duyulandan neden daha zayıf ve daha az haklı olması gerektiğini anlamak olanaksızdır. —[59]
§15. Günümüzün Hayalet Öyküleri: Hayaletler Dünyası ile Gerçek Dünya Çarpışır — Bir Hayalete Şantaj Yapılır
Ama aldatılmış büyükanneler, aslında artık bu dünyadan olmayan ya da bu dünyaya yalnızca hayalet duyguları yaşama olanağı sunduğu için bağlanan kadınlar, seyrek görülen, fazlasıyla saf bir örnektir. Gerçekliği rakip olarak tümüyle saf dışı bırakmak, onun yerini bütünüyle almak, tüketicinin duygularını tekelci biçimde ele geçirmek, hayaletlerin ancak istisna olarak başardığı bir şeydir. Genellikle başka bir şey, karma bir durum ortaya çıkar: Varlık bakımından birbirinden farklı iki dünyanın yaratıkları karşı karşıya gelir, çarpışır, rekabete girer, birbirine karışır. Dikkat edilsin, söz konusu olan iki farklı gezegensel dünyanın yaratıkları değil, varlık bakımından farklı iki dünyanın yaratıklarıdır; bugünün fantastik gerçekliğiyle karşılaştırıldığında hayal gücünden yoksun kalan bilimkurgu öykülerindeki durumdan farklı olarak. Kısacası normal durumlar hayalet öyküleridir. Bu ifadeyi mecaz olarak anlamayın; çünkü hayaletlerin doğasının ya da doğa dışılığının bir parçası da kendi benzerlerinin arasından çıkıp kendi dünyalarının eşiğini aşarak bizim dünyamıza sürüklenmeleri ve gerçeklikle çatışmalarıdır. Bugün yaptıkları tam da budur. Gerçekten de herkesin dünyasında her an hayalet kavgaları yaşanmaktadır. Bunlar çoğu kez fark edilmiyorsa sebebi yalnızca (ruh ile beden arasındaki mücadeleler gibi) gündelik yaşamımızın parçası haline gelmeleri değildir; gerçek dünyayı oluşturan yaratıkların çoğunun hayaletler karşısında kesin olarak yenilmiş, artık hayaletlerin yeniden üretimleri haline gelmiş, onlara tıpatıp benzemiş olmasıdır. Böylece savaşan tarafların farklılıkları hayaletlerin zaferi yüzünden ayırt edilemez olmuştur. Sayısız gerçek genç kadının görünüşlerini sinema görüntülerine benzettiğini, yani yeniden üretimlerin yeniden üretimleri olarak dolaştıklarını kanıtlamaya pek gerek yoktur. Çünkü yalnızca kendileri gibi görünmekle yetinseler hayaletlerin cinsel çekiciliğiyle boy ölçüşemeyecek ve hiç de hayaletimsi olmayan bir biçimde, ağır ve gerçek yaşamlarında geride kalacaklardır. —
Bir hayaletle gerçeklik arasındaki çarpışmaya, özellikle bir televizyon hayaletiyle Londralı bir yurttaş arasındaki mücadeleye ilişkin çarpıcı bir örnek geçenlerde basına yansıdı. Olay şöyle:
Londra’da küçük burjuva bir ev kadını yaşıyordu —belki hâlâ yaşıyordur—; Apollon kadar yakışıklı bir televizyon yıldızından öylesine etkilenmişti ki onu evinde görme fırsatlarının hiçbirini kaçırmıyordu. Artık hiçbir indirimli satış onu cezbedemez, kocasının hiçbir tehdidi gözünü korkutamazdı. Her sabah belirli bir saatte, yalnızca suret halinde var olan bir sevgili için bile olsa, özel gün sabunuyla yıkanıp en güzel elbisesini giydikten sonra zavallı mutfaklı oturma odası, göksel bir on beş dakika boyunca kimsenin rahatsız edemeyeceği bir aşk yuvasına dönüşüyordu. Ve bu, kadın için son derece gerçekti.
Bu sevgiliyi yüz binlerce başka kadınla paylaşmak zorunda olduğunu biri yüzüne vursa bunu herhalde inkâr edemezdi. Ancak onu daima özel olarak, yani «tek başına kitlesel tüketim» halinde gördüğünden, birlikte sahip olmaya ilişkin deneyimi (tiyatroda ya da sinemada kaçınılmaz olarak oluşacak deneyim) son derece ilkel düzeyde kalmıştı. Kısacası onunla arasında «bir şey» vardı. Üstelik ilk adımı atan, kendisine seslenen, her gün yanına gelip konuşan o olduğu için bu, kadın açısından daha da okşayıcıydı. Diğer yandan ilişkinin röntgencilikten öteye geçmediğini ve aşk sözlerinin sevgilisi tarafından hiçbir zaman fark edilmediğini de inkâr edemezdi. — Görüldüğü gibi mesele daha şimdiden karmaşıktır ve tam anlamıyla hayaletimsidir. Dahası bu sevgili, efendiliğiyle, çekiciliğiyle, sürekli iyi ruh haliyle, hiç tükenmeyen flört buluşlarıyla gerçek kocasının —bir gaz fabrikasında çalışan, bunalmış, ufak tefek bir memurun; kadın eskiden onunla pek büyük bir coşkuyla olmasa bile çok da kötü olmayan bir evlilik sürdürüyordu— elbette hiçbir biçimde rekabet edemeyeceği biriydi. Kadın kendi durumunu kavrayamadan bu gerçek adam sinirlerine dokunmaya başlamış; çok geçmeden ondan düpedüz nefret etmeye koyulmuştu. Bunda kocasının, belli ki sırf kötülüğünden, özellikle sevgilisi (hayalet oluşundan dolayı asla yemek istememek ve asla bağırmamak gibi rakipsiz erdemlere sahipti) öğleden sonraki buluşmasına daha yeni başlamışken işten eve gelip açlıktan kırıldığını söyleyerek yemeğini isteme alışkanlığının da payı vardı. Böylece gerçek olanla hayalet karşı karşıya gelmiş, çarpışma başlamıştı; üstelik çarpışmanın kendisi de hayaletimsi, en azından yarı hayaletimsiydi. Çünkü gerçek adam dişlerini gıcırdatırken hayalet hiç aldırmadan tatlı tatlı seslenmeyi sürdürüyor, adama hava muamelesi yapıyordu. Gerçek adam karısının ötekinin ağzının içine baktığını seyretmek zorundayken hayaletin hiçbir yükümlülüğü yoktu. Gerçek adam, öteki yalnızca hayalet olduğu için savunmasızdı; hayalet ise yine aynı sebeple egemendi. Böylece karı kocanın palyaçovari mücadelesi için sahne hazırlanmıştı. Adamın nefret ettiği kişiyi düğmeye basıp kapatması, kadının yeniden açması, üstelik bunu bir kez değil defalarca yapmaları, çok geçmeden kızgın bir zirveye ulaşacak olayın yalnızca düzenli, oyunlu başlangıcıydı. Adam için ona «gününü göstermek», hem de bir daha unutamayacağı biçimde göstermek, elbette büyük bir ayartmaydı. Ama bunu yapamıyordu; çünkü sonuçta televizyon aygıtı kendi malıydı. Üstelik en değerli eşyası, gururu, toplumsal saygınlığını gösteren mobilyasıydı; daha taksitlerinin yarısını bile ödememişti. Dahası kendi akşamlarının da tek uğraşı, hatta tek tesellisi bu aygıttı. Öfkesini yatıştırmaya kalksa kendi kendisine zarar vermiş olacaktı. Fakat insanı yıkma isteğiyle sahip olma isteği arasındaki sessizce süren mücadeleden daha kötü niyetli kılan, engellenmiş öfkeden daha vahşi bir hiddet doğuran bir şey olmadığı için; kısacası bir şeye vurmak gerektiğinden, tercihen aygıttan daha az değerli ama daha dayanıklı bir şeye, karısına vurmaya başladı. Ancak bu da boşunaydı. Çünkü kadın dayaklara sessizce katlanıyor, şehit bakışlarını sevgilisine çeviriyordu (sevgilisi ise pek farkına varmadan yumuşak sesini sürdürüyordu). Kadının buna katlanması daha da kolaydı; çünkü mahkemede daha sonra verilen ifadelerin kanıtladığı üzere dayak atan adam, karısının da dayanıklılığının sınırlı, değerinin ise küçümsenmeyecek olduğunu hiçbir zaman tümüyle unutmuyor ve yumruklarının şiddetini ayarlıyordu. Bu yüzden hayaletin ziyaretlerini kadına yasaklamayı başaramadı; eskiden duyduğu aşkı döverek geri getirmeyi hiç başaramadı. —
Böyle boş yere öfkelenen bu adama, elle tutulamayan, eve izinsiz girmesine karşı yasağın işlemediği, evi ona zehir eden, kendisi hiçbir şey yemediği halde adamın yemeğini elinden alan, kendisi sevmediği halde evliliğini yıkan, kendisi hiçbir şey görmediği halde sıradan karısını gözleri doymayan bir varlığa dönüştüren bu rakiptense, saygın ve gerçek dünyadan etten kemikten bir rakip, hatta karısını gerçekten baştan çıkarmış ama merdivenlerden aşağı gerçekten atabileceği biri yüz kat daha yeğ gelirdi herhalde. Umutsuz adamın sonunda lanet olası hayalete bir ültimatom vermekten başka çaresi kalmaması şaşırtıcı değildir; yani ona bir tehdit mektubu yazdı: «Çık git, yoksa …» Seçenek bir ölüm tehdidiyle sonlandığı, postacı da hayaletlerle gerçek insanlar arasındaki ince ayrıma aşina olmayıp mektubu, bu hayranının varlığından hiç haberi olmayan ama hayalet olmayan yaşamı için ciddi biçimde kaygılanan oyuncu X’e teslim ettiği için İngiliz basınına yansıyan hukuki süreç başladı. Karar henüz verilmedi.
§16. Televizyon, Küçük Biçimiyle Her Olayı Eşzamanlı Bir Biblo Sahnesine Dönüştürür
Tüketicide «ciddiyetsiz ciddiyet» ve «ciddi ciddiyetsizlik» yaratmanın üretimin olumlu amacı olduğunu söylemiştik. Çünkü tüketici bu kararsız, gidip gelen duruma gizlice alıştırılabildiği takdirde onun kitle insanı haline getirildiğinden, yani artık herhangi bir karar veremeyecek bir insan olduğundan emin olunabilir. Yayınların kendiliğinden rastlantısal bir görüngübilimsel özelliği olabilecek varlık ile görünüş arasındaki kararsızlık, ahlaki bakımdan işlevsel bir etki olarak kullanılır.
Kurmaca olanın korkunç ya da yarı ciddi olana nasıl dönüştüğünü hayaletler için örgü ören kader kadınları ve Orson Welles’in radyo oyunu kanıtladı. Kurmaca olanın yarı ciddi olarak gerçek olanla nasıl çatışıp bunun sonucunda ciddi ve gerçek sonuçlara bile yol açabildiğini ise hayalete şantaj örneği gösterdi. Şimdi de tersine, gerçek olanın nasıl ciddiyetsiz ve zararsız bir şeye dönüştürüldüğünü, yani nasıl «ahbaplaştırıldığını» göstereceğiz. Böylece daha önce tanıdığımız görüngüye kısaca döneceğiz. Ama ilk çözümlemeden farklı olarak burada ahbaplaştırmaya ilişkin genel saptamalarda bulunmayacak, teknik bir ahbaplaştırma hilesini göstereceğiz. Sözünü ettiğimiz hile, ekranda beliren görüntülerin küçüklüğüdür.
Elbette görüntünün küçüklüğünün teknik bir hile değil, teknik bir eksiklik olduğu; üstelik bütünüyle geçici, kesinlikle giderilebilecek bir eksiklik olduğu ileri sürülecektir. Kuşkusuz giderilebilir. Ama bunun istenip istenmediği, istenecek olup olmadığı kuşkuludur.[60] Çünkü küçüklük, başlangıçta amaçlanmamış olmakla birlikte, son derece işlevsel ve memnuniyetle karşılanan bir kusur olduğunu kanıtlamıştır. Belli bir görev üstlenmiştir: Büyük evreni küçük evren gibi göstermek ve dünyadaki her olayı biblo sahnesine dönüştürmek.[61] «Biblo» diyorum; çünkü ekranın minyatür biçimi bugün bir zamanlar biblo figürlerinin üstlendiği işlevi üstlenmiştir. Örneğin büyük büyükbabalarımızın şöminelerinin raflarında duran porselenden yapılmış küçük Napolyon başları, Büyük Ordu’nun felaketini silikleştirmek için en kalın tarih kitaplarından daha çok iş görmüştür. Ama bugün insanlar daha çabuk davranmaktadır. Bugün birine zararsız bir dünyada zararsız bir varoluş sürdüğünü telkin etmek istendiğinde, olayları hafifleten biçim, olaydan sonra değil, olayın kendisiyle eşzamanlı olarak «eşzamanlı biblo» halinde sunulur (hatta kimi zaman özellikle «önlem alarak» ve önleyici gerekçelerle olaydan önce sunulur). Küçücük yüzeyin önüne oturduğumuzda birden gözlerimiz sanki ters çevrilmiş opera dürbünleriyle donatılmış olur. Bunlar dünyanın her sahnesini zararsız ve insani görmemizi sağlar; daha doğrusu —çünkü bugünün armağanlarının çoğu gizlenmiş engellemelerden ibarettir— başka türlü görmemizi olanaksızlaştırır. Böylece tanığı ve kurbanı haline getirildiğimiz dünyanın, olayların, kararların ve alçaklıkların boyutlarının kuşatılamaz ve sonuçlarının öngörülemez olduğunu anlamamızı engeller. Bize verilen, sahte bir genel bakıştır. Sahte olmasının sebebi şu ya da bu ayrıntıyı «gözden kaçırmamız» değildir; tersine, dünyanın kuşatılamazlığını bu bakışla «gözden geçirebileceğimize» (yani zihnen egemenliğimiz altına alabileceğimize) inandırmasıdır. Ekran eskiden felsefi sistemlerin başarmaya çalıştığı şeyi görsel olarak başarabilseydi bile, yani bize dünyanın bütününü sunsaydı bile, bu «bütün» Hegelci anlamda «hakikat» olmazdı. Üstelik tam da bir bütün olduğu için olmazdı; yani gözle kuşatılabilen bir model olmasıyla dünyamızın büyüklüğünü ve eylemlerimizin sonuçlarının öngörülemezliğini gizlediği için. Elbette oranların böyle çarpıtılmasını gerçekleştiren tek aygıt televizyon ekranı değildir; haritalar da görünüşte aynı suçu işler. Ancak haritalar dürüstçe ve açıkça kendilerini küçültülmüş genel bakış modelleri olarak sunarken televizyon sahneleri olaylarla birlikte akıp giderek olayların kendileri oldukları iddiasını taşır. —
Bugünkü kültür eleştirisinde, hiç kuşkusuz çağımıza özgü olan sansasyonculuğun yanı sıra onunla sıkı bir ittifak içindeki, en az onun kadar tehlikeli sansasyon karşıtlığının da var olduğu pek az vurgulanır. Sansasyonculuk bir şeyi haksız yere abartırken sansasyon karşıtlığı haksız yere yatıştırır; biri her sivrisineği file dönüştürürken öteki her fili sivrisineğe dönüştürür. Ekranın önünde otururken küçültme hilesinin tamamladığı bu dünya hayaletleştirmesinden kaçmak, sürecin farkında olan için bile gerçekten zordur. Bir gün ekranda oyuncak bebekleri andıran bir otomobil yarışını izlemenin kuşkulu zevkini tatmış olan kişi, ölümcül bir kazanın bile pek o kadar korkunç görünmediğini daha sonra şaşkınlıkla saptamıştır. Evet, az önce tanık olunan şeyin tam ekranda izlendiği anda gerçekten gerçekleştiği bilinir; ama yalnızca bilinir. Bu bilgi cansız kalır. Küçücük görüntüyü uzakta bir yerde olup biten olayla, buradaki şimdiyi oradaki şimdiyle örtüştürmek; yani şimdiyi gerçekten ortak bir şimdi, burada-ve-orada aynı anda bulunan tek bir şimdi olarak kavramak başarılamaz. Dolayısıyla sarsıntımız da küçük ve hayalî kalır; hatta sahnede geçen sırf kurmaca felaketlerin yarattığı sarsıntıdan bile belirgin ölçüde küçük.
Ama bu örtüşmenin gerçekleşmesi zaten istenmez. İstenen ve gerçekten başarılan, önümüze konan görüntü yüzünden gerçek olanı düşünme, hatta teslim edilenin «dışında» bir de gerçek olayın bulunduğunu hesaba katma yeteneğimizi yitirmemizdir. Görüntü sunmanın, hatta bütün dünya tasarımını sunmanın amacı —burada ilk paragrafta kullandığımız ifadeye dönüyoruz—, gerçek olanı sözde gerçek olanın kendisiyle örtüp gizlemek, yani dünyayı kendi görüntüsünün altında kaybettirmektir.
Elbette bir atom patlamasını zihnimizde canlandıramayız. Ama düş gücünün başarısız olması ya da bu başarısızlıktan duyulan umutsuzluk, patlamanın ölçüsüzlüğüne, kuşatılabilir olduğu için kuşatılamaz olanı çarpıtan ve bize bütünüyle bir görüntü sunduğu için bizi aldatan televizyon görüntüsünün görünüşte görgü tanığına özgü algısından çok daha yakındır ve çok daha uygundur.
III. Haber
Önceki bölümün başında «Eve teslim edilen olaylar bize ne olarak, ne tür oluşumlar halinde ulaşıyor?» diye sormuştuk. Buna «hayaletler olarak» biçiminde ikircikli bir yanıt vermiş, böylece olayların ne kendileri ne de sırf görüntüleri olarak, üçüncü bir şey olarak geldiğini belirtmiştik.
Ama bu gerçekten şaşılacak bir şey mi? Acaba sadece yabancı bir terim kullanarak yabancı bir görünüş kazandırdığımız son derece gündelik bir süreç değil mi? Benzeri her an, her bildirimde gerçekleşmiyor mu?
Ne demek istiyoruz?
Kömür mahzenimizin boş olduğunu varsayalım. Bu bize bildirilmiş olsun. Bize ne bildirilmiş, ne «eve teslim edilmiş» olur? Nesnenin kendisi mi? Boş kömür mahzeni mi?
Boşalmış kömür mahzeninin bir görüntüsü mü?
İkisi de değil. Çünkü aldığımız şey kendine özgü bir «nesne», bu seçeneklerin dışında kendine özgü biçimde duran «üçüncü bir nesne»dir: Yani kömür sandığının boş olduğu bilgisi, dolayısıyla bir olgu. Bu olgunun boş kömür mahzeninin kendisiyle aynı olmadığı, açık bir görüngübilimsel saptamadır: Olgunun kendisi boş değildir. Ancak haberle aktarılan olgunun sırf bir görüntüden ibaret olmadığı da aynı ölçüde açıktır.
Demek ki haberin getirdiği şey de ne nesnenin kendisi ne de onun görüntüsüdür. Bu yapısal benzerlik nedeniyle yayınların basitçe haberlerden ibaret olduğunu varsaymak doğal değil midir?
Bu soruyu yanıtlamak için konudan bir süre uzaklaşıp önce genel olarak haberin doğasını incelememiz gerekiyor. Böyle bir sapma, şimdiye kadarki savlarımızın sanki doğrudanlığın tek başına hak sahibi olmasını haksız bir dışlayıcılıkla savunduğumuz izlenimini yaratabilmesi nedeniyle daha da önemlidir.
§17. Pragmatist Yargı Kuramı: Haber Alan Kişi, Mevcut Olmayan Üzerinde Tasarruf Edebildiği İçin Özgürdür; Nesnenin Kendisi Yerine Yalnızca Yüklemini Aldığı İçin Özgür Değildir
Peki haber nedir? İşlevi nedir?
Haber, alıcısına mevcut olmayan bir şey hakkında bilgi verir; üstelik alıcı artık kendi deneyimine gerek duymadan, başkasının onun yerine gerçekleştirdiği algıya dayanarak mevcut olmayan şey hakkında dolaylı bilgi sahibi olacak biçimde. — Burada «mevcut olmayan» ifadesinin ortaya çıkması, hazır bulunma ile bulunmama arasındaki ikirciklilik sorununun da içinde bulunduğu soru alanımızdan uzaklaşmadığımızı doğruluyor. — Haberin tanımı daha fazla açıklama gerektirir.
Konuşmak, mevcut olmayan bir şey hakkında konuşmak demektir: Orada bulunmayan şeyi, orada bulunmayan birine tasarımlamak demektir.
Konuşmanın bildirim içermeyen en dolaysız biçimi olan buyruğun bile hazır bulunma ve bulunmama ile ilişkisi vardır: Çünkü buyruk yüzünü başka yöne dönmüş, dolayısıyla mevcut olmayan kişiyi dinlemeye ve katılmaya, dolayısıyla hazır bulunmaya çağırır. Ama buyruk kendisine seslenileni yokluğundan çağırırken bildirim hakkında konuşulan şeyi yokluğundan çağırır. Gerçekten de hakkında konuşulan şey mevcut olsaydı gevezelikten öteye geçebilecek bir konuşma bulunmazdı. Hakkında konuşulan, ilkece mevcut olmayan «üçüncü» kişi ya da şeyin arkasından yapılmayan bir konuşma da, mevcut olmayanı hazır hale getirmek dışında bir amaç güden bir konuşma da yoktur. — Dilin mevcut olmayanla ilişkisi elbette göstermeden miras kalmıştır: dico — δείϰνυμι. Çünkü gösteren kişi, mevcut olana, aslında mevcut olmadığı için işaret eder (yani gösterilen şeyi kendisine göstermekte olduğu kişinin görüş alanında ya da dikkatinde mevcut olmadığı için). Bunu yalnızca o kişiyi nesnenin huzuruna getirmek, nesneyi doğrudan deneyimleme ya da fiilen kavrama olanağı sağlamak için yapar.
Ancak bu olanağın haber alana tanınmadığı görülür: Ne haber aracılığıyla nesnenin yanına götürülür ne de nesne onun yanına getirilir. Öyle mi gerçekten?
Hayır. Çünkü haber aracılığıyla da bir şey hazır bulundurulur. Nesnenin kendisi olmasa bile nesneden bir şey, onun hakkında bir şey; eski nesneden «yapılmış» olduğu için rastlantısal olmayan biçimde factum, yani yapılmış olgu denen son derece tuhaf yeni bir nesne. Bu yeni nesne tuhaftır; çünkü ilkinden farklı olarak ilkece taşınabilir ve iletilebilir. Ne var ki bu farklılığa rağmen yeni nesneyi, factum‘u alan kişi, yani haberin alıcısı, eski nesneyi de almış olur; daha doğrusu yeni nesne aracılığıyla eski nesneden bir şeyi alır. Üstelik çok önemli bir şeyi:
Factum‘u ileten haber, alıcının nesne oradaymış gibi davranabilmesini; nesneyi uygulamaya ilişkin düzenlemelerinde hesaba katıp bunların içine yerleştirmesini sağlar. Haberin varlık sebebi, alıcıya habere göre davranabilme olanağı vermesidir.
Pragmatist bakımdan haber, nesneyi gerçekten alıcının yanında «hazır bulundurur», ya da alıcıyı nesnenin yanında. Alıcı artık nesne «hakkında» bilgi sahibidir. Bu «hakkında» sözcüğü dilin keyfî bir oyunu değildir. Tersine, gerçekten nesnenin «üstünde durma»yı, alıcının artık nesne ve nesnenin değiştirdiği durum üzerinde kazandığı tasarruf gücünü gösterir. «Kömür mahzeni boş» haberi üzerine yeni kömür siparişi veririm. — Başka bir deyişle, alıcı mevcut olmayan nesnenin kendisi yerine yalnızca «ondan» bir şeyi, ondan ayrılmış bir parçayı aldığında bu aldığı şey eksik bir ikame değildir; tersine, nesnede olup biten şeyi, nesnenin alıcıyı gerçekten ya da sözde ilgilendiren, onun peşine düşmek için gerçekten sebep bulduğu, davranışını belirlerken göz önünde bulundurması gereken yönünü alır.[62] Dolayısıyla onu ilgilendiren şey haberde daha baştan açıkça belirtilmiş, kendisi için işlenip hazırlanmıştır; kendisine bu hazırlanmış haliyle teslim edilir. Bu şaşırtıcı başarıyı sayısız kez inceleyen ama ona pek seyrek hayranlık duyan mantığın dilinde «olup biten şey»e, bu hazırlanmış parçaya «yüklem» denir. Yüklem, alıcı için önceden üretilmiş hazır bir metadır. Haber, bu işlenmiş hazır metayı, özgün nesneden ayrılmış «olgu»yu teslim ettiği için bir bölmeyi varsayar; bu bölme eylemine «yargılama» denir. Bu yüzden haber S ve p olmak üzere iki parçaya ayrılır. Alıcı tek bir nesne, «kömür mahzeni» yerine iki parçalı olguyu öğrenir: «Kömür mahzeni boştur.» — Ama haber bir yargı olduğu için iki parçalı değildir; tersine yargı bir haber olduğu için iki parçalıdır. —
Başka bir deyişle, genellikle yalnızca biçimsel mantıkta ele alınan yüklem, çok daha genel bir önem taşır. «Hakkında/üzerinde» sözcüğüne yaptığımız vurgu zaten ima etmişti: Yüklem, tasarrufta bulunma özgürlüğünü gösterir. Alınan yüklem sayesinde mevcut olmayan üzerinde tasarruf edebilen, onu hesaba katabilen, davranışını ona göre düzenleyebilen kişi, hazır bulunma ve iktidar ufkunu genişletmiştir; bulunduğu rastlantısal yerden bağımsızlaşmıştır; artık hem burada hem orada bulunmaktadır. Haberle ilgili olanı —yani «olup biten» şeyi— önceden koparılmış, yalıtılmış, hazırlanmış, yükleme bağlanmış bir parça, λέγειν ediminin hazır metası olarak alan kişi, her algı nesnesinin beraberinde sürüklediği ilgisiz ayrıntıların ağırlığını taşımak zorunda kalmaz; yükü hafifletilmiş ve kendi emek harcama zorunluluğundan kurtarılmıştır.
Ancak öte yandan —bizim için belirleyici olan da bu ikinci bakış açısıdır— haber aynı zamanda özgürlükten yoksun bırakmadır. Üstelik şaşırtıcı biçimde, bir özgürlük aracı olmasını sağlayan aynı sebeple: Yani yine mevcut olmayanın kendisini değil, onun «hakkında» ya da «üzerindeki» bir şeyi sunması nedeniyle. Ama şimdi bu olguya başka bir vurgu yapıyoruz. Şimdi şunu vurguluyoruz: Haber mevcut olmayan nesnenin yalnızca bir parçasını sunar; yargının «asıl parçası» sayılan, «yüklem» denilen hazırlanmış parçayı sunar. Alıcının kullanımına bundan başkasını vermez. Böylece kişi daha kendi yargısını oluşturmadan onu yapılmış bir seçime yönlendirir; daha başlangıçta bu seçime bağlar; dolayısıyla onu da hazırlar. Haberi dinleyen kişi için yüklem öznenin içine gömülmez; tersine özne bütünüyle bu parçada, yüklemde tükenir. Böylece her haber bir parça teslimatı olarak zaten bir ön yargıdır; doğru da yanlış da olabilir. Her yüklem aynı zamanda önceden verilmiş bir hükümdür. Ve haberin her içeriğiyle nesnenin kendisi, tek başına teslim edilen yüklemin arkasında karanlıkta kaldığından, alıcıdan saklanmış olur. Alıcı böylece belirli bir perspektife, yüklemin perspektifine zorlandığı ve yargının sözde içerdiği nesne kendisine verilmediği için bağımlı hale getirilir.
Haber sanki alıcıya «Ya al ya bırak» der. «Ya mevcut olmayanın sana verilen bölümünü, mevcut olmayanın önceden bölünüp yargıya bağlanmış hazır meta biçimini kabul edersin ya da hiçbir şey alamazsın.» Haberci, efendinin efendisidir.
Normalde doğrudan deneyimle dolaylı deneyim arasındaki fark son derece açıktır. Çünkü doğrudan deneyim, yani algı, yüklem öncesi görüntüler alırken haber yoluyla edinilen dolaylı deneyim «S, p’dir» biçimine ayrılır. Bu yüzden deneyim türü hakkında kuşku duymak ya da ikisini karıştırmak pek mümkün değildir. Dolaylı deneyimlerin ufkunda yaşayan ve bunlarla beslenen bir kitap ya da gazete kurdu bile en azından deneyimi yaşadığı sırada aktarılan şeyi doğrudan deneyimlediği (ya da tersini yaptığı) düşüncesine ancak seyrek kapılır. Gerçi sonradan, bir içerik bilgi stokunun deposuna indiğinde, onu doğrudan mı dolaylı mı deneyimle edindiği konusunda kuşkuya düşebilir. —
Böylece varmak istediğimiz noktaya ulaştık.
§18. Yayınlar Nesne ile Haber Arasındaki Farkı Siler; Süslenip Gizlenmiş Yargılardır
Çünkü radyo ve televizyon yayınlarının kendine özgü ikircikliliği, alıcıyı daha baştan ve ilkece, yaşamakla haber almak, doğrudanlıkla dolayımlılık arasındaki farkın ortadan kalktığı; karşısında bir şey mi yoksa bir olgu mu, bir nesne mi yoksa bir gerçek durum mu bulunduğunun belirsiz olduğu bir duruma sokmalarıdır. Bu ne demektir?
Gördüğümüz gibi nesnelerin çoğundan farklı olarak olguların ayırt edici özelliği taşınabilir olmalarıdır: Haberci yanan evi taşıyamaz ama evin yanmakta olduğu olgusunu alıcıya iletebilir ve teslim edebilir. Oysa yayınlarda nesnelerin kendileri, en azından onların hayaletleri taşınır. Bana ulaşan senfoninin çalınmakta olduğu bilgisi değil, senfoninin kendisidir; konuşmacının konuştuğu olgusu değil, konuşmacının kendisidir. Önceden olguların özelliği olan taşınabilirlik, nesnelerin kendilerine bulaşmış görünür. Bu durum nesneleri olgulara dönüştürmüş olmaz mı?
Soru tuhaf geliyor. Çünkü olgular, en azından olguları taşıyan haberler, birer yargı olarak S ve p biçiminde iki parçaya ayrılır. Ama yayınlanan oluşumların böyle ayrılmadığı açıktır. Duyduğum konuşmacı «kendisidir», «onun hakkında bir şey» değildir. Öyle mi gerçekten?
Değil. —
Bir adayın, Smith’in, seçmenlere kendisini tanıtmak için televizyon ekranına çıktığını varsayalım. Smith’in nasıl da «hoş bir kişilik» olduğunu göstereceği; mümkün olduğunca çekici gülümsemek zorunda olduğu kendiliğinden bellidir. Ama ortaya çıkışını yalnızca bunu söyleyerek yeterince anlatmış olmayız. Çünkü çekiciliğini tek özelliğiymiş gibi öne çıkaracak ve bize o gülümsemesinden başka yönleri de bulunduğunu unutturmaya çalışacaktır. Ekranda görünecek şey, Senato adayı Smith’in bütünüyle kendisini sunduğu izlenimine rağmen (ona S diyelim), yalnızca «hoş bir kişilik» olduğu olgusu ya da iddiasıdır (buna p diyelim). Yani yalnızca «S, p’dir» önermesi; hatta S yerine yalnızca p. — Gördüğümüz şey, az önce haberin yargı niteliğini çözümlerken kullandığımız formülle söylersek, «kendi yükleminde tükenen özne» olacaktır. — Hatta yalnızca bu p’yi görmekte haklı da olabiliriz. Çünkü özneyle yüklemin yer değiştirdiği bu durumun gerçeğe dönüştüğü; S’nin sonunda kendi yüklemine dönüşüp ondan başka hiçbir şey olamadığı, sadece p olma cezasına mahkûm kalarak meslekten gülümseyici olarak dolaştığı az görülmez. Yalan öyküsü çoğu kez gerçeğe dönüştürülmüş yalanla sona erer.
Demek ki adayın kendisini tanıtması da haberle aynı şeyi yapar. Hatta daha fazlasını. Çünkü bu, önceden verilmiş bir yargı olduğu gerçeğini süsleyip gizlemeyi başaran bir haberdir. İşlev bakımından bu büyük bir fazladır: Yargıya ilkece ait olduğunu gördüğümüz ön yargı oluşturma ve özgürlüğü kısıtlama etkileri de böylece gizlenir. Tüketiciyi kendisine hiçbir şey telkin edilmediğine inandırmak amacıyla görüntüye dönüştürülmüş yargı, yargı biçiminden vazgeçer. Konu aldığı, eylemde bulunan S’ye, canlılığı S ile p’ye ayrıldığını ele vermeyen, en azından normal bir yargı kadar açıkça ele vermeyen S’ye dönüşmüş gibi görünür.
Gündelik olmasına rağmen bu süreç felsefi bakımdan son derece dikkate değerdir. Çünkü normal sıralamanın tersine çevrilmesini temsil eder. Olağan temel durumda haber, bildirdiği olgudan sonra gelir ve ona göre biçimlenirken burada olgu yargıya göre biçimlenir. Öncelik arzu edilen tümcededir: «Senatör Smith hoş bir kişiliktir.» Ardından S, daha doğrusu S’nin görüntüsü gelir; bu görüntü artık sanki adamın kendisiymiş, dolayısıyla henüz yargıyla biçimlendirilmemiş bir şeymiş gibi davranır. Oysa gerçekte bu adam, S, kendi p’sinden başka bir şey değildir; ancak bu durum yargının yapısını artık açığa vurmayan bir süsleme içine gizlenmiştir. Böylece görüntüye dönüşmüş yargı, (maskelemek anlamında) yaptığı şeyin, (hazırlamak, yüklemek, önceden hüküm vermek anlamında) hiçbir şey yapmamak olduğunu öne sürer. Bu yüzden «süsleyip gizlemek» ifadesi bile bütünüyle uygun değildir; çünkü yapılan süsleme olumsuzdur: Yargı, görünüşteki çıplaklığına bürünür; eksik bırakılmış yüklemlerin süsünü takınır. —
§19. Metalar Gizlenmiş Yargılardır; Hayaletler Metadır; Hayaletler Gizlenmiş Yargılardır
Şimdi örneğimizin hiç de tipik olmadığı düşünülecektir. Her hayaletin bir p’nin teşhiri olmadığı, her hayaletin —çünkü verdiğimiz örnek bu sınıfa giriyor— reklam olmadığı, dolayısıyla her hayaletin bir yargı ya da ön yargı sayılamayacağı ileri sürülecektir. — Her hayaletin yalnızca bu amaçla uydurulmuş aday Smith kadar saldırgan biçimde reklam yapmadığını kabul edelim. Ama bütün hayaletlerin eve teslim edildikleri için meta oldukları gerçeği yerinde duruyor. Belirleyici olan da budur. Çünkü meta olarak hepsi yargıdır.
Bu yine tuhaf geliyor. Mantığın alanına giren yargıyla, yeri ekonomi olan metanın ortak yanı ne olabilir?
Yanıt şudur: Yüklem.
Çünkü her meta, sergilendiği ve kendisini sunduğu ölçüde —zaten ancak bu haliyle, bir sunu olarak meta olur— kendisi hakkında önceden verilmiş bir yargıdır; üstelik kendisini öven bir yargı. Ortaya çıkışıyla kendisini zaten önerir; vitrinde kendi niteliğine ilişkin gözle görülebilir bir ön yargı olarak durur. Elbette aday Smith gibi «S, p’dir» tümcesine ayrılmaz. Niteliği sözcüklerle ifade edilmez, en azından zorunlu olarak edilmez (gerçi reklam metinlerinde yeterince sık edilir). Ama her durumda düzenlenip sergilenir. Düzenlenip sergilenmesi, p’sinin, yani onunla ilgili «olup biten şey»in, gerçek ya da iddia edilen niteliğinin kendisinden ayrılıp çekici bir özellik olarak öylesine öne sürülüp vurgulanması demektir ki sonunda görünen bütün meta değil, asıl bu özellik olur. İzleyiciye ilk sunulan şey, metayı hangi bakış açısından «göz önüne alması» gerektiğidir. Bu bakış açısı sabitlenir ve metanın kendisi teslim edilmeden önce bile önceden teslim edilmiş olur.
Metanın yargı niteliği dolayısıyla tartışmasızdır. Önceki paragrafta haberin olumsuz işlevinin alıcının özgürlüğünü sınırlamak, ona yön vermek, mevcut olmayanı hangi bakış açısından değerlendireceğini yüklem yoluyla belirlemek ve bu bakış açısını hazır bir meta halinde sunmak olduğunu saptamıştık. Böylece sergilenen metanın işlevini de betimlemiş oluyorduk. Alıcının yerini şimdi müşteri alır. Müşteri henüz camla metadan ayrılmış, hâlâ «mevcut olmayan» durumdadır; ama sergilenen p sayesinde bu yokluğundan çağrılarak alıcıya dönüştürülmesi amaçlanır. Bu farklılık iki durum arasındaki paralelliği bozmaz.
Eve teslim edilen ve hayaletlere dönüşmüş olayların meta olduğunu incelememizin başında zaten saptamıştık. Her meta için geçerli olan şey, yani süslenerek gizlenmiş de olsa bir yargı olması, bu olaylar için de geçerlidir.[63] Dolayısıyla onlar da olaylar hakkında ifadelerdir; ama «çıplaklığa sarınmış ve eksik yüklemlerin süsünü takınmış» olarak kendilerini olayların kendileri diye sunarlar. Sözde nesnenin kendisinden başka bir şey olmayan yargı kadar şüphe uyandırmayan, göze çarpmayan ve baştan çıkarıcı bir yargı bulunmadığından, gelişmiş «S, p’dir şeması»ndan vazgeçmeleri onların aldatıcı gücünü oluşturur. Radyo ya da ekran karşısında otururken tükettiğimiz şey sahnenin kendisi yerine onun hazırlanmış hali, sözde nesne S yerine onun yüklemi p’dir: Kısacası görüntü halinde ortaya çıkan bir ön yargıdır. Her ön yargı gibi bu da yargı niteliğini gizler; ama gizlice yine bir yargı olduğu için tüketiciyi bir kez daha kendi yargısını oluşturma zahmetine girmekten alıkoyar. Gerçekten tüketici bu düşünceye kapılmaz; tıpkı başka hazırlanmış metalar karşısında, örneğin kendisi kaynatmak zorunda kalmamak için satın aldığı önceden kaynatılmış meyve konservesi karşısında kapılmadığı gibi. — Haber için geçerli olan, yani mevcut olmayanı ancak bize önceden sunulmuş, hazırlanmış, yüklemle belirlenmiş hazır meta biçiminde gösterdiği (ya da hiç göstermediği) için bizi özgürlükten yoksun bırakması, yayın için çok daha güçlü biçimde geçerlidir. Kendi yargımızı verme işinden kurtarılmışızdır; üstelik bize teslim edilen yargıyı gerçekliğin kendisi olarak almaktan kendimizi koruyamadığımız ölçüde bu kurtarılma daha köklüdür.
IV. Kalıp
§20. Bütün, Parçalarının Doğrularının Toplamından Daha Az Doğrudur — Şablonların Gerçekçi Kılıklarla Gizlenmesi, Deneyimin Şablonlaştırılmasını Amaçlar
Elbette sonuçta satılmak üzere hazırlanıp işlenen şey tek tek yayınlar değildir. Tek bir yayın kimi zaman hiç işlenmemiş, nesnel olarak doğru bile olabilir. Yayınların birçoğu gerçekten öyledir; yalanın hiçbir şeyi hakikatin, en azından kısmi hakikatin sağladığı mazeret kadar sevmediği düşünülürse yayınların böyle olmayı özellikle tercih etmesi bile anlaşılırdır. Kendisine saygısı olan hiçbir yalan, açık bir yanlış içermez. Sonuçta hazırlanıp işlenen şey, tek tek yayınların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir bütün olarak dünya tasarımıdır; yalnızca hayaletlerle ve taklitlerle beslenen insan tipinin bütünü de buna dahildir. Tek tek her şey doğru biçimde yayınlansa bile, sırf gerçek olan birçok şey gösterilmediği için bile bütün, hazırlanmış bir dünyaya; bu bütünün tüketicisi de hazırlanmış bir insana dönüştürülebilir. Böyle bir bütün, parçalarının doğrularının toplamından daha az doğrudur. Ya da Hegel’in ünlü tümcesini değiştirerek söylersek: «Bütün yalandır; özellikle de bütün.» Bize dünya tasarımını sunanların görevi, birçok doğrudan bizim için yalan bir bütün üretmektir.
Bir bütün olarak amaçlanan şey kuramsal değil, pragmatik bir dünya tasarımıdır. Bu ifade, artık bize hakikatlerin yerine sözde dünya olarak sunulanın yalnızca «öznel bir dünya görüşü»ne varması demek değildir.[64] Aynı zamanda pratik bir aygıt, eylemimizi, katlandıklarımızı, davranışımızı, yapmaktan kaçındıklarımızı, beğenilerimizi, dolayısıyla bütün pratiğimizi biçimlendirmeyi amaçlayan bir alıştırma aygıtı demektir. Ancak bu aygıt, aygıt olma niteliğini gizlemek için aynı zamanda «dünya» kılığına girer. Kendisini dünyanın ta kendisi olarak sunan sözde küçük evren modelindeki bir araçtır.
Bu formül epey karanlık geliyor. Ama bir benzetme onu anlaşılır kılacaktır. Planetaryumlarda aynı türden nesnelerle karşılaşırız. Bir yandan (yıldızlar dünyasına ilişkin) bilgimizi ve (yıldızları bulmaya ilişkin) pratiğimizi çalıştırmak istedikleri için bunlar birer aygıttır. Öte yandan küçük evren modelleri biçiminde ortaya çıkar ve minyatür modeller olarak, gerçi masumca, yıldızlı göğün kendisi oldukları yanılsamasını yaratmaya çalışırlar. — Daha uygun bir karşılaştırma, örneğin yıldızlı göğün modeli olduğunu haksız biçimde iddia eden, ama yine de gerçek yıldızlar dünyasını kendi görüntüsüne göre görmemizi öğretmeye çalışan astrolojik bir sahte planetaryumla yapılırdı. İşte yayınların kurduğu ve bize aktardığı «dünya», bu özel türden bir nesnedir: Alıştığımız, yardımıyla «davranış kalıpları»nı ve «refleksler»i öğrenip yerleştirmemiz beklenen bir uyarıcı modelidir. Üstelik öylesine derine yerleştirmemiz istenir ki bu izler yüzünden gerçek dünyada uyarıcı modelin önünde davrandığımızdan başka türlü davranamaz; dünyanın bizi bu modelin kullandığından başka biçimde kullanmasına ve kendinden yararlandırmasına izin veremez hale gelelim. Amaçlanan, gerçek dünya ile modelin birbirine uygunlaştırılmasıdır. Ancak bu uygunlaştırmanın bile kuramsal bir özdeşlik önermesi biçiminde gerçekleşmesi istenmez; çünkü böyle bir önerme aralarında önceden var olan bir farklılığı kabul etmiş olurdu. Bunun yerine «pragmatik bir eşitlik» halinde, yani dünyada gerçek bir tutum ve dünyayı gerçek bir ele alış biçimi olarak gerçekleşmesi beklenir. Bu durumda dünyanın uyarıcı modele uymadığı, onunla özdeş olmadığı kuşkusu daha baştan ortaya çıkmamalı; ortaya çıktığı yerde de sonuçta etkili olamamalıdır. Böyle bir «pragmatik eşitlik» örneği Nasyonal Sosyalist Almanya’dan bilinir. Der Stürmer okuru, orada yayımlanan Yahudi modelleri ve «Yahudileştirilmiş dünya» modeli aracılığıyla koşullandırılmış, biçimlendirilmişti. Böyle bir okur için gerçek Yahudilerle uyarıcı modelleri arasındaki fark yalnızca önemsiz değildi; bütünüyle yoktu. Gerçeklikle görüntünün iki ayrı şey olduğu gerçeğini o kadar az kavramıştı ki gerçek Yahudilere sanki görüntülerinden başka bir şey değillermiş gibi davranabiliyor ve gerçekten de öyle davranıyordu. Bu sürece düpedüz «tersine çevrilmiş büyü» denebilir. Çünkü büyü yapan kişi görüntü üzerinde, görüntülenen kişiyi etkilemesi gereken bir işlem gerçekleştirirken burada —ayrım hâlâ geçerliyse— görüntüyü gerçek insanın kendisinde vurmak isteniyordu.[65]
Elbette bir bakıma Der Stürmer‘in bu görüntüleri artık oldukça eskimişti; Nasyonal Sosyalizmin başka alanlarda çoktan ulaştığı ruhsal teknik düzeye hiç yetişemiyordu. Hatta Streicher’in, tasfiye hedeflerini fiilen gerçekleştiren kişilerden bile gördüğü küçümsemenin, sonuçta yönteminin bu geriliğinden kaynaklanmış olması hiç de düşünülemez değildir. Çünkü uyarıcı modellerin ve şablonlaştırılmış tepkilerin üretiminde, bunların üretilmiş oldukları gerçeğinin başarıyla gizlenmesinden önemli hiçbir şey yoktur. Oysa Der Stürmer bu gizlemeyi gerçekleştirmemişti. Yani tüketicilerinin beklentilerine yönelik (ne yazık ki yerinde) küçümsemesi yüzünden yalan söylediğini gizlemeye çabalamayı bile gerekli görmemişti; bu kolaycılık, kitle katillerini bile rahatsız ediyordu. — Olumlu biçimde söylersek, şablon sanayisinin en yüksek çıkarı, şablonlarına olabilecek en yüksek düzeyde gerçekçilik kazandırmaktır. Şablon niteliğindeki uyarıcı model, bir bütün olarak etkili olacaksa «gerçeklik» olarak sunulmalıdır. Nasyonal Sosyalizm başka alanlarda bu ilkeye gerçekten uymuştur; amaçları doğrultusunda birleştirip düzenlediği fotoğraflar, gerçekçi biçimde yalan söyleyen uyarıcı modellerin klasik örnekleri arasındadır.
Bugün Streicher türünün eskimiş modelleri neredeyse bütünüyle tedavülden kalkmıştır.[66] Şablonların en yüksek etkilerine ancak olabildiğince gerçekçi kılıkla süslendiklerinde ulaşabilecekleri, üretim ilkesi olarak her yerde kabul edilmektedir. Bu ilkeye uyulmayan resimli dergi, film, hele haber filmi neredeyse yoktur. Yaşadığımız çağ gerçeküstücülük çağı değil, sahte gerçekçilik çağıdır; kendisini ifşa çağı olarak süsleyip gizleyen bir süsleme ve gizleme çağıdır. Yalan söylenen yerde —nerede söylenmiyor ki?— artık «gazeteye basılmış gibi» değil, «fotoğrafa çekilmiş gibi» yalan söyleniyor; hayır, fotoğrafa çekilmiş gibi değil, gerçekten fotoğrafa çekilerek yalan söyleniyor. Fotoğraf aracı, kendi başına o kadar inandırıcı, o kadar «nesnel»dir ki kendisinden önceki bütün araçlardan daha çok gerçek dışılığı içine alabilir, daha çok yalan söylemeye izin verebilir. Dolayısıyla gerçekliği şablonlaştırmak isteyen kişi, fotoğraf aracılığıyla şablonunu gerçekçi biçimde kamufle eder. Ama bunu yapabilmek, gerçekliği sözde onun görüntüsüyle perdeleyebilmek için yine de gerçeğin özel bir görüntüsüne ihtiyaç vardır: Gerçekliğin üstüne çıkan, istenirse «gerçeküstü» denebilecek, her durumda göz kamaştıran bir görüntü; kısacası sansasyon görüntüsü. Bu görüntü kendi başına doğru olabilse bile sırf perdelediği ve öteki sansasyon görüntüleriyle birlikte gerçeklikte hiçbir karşılığı bulunmayan o bütünsel dünya görüntüsünün oluşmasına katkıda bulunduğu için baştan sona yanlıştır. Bu yüzden şablon üretilmesi amaçlanan yerde sansasyonel olan, gerçekliğin özü haline gelir. Bu kulağa tuhaf gelebilir; çünkü «şablon» denince genellikle sıkıcı bir şey düşünülür. Ama mesele bu kadar basit değildir. Tersine, sansasyonel olan şablonun özüne aittir. Bunun sebebi yalnızca şablonun üzerini örtüp gizlemeye hizmet etmesi değildir; sansasyonel olanın kendisinin şablona dönüşme eğilimi de vardır. Çünkü sözde her gün yepyeni olan şeyden daha basmakalıp hiçbir şey bulunmaz; dünkü son derece gizemli cinayete bugünkü son derece gizemli cinayet kadar ayırt edilemez biçimde benzeyen başka bir şey yoktur. Gerçekten de yüz yıl sonraki bir tarihçi, resimli dergilerin «bugünün gerçekliği» diye sunduğu seçkilerden çağımızın bir mozaiğini oluşturmaya çalışsaydı sonuç yalnızca genel olarak saçma ve gereğinden fazla ürpertici değil, aynı zamanda gereğinden fazla sıkıcı olurdu. —
Ama söylediğimiz gibi, şablon üreticileri sansasyonel sahte gerçekçiliklerini sırf şablonlardan kurulu bir dünya üretmeyi amaçladıklarını gizlemek, dolayısıyla müşterinin kendisine şablon yedirildiğinden kuşkulanmasını önlemek için harekete geçirseler de müşteri de belirli «gerçeküstülük» türlerini, bağırıp çağıran bir gerçekliği, yani şablonları bekler, hatta talep eder. Bunda şaşırtıcı bir şey yoktur; çünkü her gün teslim edilen kalıpların türü, müşterinin talebini zaten biçimlendirmiştir. Müşteri de hem sansasyon hem şablon ister; üstelik her ikisini aynı anda, aynı nesnede ister. Resimli gazete alıcısının istediği, o eski güzel «daha önce hiç görülmemiş» şeydir; dün ve evvelsi gün duyduğu türden duyulmamış olandır. Aynı zamanda katillerden, yıldızlardan, «uçan daireler»den ve öteki gezegensel sofra takımlarından oluşan son derece sınırlı, herkesin bildiği o evrensel dünyayı ister. Bu dünya kendisini «dünyanın yarısı», «engin dünya», «renkli dünya», «büyük dünya» diye adlandırır; oysa içerdiği dünya miktarı sonsuz küçük bile değildir. Bu konuların ve bunları sunuş tarzının kapalı kontenjanını kırmaya kalkışan herkes —neyse ki böyle girişimler hiçbir zaman yok olmaz— yalnızca kurallarını çiğnediği şablon üreticilerinin şiddetli direnişine değil, beklenti ufukları çoktan donmuş müşterilerin direnişine de hazırlanmalıdır. Çünkü müşteriler de alıştıkları tipik olağanüstülüklerin çerçevesini aşan her şeyi dayanılmaz bir dayatma ya da yanlış olarak algılar; hatta onu artık hiç algılayamazlar. Zira tipik olmayan şey çoğu kez bütünüyle «verilmemiş» olarak kalır. Hakikatin yalanla yarışabilmek, yani kendisine de inanılmasını sağlayabilmek için hangi yolu izlemesi gerektiği sorusu —yalanlar dünyası doğrulardan oluştuğuna göre hakikatin kendisini (başarabilseydi) yalan kılığına sokmasına izin olup olmadığı sorusu— bugüne dek yanıtlanmak şöyle dursun, yeterince sorulmuş bile değildir. —
Fakat «artık basılmış gibi değil, fotoğrafa çekilmiş gibi, hayır, çekilmiş gibi değil, gerçekten fotoğrafa çekilerek yalan söyleniyor» formülü bile bugün eskimiştir. Sahte gerçekçiliğin en yüksek derecesi elbette televizyon hayaletine ayrılmıştır; çünkü bu hayalet tüketicilerini gerçekliğin bir görüntüsü değil, gerçekliğin kendisi olduğuna inandırabilir. Ve gerçekliğin kendisi, diye düşünmeden düşünür tüketici, nasıl gerçekçi olmayabilir? Nasıl kendi aleyhine tanıklık edebilir? — Dolayısıyla yalan, bugüne dek bundan daha iyi bir aygıta sahip olmamıştır: Artık gerçekliğe karşı sahte görüntülerin yardımıyla değil, gerçekliğin kendi yardımıyla yalan söyler.[67]
Eskiden «pragmatik eşitlik», yani uyarıcı modelle gerçekliğin özdeşleştirilmesi, belli sürtünmelere ve kuşkulara açıkken —çünkü her görüntü görüntü olması bakımından izleyicide az da olsa kuşku uyandırabilir— şimdi neredeyse kusursuz bir sürtünmesizlikle işliyor. Modele bakan tüketici dünyanın kendisini gördüğüne; modele tepki verdiğinde dünyanın kendisine tepki verdiğine inanır. Model hayaletleri yüzünden öfkelendiğinde ya da coştuğunda gerçek olan yüzünden öfkelendiğini ya da coştuğunu sanır. Böylece dünya gerçekten karşısına çıktığında —şablonlar zaten bu durum için alıştırma aygıtları olarak üretilmektedir— dünyada yalnızca şablonların kendisine görmeyi öğrettiği şeyleri görür; dünya karşısında yalnızca şablonların duygularına önceden çizdiği sınırlar içindeki şeyleri hisseder. Demek ki şablonlar önsel koşul biçimleridir. Ama yalnızca görünün, yalnızca anlama yetisinin, yalnızca duygunun koşul biçimleri değil; davranışın ve eylemin de koşul biçimleridir. Dolayısıyla uygulama alanları ve işlevsel evrensellikleri bakımından en spekülatif filozofların bile, üstelik sözde içinde yaşadığımız deneycilik çağı için, asla öngörmediği genişlikte kalıplardır.
Bu zihniyetle karşılaştırılabilecek tek zihniyet, «ilkel» sayılan insanların zihniyetidir. Onlar (Frazer, Lévy-Bruhl, Cassirer ve diğerlerinin varsayımları doğruysa) öylesine kesin sınırları çizilmiş bir görü ve töre kuralları dizgesi içinde yaşıyorlardı ki bu dizgenin kendilerine önceden vermediği hiçbir şeyi ne kuramsal ne pratik bakımdan «göz önüne alabiliyorlardı».
Elbette «önsel koşul biçimleri» ifadesini sözcüğü sözcüğüne, yani Kant’ın kullandığı anlamda almamak gerekir. Çünkü bunlardan daha az «doğuştan» olan özellikler düşünmek mümkün değildir: Bunlar üretilip insana damgalanarak verilir. Ama yine de «önsel»dirler; çünkü döküm kalıpları olarak, dolayısıyla koşullar olarak deneyimden, duygudan ve davranıştan önce gelir ve bunları «koşullandırırlar». Üstelik bu koşullar yalnızca nasıl deneyimleneceğini, hissedileceğini vb. değil, neyin deneyimlenip hissedileceğini ve neyin deneyimlenip hissedilmeyeceğini de önceden belirlediği için güçleri olağanüstü büyük, yetki alanları da olağanüstü geniştir. Onlar tarafından biçimlendirilen kişi artık yalnızca yayınların evde kendisini hazırladığı şeylere hazırdır. Yalnızca onları görür, onları düşünür, onları hisseder, onları sever, onları yapar. Yayınların amacı işte bu kalıplama ve önceden hazırlama işlevinde yatar. Ama gördüğümüz gibi kalıp biçimlerinin kalıp olduklarını belli etmemeleri gerektiği için koşullar şeyler biçiminde, kalıplar ise dünyanın parçalarıymış gibi ortaya çıkmalıdır.
Bu son saptama incelememizin bütünü için temel önemdedir. Bunun iki sebebi var:
Başlangıçta üzerinde durduğumuz yayınların sözde «varlık bakımından ikircikliliği», hayaletimsilikleri, böylece gizemini yitirir. Çünkü kalıp üreticisi, şablonların şablon, koşul biçimlerinin koşul biçimi olduğunu gizlemek istediği için bunları «dünya» ve «şeyler» olarak sunar. Bu da şu demektir: Hayaletler olarak. Çünkü hayaletler, şeylermiş gibi ortaya çıkan biçimlerden başka bir şey değildir. Dolayısıyla yayınların hayaletimsiliğinin arzu edilen bir etki olduğu ortaya çıkar; sözde «varlık bakımından ikirciklilik»leri de yalnızca ahlaki bir ikircikliliğin, yani yanıltmacanın görünüş biçimidir.
İncelememizin başında ortaya attığımız «idealizm» kavramı şimdi zorunlu bir ek kazanıyor. Hatırlanacağı gibi orada dünyaya karşı her sahiplenici tutumu; dünyayı fiilen kendime mal ettiğim için onu «yalnızca benim dünyam» olarak gösteren her tutumu «idealist» diye adlandırmıştık. Ama bir fatihin (ya da Hegel’in örneğinde, yiyen bir hayvanın) dünyayı kendi dünyası haline getirmesiyle dünyanın benim dünyam haline getirilmesi ve bunun nasıl yapıldığı arasında temel bir fark vardır. «Benim» olan birçok şey bulunabilir: Toplama kampı tutsağının koluna dağlanmış mahkûm numarası bile. Kitle insanına dünya, betimlediğimiz gibi şablonlardan oluşan bir bütün halinde teslim ediliyorsa dünyanın yerini bir tasarımlar bütünü alır; ama bu bütünün «onun» olması yalnızca ona damgalanmasından kaynaklanır. Kalıp üreticisinin iradesi şöyle konuşur: «Benim tasarımım sizin dünyanız olsun.» Hitler böyle konuşuyordu. Bir Hitler yandaşının «Dünya benim tasarımımdır» demesi düşünülemezdi. Bunun sebebi yalnızca kitle insanı olarak kendi tasarımını dünyası sayması değildir; «dünya» dediği şeyin kendisine başka biri tarafından tasarımlanıp doğrudan evine teslim edilmesidir.[68]
§21. Gereksinimlerin Biçimlendirilmesi — Sunulanlar Bugünün Buyruklarıdır — Metalar Susamıştır, Biz de Onlarla Birlikte Susarız
Demek ki bize önceden biçimlendirilmiş nesneler sunulmaktadır. Bunlar hep birlikte «dünya» olma iddiasını taşır; amaçları da bizi kendi görüntülerine göre biçimlendirmektir. Ancak bu, biçimlendirme işleminin zor kullanılarak gerçekleştiği anlamına gelmez; en azından zor kullanılıyorsa bunun böyle hissedilmesi ya da baskı olarak fark edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Çoğu zaman biçimlendirme baskısını, derin deniz balıklarının üzerlerine çöken okyanus ağırlığını hissettiğinden daha fazla hissetmeyiz. Baskı ne kadar fark edilmeden uygulanırsa başarı o kadar güvence altındadır. Bu yüzden en elverişli durum, biçimlendiren kalıbın arzu edilen bir kalıp olarak hissedilmesidir. Bu hedefe ulaşmak için önceden arzuların kendisini biçimlendirmek gerekir. Demek ki günümüzün standartlaştırma, hatta üretim görevleri arasında yalnızca ürünleri standartlaştırmak değil, gereksinimleri de (standart ürünlere susamış gereksinimleri) standartlaştırmak bulunur. Gerçi bu, büyük ölçüde kendiliğinden, yani her gün teslim edilip tüketilen ürünlerin kendileri yoluyla gerçekleşir: Çünkü gereksinimler (birazdan göreceğimiz gibi) her gün sunulanlara ve tüketilenlere göre biçimlenir. Ama bütünüyle böyle olmaz. Sunulan ürünle gereksinim arasında her zaman belli bir boşluk kalır; taleple arzın eksiksiz örtüşmesi hiçbir zaman gerçekleşmez. Bu boşluğu kapatmak için yardımcı bir güç seferber edilmelidir. Bu yardımcı güç de ahlaktır. Elbette ahlakın yardımcı güç olarak işe yarayabilmesi için kendisinin de önceden biçimlendirilmesi gerekir. Öyle ki alması beklenen şeyi arzu etmeyen kişi «ahlaksız», yani uyumsuz sayılsın; tek tek bireyler, kamuoyu (ya da onun sözcüsü olan «kendi» bireysel vicdanları) tarafından kendilerine verilmesi beklenen şeyi arzulamaya zorlansın. Günümüzde durum budur. Her an maruz kaldığımız, söze dökülmemekle birlikte itiraz kabul etmeden «daha iyi Ben»imize seslenen temel düstur şudur (dile getirilseydi şöyle olurdu): «Sana sunulan şeye gereksinim duymayı öğren!»
Çünkü sunulanlar bugünün buyruklarıdır.[69]
Önceki dönemlerden sağ kalmış töre kalıntılarını bir yana bırakırsak bugün ne yapıp ne yapmamamız gerektiği, ne satın almak zorunda olduğumuzla belirlenir. Sözde musts, yani «mutlaka alınması gerekenler» diye sunulan ve buyurulan alımların asgari düzeyinin bile dışında kalmak neredeyse olanaksızdır. Bunu deneyen kişi «içe dönük» sayılma, saygınlığını yitirme, mesleki fırsatlarını kaçırma, parasızlığını açığa vurma, hatta ahlaki ve siyasi bakımdan kuşkulu hale gelme tehlikesiyle karşılaşır. Çünkü satın almamak, gerçekte satışa yönelik bir tür sabotaj, metanın meşru taleplerine karşı bir tehdit sayılır; dolayısıyla yalnızca bir şeyi yapmamak değil, hırsızlığa yakın, olumlu bir suç olarak görülür. Hatta belki daha da skandal bir suçtur. Çünkü hırsız (türü bakımından kuşkusuz istenmeyen) sahiplenme eylemiyle, herkes gibi, herhangi bir müşteri olarak, metanın çekiciliğini ve buyruğunu sadakatle kabul ettiğine tanıklık eder; böylece uyumlu biri olduğunu gösterir ve yakalandığında açıkça hesap vermeye zorlanabilir. Oysa satın almayan kişi metanın çağrısına kulaklarını tıkamaya cesaret eder, feragatiyle metalar evrenini aşağılar; ardından ikiyüzlülükle olumsuzluk mazeretine, yani hiçbir şey yapmamış olmasına sığınır ve böylece adaletin kolundan gerçekten kurtulur. «Bir çileci yerine on hırsız yeğdir.» (Molussia atasözü)
Bir otomobilimin bulunmaması, dolayısıyla satın almamış ya da gereksinim duymamış olmak suçüstü halinde yakalanabilmem, 1941’de Kaliforniya’da beni şu sıkıntılı duruma düşürdü:
Günlük
Dün Los Angeles’ın hayli dışında bir ana yol boyunca yürürken motosikletli bir polis arkamdan hızla gelip durdu. «Hey», diye seslendi, «arabanıza ne oldu?»
«Benim arabama mı?» diye inanamayarak sordum.
«Sattınız mı?»
Başımı hayır anlamında salladım.
«Tamirde mi?»
Başımı sallamaya devam ettim.
Polis düşündü. Fakat bir insanın arabasız oluşuna üçüncü bir sebep bulmak olanaksız görünüyordu. «Peki neden kullanmıyorsunuz?»
«Onu mu? Ama benim arabam yok ki.»
Bu basit açıklama da kavrayış gücünü aşıyordu.
«Çünkü», diye anlamasına yardım etmek üzere açıkladım, «hayatım boyunca hiç arabam olmadı.»
Bundan daha büyük bir belaya çatılamazdı. Düpedüz kendi kendimi suçluyordum. Polisin ağzı açık kaldı. «Hiç mi olmadı?»
«İşte gördünüz!» dedim, kavrayış gücünü överek. «Aferin sana.» Neşeyle ve safça selam verip yürüyüşümü sürdürmeye çalıştım.
Ama artık buna imkân yoktu. Tersine. «Beni zorlama, evlat», dedi ve not defterini çıkardı, «masal istemiyorum!» Mesleğinin gürültülü can sıkıntısına bir «serseri» yakalayarak ara verebilme sevinci onu düpedüz içtenlikle konuşturuyordu. «Peki neden hiç arabanız olmadı?»
Ne yanıt vermemem gerektiğini ben bile kavradığımı sanıyordum. «Çünkü araba almaya param hiçbir zaman yetmedi» demek yerine omuzlarımı silkip olabildiğince kayıtsız bir tavırla «Çünkü hiçbir zaman gerek duymadım» dedim.
Bu yanıt onu sevindirmiş görünüyordu. «Öyle miymiş?» diye neredeyse coşkuyla seslendi. İkinci ve daha vahim bir hata yaptığımı sezdim. «Peki bizim oğlan neden arabaya ihtiyaç duymuyormuş?»
Bizim oğlan korkuyla omuzlarını silkti. «Çünkü başka şeylere daha çok ihtiyaç duyuyor.»
«Mesela?»
«Kitaplara.»
«Demek öyle!» dedi polis uğursuz bir sesle ve tekrarladı: «Kitaplara.» Anlaşılan tanısından artık emindi. Sonra «Aptal numarası yapma!» dedi. Böylece bizim oğlanı, kendisine sunulanların buyruk olduğunu kabul etmeyi reddettiğini belli etmemek için aptalı oynayan «budala taklidi yapan bir entelektüel» olarak gördüğünü anlatıyordu. «Sizin gibileri tanırız», dedi, göğsüme dostça bir yumruk atarak. Ardından bütün o belirli bir yere bağlanmayan ufku işaret eden bir hareketle «Peki nereye gidiyorsunuz?» diye sordu.
En çok korktuğum soru buydu. Çünkü yol kırk mil sonra San L.’ye ulaşıyordu ama ondan önce hiçbir yere çıkmıyordu. Ama ona amaçsız yürüyüşün ne olduğunu açıklamaya çalışsaydım kendimi kesinlikle «serseri» diye teslim etmiş olurdum. Tam o sırada L. gerçekten de makineden çıkan bir tanrı, deus in machina, gibi, gösterişli altı kişilik otomobiliyle çıkagelip hemen durmasaydı ve beni neşeyle arabasına çağırmasaydı —bu, polisi yalnızca şaşırtmakla kalmayıp herhalde «felsefesini» ciddi biçimde sarsmıştı— şimdi kim bilir nerede oturuyor olurdum.
Polis arabamızı geçerken «Bir daha yapma!» diye seslendi.
Neyi bir daha yapmayacaktım?
Anlaşılan, sunulanların herkese satın almayı buyurduğu şeyi satın almamayı bir daha yapmayacaktım. —
Sunulanların bugünün buyrukları olduğu bir kez anlaşıldığında satın almaya aslında güçleri yetmeyenlerin bile sunulan metaları satın almasına şaşırılmaz. Çünkü bunu, buyruklara uymamaya, yani metaları satın almamaya güçleri çok daha az yeteceği için yaparlar. Zaten görev çağrısı ne zamandan beri parasızları esirgiyor? Ve «yapmalısın» buyruğu, sahip olmayanların önünde ne zamandan beri duruyor? Kant’a göre insan görevini eğilimlerine ters düştüğünde de, hatta özellikle ters düştüğünde yerine getirmek zorunda olduğu gibi, bugün de görevi mal varlığına ters düştüğünde, hatta özellikle ters düştüğünde yerine getirmek zorundadır. Sunulanların buyrukları da koşulsuzdur. Ve «mutlaka» diye seslendiklerinde insanın kendi güvencesiz borç-alacak durumuna dayanarak özür dilemesi saf duygusallıktır.
Elbette bu benzetme felsefi bir abartmadır; ama hakikat yönünde bir abartmadır. Çünkü eğretilemesiz biçimde doğru olan şudur: Bugün çağdaş insanın ruhsal yaşamında, satın almaya gücünün yetmediği şeyle sahip olmamaya gücünün yetmediği şey arasındaki fark kadar temel rol oynayan çok az şey vardır. Üstelik bu fark bir «mücadele» olarak yaşanır. Günümüz insanını tanımlayan bir «görevler çatışması» varsa o da müşterilerin göğsünde ve ailelerin içinde vahşice, tüketici biçimde süren bu mücadeledir. Evet, «vahşice» ve «tüketici biçimde». Mücadelenin nesnesi bize aptalca, mücadelenin kendisi de daha soylu çatışmaların güldürüye dönüşmüş bir çeşidi gibi görünse bile bu, şiddetini azaltmaz. Günümüzün bir burjuva trajedisinin temel çatışması olmaya yeterdi.
Bilindiği gibi mücadele genellikle «sunulanın buyruğu»nun zaferiyle, dolayısıyla metanın satın alınmasıyla sona erer. Ama bu zafer pahalıya mal olur; çünkü şimdi müşteri için satın aldığı nesnenin taksitlerini ödeme yönündeki köleleştirici yükümlülük başlar.[70]
Fakat bedeli ödenmiş olsun ya da taksitleri sürsün: Alıcı nesneye sahip olduktan sonra sahipliğinin de tadını çıkarmak ister. Bunu ancak nesneyi kullanarak yapabildiğinden, ona sahip olduğu için onu kullanır ve böylece onun yaratığı haline gelir. Ama yalnızca bundan dolayı değil. Çünkü bir kez metaya sahip olmuşken ahlaki bakımdan metayı, sunabileceği olanakların en çoğunu kullanmadan elde tutmak düşünülemez. İlkece bu, ekmek alıp yememekten başka bir şey olmazdı. Televizyonu ara sıra açmak, radyoyu yalnızca zaman zaman kullanmak, parası kısmen ya da tamamen ödenmiş bir şeyden gönüllü olarak, kimseye de yararı olmadan vazgeçmek, yani onu israf etmek anlamına gelirdi. Böyle bir şey elbette söz konusu olamaz. Demek ki aygıtların sunduğu teslimatlara durmadan katlanmamızın ve durmadan bunlar tarafından biçimlendirilmemize izin vermemizin en azından bir sebebi de ahlakidir.
Ama hepsi bu kadar değil. Çünkü insan bir kez sahip olduğu şeyi yalnızca kullanmaz; artık ona ihtiyaç da duyar. Kullanım için bir kez ray döşenmişse üzerinden tekrar tekrar geçilmesi beklenir. Sonunda sahip olduğumuz şey ihtiyaç duyduğumuz şey değildir; ihtiyaç duyduğumuz şey, sahip olduğumuz şeydir. O andaki mülkiyet durumu ruhsal bakımdan donup olağan duruma dönüşür. Başka bir deyişle, bir kez sahip olunan markalı ürün eksildiğinde yalnızca bir boşluk oluşmaz; açlık doğar. — Üstelik her zaman bir şey eksilir. Çünkü bütün metalar, üretimin şansına (ve hesabına) uygun olarak, en dar anlamda ekmek ve tereyağı gibi tüketim malları olmasalar bile kullanıldıkça tükenen mallardır. Böylece bunların eksilmesini kullanıcı bizzat sağlar. Dolayısıyla bir nesneye sahip olup onu tükettiğinde yeniden ona ihtiyaç duyar: Gereksinim tüketimin hemen ardından gelir. Bir bakıma «bağımlılık», günümüz gereksiniminin modelidir. Bununla, gereksinimlerin varlıklarını ve nasıl olduklarını belirli metaların fiilen var olmasına borçlu oldukları söylenmiş olur.
Bu metalar arasında en incelikle tasarlanmış olanlar, nitelikleri sayesinde biriken gereksinimler yaratanlardır. Tanrı’nın ya da doğanın insana Coca-Cola için «temel bir gereksinim» aşılamış olduğunu üretildiği ülkede bile kimse öne sürmez. Fakat orada susuzluk Coca-Cola’ya alışmıştır; üstelik —asıl önemli noktaya burada geliyoruz— içeceğin gizli ve son işlevi susuzluğu gidermek değil, susuzluk üretmek, hem de Coca-Cola’ya özgü bir susuzluk üretmektir. — Böylece burada talep arzın ürünüdür; gereksinim ürünün ürünüdür. Aynı zamanda ürünün ürettiği gereksinim, ürünün giderek artan üretiminin sürdürülmesini güvence altına alır. —
Bu son örnek, sunulanları «bugünün buyrukları» diye adlandırırken bunların buyurucu niteliğinin küçümsenmemesi gerektiğini gösteriyor. Gerçek buyuruculuk yalnızca açık emir cümlelerinde, «Mozart marka iç çamaşırını satın al! Hemen satın al! Mutlaka almalısın!» diye gürleyen reklam buyruğunda değildir. Çünkü insan daha baştan olası sahibi olarak muhatap alınsa bile, biraz özdenetimle bu buyruğa direnebilir. Buyuruculuk asıl ürünlere sahip olmanın kendisinde yatar. Bunların buyrukları sessiz olsa da gerçekten itiraz kabul etmez. Satın alınmış her meta, kullanılabilirliğini korumak ya da hiç değilse hemen işe yaramaz hale gelmemek için (saygınlık bakımından da, kendisiyle denk nesneler arasında bulunmak için) başka metaların da satın alınmasını ister. Her meta bir başkasına, hayır, başkalarına susamıştır. Üstelik her biri bizi de başkalarına susatır: Meta satın almak kolay, metaya sahip olmak zordur. Çünkü meta sahibi artık onun susuzluğunu (sabun tozuna, benzine duyduğu susuzluğu) kendi susuzluğu haline getirmek zorundadır. Mülkü haline gelmiş nesnelerin sürekli artan ağızlarını doyurmak ona ne kadar güç gelirse gelsin bunların gereksinimlerini üstlenmekten başka çaresi yoktur; üstelik farkına varmadan üstlenir. A’ya ihtiyaç duyan B’ye de ihtiyaç duymalı, B’ye ihtiyaç duyan C’ye de. Dolayısıyla (Coca-Cola örneğinde olduğu gibi) yalnızca tekrar tekrar A’ya değil, bütün meta kuşaklarına ihtiyaç duyar: A’nın istediği B’ye, B’nin talep ettiği C’ye, C’nin çağırdığı D’ye ve böylece sonsuza dek. Her satın alışta kendi kendisini satar. Her alış, tavşanlar gibi çoğalıp biriken ve kendisinin maddi olarak beslemesini bekleyen bir meta ailesiyle yapılan bir tür evlilik gibidir. Bunun bir yandan belli bir kolaylığı vardır: Nasıl yaşayacağı hakkında artık pek düşünmek, kendi kararlarını vermek zorunda kalmaz; çünkü susamış meta ailesinin üyeleri her gün ne yapması gerektiğini ona söyler ve «zaman geçer». Öte yandan bu, kendisini hareket ettiren binlerce aile üyesi tarafından çalıştırılması, yönetilmesi ve kovalanması; yaşamını bir buyruğun altında geçirmesi; gelecekteki gereksinimlerinin seçiminin daima önceden yapılmış olması; dolayısıyla kendine özgü bir gereksinimi dile getirmek, hatta hissetmek için asla zaman ya da özgürlük bulamaması anlamına gelir. —
Saf biri böyle «susamış metalara» bulaşmamamız konusunda uyaracaktır. Ama bu elbette gülünçtür; çünkü susamayan meta yoktur. Bunun sebebi susayanın tek tek metalar olmamasıdır; susayan bir bütün olarak metalar evrenidir. «Şeylerin susuzluğu» dediğimiz şey üretimin karşılıklı bağımlılığından, yani bütün ürünlerin birbirleriyle ilişkili ve birbirlerine bağımlı olmasından başka bir şey değildir. Bu metalar ve üretim evreninin dışında kalmak elbette olanaksızdır; tıpkı dünyanın dışında kalmaya, yani var olup dünyada bulunmamaya çalışmanın olanaksız olması gibi. Bir budala, dünyamızı kuran aygıtların ya da güçlerin yalnızca birkaçından, örneğin elektrikten bağımsızlaşmayı denese, çok geçmeden mahvolur. Bugün doğmuş biri olarak isteyerek ya da istemeyerek parçası olduğumuz sistemde boşluklar bırakmayı göze alamayız; çünkü böyle yaparsak sistemin bütününü yitiririz.
Bize «buyurulan» diye sunulan ve öyle satın aldığımız her metanın, bizim gereksinimlerimize dönüşen gereksinimler taşıması olgusu, kalıp görüngüsünün doruk noktasıdır. Çünkü artık bizim gereksinimlerimiz, metaların kendi gereksinimlerinin izlerinden ya da yeniden üretimlerinden başka bir şey değildir. Ve yarın neye ihtiyaç duyacağımız ne yıldızlarda yazılıdır ne kendi göğsümüzde, hatta kendi midemizde bile. Evvelsi gün aldığımız buzdolabında, dün aldığımız radyoda, bugün aldığımız televizyonda yazılıdır; yarın bunların gereksinim buyruklarını yüreğimiz çarparak dinleyeceğiz.
§22. Ekonomik Varlıkbilimin Birinci Aksiyomu: Yalnızca Bir Kez Var Olan, Var Değildir — Fotoğraf Çekmek Üzerine Ara Açıklama
Az önce yalnızca deneyimlerimizin değil, gereksinimlerimizin bile modellenmesinin kalıbın en yüksek başarısı olduğunu söylemiştik. Modellemenin nesneleri, daha doğrusu kurbanları olarak yalnızca kendimize baktığımız sürece bu kuşkusuz doğrudur; çünkü gereksinimlerimizden daha derinde bulunan bir katmanın varlığı pek düşünülemez. Ancak kalıbın işlevini böylece henüz tam olarak anlatmış olmayız.
Çünkü kalıplar yalnızca bizi değil, dünyanın kendisini de biçimlendirir. Bu iddia ilk bakışta seri üretim olgusundan başka bir şey anlatmıyor gibi göründüğü için apaçık gelebilir. Fakat sanıldığı kadar apaçık olmadığı, başlangıçtaki örnek alanımıza, radyo ve televizyondaki hayalet üretimine yeniden döndüğümüzde belirginleşir. Bu durumda iddiamız şu anlama gelir: Yayınların yeniden üretimleri olarak bize ulaştığı yapay «dünya» modelleri, yalnızca bizi ve dünya tasarımımızı değil, dünyanın kendisini, gerçek dünyayı biçimlendirir. Biçimlendirme bumerang etkisi yaratır; yalan kendi kendisini doğru hale getirir; kısacası gerçek olan, kendi görüntülerinin kopyasına dönüşür.
Gerçek olanın nasıl kendi görüntülerinin kopyasına dönüştüğünü anlamak için oldukça geriye dönmemiz gerekiyor.
Başta eve teslim edilen gerçek ya da sözde gerçek olayların, bu teslimat sayesinde metaya; her olay sayısız örnek halinde eve teslim edildiği için de kitle metasına dönüştüğünü saptamıştık. Olay ile yayın arasındaki ilişki, dolayısıyla model ile yeniden üretilmiş meta arasındaki özel ilişkinin bir alt türüdür.
Fakat model ile yeniden üretimin hangisinin gerçek olduğu —ekonomik anlamda «gerçek» olduğu— sorulursa yanıt şudur: Yeniden üretim, yeniden üretilmiş meta. Çünkü model zaten yalnızca onun uğruna var olur. Meta ne kadar çok örnek halinde satılabiliyorsa o kadar gerçektir; modeli de ancak örnek oluşturma niteliğiyle yeniden üretimlerin olabilecek en yüksek satış düzeyinde «gerçekleştirilmesini» mümkün kıldığı ölçüde gerçektir. Geliştirilmiş bir ekonomik varlıkbilim, yani bugünkü üretimin ve satışın perspektifinden görünen varlığa ilişkin bir öğreti bulunsaydı, birinci aksiyomu şöyle olurdu: «Gerçeklik yeniden üretim aracılığıyla üretilir; ‘varlık’ ancak çoğul halde, ancak seri olarak vardır.» — Tersine çevrilmiş biçimiyse şöyle: «Bir kez olan hiç olmamıştır; yalnızca bir kez var olan ‘var’ değildir; tekil olan henüz yokluğa aittir.»[71]
Bu aksiyom saçma geliyor; gerçekten de anlaşılması zordur. Çünkü «var» saydığı şey ne «tümel» ne «tekil»dir; üçüncü bir şey, seridir. Dolayısıyla alıştığımız klasik adcılık-gerçekçilik karşıtlığına çapraz durur. Ama bu, aksiyomun biz bugünkü insanların, özellikle de aramızdaki en az felsefeyle ilgilenenlerin iliklerine işlemiş olmasına engel olmaz:
Yolculuk yapan insanları, özellikle ileri derecede sanayileşmiş ülkelerden gelenleri Roma’da ya da Floransa’da gözlemleme fırsatı bulan herkes, biricik olan şeylerle karşılaşmanın onları ne ölçüde rahatsız ettiğini fark etmiştir.[72] Yani seri ürünlerle dolu dünyada tek örnek halinde duran büyük tarihsel nesnelerle karşılaşmanın. Gerçekten de bu yolcuların hemen hepsi söz konusu rahatsızlığa karşı bir çareyi yanlarında taşır: Bir tür şırıngadır bu; uygulanması ruhsal huzurlarını hemen geri kazanmalarını sağlar. Daha kesin söylersek, güzelliği ya da sınıflandırılamazlığı yüzünden kendilerini fazlasıyla rahatsız eden biricik şeyi derhal «konu»ya çevirebilecekleri bir aygıttır. Bu aygıt çok belirli her bir «belirli tanımlığı» «belirsiz bir tanımlık» haline getirmelerini, yani yeniden üretim evreninde bir yeniden üretim olarak meşru yer edinebilecek hale sokmalarını sağlar. Kısacası hepsinin yanında bir fotoğraf makinesi vardır. Böylece nesnelerine dokunmaları bile gerekmeyen büyücüler gibi sürüler halinde dünyayı dolaşırlar; «doğasını düzeltmek için», pour corriger sa nature: Seri üretim evreninin içinde tek olmasından kaynaklanan, her nesnenin taşıdığı kusuru gidermek; o zamana kadar dışında kaldığı seri üretim evrenine yeniden üretim aracılığıyla katmak, yani onu fotoğrafla «kaydetmek» için. Deklanşöre basarak bunu yaptıklarında rahatlarlar.
Fakat bu «kaydetme», aynı zamanda «yanına alma» anlamına da gelir. Çünkü bu büyücülerin yeniden üretim yoluyla başardığı şey, nesnelere artık «sahip» olmalarıdır. «Yalnızca suret halinde» diye eklemeyin. Çünkü nesnelere bu şekilde «sahip» olmaları, tam da alıştıkları sahip olma biçimidir. Ancak nesnelere suret halinde sahip olduklarında onlara «sahip» olmuş olurlar. Suretler arasında yaşamaktan başka bir yer bilmiyorlardır artık —çünkü dünyalarında birlikte, arasında ve sayesinde yaşadıkları seri metaların hepsi birer yeniden üretim, modellerin birer kopyasıdır—; bu yüzden onlar için gerçek olan şey kopyalardır. Gördükleri şeyi fotoğraflamazlar —çünkü gördükleri şeyi yalnızca fotoğraflamak için görürler; fotoğrafladıklarını da yalnızca sahip olmak için fotoğraflarlar—; aynı ölçüde fotoğrafladıkları şey de onlar açısından «gerçek olan» değildir. «Gerçek» olan çekilmiş fotoğraftır; yani seri üretim evrenine kabul edilmiş, yeniden üretim serisinin kendilerine ait olmuş örnekleridir. Varlıkbilimsel olarak söylersek «var olmak = algılanmak» anlamındaki esse = percipi yerine «var olmak = sahip olunmak» anlamındaki esse = haberi‘yi koymuşlardır.[73] Onlar için «gerçek» olan aslında Venedik’teki San Marco Meydanı değil, Wuppertal’de, Sheffield’da ya da Detroit’te fotoğraf albümlerinin içinde bulunan meydandır. Bunun bir başka anlamı da şudur: Önemli olan orada bulunmak değil, yalnızca orada bulunmuş olmaktır. Bunun sebebi sadece orada bulunmuş olmanın memleketlerindeki saygınlıklarını artırması da değildir; yalnızca geçmişte yaşanmış olanın güvenli bir mülk oluşturmasıdır. Şimdide mevcut olan, geçiciliği nedeniyle «elde tutulamaz»; tutulamayan, gerçek değeri ve getirisi olmayan bir mal olarak kalır, hatta kalamaz. Oysa geçmişte yaşanmış olan, görüntü aracılığıyla bir nesneye ve dolayısıyla mülkiyete dönüştüğü için tek gerçek olandır. Varlıkbilimsel ifadeyle: «Yalnızca olmuş olmak, var olmaktır.» — Bu büyücüler arasında —gerçi son derece olanaksız, çünkü fotoğrafçılıkla felsefe birbirini dışlıyor gibi görünüyor— yalnızca başkalarına katılmakla kalmayıp ne yaptığının bilincinde olan biri bulunsaydı fotoğraf çekmekle geçirdiği yaşamını şöyle haklı çıkarırdı: «Geçmişte yaşadığım her şeyi yeniden üretime, dolayısıyla fiziksel bir nesneye dönüştürdüğüm için; çoğunu siyah beyaz, bazılarını renkli, birkaçını hareketli olarak eve taşıyıp artık hep elimde tutabildiğim için yaşamımda hiçbir şey boşuna, hiçbir şey boşa harcanmış, hiçbir şey getirisi olmayan bir şey olmadı. Her şey artık vardır, çünkü kalır; her şey artık vardır, çünkü görüntü olmuştur.» Demek ki «var olmak», olmuş olmak, yeniden üretilmiş olmak, görüntü olmak ve mülk olmak demektir. —
Yeniden üretim tekniğiyle (haklı olarak «yeniden üretici» denen) hatırlama arasındaki yakın ilişkiyi daha fazla incelemek konudan fazla uzaklaştırır. Burada yalnızca bu ilişkinin ikircikli olduğunu belirtelim: Bir yandan fotoğraflar bize hatırlatır; öte yandan —ve daha önemlisi— nesneye dönüşmüş hatıralıklar, bir ruh hali ya da bir edim olarak hatırlamayı köreltmiş ve onun yerini almıştır. Çağdaş insan kendisini hâlâ bir «yaşam» olarak görmeye, kendisi hakkında özyaşamöyküsel bir görüntü oluşturmaya değer veriyorsa bu görüntüyü çektiği fotoğraflardan kurar. Geçmişe ait görüntülerin artık çağrılmasına gerek kalmaz; albümün sayfaları açılır. Görüntülerin yükselmesine gerek yoktur; en fazla albümün derinliklerinden çıkarlar. Geçmişi yalnızca orada yatar; tıpkı San Marco Bazilikası gibi. Geçmişini ancak oraya yapıştırılmış ve böylece bir daha yitirilmeyecek anlık fotoğraflarla yeniden kurar; günlüğünü yalnızca bu albüm biçiminde tutar. — Böylece yeniden kurulmuş yaşamının neredeyse yalnızca gezilerden ve yolculuklardan oluşması, öteki her şeyin «yaşam» sayılmaması da bir yan not. —
Temelde, özyaşamöyküsü ilkesi olarak zafere ulaşan artık müze ilkesidir. Her insan kendi yaşamıyla görüntülerden oluşan bir seri, bir tür «özyaşamöyküsü galerisi» biçiminde karşılaşır. Böylece geçmişte yaşanmış bir şey olarak da karşılaşmaz artık; çünkü bütün geçmiş, sahip olunabilir ve şimdide mevcut görüntü olmanın tek düzlemine yansıtılmıştır. Ey zaman, iğnen nerede?
Bay Schmid’e ya da Bay Smith’e bir İtalya yolculuğu önerilse, ancak yol boyunca kesinlikle fotoğraf çekmemesi, yani öbür gün için hiçbir anı hazırlamaması koşulu getirilse, bu daveti herhalde israf, dolayısıyla neredeyse ahlaka aykırı bir dayatma olarak reddederdi. Böyle bir yolculuğa zorlanırsa yolda paniğe kapılırdı; çünkü şimdiki zamanla ve «fotoğraflanmak üzere bekleyen» bütün görülecek yerlerle ne yapacağını, kısacası kendisini nereye koyacağını bilemezdi. — Seyahat acentelerinin «Güzel Venedik’i ziyaret edin» diye değil, «Unutulmaz Venedik’i ziyaret edin» diye çağrı yapması bütünüyle tutarlıdır. Venedik daha görülmeden unutulmaz sayılır. Güzel olduğu için değil, unutulmaz olduğu için ziyaret edilmelidir; tıpkı bir pantolonun yırtılmaz olduğu için satın alınması gerektiği gibi. Güzel olduğu için unutulmaz değildir; unutulmazlığı garanti edildiği için yolcu onun güzel olduğuna da güvenebilir. Ama böyle yolculuk eden biri için şimdiki zaman, «olmuş olacak»ın aracına indirgenmiştir; gelecekte geçmişte kalmış olmayı anlatan zamanın (Futurum II) tek geçerli yeniden üretim metasının, kendi başına sözü edilmeye bile değmeyen bahanesine dönüşmüştür. Dolayısıyla gerçek dışı ve hayaletimsi bir şeye. — İnsanların yalnızca yolculuk ederken böyle davranmadıklarını vurgulamaya herhalde gerek yoktur.
§23. Ekonomik Varlıkbilimin İkinci Aksiyomu: «Değerlendirilemeyen Şey Var Değildir»
Varsayımsal ekonomik varlıkbilimcilerin gözünde biricik örneğe tanınan saygınlık ne kadar azsa, üretilmemiş şeylerin genel olarak, yani doğal nesnelerin varlıkbilimsel saygınlığı da o kadar azdır. Özellikle seri üretim sırasında arta kalan, işe yaramayan doğal öğelerin. Bunlar, ekonomik bakımdan hiçbir işe yaramadıklarından var olmamaktan, yani fiilen ortadan kaldırılmaktan başka bir şeyi hak etmeyen ölü ağırlıklar sayılır. Bu yüzden ekonomik varlıkbilimin ikinci aksiyomu şöyledir: «Değerlendirilemeyen şey var değildir; ya da var olmaya değmez.» Ekonomik koşullara göre her şeyin ve herkesin böyle değersiz bir şeye dönüşebileceğini, dolayısıyla tasfiye artığı olmaya mahkûm edilebileceğini —insanların da radyoaktivite bulaşmış nükleer atıklardan farklı görülmediğini— çağımız yeterince açık biçimde kanıtlıyor.
Dolayısıyla gereksinimleri gidermek için tasarlanmış (ya da giderecekleri gereksinimleri kendileri «tasarlamış») seri üretimden çıkmış hazır ürünlerin gerçek varlığıyla karşılaştırıldığında, ekonomik varlıkbilimcinin gözünde doğa bir bütün olarak, uçsuz bucaksız büyüklüğüne rağmen, tasarlanmış olanın, yani onun açısından «ilahi inayet» alanını oluşturan şeyin dışına düşer. Kendi başına onun gözünde yalnızca κατὰ συμβεβηκός, yani rastlantısal olarak vardır; gerçi ürünlerin ham maddesi olarak «varlık» ve «değer» kazanır. Ama bu ikisi de doğaya kendisinden elde edilebilecek ürünlerce verilmiş, hatta önceden verilmiştir. Doğanın gerçekten getirisi olmayan öğeleri, yani üreticinin kullanmak şöyle dursun tasfiye bile edemediği parçaları, evrenin gereğinden çok fazla olan fazlası, örneğin Samanyolu, üretici bunların varlığını kabul ettiği ölçüde onun gözünde metafizik bir skandaldır: Hiçbir şeyle mazur gösterilemeyen, hiçbir sebep olmadan kurulmuş, bir bakıma yalnızca kozmik ticaret beceriksizliğiyle açıklanabilecek bir malzeme yığını. Günümüzün «dünyanın anlamsızlığı» üzerine nihilist yakınması, herhalde en azından sanayi çağının dünya acısını da dile getirir. Bu acının temelinde, evrendeki gereğinden çok fazla şeyin sonuçta kullanılamaz, getirisi olmayan, gereksiz, boşa harcanmış, hiçbir işe yaramayan bir şey olduğu ve anlaşılmaz sebeplerle kendisine verilmiş uzamda metafizik biçimde yan gelip yatmaktan başka yapacağı hiçbir şey bulunmadığı kuşkusu yatar.[74]
Ama bir koşul koymuştum: «İşe yaramayan şeyin varlığını kabul ettiği ölçüde.» Çünkü çoğunlukla işe yaramayan şeyin varlığına hiç yer tanınmaz; tıpkı klasik kötülük sorununu açıklama sistemlerinde, örneğin Plotinos’unkinde, kötüye (κακόν) yer tanınmaması gibi. Böyle sistemlerde kötülük belirli bir sistem konumuna «yerleştirilir» ve böylece olumsuz niteliğinden arındırılır.[75] Elbette bu benzetme, ekonomik varlıkbilimin düzenli bir kötülük savunusu geliştirdiği, «değerlendirilemeyecek hiçbir şey yoktur» biçiminde bir öğreti ortaya koyduğu anlamına gelmez. Zaten orada açıkça dile getirilmiş öğretilerden söz edilemez. Fakat her olası savdan daha güçlü kanıt olan uygulaması, sanki doğayı alt etme yönündeki sportif bir hırsla ateşlenmiş gibidir. Doğaya «göstermek», metafizik aylaklığının sonunda ona hiçbir yarar sağlamayacağını; nazlanmasının, direnmesinin, üretim evreninden bağımsız olma iddiasının boşuna olduğunu kanıtlamak ister. Doğaya zorla sahip olmak, ondan çocuklar elde etmek, doğurganlığını zorla ortaya çıkarmak; en saçma gereksinimler icat edip üreterek, hatta bunları doğanın atıklarına uyarlayarak bile olsa, doğanın son parçasına kadar kullanılabileceğini gözlerinin önünde göstermek ister. Bu meydan okuyan tutum ne kadar yenilmez bir özgüvene sahip ve Titanlara yaraşır görünse de korkudan ve titremeden bütünüyle uzak değildir. Sanayi çağının dünya acısı Titan’a da eşlik eder; meydan okuduğu şeyin aşırı bolluğuna yetişememe korkusu ona da eşlik eder. Saldırıya uğrayanın (belki doğurganlığının büyük bölümünü soğukça ve küçümsemeyle kendisine saklayarak) aşırı fayda üretimiyle öç almasından korkar. Bu korkunun eşlik ettiği mücadele giderek hummalı biçimler alır. Üstelik zorla ele geçirilen doğa dünyası her kucaklaşmadan sonra yeniden bakirleşmiş gibi ortaya çıktığı, her sabah kendisine yapılanı zerre kadar hatırlamıyormuş gibi göründüğü için mücadele Sisifosvari bir öfkeye kadar yükselir. —
Fakat bu sakıncalı ve bütünüyle inandırıcı olmayan mitolojik görüntüyü bırakalım. Burada fiilen işleyen düstur her durumda şudur: «Değerlendirilemeyecek hiçbir şey bulunmamalıdır.» Bunun olumlu buyruk biçimi: «Her şeyi değerlendirilebilir hale getir!» Bir bakıma ekonomik varlıkbilim aynı zamanda bir etiktir: Dünya karmaşasını ham maddelik, «günahkârlık», «aslına uygun olmama» durumundan kurtarmayı görev edinir. Böylece «aslına uygun olmayan»ı «aslına uygun olana», karmaşayı bir ürünler evrenine dönüştürmeyi, kısacası hazır metaların bir «altın çağını», aetas aurea‘yı getirmeyi amaçlar. Öyle ki «günlerin sonunda karmaşa milyonlarca olgun, ince, altın biçimle bütünüyle mayalanmış ve ateşte işlenmiş Apolloncu bir oluşum olarak dursun.»[76]
Ekonomik varlıkbilimin böylece bir haklı çıkarma öğretisi olduğu burada kullanılan ifadelerden de anlaşılır. Önceden rastlantısal, tamamlanmamış bir dünya olarak bulunan şey, artık üretme işleminin ve hazır metaların vazgeçilmez malzemesi olduğu ortaya çıktığında haklı çıkarılır. Bununla birlikte üreten insanın kendi varlığı da haklı çıkarılır; çünkü onun alın teri dökerek yaptığı iş olmadan dünyanın dönüştürülmesi ve kurtarılması gerçekleşmeyecektir. Demek ki ekonomik varlıkbilimcinin gözünde görevimiz dünyayı «kendisine getirmek» ve bu amaca ulaşmasını sağlamak için dünyayı bize, yüksek fırınlara, fabrikalara, elektrik santrallerine, nükleer reaktörlere, radyo ve televizyon istasyonlarına getirmektir. Bunlar insanın dünyayı bir bütün olarak dönüştürmeye çalıştığı «varlık evleri»dir. Bu görevin büyüklüğü karşısında klasik homo faber tanımı, bu dönüştürme ateşiyle yanıp tutuşan insana artık uymaz. Çünkü klasik homo faber, dünyanın kendisinin öngörmediği kendine özgü dünyayı üretmek için dünyanın parçalarını kullanmakla yetiniyor, kendi yazgısını ve özgürlüğünü bunda görüyordu. İhtiyaç duymadıklarına dokunmuyordu. Bugünün insanı ise dünyayı bütün olarak eo ipso, yani kendiliğinden, yalnızca malzeme olarak görür. Var olanı sağlam ve kullanılmamış bırakmaktansa kendisine yeni gereksinimler dayatmayı tercih eder; dünyayı bütün olarak işlemek, dönüştürmek, «tamamlamak» ister. İddiası dinsel ya da felsefi-sistematik iddiadan daha küçük, daha az evrensel değildir. O, varlığın demircisidir; en azından çobanıdır.
Heidegger’in bu ifadesiyle, kuşkusuz Heideggerci olmayan bu bağlamda karşılaşmak şaşırtıcı gelebilir. Elbette «çoban»la «demirci» arasındaki, «varlık» için «dil»i «ev» olarak gösteren Heidegger[77] ile dünyayı yukarıda sayılan dönüştürme, yetiştirme ve kesimevlerine yerleştiren ekonomik varlıkbilim arasındaki uçurum ölçülemez genişliktedir. Ama bir ortaklıkları olduğu tartışmasızdır: Varlığın bizim yardımımıza gereksinim duyduğu, kendiliğinden «bir eve yerleştirilmeye» ihtiyaç duyduğu, biz olmadan bir an bile yaşayamayacağı, kendi başına kendisini idare edemeyeceği, ancak bizim yanımızda bir ahır ve yer bulabileceği şeklindeki son derece tuhaf temel varsayım. Her iki durumda da «idealizm»e (bizim tanımımızdaki anlamıyla) gerçekçi bir kök ve haklılık kazandırılmaya çalışılır. Bunun yolu da dünyaya ya da varlığın kendisine benim dünyam haline gelme gereksiniminin yakıştırılmasıdır. Her iki felsefenin temelinde insana metafizik bir görev yakıştırma, onu bir görevle yükümlü olduğuna inandırma ya da zaten yapmakta olduğu şeyi sonradan, ex post, görev olarak haklı çıkarma isteği yatar. Bu istek elbette anlaşılmaz değildir. Her iki durumda da bugünkü «insanın evrendeki konumu»na, daha doğrusu insanın evrende ayrıcalıklı bir konumunun bulunmayışına; doğalcılık tarafından milyarlarca başka doğa parçası arasında tek bir doğa parçasına indirgenmiş ve insanmerkezci ayrıcalığı yanılsamasından yoksun kalmış oluşuna karşı umutsuz itirazlar söz konusudur. Her iki felsefe de ayrıcalıksızlığa dayanmanın, ona katlanmanın ne kadar anlatılmaz derecede zor olduğuna tanıklık eder. Çünkü her ikisinde de insanın özel bir konumunu, görevi ve dünya için vazgeçilmezliğini arka kapıdan içeri sokma girişimi yapılır. «Çoban» sürünün merkezidir; bu sıfatıyla kendisi koyun değildir. İnsan «varlığın çobanı» ya da dünyanın çobanı olduğunda, dünya ile aynı anlamda değil, özel ve farklı bir anlamda «vardır»; metafizik onurunun kalkanı yeniden parlar. «Dünyanın demircisi» için de aynı şey geçerlidir. — Elbette her iki felsefede de mahcup bir insanmerkezcilik, onun yeni bir çeşidi söz konusudur; çünkü iddiaları esasen dünyanın insan için olduğu değil, tersine insanın dünya için olduğudur. Her ikisinde de insana verilen rol, kozmik bir özgecinin, ilgilendiği şeylere kendisi sahip olmayan ve yalnızca dünyanın ve varlığın iyiliğini gözeten kozmik bir yöneticinin rolüdür. —
Bugünün birbirinden böylesine farklı felsefelerinin, bugünün felsefeleri olmaları bakımından daha eski hiçbir felsefeyle paylaşmadıkları temel tezleri paylaştıklarını görmek ne kadar etkileyici olursa olsun, konumuz açısından belirleyici olan yalnızca ekonomik varlıkbilimdir. Yani dünyanın olduğu haliyle tamamlanmış, gerçek bir dünya olmadığı, aslında henüz var bile olmadığı; ancak bizim tarafımızdan işlenip tamamlandığında ve dolaşıma sokulduğunda, dolayısıyla dünya olarak ortadan kaldırıldığında doğru ve gerçek anlamda var hale geldiği inancı.
Bu felsefe için, kullanılmayan, işlenmeyen, dolaşıma sokulmayan, birine satılmayan olayların bulunması; adsız ve hiçbir amaç gütmeden ortaya çıkıp sürüp gittikten sonra yeniden hiçliğe karışması dayanılmaz bir düşüncedir. Tıpkı herhangi bir yerde hasat edilmeksizin çürümeye bırakılacak buğday tarlalarının ya da meyve bahçelerinin bulunması düşüncesinin bize dayanılmaz gelmesi gibi. Yalnızca var olan, var olmayan gibidir. Yalnızca var olan, boşa harcanmıştır. Var olacaksa hasat edilmesi gerekir. Olayların ve tarihin bu hasadı büyük ölçüde yayınlarda yapılır: Ölmekte olan kişi yayınlanırsa kurtarılmış; yenilgi çoğaltılırsa kazanılmış; yalnız başına edilen dua milyonlarca kez yeniden üretilirse kabul edilmiş olur. Ancak şimdi, ancak burada var olurlar. Herkese ait hale gelmeden önce ne oldukları ise özsüz bir görünüşün içinde alacakaranlığa karışır. —
§24. Hayaletler Yalnızca Dünya Deneyiminin Değil, Dünyanın Kendisinin de Kalıplarıdır — Gerçek Olan, Kendi Yeniden Üretimlerinin Yeniden Üretimi Olarak
Ekonomik varlıkbilim bakımından «gerçekten var olan», ne tekil nesne ne de doğadır; yalnızca yeniden üretim dizileri halinde mevcut tamamlanmış ürünlerin toplamıdır. Bu ürünler için esas olan, gereksinimi giderme işlevlerinden başka bir şey olmamaya; kendilerini satılabilir ve kullanılabilir kılan nitelikten başka hiçbir şeyden oluşmamaya çalışmalarıdır. Hiçbir ürün bu hedefe bütünüyle ulaşamaz. Her biri yalnızca hacmi, ağırlığı ve kullanımının getirdiği zahmet yüzünden bile talebin istemediği, alıcının sineye çekmek zorunda kaldığı özelliklerden oluşan bir günah yükünü sürükler. Biraz tuhaf bir anlamda her ürün, tıpkı ruh gibi, bir bedene zincirlenmekten, doğanın parçası olmaktan utanıyor gibidir. İzlediği ideal, bu bedensel kalıntıyı sonsuz küçük bir asgariye indirgemek, bir bakıma meleksi bir varoluşa ulaşmaktır.[78]
Bu yalnızca fiziksel ürünler için değil, bütün ürünler için geçerlidir; yalnızca fiziksel ürünlerin yapıldığı fiziksel madde için değil, işlenen her malzeme için de. Dolayısıyla «yayınlar» halinde işlenen malzeme, yani olaylar için de geçerlidir.
Olaylar «doğal olarak», tekil olaylar halinde meydana geldiklerinde hiçbir işe yaramaz; ham maddedirler; kullanılamaz özelliklerden oluşan bir günah yükünü beraberlerinde sürüklerler; ekonomik varlıkbilimin sansüründen «geçemezler». Bir işe yaramaları için çoğaltılmaları gerekir. Ham hallerini çoğaltmanın anlamsız olması nedeniyle ayrıca «elekten geçirilmeleri», bir bakıma önce püre makinesinden geçirilip süzülmeleri gerekir. Ancak bu «süzülmüş» durumda geçerli olurlar. Olayın «gerçekte» ne olduğu, nasıl gerçekleştiği sorusu, bir metadan söz edildiği için yersiz bir sorudur. Tüketime hazır reçelin karşısında da hangi özgün meyvelerin makineden geçirilip reçele dönüştürüldüğü sorulmaz. Tersine ürünün önünde, eğer kullanıldığında iş görüyorsa, gereken şey olduğu ortaya çıkıyorsa ve bu işe yararlılıkta tükenerek kendisini kanıtlıyorsa «İşte hakiki olan budur» denir.
Ürünün ve metanın bu hakikat kavramı, yani işleyerek kendini kanıtlama, «elekten geçirilmiş durumda» radyo ya da televizyon yayını olarak gelen olaylarda en eksiksiz biçimde karşılanır. Üzerlerine çöken hiçbir ölü ağırlık, tüketicilerin sineye çekmeleri gereken hiçbir şey yoktur: Ne yollar, ne zahmetler, ne tehlikeler. Hatta kusursuzluk öylesine ileri gider ki tüketimden sonra geriye artık hiçbir kalıntı, hiçbir çekirdek, kıl ya da kemik bile kalmaz. Ürünün kendisi dahi kalmaz (örneğin okunduktan sonra kitabın kalması gibi). Tüketim malı tıpkı bir hap gibi tüketim sırasında eriyip kaybolmuştur. Tüketicinin meta aracılığıyla yeniden kitle insanına dönüştürülmesinden oluşan görünmez etki dışında her şey eskisi gibidir. Hiçbir şeyin kaldırılması ya da yıkanması gerekmez; hiçbir şey olmamıştır, hiçbir şey kalmamıştır, hiçbir şey kalmaz. Sonuçsuzluk kusursuzdur. Tüketicinin istenmeyen bir kültür malları yığınına katlanmak zorunda kalması tehlikesine her türlü engel konmuştur. Hiçbir eğitim tehlikesi yoktur. —
Ama bu betimleme hâlâ yetersizdir. Yapay ürün olan yalnızca ekmeğimiz değildir; onun ham maddesi olan tahıl da daha büyürken bile ürün olarak kullanılmasına en uygun biçimde ve en uygun tür olarak büyüyecek şekilde yetiştirilir. Kültürün, özellikle günümüzün kitlesel üretiminin özü yalnızca kaderin armağan ettiği malzemeyi sonradan işlemek değil, malzemenin kendisini daha baştan yönlendirmektir. Gerçekten de hiçbir üretim, ham maddeye olabildiğince erken müdahale etmeye, yani ona herhangi bir zaman boyunca «yalnızca ham madde» olma fırsatı bırakmamaya; onu daha baştan işe koşup oluş sürecini üretimin ilk aşamasına dönüştürmeye çalışmaktan geri kalmaz. Bu, «yayınlar» üretim dalı için de geçerlidir. Yayınların ham maddesinin büyük bölümü olaylardan oluşur. Bu nedenle olayları da daha baştan yetiştirmeye, yani tamamlanmış meta olarak işlev görmelerine elverişli biçimde meydana getirmeye; onlara olabildiğince erken, hatta en baştan, yeniden üretime en uygun niteliği kazandırmaya; böylece yeniden üretimlerine güçlük çıkarmadan altlık oluşturabilmelerini sağlamaya çalışılır. Dolayısıyla gerçek olan, sözde örnek model, gelecekteki olası görüntülerine uygun olması için, kendi yeniden üretimlerinin görüntüsüne göre yeniden biçimlendirilmelidir. Günün olayları, kopyalarının beklentilerini önceden karşılayarak onların ardından gelmelidir. Gerçekten de yalnızca yayın olarak kullanılabilsinler diye belirli biçimde gerçekleşen sayısız olay şimdiden vardır; hatta yalnızca yayın olarak istenmeleri ya da gereksinim duyulmaları yüzünden gerçekleşen olaylar bile vardır. Bu gibi durumlarda gerçekliğin nerede bittiğini, oyunun nerede başladığını artık belirleyemeyiz. «Yargıçlar, tanıklar ve avukatlar … belki on milyon insanın kendilerini izlediği gerçeğinin bilincinde olarak görevlerini yürütmek zorundaysalar, tiyatro oynama ayartısı karşı konulmaz hale gelmek zorundadır.» (Yargıç Medina’nın sözü, New York Herald, 13 Eylül 1954.) Hatta gerçekliğin nerede bittiği ve görünüşün nerede başladığı sorusu artık yanlış kurulmuştur. Çünkü radyo, ekran ve hayalet tüketimi, toplumsal gerçeklik bakımından öylesine büyük ve güçlü olgulardır ki günümüzün öteki gerçekliklerinin çoğuyla mücadele edebilir; «gerçek olan»ın ne olduğunu, «gerçekte nasıl gerçekleştiğini» kendileri belirleyebilirler. Karl Kraus’un zamanında bile bir skandalı yerdiğini düşündüğü şu dizeler:
«Başlangıçta basın vardı,
sonra dünya ortaya çıktı»
artık zararsız kalmıştır. Çünkü bugün şöyle demek gerekir:
«Başlangıçta yayın vardı,
dünya onun için olup biter.»
Modelle yeniden üretim arasındaki bu tersine, hatta sapkın ilişki elbette tümüyle yabancımız değildir. Binlerce görüntülerinin yanında modeller, yani gerçek sinema yıldızları, hiçbir şey sayılır. Bunlar Hollywood’da etten kemikten insanlar olarak dolaşırken bile aslında kendi yeniden üretimlerinin zavallı hayaletleri haline gelmişlerdir: Yakın çekimlerine layık olmayı boş yere sürdürmeye çalışan hayaletler.
Bugün pek çok olay da büyük ölçüde onlara benzer. Futbol maçları, mahkeme duruşmaları, hatta siyasi gösteriler, milyonlarca kez dinlenen ve izlenen yayınlarıyla karşılaştırıldığında aslında çoktan silik ve gerçek dışı hale gelmiştir; en azından üretilişleri zaten yeniden üretilecek ve yayımlanacak olmalarıyla belirlenmeseydi böyle olurlardı. Bunlar sözde özgün katılımcılar ve ilk dinleyiciler için değil, daha baştan milyonlarca yeniden üretim dinleyicisi ve izleyicisi için tasarlanır. Birçoğu önemli olduğu için yayınlanmaz; yalnızca yayınlanınca önem kazanır. Ancak yayın sayesinde tarihsel gerçekliğe dönüşür; yalnızca yayın önemli olduğu için düzenlenir. Dünya tiyatrosu, theatrum mundi. —
Dolayısıyla bugün en geniş ölçekte «özgün gerçeklik», kendi kopyaları için bir bahaneden başka bir şey değildir. Kendisi de çoktan kopyaya dönüştürülmüş çağdaş insanı bu tür «asıl olaylara» «gerçekten» katılmak, bir okurun kitap sayfasının döküm kalıbına ya da Platon’un mağarasındaki insanın ideanın kendisine ulaşmaya özenmesi kadar az cezbeder.[79]
İşte böyle oturuyoruz; bugünün Lynkeus kardeşliği olan bizler, «görmek için doğmuş, seyretmekle görevlendirilmiş» insanlar, oturup seyrediyoruz. Ama koruyucumuz, örneğimiz Lynkeus gibi görünmüyor. Onun gibi seyretmiyoruz. Evimizden ayrılmadığımız, avın ağımıza düşmesini beklediğimiz için örümcek gibi seyrediyoruz. Evimiz tuzağa dönüşmüştür. Yalnızca bu tuzağa yakalanan şey bizim için dünyadır. Dışarıda hiçbir şey yoktur.
İşte oturuyoruz ve dünyadan bir lokma ağımıza uçup geliyor, bizim oluyor.
Ama bize uçup gelen şey uçmadı; bize atıldı. Bize atılan şey ise dünyadan bir lokma değil, bir hayaletti. Ama hayalet dünyanın bir kopyası değil, bir kalıptan alınmış baskıydı. — Bu baskı yalnızca bizim için artık bir kalıba dönüşmesi, kendimizi onun görüntüsüne göre yeniden biçimlendirmemiz beklendiği için bizimdir. Kendimizi yeniden biçimlendirmemiz gerekir ki onun dışında hiçbir şeye «bizim» demeyelim ve onun yanında başka bir dünyamız olmasın. —
İşte böyle oturuyoruz; hayalet olduğunu iddia eden, kendisinin bir görüntü olduğunu ileri süren, dünyanın kendisi olduğunu iddia eden o baskının önündeyiz. Onu tüketiyor ve ona benziyoruz.
Ama aramızdan biri yine de Lynkeus gibi «görmek için doğmuş, seyretmekle görevlendirilmiş» olmaya yönelip bu aldatmacadan kendisini koparmaya, gerçekten «uzaklara bakmak» ve «yakını görmek» üzere yola çıkmaya çalışsa arayışını çabucak bırakıp bütünüyle aldatılmış biri olarak geri dönerdi. Çünkü dışarıda artık yalnızca ruhunu şablonlar halinde biçimlendirmesi beklenen görüntülerin örnek modellerini; yalnızca bu görüntülere göre kopyalanmış ilk modelleri; kalıpların üretimi için gerekli kalıpları bulurdu. Gerçek olanın gerçekte nasıl bir durumda olduğu sorulsa ona göre gerçek olanın artık, baskılarının gerçekdışılığında gerçekten gerçek hale gelmekten başka bir yazgısının kalmadığını söylerdi. —
V. Daha Genel Olana Geçiş
«Oluncaya kadar görünmeme izin ver.»
(Mignon)
«Görününceye kadar olmama izin ver.»
(V.)
§25. Beş Sonuç: Dünya «Uygun» Hale Gelir — Dünya Ortadan Kaybolur — Dünya İdeoloji Sonrasıdır — Biçimlendirilenler Hep Önceden Biçimlendirilmiş Olanlardır — Bu Dünyadaki Varoluş Özgür Değildir
Kalıpların işlevini bir kez daha özetleyelim. Gördüğümüz gibi kalıplar iki yönde biçimlendirir:
- Gerçek olayları biçimlendirirler. Bu olaylar artık daha baştan yeniden üretime altlık oluşturmak üzere meydana gelir; çünkü toplumsal gerçekliklerini ancak yeniden üretildikleri zaman kazanır; ancak yeniden üretilince «gerçek» olurlar.
- Bu gerçeklik de («yavru kalıp» olarak)[80] bu kez tüketicilerin ruhlarını biçimlendirir. —
Olaylar daha baştan biçimlendirilmiş olarak meydana geliyor, öte yandan tüketici de daha baştan biçimlendirilmiş, yani metaya hazır halde bekliyorsa çağın betimlenmesi bakımından belirleyici olan şu beş sonuç ortaya çıkar:
I.
Dünya insana, insan da dünyaya «uyar»; tıpkı eldivenin ele, elin eldivene; pantolonun bedene, bedenin pantolona uyması gibi.
Günümüzün ürünlerinin ya da insanlarının «hazır giyim mağazasından alınmış seri üretim ürünler» olarak adlandırılması yaygındır. Ama giysiyle yaptığımız benzetme başka ve daha temel bir şeye, günümüz dünyasının hangi nesne sınıfına ait olduğunun belirlenmesine yöneliktir.
Çünkü giysinin özüne ait olan —onu başlı başına bir sınıf yapan özellik— bizim «karşımızda durmak» yerine «üstümüze oturması»dır. Üstelik öylesine uygun, üzerimize dökülmüş gibi ve dirençsiz oturur ki kullanılırken artık nesne olarak hissedilmez ya da deneyimlenmez. —
Bilindiği gibi Dilthey «direnç» olgusunu «dış dünyanın gerçekliği» lehine bir sav olarak kullanmıştı. İnsanın dünyayla ilişkisi tarafsızca bir şeye yönelme biçiminde değil (Descartes’a göre böyle bir şey bize inandırılmış bir hayalet de çıkabilirdi), çarpışma ve az çok sürekli sürtünme biçiminde gerçekleştiği için dünyanın «direnç niteliği»nin vurgulanması olağanüstü önemlidir.
Üstelik bu olgudan insanın bütün etkinlikleri türetilebilir: Hepsi de dünya ile insan arasındaki sürtünmeyi en aza indirmek, dolayısıyla insana daha iyi, belki de bütünüyle «uyan», giysi benzeri bir dünya yaratmak için yapılan durmadan yenilenen girişimlerdir.
İşte bugün bu hedefe daha önce hiç olmadığı kadar yaklaşılmış görünüyor. En azından insanın dünyaya ve dünyanın insana uyarlanması artık öylesine eksiksizdir ki dünyanın «direnci» hissedilmez hale gelmiştir; öyle ki
II.
Dünya, dünya olarak ortadan kaybolur. — Bu yeni formül, «giysi» nesne sınıfına yaptığımız göndermenin bile yalnızca geçici bir açıklama olabileceğini ortaya koyar. Çünkü nesne olarak hissedilmeden kalmak giysinin özüne ait olsa da giysi kullanıldığında fiilen ortadan kaybolmaz. Fiilen ortadan kaybolanlar yalnızca bir nesne sınıfının, haz araçlarının nesneleridir. Bunlar yok edilmek ya da içe alınmak dışında hiçbir amaç için var olmazlar. Yayınlanan dünya şimdi işte bu sınıfa aittir. —
Bütünüyle bu sınıfa ait bir dünya düşüncesi yeni değildir. Maddeci bir altın çağ, aetas aurea, düşlemi olarak son derece eskidir. Adı «bolluk ülkesi»dir.
Hatırlanacağı gibi bu bolluk ülkesi bütün olarak, derisiyle tüyüyle yenebilir; çünkü zaten «deri ve tüy», yani yenemeyen artıklar içermez. Metanın tüketiciden mekânsal ya da parasal uzaklığının genellikle yarattığı son «direnç» de orada yok edilmiştir. Çünkü nesneler, «kızarmış güvercinler», kendilerini «gönderir», yani önceden açılmış ağızlara uçarlar. Bu dünyanın parçalarının içe alınmak, yenmek ve özümlenmek dışında hiçbir amacı olmadığı için bolluk dünyasının varlık sebebi yalnızca nesne niteliğini yitirmesi, dolayısıyla dünya olarak var olmamasıdır.
Böylece bugünün «yayınlanan» dünyasını betimlemiş oluyoruz. Bu dünya gözlerimizin ya da kulaklarımızın içine uçup geldiğinde «kolayca içeri giren» bir şey olarak dirençsizce içimizde kaybolmalı; bize ait hale, hatta «bizim kendimiz» haline gelmelidir.[81]
III.
Günümüz dünyası «ideoloji sonrası»dır; yani ideolojiye ihtiyaç duymaz. — Bunun anlamı, artık dünyadan farklı, yanlış dünya görüşlerini, yani ideolojileri sonradan düzenlemeye gerek kalmamasıdır; çünkü dünya olaylarının kendisi zaten düzenlenmiş bir gösteri olarak gerçekleşir. Yalanın kendisini doğru hale getirdiği yerde açıkça yalan söylemek gereksizdir.
Burada gerçekleşen şey, Marx’ın ideoloji sonrası bir durum umduğunda hakikatin gelecekteki zaferi üzerine yaptığı spekülasyonda öngördüğünün bir bakıma tersine çevrilmesidir. Marx gerçekleşmiş hakikatin felsefeyi (ki ona göre bu kendiliğinden «ideoloji» demekti) sona erdireceğini düşünmüştü. Oysa tersine, zafer kazanmış gerçek dışılık gerçekleşmiştir. Açık ideolojiyi gereksiz hale getiren, dünyaya ilişkin gerçek dışı önermelerin «dünya» haline gelmiş olmasıdır. —
«Dünya»yla «dünya hakkındaki görüş»ün, gerçek olanla gerçek olanın yorumunun artık iki ayrı şey sayılmayacağı iddiası elbette çok tuhaf geliyor. Ama bu tuhaflık, çağımızdaki benzer başka görüngülerle birlikte düşünülürse hemen ortadan kalkar. Örneğin ekmekle ekmek diliminin (çünkü ekmek artık dilimlenmiş halde satılıyor) iki ayrı şey olmaması gibi. Önceden pişirilip dilimlenmiş ekmeği evde yeniden pişirip dilimleyemediğimiz gibi, bize ideolojik bakımdan önceden «dilimlenmiş», yorumlanmış ve düzenlenmiş halde ulaşan olayları da evde bir daha ideolojik olarak düzenleyip yorumlayamayız. Ya da daha başlangıcından, ab ovo, bir «görüntü» olarak gerçekleşen şeyin evde yeniden «görüntüsünü oluşturamayız». Yapamayız diyorum: Çünkü böyle bir «ikinci düzenleme» yalnızca gereksiz değil, gerçekleştirilemezdir. —
Ancak bu «yapamama», son derece kendine özgü, yepyeni bir yeteneksizlik türüdür:
Eskiden dünyanın şu ya da bu parçasını kavrayamıyor ya da yorumlayamıyorsak bunun sebebi nesnenin bizden kaçması ya da kıramadığımız bir direnç göstermesiydi. Burada böyle bir dirençten söz edilemeyeceğini gördük. Ama şaşırtıcı biçimde yayınlanan dünyanın tam da bu dirençsizliği, onu kavramamızı ve yorumlamamızı engeller. Belki bu o kadar şaşırtıcı da değildir: Direnç göstermeden boğazımızdan kayan pürüzsüz hapı kavrayamayız; ama önce çiğnememiz gereken et parçasını kavrarız. Yayınlanan «kolay sindirilir» dünya da böyle bir hap gibidir. — Başka bir görüntüyle söylersek: Dünya kendisini fazlasıyla kolay elde edilir kıldığı (bir bakıma femmes faciles yani «kolay elde edilir kadınlar» benzeri bir réalité trop facile, «fazlasıyla kolay bir gerçeklik» olarak), fazlasıyla anlayışla karşıladığı, ortaya çıktığı anda kendisini zaten teslim ettiği için onu ayrıca «almaya», hele onu ve anlamını kazanmak için çaba göstermeye fırsatımız kalmaz.
IV.
Biçimlendirilenler daima önceden biçimlendirilmiş olanlardır. — Yayınlanan dünya için geçerli olan, yani onda genellikle kendiliğinden kabul edilen ikiliğin aşılmış olması, önceden biçimlendirilmiş dünyanın tüketicileri olan bizler için de geçerlidir. Günümüzün uyumculuk durumuna, dünyanın insana «uyması» kadar insanın da dünyaya «uyması» aittir. Bu demektir ki tüketicinin önce boş bir levha, tabula rasa, halinde bulunması ve ardından dünya tasarımının bu levhaya basılması süreci arasında ayrım yapmaya gerek kalmamıştır. Tüketici daima önceden görüntülendirilmiş, örnek görüntü almaya hazır, kalıp baskısına uygun hale getirilmiştir. Kendisine damgalanacak biçime zaten az çok önceden karşılık verir. Her bir ruh kalıba, sanki bir alçak kabartmanın ona karşılık gelen bir yüksek kabartmaya uyması gibi uyar. Kalıp damgasının artık ruhta ayrıca bir «izlenim» yaratmasına ya da onu oymasına gerek kalmaz; çünkü ruh zaten damgaya göre kesilip biçimlendirilmiştir. Aynı şekilde ruh da kalıpta iz bırakmaz; çünkü kalıbın izleri önceden hazırlanmıştır. —
İnsanla dünya arasındaki karşılıklı hareket, böylece iki biçimlendirme arasındaki bir süreç; kalıpla biçimlendirilmiş gerçeklikle kalıpla biçimlendirilmiş tüketici arasındaki hareket olarak gerçekleşir. Son derece hayaletimsi biçimde gerçekleşir; çünkü burada hayaletler (hayaletlerce üretilmiş) hayaletlerle ilişki kurarlar. Fakat yaşamın bu hayaletimsi niteliği yüzünden gerçek dışı olduğu yine de söylenemez. Hatta korkunç derecede gerçektir. Evet, gerçekten korkunçtur.
V.
Çünkü ideoloji sonrası bolluk ülkesindeki varoluş bütünüyle özgürlükten yoksundur.
Bugün atalarımızın erişemediği binlerce olayın ve dünya parçasının kulağımıza ve gözümüze uçup geldiği; hatta hangi hayaletlerin bize uçup geleceğini seçme olanağının da bize tanındığı ne kadar tartışmasız olursa olsun, teslimat bir kez geldiğinde ona teslim edildiğimiz için, ona yaklaşma ya da onun karşısında bir tutum alma özgürlüğümüz elimizden alındığı için aldatılmış durumdayız. Üstelik bize yalnızca şu ya da bu müziği çalmakla kalmayıp alkışları ve beklenmedik bağırışları da çalan, bunları kendi alkışlarımız ve bağırışlarımız olarak benimsememiz beklenen gramofon plaklarıyla aldatıldığımız biçimde aldatılıyoruz. Çünkü bu plaklar bize yalnızca nesneyi değil, nesneye vereceğimiz tepkiyi de teslim eder. Böylece bunların aracılığıyla kendimiz de bize teslim edilmiş oluruz.
Bu gramofon plaklarında hiçbir utanma olmadan yapılan şey, başka yayınlarda biraz daha gizlice gerçekleştirilebilir. Ama fark yalnızca açıklık derecesindedir; her yayında aynı şey olur. Yayınlanan hiçbir hayalet yoktur ki «anlamı», yani onun hakkında ne düşünmemiz ve ne hissetmemiz gerektiği, ayrılmaz bir parçası olarak kendi içinde önceden bulunmasın. Hiçbir hayalet yoktur ki bizden talep edilen tepkiyi indirim hediyesi gibi beraberinde sunmasın. — Bunu elbette fark etmiyoruz. Çünkü «dünya» olarak ortaya çıkan hayaletlerle her gün, her saat aşırı beslenmemiz, herhangi bir yorum açlığı, kendi yorumumuzu yapma açlığı hissetmemizi engeller. Düzenlenmiş dünyayla ne kadar fazla doldurulursak bu açlığı hissetmeyi o kadar kökten unuturuz.
Fakat özgürlükten yoksun oluşumuzun bize doğal görünmesi, bunu hiçbir biçimde özgürlükten yoksunluk olarak hissetmememiz ya da hissettiğimizde yumuşak ve rahat bulmamız, durumu daha az yıkıcı yapmaz. Tam tersine: Terör güvercin ayaklarıyla yürüdüğü, başka bir durumun mümkün olduğuna ilişkin her tasavvuru, her karşı çıkma düşüncesini kesin biçimde dışladığı için bir bakıma açık ve öyle olduğu fark edilebilen her özgürlükten yoksun bırakmadan daha yıkıcıdır. —
İncelememizin başına bir masal koymuştuk: İradesine karşı olarak kırları dolaşan oğluna araba ve atlar armağan eden kralın masalını. Kral armağanını şu sözlerle sunmuştu: «Artık yürüyerek gitmek zorunda değilsin.» Bu sözlerin anlamı ise «Artık yürüyerek gitmene izin yok»tu. Sonucuysa «Artık yürüyerek gidemezsin» olmuştu.
İşte bu yapamama durumuna sonunda başarıyla ulaşmış bulunuyoruz.
§26. Trajikomik Savunma: Çağdaş İnsan, Dirençleri Haz Nesneleri Olarak Üretir
Şunu söylemiştik: Bolluk dünyası zaten işlenmiş, tüketime hazır biçimde bize ulaştığı için onu bir kez daha işlememiz engelleniyor.
Ama bu engellenme rahat olsa da kendiliğinden katlanılabilir ve kabul edilebilir değildir. Sonuçta biz doğamız gereği gereksinimleri olan varlıklarız; dolayısıyla yapısal olarak bize uyan bir dünyaya, bolluk içinde yaşamaya göre kurulmuş değiliz. Tersine, gereksinimlerimizi önce gidermeye, eksik olanı önce edinmeye; tamamlanmamış ve direnç gösteren şeyleri bize «uyacak» biçimde önce kesip biçmeye göre kurulmuşuz. Yalnızca doymaya duyulan gereksinimle değil, doyma işini gerçekleştirmeye yönelik «ikinci gereksinim»le de doğarız. Yalnızca yiyeceksiz yaşamak değil, yiyeceğin temini olmadan yaşamak da katlanılmazdır.
Elbette çoğunlukla bu «ikinci gereksinim»in farkında olmayız. Ama onu giderme olanağından yoksun bırakıldığımızda; ilk gereksinimin giderilmesi artık kendi etkinliğimizin sonucu olmayacak biçimde doyurulduğumuzda, «emeğimizin meyvesinden» değil, «meyvemiz uğruna harcayacağımız emekten» yoksun bırakıldığımızı hissederiz. Yaşamın büyük ölçüde geçim araçlarının teminiyle geçmesini beklediğimiz için ne yapacağımızı bilemeyiz. Kısacası «ikinci gereksinim», «ikinci açlık» patlak verir: Ava değil zahmete; ekmeğe değil ekmeği edinme işine; hedefe değil, artık hedefin kendisine dönüşen yola duyulan açlık.
Zahmetten kurtulmuş «boş zaman sınıfları»nda daima zahmet çekme açlığının ortaya çıktığı bilinir. Ama ne tilki avcısı ne pazar günü balığa çıkan kişi ilk sırada ödül kazanmaya düşkündü; ganimet edinme çabasına düşkündü. Avın kendisini değil, avlanma olanağını arıyorlardı. Tilki, geyik ya da turna balığını öldürüyorlarsa da çoğu zaman yalnızca hedef olmadan nişan almanın, av hayvanı olmadan avı ele geçirmenin hazzına erişilemediği içindi. Hedef, zahmet ve yol için bir bahaneydi.
Bugün bu durum genelleşmiştir. Bunun sebebi, bugün (kulağa ne kadar inanılmaz gelse de) herkesin, her işçinin bile «boş zaman sınıfı»na ait olmasıdır. Bu yanlış anlaşılmamalı: Bununla yalnızca yaşamını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu şeylerin ona hazır halde sunulduğu kastediliyor. Güney’deki en yoksul pamuk toplayıcısı bile fasulyesini önceden pişirilmiş, yani tüketime hazır halde satın alır. Hatta özellikle o. On dokuzuncu yüzyılın tek başına vurguladığı şey bugün de ne kadar doğruysa, yani çalışan kişinin kendi emeğinin meyvesine katılmaması ne kadar doğruysa, yirminci yüzyılda şu da o kadar doğrudur: Çalışan kişi, kendisine tüketim nesnelerini (özellikle boş zaman nesnelerini) eve teslim eden emeğe de katılmaz. Bu ikinci yön vurgulanmadan yüzyılımızın tablosu eksik kalırdı. Onun yaşamı —hepimizin yaşamı— iki kez yabancılaşmıştır. Yalnızca meyvesiz emekten değil, emeksiz meyveden de oluşur. Molussia’ya ait bir sözde şöyle denir: «Balık yemek için tavşan avlamak, tavşan yemek için balığa çıkmak gerekir. Tavşan avlayan herhangi birinin şimdiye kadar tavşan yediği rivayet edilmemiştir.»
Emek ile «meyvesi» arasındaki bu ikinci yabancılaşma, bolluk durumumuzun kendine özgü travmasıdır. Bu yüzden onda zahmet çekme açlığının, en azından bazen kendi yetiştirdiğimiz bir meyveyi yeme; kendimizin yürüyerek ulaştığı bir hedefe varma; kendimizin marangozluğunu yaptığı bir masayı kullanma gereksiniminin; bir dirençle karşılaşma ve onu kırmak için çaba gösterme açlığının patlak vermesi şaşırtıcı değildir.
Çağdaş insan şimdi bu açlığını gideriyor. Hem de son derece yapay bir biçimde: Dirençleri aşabilmek ve bunların aşılmasından haz duyabilmek için bizzat dirençler üretiyor ya da kendisi için üretilmesini sağlıyor. Dirençler günümüzde ürün haline gelmiştir.
Bu süreç elbette bilinmedik bir şey değildir. Spor (sanayinin ikiz kardeşi olarak büyümesi rastlantı değildi) çoktan böyle bir haz aracı olarak iş görüyordu. Önümüzde herhangi bir engel oluşturmayan, tersine ulaşmak için ayrıca yolculuk etmek zorunda olduğumuz çıkılması güç bir doruğu, üstesinden gelmek ve gelmenin tadını çıkarmak için «engel» olarak ilan ediyorduk.
Ancak günümüzü çok daha iyi temsil eden, nispeten yeni ve «kendin yap» parolası altında yaygınlaşan hobidir. Milyonlarca insan artık boş zamanını kendi önüne taş koyarak geçiriyor: Kendilerine teknik güçlükler çıkarıyor, çağın sunduğu «kolaylıklar»dan eğlence olsun diye vazgeçiyor ya da köşedeki mağazadan alabilecekleri şeyleri bizzat yapmaya çalışıyorlar. Daha 1941’de, makineyle seri ürün olarak «el dokuma tezgâhları» üreten bir atölyede çalışıyordum. Bunları, iş çıkışında bir kez olsun zor işin hazzını tatmaya susamış kadınlar satın alıyordu. Erkeklerse evdeki her elektrik arızasını, arabadaki her gevşemiş vidayı memnuniyetle karşılar; çünkü bunlar pazar günlerini tatlandıracak acı bir zahmet vaat eder. Saatini söküp parçalayan adamın mizah dergilerinde sık rastlanan bir figür olması da rastlantı değildir. Çağımızın bu acınası evladına bir nesneyi bir kez olsun kendisinin yapabilmesi için bırakılmış tek yöntem, hazır bir ürünü parçalarına ayırmaktır —çünkü hazır metalar dünyası ona bundan başka ham madde sunmaz—. Böylece yıkıma mahkûm olarak tamamlanmış bir nesneden «ham madde» çıkarır ve bu nesneyi ikinci bir yaratılışla yeniden yapar. Bu da ona onu kendisinin, en azından hemen hemen kendisinin yapmış olması yönündeki küçük sevinci verir. Kendi önüne koyduğu güçlüğün türü yapboz oyunlarınkiyle aynıdır; çünkü yaratma edimi, Hume’un örneğindeki gibi, hazır öğeleri birleştirmekten öteye geçmez. Yetişkinlerin de oynadığı bu oyunların sevilmesi aynı çerçeveye aittir.
Ama kusursuz mutluluğu hafta sonunda arabayla dışarı çıkabildiğinde umar —ve bu mutluluğu hak ederdi; çünkü kendisinin, içine doğduğu talihsiz çağın ve kendisini kurtarmak için giriştiği çabaların zavallılığının ne kabahati var?—. Yeni alınmış, «en ilkel biçimde kıvılcım çıkaracağı garanti edilen» bir aygıt sayesinde «kendi» ateşini yakabildiğinde; Robinson gibi, kuru buz üzerinde yanında getirdiği «Frankfurter» sosislerini bu ateşte «kendisi» kızartabildiğinde; öncü göçmen gibi çadırını «kendisi» kurabildiğinde; hatta taşınabilir radyosu için masayı önceden delinmiş tahta bloklardan «kendisi» vidalayarak yapabildiğinde kusursuz mutluluğa erişeceğini umar.
Yetişkinlerin bu gençlik hareketinin, hazır metalarla beslenmekten dinlenmek amacıyla üretimin daha eski bir aşamasına sıçrama açlığının (çağın az sayıdaki trajikomik özelliklerinden biri olan ve bugünkü bir güldürü için gerçek bir konu sağlayabilecek hareketin) başarısız kalmak zorunda olduğu, betimlememizden zaten yeterince anlaşılmıştır. Milyonlarca kişi yorucu işlerinden sonra boşuna yorulmaktadır. Çünkü sanayi, kendisinin ortaya çıkardığı bu savunma hareketini de, yeni gereksinimler nedeniyle yeni ürünler satma olanağı vaat eden bütün öteki hareketleri ele geçirdiği kadar hızlı ele geçirmiştir. Bu yüzden «kendin yap çılgınlığı» doruğa çıkmadan bile firmalar, tam da bu amaç için hazır meta olarak üretilmiş yapı parçaları, «kamp malzemeleri» ve benzerlerini hazır bulundurmuştu: Yani paradoksal amacı, kendilerini engelleyip kendileri bir şey yapma isteğiyle coşan hobicilerin bu etkinliklerini olabildiğince kolaylaştırmak olan parçaları. Ve elbette bir gecede kendi üreticilerine dönüştürülmüş müşteriler, «en pratik» diye tanıtılan, yani en çok zaman ve emek tasarrufu sağlayan şeyi alma yönündeki iliklerine işlemiş alışkanlıktan hemen kurtulamıyordu. Böylece yeni etkinlikleri için sözde «en pratik» hazır metaları gerçekten satın aldılar ve kendi başlarına bir şey yapmanın hazzı doğal olarak bir anda yok oldu. Çünkü hokus pokus, bütün el işi parçaları önceden üretilmiş halde ellerine verilmişken ve katkıları yalnızca kullanma kılavuzundan okunarak gerçekleştirilen bir yapı oyuncağıyla sınırlanmışken öncü çadırları çabucak hazır oluvermişti. Artık yapacak hiçbir işleri yoktu. Boşluk yeniden çevrelerini sardı. Neyse ki yanlarında radyoları vardı; hayaletlerini eskiden olduğu gibi yeniden yanlarına çağırabiliyorlardı. — Buna «diyalektik» denmezse bu sözcüğün ne anlama geldiğini bilmiyorum.
Bir süredir var olan «Yaratıcı Öz-İfade», örneğin «yaratıcı resim yapma» ya da «yaratıcı yazarlık» hareketi de aynı çerçeveye girer.[82] Bu hareket binlerce kişiyi iş çıkışında, pazar günlerinde ya da çok yaşlandıklarında (zaten artık bir işe alınmalarının söz konusu olmadığı yaşta: önemli değil, «hayat yetmişinde başlar») kendilerinin bir şey ortaya çıkarmalarına; yani «emek»le «emeğin meyvesi» arasında sonunda gözle görülür bir bağlantı kurulacak biçimde uğraşmalarına teşvik eder. — Elbette bu hareket de hazır ürünlerin, özellikle de hazır yorumlanmış dünya tasarımlarının kesintisiz teslimatına karşı bir önlemdir; bolluk varoluşunun umutsuzluğuna biraz olsun teselli edici zahmet sokuşturma girişimidir. Ama o da elbette başarısızlığa mahkûmdur. Bu hareketin öğrencilerinin kimi can sıkıntısından, kimi sağlık gerekçelerinden, kimi de sırf «yapılması gereken şey» sayıldığı için birdenbire «yaratıcı» oldukları ve gerçekte önem verdikleri bir eserleri bulunamayacağı, daha çok yalnızca bir şeyleri ifade etmeye önem verdikleri üzerinde durmayacağım bile. Belirleyici olan, «yaratıcı olma»nın kitleler halinde, hatta radyo aracılığıyla uzaktan kurslarla («nasıl yaratıcı olunur») öğretilmesi; böylece yaratıcılığın öğelerinin bile önceden üretilerek eve teslim edilmesidir. Kısacası bu trajikomedi, yapay Robinson’un trajikomedisinden hiçbir bakımdan farklı değildir. O da çağdışı kalmış insanın modern çağın hazır meta lüksünün tümünden yararlanarak geçmişte kalmış bir üretim ve varoluş aşamasına yaptığı bir gezidir. Yolculuğun biçimi ve üslubu varılacak hedefle çeliştiğinden bu gezi de elbette hiçbir zaman hedefine ulaşamaz. —
§27. Bir Kez Daha: Gerçek Olan, Kendi Görüntülerinin Görüntüsü Olarak — Oyuncu V.’nin Kendi Yeniden Üretiminin Yeniden Üretimine Dönüşmesi
Bütün incelememizin en şaşırtıcı iddiası herhalde son savımızdı: Bugün gerçek olanın kendisinin bile yeniden üretimleri göz önüne alınarak, hatta sırf bunlar uğruna meydana geldiği; toplumsal gerçekliği daha büyük olan görüntülerinin beklentilerini karşılamak zorunda kaldığı ve böylece kendi görüntülerinin görüntüsüne dönüştüğü savı.
Bu iddianın kuramsal bir paradokstan ibaret olmadığını göstermek için son derece somut bir olayın betimlemesiyle bitireceğim. Oyuncu V.’nin kendi yeniden üretiminin yeniden üretimine dönüşmesi olayının radyo ya da televizyon örnekleri arasından değil, sinema sanayisinden gelmesi artık temel bir fark yaratmaz. Son paragraflarımızda da örnek ufkumuzun sınırlarını tekrar tekrar aşmıştık; üstelik bilerek aşmıştık. Çünkü asıl önem verdiğimiz «hayalet» ve «kalıp» kategorilerini, başlangıçta kendilerinden çıkardığımız radyo ve televizyona özgü tekelci kategoriler saymak yanıltıcı olurdu. Bu kategorilerin uygulama alanı çok daha geniştir; sonuçlarımızın geçerliliği özel incelememize başlarken öngördüğümüzden çok daha geneldir.
Kaliforniya günlüğümden aktarıyorum.
1941
Yapımcı M., altı ay önce V.’nin deneme çekimlerini gördüğünde, «Her şeyden önce, sevgili kızım, biraz daha fotojenik ol. Sonrasına bakarız,» demişti. Bununla şunu kastediyordu: Hayaletlerimizi gerçek görünüşünün kalıpları olarak daha başarılı biçimde kullanmadıkça, kendini onların örneğine göre yeniden biçimlendirmedikçe, seyredilecek bir hayalet olarak değerlendirmeye alınamazsın.
V. kendine özgü görünüşüyle her zaman çok övünmüştü gerçi; ama hayalet olarak kariyer yapma tutkusu çok daha güçlü çıktı. Çoktan unutulmuş ailesinin ve uzun zamandır karaladığı eski dostlarının son parasal birikimlerini seferber ederek, yaşama sevincini bir yana bırakarak, alabildiğine çileci bir kararlılıkla kendini yeniden biçimlendirme işine koyuldu. Bunu yaparken de —çünkü kimse bu işi tek başına yapamaz— gerçek insanı kusurlu, düzeltilmesi gereken bir malzeme, hayaleti ise ulaşılması gereken örnek sayan bütün o uygulamalı güzellik uzmanlarının (burada başlı başına bir meslek topluluğu oluşturuyorlar) yardımına başvurdu; yani geçimlerini gerçeklikle hayalet arasındaki farktan sağlayan, işlerini de V. gibi bu farkı ameliyatla ortadan kaldırtmak isteyenlerin çılgınca arzusuna dayandıranların yardımına. Böylece V. güzellik salonundan masöre, masörden güzellik salonuna koşuşturmaya başladı; kendini zayıflama merkezlerinin, göz kenarı kırışıklığı uzmanlarının, hatta cerrahların bıçağına teslim etti —benim yeminle söylediğim gibi kendi felaketine, onlarınsa refahına hizmet ederek. Bedeninin dışından ve içinden, önünden ve arkasından işleme tabi tutuldu; yüzünün teriyle, saat tutarak, bir o yana bir bu yana yatarak zorunlu uyku saatlerini doldurdu; salata yapraklarının tadını çıkarmak yerine onları tarttı; bana gülümsemek yerine aynaya gülümsedi; zevk için değil, görev gereği gülümsedi. Kısacası yaşamı boyunca bu denli ağır çalışmamıştı. Vedda kızlarının geçmek zorunda olduğu erginlenme törenlerinin, V.’nin hayaletler dünyasına törenle kabul edilmek uğruna katlandığı törenlerden daha acımasız olduğundan kuşkuluyum. Çok geçmeden sinirli, hatta çekilmez olması; sanki bir hayaletin ayrıcalıklarına çoktan kavuşmuşçasına çevresindeki insanlardan öç almaya başlaması, bize sanki havaymışız gibi davranması şaşırtıcı değildi; gerçi bu, dilediğince içine çekip dışarı verme hakkına sahip olduğu bir havaydı. Bu yaşamı altı ay sürdürüp eski Âdem’ini ya da eski Havva’sını ondan geriye gerçekten hiçbir şey kalmayıncaya dek işlettikten ve içinden görülmedik bir ışıltıyla yeni insan, hayalet doğduktan sonra —bu tecelli yaklaşık iki hafta önce gerçekleşti— ikinci kez hayalet tüccarının yolunu tuttu. Ama oraya gidenin V. olduğunu söylemek tam olarak doğru sayılmaz. Yeni saçı, yeni burnu, yeni bedeni, yeni yürüyüşü, yeni gülümsemesiyle (ya da daha doğrusu, öteden beri görülmüş saçları, her yerde görülen burnu, her yerde görülen gülümsemesiyle) artık hazır bir meta, belirsiz bir artikel, bütünüyle başka biriydi: «bütün ötekiler»di.[83] «Böylesi daha iyi,» diyordu; muhtemelen haklıydı. Çünkü ikinci deneme çekiminden sonra anlattığına göre, hayalet tüccarının onu tanımamasını hemen hayırlı bir işaret saymış ve bu durum sınav sırasında «özgüvenini» —bu sözcük burada hâlâ yerindeyse— olağanüstü artırmıştı. Ve bugün, on dört gün sonra, işte beklenen an geldi: haber ulaştı, beklenmedik olan gerçekleşti, yeni deneme çekimi uygun bulundu, yaşamının düşü gerçekleşti ve bunun gerçekleşmesi kendisine bir sözleşmeyle teyit edilecek. Başka bir deyişle, kalıpların kalıbı olma mertebesine yükseldi: Kendileri de bizim beğenimizin kalıpları olacak film görüntülerine kalıplık etmesine izin verildi. Elbette bundan çılgınca mutlu olduğunu söylüyor. Pek emin değilim. Yeniden biçimlendirme işlemi onu öylesine ağır yaraladı ki mutlu olanın kendisi olduğunu söylemekte zorlanıyorum. Öteki, yeni olan belki mutludur; ama ben onu tanımıyorum, üstelik umurumda bile değil. Artık yalnızca o var olduğuna, sokakta yanımda yürüyen kız şimdiden onaylanmış deneme görüntüsündeki gibi ve ileride çekilecek görüntülerinde kendisinden beklendiği gibi hareket ettiğine; dolayısıyla daha şimdiden kendi görüntüsünün suretine, gelecekteki yeniden üretimlerinin yeniden üretimine dönüştüğüne göre, V. kayboldu. Henüz dile getirmemiş olsa da fiilen etmiş olduğu nihai veda herhalde birkaç günlük mesele.
§28
Önemli Olan Bakan Değil, Bakılan Kişidir
Dediğim gibi bu başkalaşım başlangıçta seçtiğimiz örnekler alanına girmese de, görüntünün gerçek olana önceliğinin tanınmasını canlı bir eylem güdüsü, bir kalıp-görüntüye dönüşmeyi de bir yaşam süreci olarak ortaya koyduğu için özellikle öğreticidir. İncelememiz boyunca savunduğumuz, bugün görüntü olmanın var olmaktan «daha fazla varlık» sayıldığı yönündeki sav bu olayla bütünüyle açıklık kazanıyor. Bu yüzden üzerinde biraz daha duracağız.
V.’nin görüntü olma tutkusunu yalnızca «kendini beğenmişlik» ya da «ün tutkusu» diye geçiştirmek fazlasıyla kolay olurdu. Kendini beğenmişlik ve ün tutkusu, yani başkalarının ağzında ve gözünde bulunma tutkusu; başkalarının nezdinde var olarak daha fazla, hatta ilk kez gerçekten var olabileceği umudu, kendi başına hiçbir şeyi açıklamaz. Bunların kendileri de son derece karanlık sorunlardır.
V., binlerce başkası gibi, yalnızca hayaletlerin («görüntülerin») kayda değer sayıldığı, hayalet sanayisinin de (pek haksız olmayarak) son derece gerçek bir sanayi kabul edildiği bir dünyada büyümüştü. Onu biçimlendiren, bu dünya, bu hayaletlerin kalıp gücü ve saygınlığıydı. Bu görüntüler dünyasının içinde bir biçimde «var olmak», ama görüntü ve örnek-görüntü olmadan var olmak, daha ilk gençliğinden itibaren onun için bir işkenceydi ve kısa zamanda bitmek bilmeyen bir aşağılık ve hiçlik duygusunun sebebine dönüştü. Bu aşağılık duygusunun nasıl ortaya çıktığını iyice kavramak gerek; çünkü tarihte ilk kez karşılaşılan ve (aşağılık duygusundan başka hemen hiçbir konuyu ele almayan bireysel psikoloji tarafından henüz keşfedilmemiş olsa da) bugün belirleyici olan aşağılık duygusu türüdür. Çünkü bugün güvensizlik içindeki kişiyi ürküten örnekler dünyası, başka insanlardan değil, insan hayaletlerinden, hatta eşyalardan oluşur.[84] V. kendini anne babasının ya da kardeşlerinin, okulda ya da plajda yarıştığı kızların ürkütücü fonu önünde değil, yeniden üretilmiş görüntülerin fonu önünde aşağı görüyordu. Nevrozunun belirtisi de «toplumsal» uyum yetersizliği değildi; daha girişte benzer bir olaya değinmiştik: görüntüler dünyasına teknik bakımdan uyum sağlayamamanın belirtisiydi. Yalnızca aristokratların geçerli sayıldığı bir dünyada adsız, «hesaba katılmayan» bir aristokrat-olmayan olarak yaşamak bir burjuva için nasıl eziyet olabilecekse, örnek alınan hayaletlerin dünyasında yaşamak da onun için o kadar katlanılmazdı.[85] Sürekli olarak hesaba katılmayacak kadar önemsiz, hatta bir hiç olduğu duygusundan; bir gün (yükselişini, hayalet oluşunu gerçekleştiremezse) hiçbir zaman var olmamış olduğunu görmek zorunda kalacağı korkusundan mustaripti. Kısacası yoksun olduğu şey, varlıksal saygınlıktı. Meslek edinme mücadelesine, hayalet olma mücadelesine giriştiyse, daha çok var olmak, hatta ancak o yolla var olmaya başlamak için girişmişti. Mignon’un «Oluncaya dek bırak, görünür olayım» dizesini tersine çevirerek şöyle diyebilirdi: «Görünür oluncaya dek bırak, olayım.» Görünüş olarak var olabilmek için.
Görünüş yoluyla var olma tutkusunu, kendisinin gelişigüzel söylediği iki üç söz kırıntısından daha açık formüle edemeyiz:
Günlük
Kendini dönüştürmeyi başarır başarmaz, eski yaşamını ne denli tepeden görmeye başladığını ve şimdi varlık merdiveninin ne kadar yüksek bir basamağına eriştiğini sandığını gösteren şu sözleri haykırdı: «Tanrım, daha önce neydim ki!» Elbette demek istediği, bir hiç olduğu idi; üstelik daha önce «yalnızca var olduğu», «yalnızca orada bulunduğu» için bir hiç: Hep sadece kendisi olarak, hep tekil olarak ve hep yalnızca o sırada bulunduğu yerde var olduğu için. Olumsuz biçimde söylersek, işlenmemiş ve yeniden üretilmemiş olduğu için seyredilmeye değer bulunmamıştı; varlığının doğrulanmasını sağlayan hiçbir şey bulamamıştı; varlığını teslim aldığını onaylayan bir tüketici, onun tarafından biçimlendirilip kitlesel olarak varlığını doğrulayacak bir tüketiciler çokluğu olmamıştı. Kısacası bir örnek-görüntü, bir kitle metası, bir «ne» değildi; sonuçta sadece adsız bir «kim»di. Kendisini kuşatan dünyanın ölçülerine göre bunda haklıydı: Hollywood dünyasında bir «ne»nin varlık mertebesiyle ölçüldüğünde, yalnızca bir «kim» olan kişi hiçtir ve «orada» sayılmaz.
V. elbette bunları böyle sözlere dökmemişti. Ama onun kulağına bu savlar zaten «apaçık doğrular» gibi gelirdi: ayrıca dile getirmeye gerek duyulmayan sıradan gerçekler. İktisadi varlıkbilimin «İşlenmemiş olan var değildir» ya da «Gerçeklik ancak yeniden üretim yoluyla meydana gelir» önermelerini birer aksiyom olarak kabul edince, bunlar gerçekten de kendiliğinden anlaşılır hale gelir. V.’nin yaptığı, doğruluğundan kuşkulanmak için hiçbir sebebi bulunmayan bu aksiyomları uygulamaktan ibaretti; çünkü kendi dünyasında bunların geçerliliği mutlaktı ve kusursuz biçimde işliyorlardı.
«Daha önce neydim ki!» haykırışını yanıtsız bırakmayıp onu iğnelemem, yani ancak kendine ait olanı elden çıkarıp kendi benliğini yitirdiği anda «sahici varoluş» kazandığına inandığı için onunla alay etmem, emeği karşısında pek adil sayılmazdı. Onun gibi alın teri dökerek bir «kim» yerine bir «ne» olmayı nihayet başaran biri için, hâlâ yalnızca bir «kim» olarak ortalıkta dolaşan ve bununla övünen kişi elbette gülünç bir zavallı görünmeliydi. Şimdi benimle böyle alay ediyordu. «Sen ve senin benliğin!» diye karşılık verdi küçümseyerek. «Kim soruyor onu?» Bu son sözleriyle talebi değerin ölçüsü ve varlığın ölçütü haline getirdiği için ağzımı kapatmış oldu.
Kendisini görüntüler dünyasında, sırf feodal bir dünyadaki burjuva gibi, «hava», «hiç kimse» olarak hissettiğini söyledim. Yeni davranış tarzını, el kol hareketlerini, ses tonunu, yürüyüşünü hatırlamaya çalıştığımda, soylular arasına girmeyi başarmış ve şimdi bu aidiyetini abartan bir züppeyle karşılaştırmaktan başka bir yol bulamıyorum. Yunancada «soylu» anlamına gelen έσυλόζ sözcüğünün «olmak» fiilinin Yunanca kök hecesinden türeyip «var» sayılan, varlık derecesi başkalarınkinden yüksek olan kişiyi belirtmesi rastlantı değildir. V.’nin varlık derecesi de işlenmiş bir ürün, sayısız kopyaya gelecekte örneklik edecek bir kalıp, bir kitle metası olarak var olduğu için artık başkalarınınkinden yüksekti; oysa utanç verici geçmişinde işlenmemiş hammadde ve bahtsız bir tekil olarak tüketicilerin karanlık derinliklerine, yoksul avamına ait bulunuyordu.
Soyluluğunu sağlayan şeyin kitle metası mertebesine yükselişi olması elbette kulağa tuhaf geliyor. Kitle ile soyluluk birbirine karşıt kavramlardır. Ama ister «Örnek olacağı kalıplar dünyasına yükselişi», ister «Görüntüler dünyasına yükselişi», ister «Kitle metaları dünyasına yükselişi» diyelim, hepsi aynı kapıya çıkar. Çünkü ancak örnekler görüntü haline gelir; görüntü olmaları da kitlesel olarak çoğaltılmaları sayesindedir.[86]
Öte yandan kitle ürünlerinin yüksek mertebesinin başka bir kökeni daha var: Bugünün metalarının önemli bir bölümü gerçekte bizim için var olmuyor; tersine, onları satın alan ve tüketenler olarak üretimlerinin sürmesini güvenceye almak için biz varız. Ama tüketim ihtiyacımız (ve onunla birlikte yaşam tarzımız), metaların satılabilmesi amacıyla oluşturuluyor ya da en azından bu amaçla biçimlendiriliyorsa, biz yalnızca araçlarız; araç olarak da varlık bakımından amaçlardan daha alt düzeydeyiz. Oysa V. gibi biri, bu karanlık derinlikten çıkıp tüketim mallarıyla yaşamak yerine bizzat tüketim malı olarak hesaba katılacağı aydınlık yüksekliklere yükselmeyi başarınca artık «dikkate değer» olur, başka bir varlık türüne katılır.
V.’nin durumunda bu dikkate alınma, dikkate değer hale gelme özellikle anlaşılır bir şeydi; çünkü artık görüntü sanayisinin bir parçası olarak gerçekten seyredilmesi gereken bir şeye dönüşmüştü.
Günlük
Artık seyredilmeye değer bulunduğu için, benim gibi en iyi ihtimalle —o da pek seyrek— hayalet tüketicisi olmaya uygun bir zavallıyı elbette tanımazlıktan gelebilir. Bir hayaletin gerçek bir insanla birlikteliği apaçık bir düzeysiz evliliktir; bir metanın bir tüketiciyle birlikteliği ise düpedüz «olanaksız». Dolayısıyla V. arkadaşlık bulmak için bundan böyle herhalde kendi benzerleri arasında, hayaletlerin arasında arayışa çıkmak zorunda kalacak; daha doğrusu «zorunda» da kalmayacak, çünkü hayaletler çevresi (herkesçe görülebilen ama kimsenin erişemediği) başlı başına bir dünyadır ve artık oraya kendiliğinden kabul edilecek. Orada kendisi gibi birini, yine bir «ne» olan bir «şey»i bulacağından kuşkum yok: Tıpkı kendisi gibi yalnızca herkes tarafından seyredilmek için yaşayan, yine maskeli bir duyarlılığa sahip bir göğüs; onunla artık tek bir meta yüreği ve tek bir meta ruhu olabileceği, kendisine «dikkate değer» bir eş sayılacak biri.
Böyle durumlarda belirleyici olan yalnızca biçimsel zekâ olsaydı, V. ne demek istediğimi anlamaktan hiç de aciz kalmazdı; çünkü zekâsı eksik değildi. Ama anlamak yalnızca anlama yetisine değil, kişinin bulunduğu toplumsal mertebeye de bağlıdır. Artık mensup olduğu soyluluk mertebesi, böyle şeyleri anlamasını yasaklıyordu. Bunlar onun «ötesinde» idiyse «üstünde» oldukları için değil, tersine «altında» oldukları içindi: Yani beni anlamasına izin verilmeyecek kadar yükseğe çıkmıştı. Bu yüzden onu kötü niyetle suçlamak ya da ona öfkelenmek de haksızlık olurdu. Eylemde bulunan o değildi; yalnızca başkalarıyla birlikte «katılıyordu». Akıntıya karşı yüzseydi, çevresindeki herkesin kendiliğinden apaçık sayarak kabul ettiği varsayımı geri çevirseydi, bu düpedüz küstahlık olurdu: Meta haline gelmenin bir terfi olduğu ve meta olarak tüketilmenin varlığın kanıtını oluşturduğu varsayımını.
43
Bugün artık evrensel boyutlara ulaşan bu dil körelmesinin bir öncülünü, üstelik daha önce de yaşadık: Elli yıllık telefon kullanımının yol açtığı mektup yazma sanatının körelmesini. Hem de öylesine başarılı bir körelmeydi ki, yüz yıl önce ortalama eğitimli insanların birbirlerine yazdıkları mektuplar bugün bize, muhatabına gösterilen titiz özenin ve sözünü titizlikle iletmenin başyapıtları gibi görünüyor. Oysa insan, kendi düşüncelerini nasıl dile getiriyorsa kendisi de öyle eklemlenmiş olduğundan, burada körelen yalnızca anlatımının inceliği değil, insanın kendi inceliğidir.
44
Bugün akıldışıcının, dilimizin yaşantılarımızın zenginliğine ve derinliğine yetişemediği yolundaki ağlamaklı ya da kibirli yakınmasından daha yersiz bir şey yoktur. Zenginlikleri ve derinlikleri bakımından kendimizle karşılaştırmayı pek göze alamayacağımız geçmişin büyük insanları, yaşantılarını dile getirmekte son derece yetkindiler; sözlerinin gücü en uç bölgelere kadar uzanırdı ve dilin yetersizliğinden, söylemenin başarısızlığından ancak çok geç, ancak en son sınırın karşısında söz ederlerdi. Oysa söyleyecek sözü azaldıkça insan, yoksunluğu coşkunluğa, yoksulluğu zenginliğe dönüştürmekte o denli aceleci davranır; kendi yaşantısının taşkınlığını kanıtlamak için dilin iflasıyla o denli gösteriş yapar. Gençlik, dile getirilemez olanın işini çabucak bitirir. Günümüzün gerçek sıkıntısı ve açmazı, sözde zenginliğimizi ve derinliğimizi «konuşa konuşa tüketebilecek» olmamızda değil, tersine, bize böyle bir zenginlik nasip olmuşsa onu akıp gitmeye, derinliğimizi ise kumla dolup sığlaşmaya bırakabilecek olmamızdadır; çünkü dil kendilerine hazır olarak sunulan insanlar sıfatıyla konuşmayı unutmaya başladık.
45
İnsanın gerçekliğin yüzüne bakmamak için kendisine «fildişi kuleler» inşa edip bunlara çekildiği düşüncesi baştan sona eskimiştir. Kulelerin inşasını çoktandır gerçekliğin kendisi üstleniyor; onların müteahhidi de ev sahibesi de odur. Demek ki bu kulelerde gerçeklikten kaçan sığınmacılar olarak değil, onun zorla yerleştirdiği kiracılar olarak oturuyoruz. Fakat bizi buralara yerleştiriyorsa amacı, büsbütün farklı, düşsel bir görüntüler dünyasına yönelmemiz değil, onun görüntüsü içinde yaşamamızdır. Elbette gerçek görüntüsü içinde değil; gerçek çıkarları gereği, «bizzat kendisi» saymamızı istediği sahte görüntüsünün içinde. Dolayısıyla bizi içeri kapatırken, kendini bize gösteriyormuş gibi yaparak dikkatimizi kendisinden uzaklaştırıyor. Ne var ki bu dikkat saptırma işlemini son derece gerçekçi bir amaçla gerçekleştiriyor: Sahte görüntüsü aracılığıyla bizi gerçekten biçimlendirmek, yani insani gerçekliğimizi kendisi bakımından en elverişli biçimde kullanılabilir hale getirecek şekilde işlemek amacıyla. Bu işlem sırasında kendisine direnenleri «içedönük», uysal kurbanlarını ise «dışadönük» diye adlandırıyor.
46
«Bize gelen dünya» düşüncesi artık öylesine aşina olduğumuz bir düşünceye dönüştü ki, yeryüzündeki yolumuza çıkan her şeyi bir ziyaretçi sayıyoruz: Dün savaşçı uçan daireleri, bugün Sirius’tan gelen üstüninsanları.
47
Dünyanın bir «armağan» olarak klasik ifadesi, dünyayı insan için yaratılmış olarak sunan Yaratılış anlatısında bulunur. — Modern idealizmlerin Kopernik sonrası döneme ait olması rastlantı değildir: Bir bakıma hepsi, Kopernik öncesi dünya tasarımıyla bağdaşan ama Kopernik sonrası tasarımla bağdaşmayan o Kitabı Mukaddes’e özgü «Bizim için»i yine de kurtarma girişimleridir; başka bir deyişle, merkezinden çıkarılmış bir evrende örtük bir yermerkezciliği ya da insanmerkezciliği ayakta tutma girişimleridir.
48
Yazarın 1934’te Paris’te yayımlanan Felsefi Araştırmalar (Recherches Philosophiques) dergisindeki «A Posteriorinin Bir Yorumu» (Une Interprétation de l’Apostériori) başlıklı yazısına bakınız.
49
Bu «dünyaya gelme»nin, fiziksel olarak dünyaya gelmenin travmasının da teknik araçlarla ortadan kaldırılmak istendiği aynı anda ve aynı kültürel çevrede sönümlenmesi herhalde rastlantı değildir.
50
Artık otomobillere televizyon alıcıları da yerleştiriliyor. Örneğin Aralık 1954’ten beri General Motors’un Cadillac otomobillerine.
51
«ent-» ön eki («enthüllen», yani «örtüsünü kaldırmak» ya da «entflecken», yani «lekeyi çıkarmak» sözcüklerinde olduğu gibi) bir yoksunlaştırma belirttiğinden, «entfremden» sözcüğünün de gerçekte «yabancılaştırmak» değil, tam tersine «yabancılıktan arındırmak» anlamına gelmesi gerekirdi. Ne var ki terime, yerleşik kullanımla çelişen bu anlamını yeniden kazandırmaya çalışmak boşuna olurdu. Bu yüzden bundan böyle çift anlamlı ifadeyi, Brecht’in belirli sahne etkilerini adlandırmak üzere ortaya attığı, anlamı açık «verfremden» sözcüğüyle, yani «yabancılaştırmak»la değiştiriyoruz.
52
Başlangıçta devrimci olan bu sözcüğü sahiplenen edebiyat ve gazetecilik, onu bugün öylesine iştahla ve öylesine rahat kullanıyor ki, böylece sözcüğün kınadığı sürece bir aşinalık görünümü kazandırıyor, onu ürkütücülüğünden arındırıyor. Bu görüngünün yüz yıl önce emek, meta, özgürlük ve mülkiyetle bağlantılı olarak, yani devrimci bir anlamda ortaya atılmış olduğu artık sözcüğün yüzünden okunmuyor. İfade yalnızca seçkin çevrelerde kabul görür hale gelmekle kalmadı, düpedüz avangartlığın kimlik kartına dönüştü; kendisine biraz değer veren hiçbir modern sanat yorumcusu, bu kartı her an yanında taşımadan dolaşmıyor. — İster amaçlanmış olsun ister olmasın, sözcüğün bu alışılmış kullanımının etkisi, yabancılaştırmanın ahlaki infial uyandıran sivriliğini köreltmek, dolayısıyla onu —sözcüğün dil bakımından tam yerinde bir kullanımıyla— yabancılığından arındırmak oldu. Düşmanlarından edindiğin şeyi ele geçir ki onları miraslarından yoksun bırakabilesin. — Bu zararsızlaştırma sürecinin kökleri şunlardır: 1. Yirmili yılların sonundaki Alman sosyolojisi (Karl Mannheim); bu sosyolojinin başarısı, tek tek sözcükleri Marksizmden söküp başka bağlantılara ya da gündelik dile yerleştirerek etkisizleştirmesiydi. Otuzlu yılların başında bu sosyoloji Fransa’ya, sonlarında ise Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. — 2. Bir süre komünizmle ittifak kurmuş olan ve kendisini Hegelci görünümlü sözcük parçalarıyla süslemeyi seven sürrealizm. — Bugün bu ifadeyi kullananlarsa bunu elbette çoktan hiçbir kuşku duymadan yapıyorlar; çünkü otuzlu yıllarda başkalarından duyduklarını yineleyenlerin sözlerini yineliyorlar ve bunlardan bazıları, dillerine pelesenk ettikleri bu sözcüğü ilk başta kime borçlu olduklarını öğrenseler epey şaşırırlardı. — Demek ki «yabancılaşma» ifadesinin bugünkü kullanımı üzerine bu kısa düşünme bile ters yönde işleyen dönüşüm sürecini ortaya koyuyor: sahte aşinalaştırmayı ve samimileştirmeyi. Fakat bu süreç, sözcüklerin basmakalıplaştırılmasının bilinen süreçleriyle özdeş değildir. Sahte bir aşinalık kazandırmak için yöneldiği şey, terimlerle sınırlı kalmaz. Onun avı dünya, hem de dünyadaki her şeydir; iddiası yabancılaştırmanınkinden daha az evrensel değildir: Yabancılaştırma, aşina ve mahrem olan her şeye musallat olup bunları Midas’ın dokunuşuyla yabancı, soğuk, nesneleşmiş ve kamusal şeylere dönüştürürken, sahte aşinalaştırma da uzak ve yabancı olan her şeyi ele geçirerek sözde tanıdık, sözde evcil bir şeye dönüştürür.
53
Örnekleri vermeden önce, önlem olarak şunu vurgulayalım: Bazen ikisi arasındaki sınır silikleşse de «ahbaplaştırma» dediğimiz şey, «popülerleştirme»yle örtüşmez. Çünkü ahbaplaştırma ele aldığı konuya ilke olarak saygısızca davranır ve tüketicinin uğradığı zarardan, düşürüldüğü elverişsiz durumdan yarar sağlarken, doğru dürüst popülerleştirmenin de her türlü doğru dürüst öğretimin de özelliği, yalnızca öğretilecek konuyu değil, o konuya duyulması gereken saygıyı da aktarmasıdır.
54
Bir televizyon sergisinde, yan odada kısa bir oyun oynayan bir oyuncuyu ve aynı anda onun yedi televizyon yansısını görüp duyma gibi kuşkulu bir fırsatım oldu. Bu sırada dikkate değer olanlar şunlardı: 1. Oyuncu görsel bakımdan birbirinin tıpatıp aynısı yedi kardeşe bölünmüş olsa da her iki odada yankılanan, bölünmemiş tek bir sesi vardı. 2. Görüntüler asıllarından daha doğal görünüyordu; çünkü asıl oyuncu, tam da yeniden üretilmiş görüntülere doğallık kazandırabilmek için kendisini belli bir düzene sokmak zorunda kalmıştı. Ve 3. (bu, dikkate değer olmaktan da öte, ürkütücüydü) oyuncunun yedi kez beden kazanması artık ürkütücü gelmiyordu: Yalnızca seri ürünler beklemeye şimdiden öylesine alışmıştık.
55
Önemleri algı eşiğinin altında kalan olaylar, kendi bedenimizde meydana gelseler bile «mevcut» değil, yalnızca eşzamanlıdır; üstelik bilinçli olarak «verili» olmadıkları için de değil, tersine, önemsiz oldukları için «verili» değildirler.
56
Tümörü kendine özgü bir hastalık, yani organizmanın merkezî gücünün artık bütün hücreleri buyruğu altında tutamadığı ve bu yüzden hücrelerin bağımsızlaşarak denetimsizce çoğalmaya başladığı durum olarak görmek yerindeyse, burada ele aldığımız tekil işlevlerin bağımsızlaşması, tümörün ruhsal düzlemdeki benzeridir.
57
Bu konuda Beckett’in Godot’yu Beklerken (En attendant Godot) adlı oyununa bakınız: Yazar, karakterlerinin ellerine yapacak bir şey vermek için onlara sırayla ayakkabılarını giydirip çıkartır.
58
Aynı zamanda, «edilgin eşzamanlı oyalanma»nın arka planında, elbette bütünüyle çarpıtılmış bir biçimde, en yüksek verimle çalışma ideali ve iktisadilik ilkesi bulunur. Bu ilke boş zamana aktarıldığında şu anlama gelir: İnsan, alnının teriyle bir kerede olabildiğince fazla boş zaman etkinliği gerçekleştirmeye çalışır; «eğlenceli» olan ne varsa hepsini aynı anda yapar: bulmaca çözer, sakız çiğner, radyodan müzik dinler vb. Çünkü bunları bir arada yapmazsa boş zamanını heba etmiş olacaktır.
59
Heyecanların böyle aldatıcı biçimde kışkırtılması ve boşluğa akıp giden ikame doyumların düzenlenmesi, bugünkü yaşamın bambaşka bir alanında olağan hale gelmiş bir uygulamayı hatırlatıyor; birbirinden bu denli farklı iki düzenlemenin temelindeki ilke aynıdır. Bilindiği üzere bugün damızlık boğaları ineklerin yanına götürmek yerine «maket» denen yapay hayvanların üzerine çıkarmak alışılmıştır. «Attrappe» (maket, tuzak nesne) sözcüğü, «yakalamak» anlamındaki «attrapper»den gelir; «trap» ise «tuzak» demektir: Demek ki boğalar tuzağa atlatılır, «tuzağa düşürülür». Bunun sebebi, dürtülerinin ham halde kaldığı dönemde son derece müsrif, dolayısıyla pek kârsız işlemiş olmasıdır; hayvanların üreme süreci, sanayinin yeniden üretim idealinin utanç verici ölçüde gerisinde kalmıştı; oysa artık dürtü yakalanıp «tuzağa düşürüldüğü» için böyle bir geri kalma söz konusu değildir. Demek ki maket, meta üretiminin hizmetindeki bir sahte gerçekliktir. Bu örnekte et sanayisinin hizmetinde bir sahte ettir. — Benzer biçimde, insanların şimdiye dek «heba edilen» duyumları da artık sanayinin hizmetine sokulmuştur. Duyguların bir eş bulunamadığı için kuruyup gittiği yerlerdeyse sanayi, eş maketleri üreterek yeni duygular yaratır; çünkü bu duyguların da kendi paylarına yeni maketlerin üretilmesini gerektireceğini, böylece sanayinin işleyişini sürdürmesini sağlayacağını bilir. —
60
Elbette salt teknik iyileştirme olanaklarının cazibesi kimi zaman öylesine karşı konulmazdır ki, bunlar arzulanan toplumsal işlevi zerre kadar güçlendirmeseler, hatta ona zarar verseler bile hayata geçirilirler. — Buna karşılık büyük sanayi kuruluşları, uygulanmalarını engellemek ya da yavaşlatmak amacıyla teknik iyileştirme önerilerini sık sık satın almışlardır. Teknolojinin tarihi, dışarıdan bakıldığında hiçbir engel tanımayan bir gelişme görünümü sunsa da aynı zamanda bir «bastırmalar» tarihidir.
61
Longinos’tan beri felsefenin sorunlarından biri olan «büyük»ten farklı olarak, «küçük» hemen hemen bütünüyle ihmal edilmiştir. Genç Burke ender istisnalardan biriydi; bir bakıma rokoko güdülerini yeniden formüle ederek küçüğü düpedüz güzelle özdeşleştirmişti. Bu özdeşleştirme şu deneyime dayanır: küçük = tehlikesiz = üzerinde tasarrufta bulunulabilir = savunmasız = dokunaklı = hoş = özgürlüğümüzü kısıtlamayan. Bu «güzelliğin», tanımına «özgürlük» en azından olumsuz biçimiyle girdiğinden, Kant’taki güzellik kavramıyla belli bir yakınlığı bulunduğu açıktır. Bu yakınlık, Kant açısından büyüğün, yani bütün insani ölçüleri aşan «yüce»nin «güzel»in karşıt kavramı olmasıyla daha da belirginleşir. — Küçük, insanlığın büyük bir bölümü için hoş, sevimli ya da zararsız olan sıfatıyla tek estetik kategori haline gelmiş olsa da günümüz estetiğinde neredeyse hiç yer tutmaz.
62
Hakikati yargıya yerleştirmenin kendiliğinden hakikat kavramını çarpıttığı yönündeki, bugün böylesine ısrarla savunulan sav, «yargı»dan gerçekten onun başlangıçta olduğu şey, yani haber anlaşıldığında herhalde sınırlandırılmak zorundadır. Çünkü yargı, haber verme işlevi sayesinde, yani orada bulunmayan kişinin bulunmayan şeye göre hareket edebilmesini, başka bir deyişle bulunmayanı mevcutmuş gibi ele alabilmesini sağlayarak, tam da belirleyici bir «açığa çıkarma» gerçekleştirir. Dünyayı açan yalnızca haber alışverişi, yani konuşmadır; insanın topluluk halindeki hakikatini oluşturan yalnızca bu alışveriştir; nihayet mantıksal olana özgü «genelliği» temellendiren de yalnızca odur.
63
Sabun tozu ya da benzin için açıkça reklam yayını olarak sunulan yayınlardan söz etmeye gerek yok.
64
On dokuzuncu yüzyılın sonuyla yirminci yüzyılın başının ortaya çıkardığı ve «dünya görüşleri» diye adlandırdığı kendine özgü oluşumlar, bugünkü «uyarıcı modelleri»nin yalnızca zararsız ve çekingen ön biçimleriydi. Yalnızca «dünya görüşü» olmaktan ibaret kalan hiçbir dünya görüşü hayatta kalamadı. Ayakta kalabilenler, yalnızca kendilerini açıkça uyarıcı model olarak yerleştirmeyi başaranlardır. Bugünkü uyarıcı modellerse bir dünya görüşü görünümü taşımaktan bile çoktan vazgeçmişlerdir; gerçi bunlardan akademik dünya görüşleri damıtılmasına, gereksiz bir lüks olarak da olsa, göz yumarlar.
65
Öldürülen milyonlarca insanı zihinde canlandırmak zaten olanaksız olduğundan, bu yok etmenin görüntülere dayanılarak ya da görüntülerin yerine insanlar konularak gerçekleştirildiğinin ayrıca kavranması dehşetimizi herhalde pek artırmaz. — İnsancıllaşmanın yükselişine inanılarak yetiştirilmiş bizler için bir zamanlar kendiliğinden apaçık olan şu temel düşünce vardı: İnsanlığın, insan kurban etmenin görüntü düzeyinde gerçekleştirildiği, dolayısıyla İshak’ın yerini koçun aldığı dünya tarihsel anda başladığı düşüncesi. Bu düşüncenin doğurduğu umut, şimdi görüntülerin yerine kurban edilen insanlardan daha korkunç bir biçimde herhalde yıkılamazdı.
66
Bu durum, karikatürün ve hiciv dergilerinin uluslararası düzeydeki gerilemesiyle de ilgilidir: İktidarla alay etmek —gerçek karikatürün özü her zaman buydu— artık fazlasıyla tehlikeli bir girişim haline gelmiştir. — Elbette Der Stürmer‘in çizimleri gerçek karikatür ya da hiciv değildi; çünkü bunlar ilke olarak yalnızca kurbanları, tam da kurban oldukları için hedef seçiyorlardı.
67
Bu yalanın modeli, yapısal olarak, bugün kendilerine karşı yöneldikleri kişilerin yardımıyla zafer kazanan bütün karşıdevrimlerin modeline karşılık gelir.
68
Bunun böyle olduğu bugün genel olarak kabul ediliyor. Fakat bu olgu, Marx’ta olduğu gibi felsefi bakımdan önemli bir olgu olarak kabul edilmiyor. Çünkü Marx açısından «ideolojik» dediği şey, «idealizm»in Hegelci «efendi ve köle şeması»yla kendine özgü iç içe geçişinden doğuyordu: «İdeoloji», efendinin dünya tasarımının, sınıf bilincinden yoksun köleye kendiliğinden «dünya» olarak görünmesi demekti; dolayısıyla gerçekte kölenin mülkü olmayan, kölenin sahibinin mülkü olan bir tasarımdı. Marx, bir çağın felsefesinin her zaman egemen sınıfın felsefesi olduğunu ileri sürerken bundan başka bir şey kastetmiyordu. — Ancak Marx’ın bu şeması, bugünkü kitle toplumu koşullarına doğrudan doğruya uygulanamaz. Birincisi, sigara, film ya da dünya görüşü olsun, her meta en başından itibaren olabilecek en geniş satışı sağlayacak biçimde, dolayısıyla tüketicinin gerçek ya da ona yakıştırılan istekleri daha baştan hesaba katılarak üretilir. İkincisi, üreticiler kendilerinin ürettiği metaların —sigaraların, filmlerin, dünya görüşlerinin— aynı zamanda tüketicileridir. Bunun diyalektik sonucu, «egemen sınıf»ın da kendisi için değil, kitleler için ürettiği kitle ürünleri tarafından biçimlendirilmesidir. Hegel’in «Efendi, kölenin kölesi olur» önermesinin yerine şu formülün geçmesi gerekirdi: «Efendi, köleler arasında bir köleye dönüşür.»
69
İnsanın şablona sokulma zorunluluğu, sık sık önceden var olan ahlak anlayışlarına bağlanarak haklı gösterilir. Örneğin şablonlaştırılmaya direnen kişi «Hristiyanlığa aykırı» ya da «demokrasiye aykırı» olmakla damgalanır. Buradaki «akıl yürütme» şöyledir: Herkesle birlikte hareket etmeyen kişi yeterince alçakgönüllü olmadığını, dolayısıyla Hristiyanlığa aykırı davrandığını gösterir; ya da kendisine özel muamele, dolayısıyla ayrıcalık talep ediyor demektir. — Örneğin Link’in ünlü Dine Dönüş (Return to Religion) kitabında, yalnızca kendisine eve teslim edilen vicdan azaplarını tüketmek yerine kendi kendine vicdan muhasebesi yapıp vicdani kuşkulara düşen kişi, «içedönük», yani toplumsal bakımdan hasta sayılır. Üstelik bu kitap, sıradan dinsel risalelerden biri değildir: 1936’da en büyük yayınevlerinden biri tarafından yayımlanmış, çok satanlar arasına girmiş ve dokuz ayda on sekiz baskı yapmıştır; kitapta İsa, «dışadönüklüğün» modeli olarak sunulur. Bu konuda Toplumsal Araştırmalar Dergisi (Zeitschrift für Sozialforschung), 1938, 1. ve 2. sayılarındaki değerlendirmeme bakınız.
70
Bu ödeme biçimi, sunulan ürünün buyruğuna itaatle başlayan özgürlükten vazgeçişi tamamlar: Bedelin kalan kısmını hâlâ borçlu olan alıcı, artık kendisini aralıksız suçlu hisseder; hem de yalnızca satıcıya değil, kendisine teslim edilen metaya karşı da. Ona sahip olmayı henüz hak etmediği bir şey sayar; metayı çoktan kullanmaya başlamış olduğundan onunla özgürlükten yoksun bir ilişki kurar. Elinde bulunan, ama bedelini henüz ödemediği meta yüzünden gücünün üstünde bir yaşam sürmekte olduğundan, bundan böyle yaşamını daha fazla çalışarak bir kez eriştiği o aşırı yüksek yaşam standardına yetişmeye harcamak zorundadır; böylece günün birinde kendisine ulaşma olanağını kesin olarak yitirir.
71
Bir bakıma bu aksiyom kesin doğa bilimlerinde zaten vardır: Onlar açısından da «gerçekten var olan» sayılan, yalnızca aynı koşullar altında sürekli yeniden ortaya çıkan, yani yasaya bağlı olandır. İlkeleri şöyle dile getirilebilir: «Yeniden meydana getiremediğim şeyi var saymam.» On dokuzuncu yüzyılın eğitimli insanlarının («mucizeler»le özdeşleştirdikleri) dine, doğa bilimcilerinin ise tarihe karşı duyduğu kibir, varlıkla çokluğu ya da yasayı özdeşleştirmelerinden başka bir şeye dayanmaz. —
72
Yalnızca tek bir örneği bulunan bir nesneye, örneğin bir sanat yapıtına sahip olmak elbette bir değer taşır; hem de zenginliğe tanıklık eden ve aristokratlık bilinci veren bir tekel olarak. Bugün ilk basım kitaplarla kitle ürünleri aynı kişide bir araya gelir. Bir üreticinin ürünleri ne kadar çok makineleşmişse o üretici, modası geçmiş yapım yöntemleriyle üretilmiş ürünlerle süslenmeyi o kadar çok sever.
73
Fotoğraf çekmenin kendine özgü ve kendine özgü biçimde büyüleyici niteliği, günümüzün iki temel etkinliğini, yeniden üretmeyle edinmeyi birleştirmesine dayanır. Üstelik bu yolla bir şey edinen kişi, tıpkı olta balıkçısı ya da avcı gibi, yalnızca edinme araçlarının parasını öder; çünkü edindiği şey, yani görünüş, ona bedava sunulmaktadır… Bu da günümüzün satın alma dünyasında düpedüz masalsı bir istisnadır. İngilizcede fotoğraf çekmeye, sanki görüntülenen konu bir av hayvanıymış gibi, «ateş etmek» anlamındaki to shoot denmesi elbette rastlantı değildir. — Son olarak, fotoğrafçılık hem edinme hem de eğlence olduğu için büyüleyicidir: Dolayısıyla kendisini, görünüşte bir meşguliyetin, hatta çoğu zaman düpedüz çalışmanın biçimine bürünerek boş zaman değerlendirmeyi bilmeyen kişiye sevdirmeyi başaran bir boş zaman uğraşıdır; kısacası bir hobi olarak ortaya çıkar. Hobi de hayaletsi olanın sorun alanına girer; çünkü o, çalışmayı taklit eden bir dinlenmedir, hatta çalışmadan dinlenmek amacıyla yapılan bir iştir. Burada ele alınan bütün görüngüler arasındaki bağlantının ayrıca kurulmasına gerçekten gerek yoktur; dikkatle bakana kendisini zaten gösterir.
74
Çok fazla, çok fazla. Fazla sular akıyor
gecenin içinden, tümüyle gereksiz yere.
Çok fazla, evet, pek fazla dünya yaratıldı,
anılmayı bekleyen gereğinden çok kıyı,
boşa esen gereğinden çok rüzgâr var —
Bunca şeyi kim sayıp dökebilir, kim övebilir?
Hangi haritacı işaretler adları bilinmeyen,
denizin dibinde duran mercan kayalıklarını,
kimsenin görmediği altın damarlarını,
hâlâ ad verilmesi gereken yıldız şekillerini —
anlamsızca, alay edercesine, sırf ortaya çıkmak için
vardır bu fazlasıyla dolup taşan bolluk.
Ve var olan her şeyi dile getirmek uğruna
hiçbir şeyi atlamayan adam bulunsa bile —
sonunda onu kim sayacak,
kim kaydedecek onu listelere?
Nerede minnet? Nerede bir tek kulak?
O bile fazla! Övgüsü kuru bir yankı!
Çok fazla! Çekin önüme perdeyi
ve indirin yelkenleri!
(Ateşler İçindeki Kolomb‘tan [Der fiebernde Columbus])
75
Bu sözcük öncelikle «kabul etmek», «terk etmek», yani olgusal olanın tanınmış üstün gücü karşısında geri çekilmek ve ona kendi yerini açmak anlamına gelir. Kendimi ona yer açacak biçimde geri çekerim. — İkinci aşamada bu özgürlük yoksunluğu, en azından kısmen, aşılmıştır bile: Tapınma ve felsefi sistem, üstün güce kendisine özgü bir mekân, kendisine özgü bir yer ayırmanın araçlarıdır; o güç, bir yere yerleştirilmekle aynı anda hem tanınmış hem de sınırlandırılmış olur. Tanrı kendi tapınağının tutsağına, kötülük de kendi sistem içindeki yerinin mahkûmuna dönüşür. — Nihayet günümüzde «yerleştirmek», yalnızca bir şeyi benim için hazır bulunacak ya da beni rahatsız etmeyecek biçimde bir yere koymak anlamına gelir. Kendime bir şey için yer açarım.
76
Genç Rilke’nin bir mektubundan (1904) alınan bu şaşırtıcı cümle, gerçekten de bütün maddenin biçimlendirilmiş olanda aşılarak korunduğu kıyamet sonrası duruma ilişkin bir betimleme gibi duyuluyor. Ancak Rilke bunu son derece yapmacıklı ve süslü bir biçimde anlatıyor; çünkü söz konusu durumu meydana getirdiğini düşündüğü üretim sürecini örtbas ediyor ya da çağrışımlarımızı kesinlikle yanlış bir yöne saptırıyor: Bize yıllanan şarapları ya da kuyumculuk işini, yani hem çok değerli hem de üretimin genel niteliğini temsil etmekten uzak süreçleri düşündürüyor. Bununla birlikte onun düşü, dünya maddesine bütünüyle zorla boyun eğdirilmesi düşünden başka bir şey değildir. Bu düşte simyacıların dünyayı altına çevirme tasarımları yeniden etkinleşiyor gibi görünse de bunu ancak söz konusu tasarımlar iktisadi varlıkbilimin kıyamet sonrası durumla ilgili tasarımlarıyla benzeştiği için yapabilirler. Gerçekten de bu tür cümleler, özellikle Nietzsche’nin «Apolloncu» düşüncesi (Erich Heller’in haklı olarak vurguladığı gibi, alıntılanan Rilke cümlesinin neredeyse sözcüğü sözcüğüne dayandığı düşünce), iktisadi varlıkbilimin arka planında yeniden yorumlanmalıdır. Nietzsche’nin «madde ve biçim» kavram çiftine ilişkin tartışmaya «Dionysosçu» ve «Apolloncu» mitolojik güç çiftini getirerek bambaşka bir biçim vermiş olması şu olgu hesaba katılmadıkça karanlıkta kalacaktır: Sanayileşme çağında «madde» (= hammaddeler dünyası) ve «biçim» (= ürün), daha önceki metafizikçilerin düşlerinde bile göremeyeceği ölçüde dünyasal bir önem kazanmaya başlamıştı. — (Rilke’den yapılan alıntının kaynağı: Erich Heller, Mirasından Yoksun Bırakılmış Tin [Enterbter Geist], Suhrkamp, 1954.)
77
Bu varsayım yalnızca bütünüyle temelsiz değildir; aynı zamanda kılık değiştirerek ortaya çıktığı için daha iyi değil, yalnızca daha tuhaf hale gelen bir insanbiçimciliktir. Çünkü «barınaksız» insanın kendi korunma ve barınma ihtiyacını varlığın kendisine mal etmesi; artık varlığın konuğu olmadığı için onun çobanı ya da ev sahibi olmak zorunda bulunduğuna kendini inandırması gerçekten tuhaftır. — Hayır, «ev» isteyen her zaman ve ilke olarak yalnızca tekil olandır; ister salyangoz, ister insan, ister aile olsun. Yalnızca bütünden kopmuş olan, bireysel olan bir ev ister; hem de tam da kopmuş olduğu, dünyanın enginliği karşısında korunaksız, kaybolmuş, yeterince evinde sayılmayacak durumda olduğu için. Dolayısıyla dünyanın kendisi hiçbir zaman bir ev istemez; onun varlığından söz etmeye bile gerek yok. Dünyanın, eğer dertleri varsa, konut arayıp bulmaktan başka dertleri vardır.
78
Soyut resmin önemli bir bölümü, sanayi çağının böyle meleklerini, yani bedensiz oluşumları icat eder. Çizgisel konturları çizilen şeyin hacmini bütünüyle boş bırakan bugünkü çizimlerin gözde oluşu, bu tarzın yalnızca sanatsal oyun hevesinden kaynaklandığı varsayılsaydı anlaşılmaz kalırdı.
79
Platon’la ilgili bu göndermeye ilişkin olarak bu derlemenin ilk denemesine bakınız. — Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilet satıcıları daha şimdiden, yüz binlerce insanın boks ya da futbol karşılaşmalarında gerçekten hazır bulunmaya artık ne denli az önem verdiğini çok iyi biliyorlar. Çünkü asıl olaylara şimdiden gerçek dışı bir şeyler bulaşmıştır; çünkü bu olaylar yayınlanmak üzere düzenlenmektedir ve fikirler gibi gerçekleşmeye ihtiyaç duymaktadır; kısacası, ideal gerçekleşmelerine en iyi yeniden üretimlerinde ulaşırlar. Elbette kopyaları küçümseyerek yine de yalnızca asıl karşılaşmalarda gerçekten kanayan burunları görmek isteyen uzmanlar her zaman bulunacaktır; tıpkı yeniden üretimlerle alay edip Giotto’nun yapıtlarını yalnızca Padova’da görebilen uzmanlar bulunduğu gibi. Fakat bu züppeler ancak kuralı doğrulamaya hizmet edeceklerdir.
80
Bu ifade, bugün «asıl» ile «kopya» arasındaki ilişkinin nasıl akıl almaz bir karmaşaya dönüştüğünü diğer bütün sanayilerden daha iyi gösteren gramofon sanayisinden gelir. Burada öncelikle sözde «ana kalıp» vardır; bu, kendisi de bir besteyi yeniden üreten sesin zaten yeniden üretimidir. Fakat yeniden üretimin bu yeniden üretimi, «ana kalıp» (yani «ana-ana») ifadesinin de kanıtladığı gibi, kendisinden türetilen yavru kalıplara kıyasla «asıl» sayılır. Ne var ki bu yavru kalıp, yeniden üretimin yeniden üretiminin yeniden üretimi olmasına karşın, şimdi kendisi başlıca kalıba dönüşür: Yani ondan seri presleme yöntemiyle çıkarılan ve daha sonra beğenimizin kalıplarına dönüşmek üzere piyasaya sürülen bütün plakların anası olur.
81
İncelememizin başında (yalnızca «kendi dünyası»nı bilen, «dünya»yı ise bilmeyen «idealist» üzerine yaptığımız bir ara açıklamanın ardından) bugünün tüketicisini «idealist» diye adlandırdığımızda bu olguya değinmiştik.
82
«Yaratıcı» ifadesi kimseyi rahatsız etmesin: Alışılmış hazır meta tüketimiyle karşılaştırıldığında insanın en küçük kendi başına yapma eylemi bile artık ona bir yaratım edimi, en azından Michelangelo’ya yaraşır bir iş gibi görünür.
83
V. gibi aradaki farkı böylesine ustalıkla ameliyat yoluyla ortadan kaldırtanların sayısı, sinemada gereken az sayıdaki kalıptan kat kat fazla olduğundan, Kaliforniya’da binlerce hayalet yaşamaktadır. Artık hiçbir şey, onların bir zamanlar önceki yaşamlarında kim olduklarını ya da o zamanlar gerçekte nasıl göründüklerini ele vermez. Fakat kalıba dönüşme fırsatı hiçbir zaman yüzlerine gülmediğinden, bunlar bir süre daha hayalete benzer görünümlerini koruyarak, hâlâ bir gün yeniden bir yanılsamaya hizmet edebilecekleri yanılsaması içinde, «geçici olarak» eczane ve çeşitli ürünler satan dükkânlarda ya da otomobillere servis yapılan yerlerde garsonluk gibi işlerde çalışırlar; ta ki gündelik yaşam onları yabanileştirip hayalet ışıltısının altındaki eski doğalarını yeniden açığa çıkarıncaya kadar.
84
Bu cildin ilk denemesine bakınız.
85
«Toplumsal konum farkı» ile «görüntü» arasındaki ilişki, Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları (Wilhelm Meisters Lehrjahre) adlı yapıtta klasik biçimiyle ortaya konmuştur: Burjuva oğlu, «büyük», tek başına geçerli sayılan yaşamdan dışlandığı için, bu yaşamı «kendini yetiştirmek» amacıyla onun görüntüsünü üretip zihninde canlandırarak edinir; yani tiyatro oynayarak. —
86
Öte yandan her kitle metası da bir görüntüdür: Kendi modelinin görüntüsü. Her model de yalnızca yeniden üretimler için modeldir; görüntülerinin sayısı ne kadar yüksekse, yani kitlesel üretimi ne kadar başarılıysa model olarak da o kadar iyidir. —





























