17 Ekim’in Truva Atı: Yağmanın Türk Marşı, Koruyucu Babanın Çöküşü ve Yahuda’nın Bedeli

(playlist)

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

(Fransızcası, İngilizcesi ve Almancası)

17 Ekim 2026’da Paris, Milano ve başka Avrupa kentlerinde hayat pahalılığına karşı yapılan büyük gösteriler, toplumsal sözleşmenin kendi vaatleriyle karşı karşıya geldiği bir tarihsel olaya dönüştü. Fransa’da yüz binlerce insan ücretler, eğitim ve kamu hizmetleri için sokağa çıktı. İzinli gösterilere katılan barışçıl protestocular da polis müdahalelerinin etkisi altında kaldı. Aynı gün kent merkezlerinde mağazalar yağmalandı, heykeller parçalandı, tarihî yapılar yakıldı. Devletin tanıdığı siyasi hakkın kullanılmasına yönelik güvenceler sarsılırken, devletin koruduğu mülkiyet düzeni de fiilen sınandı. Yağmacılar, kendi maddi çıkarları ve artı-hazları peşinde koşarak toplumsal sözleşmedeki kırılmayı herkesin görebileceği biçimde teyit ettiler.

Paris’te sanat öğrencileri kendi yaptıkları dev bir Truva atını gösterinin önünde taşıdı. Place de la République’de yüzlerce müzisyen, Açlık Oyunları filmindeki bir infaz şarkısını seslendirirken polis müdahalesiyle karşılaştı. Bu orkestra önceki protestolarda Fransız Devrimi’nin marşı La Marseillaise ile Avrupa’nın evrensel kardeşlik simgesi haline gelen Beethoven’ın Neşeye Övgü eserini de kullanmıştı. Slavoj Žižek’in yıllardır anlattığı Haiti Devrimi sahnesinde, Fransız ordusu siyah devrimcilerin uzaktan Marsilyez söylediğini duyarak kendi özgürlük iddiasıyla karşılaşır. Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi’nde ise bütün insanların kardeşliğini kutlayan aynı melodi birden grotesk bir Türk Marşı’na dönüşür. 17 Ekim’in izinli göstericileri Cumhuriyet’in özgürlük vaadini devlete geri verirken, yağmacılar bu vaadin içindeki toplumsal çelişkiyi grotesk bir eylemle duyulur hale getirdiler.

Nice’te yağmacılara karşı dükkânını korumaya çalışan bir oyun mağazası çalışanı, internette Goku adlı anime kahramanına dönüştürüldü. Gamer kültürünün hedef, engel ve ödül mantığı içinde aynı çalışan bir NPC, yani oyuncunun karşılaştığı yan karakter konumuna yerleşebiliyordu. Bir bakış gerçek insanı aşılması gereken engele indirgerken, diğer bakış onu olağanüstü bir savaşçıya yükseltti. Bu sırada pahalı koleksiyon kartları, oyun konsolları ve manga ürünleri yağmanın hedefleri arasındaydı. Cumhuriyet heykellerinin kırılması, dinî yasaklara göre ürün seçildiğine ilişkin anlatılar ve dijital kahramanlaştırma aynı simgesel sorunu açığa çıkardı: İnsanlar hangi görüntüye kutsallık atfediyor, hangisini parçalamak istiyor ve hangi insanı günah keçisine dönüştürüyor?

Bu karşılaşmanın toplumsal öznesi, Alain Badiou’nun göçebe proletarya kavramıyla Žižek’in yağmanın anti-siyaseti tartışması arasında belirir. Avrupa’nın göçmen işçileri ve onların çocukları, kapitalist ekonomiye ücretli emek, aile geliri, okul, tüketim ve dijital platformlar üzerinden katılıyor. Aralarında Müslüman, göçmen kökenli ve ırksallaştırılmış genç erkeklerin de bulunduğu yağmacılar, bu ekonomik dünyanın içinde yetişmiş insanlar olarak fiyatlandırılmış mallara yöneldiler. Klasik proletaryanın üretimi durdurma gücüyle yağmacının kamu düzenindeki geçici boşluktan yararlanma gücü farklı siyasal biçimler oluşturdu. Yağmacının yeni bir siyasi düzen kurma kapasitesiyle mevcut düzenin çöktüğünü gösterme işlevi böylece birbirinden ayrıldı.

Bu ayrım, 7 Ekim 2023’te Supernova müzik festivaline yapılan silahlı saldırının ardından ortaya çıkan güvenlik ve kurbanlaştırma sorunuyla da birleşir. Festival katılımcıları devletin bilgisi dahilindeki bir etkinlikte bulunurken koruma sisteminin ağır başarısızlığıyla karşılaştı. İsa’nın Son Ayartısı filmindeki Yahuda ise İsa’yı kendi çarmıh görevinden kaçarken yakalar ve ona verdiği sözü hatırlatır. İhanet, başlangıçta kendisine atfedilen kişiden sözünü tutması beklenen otoriteye doğru yer değiştirir. 17 Ekim yağmacısının Yahuda işlevi de buradan doğar: Devletin koruma vaadindeki kırılmayı açığa çıkarır, ardından bütün çöküşün suçu kendisine yüklenebilir. Walter Benjamin’in ilahi şiddet kavramı, bu suç ve bedel aktarımının hangi noktada kesintiye uğrayacağını sormayı gerektirir.

Fiyat etiketinin yıllarca hazırladığı kırılma

Toplumsal sözleşme, insanların gündelik yaşamlarını sürdürürken birbirlerine ve kurumlara duydukları güven içinde işler. Çalışan kişi emeğinin karşılığında geçimini sağlayacağını, çocuk eğitim yoluyla geleceğe hazırlanacağını, dükkân sahibi işyerinin korunacağını, yurttaş ise siyasi taleplerini hukuken tanınmış yollarla ifade edebileceğini bekler. Devlet bu ilişkilerin güvenliğini üstlenerek kendi meşruiyetini kurar.

Fiyat artışları sözleşmenin ekonomik zeminini yıllar boyunca aşındırdı. Ücretin aynı miktarda kalması veya daha yavaş yükselmesi karşısında kira, enerji, yakıt, ulaşım ve temel tüketim maliyetleri büyüdüğünde, insanın çalışarak erişebildiği yaşam alanı daralır. Bu daralma her ay yeniden gerçekleşir. Fiyat etiketi, kişinin hangi nesneye sahip olabileceğini ve hangi yaşam olanağından vazgeçeceğini belirleyen gündelik bir sınır haline gelir.

Bu nedenle fiyat yükseltme şiddetinin zamana yayılmış bir yapısı vardır. Fiziksel bir saldırıda bedel tek bir anda görünür hale gelirken, ekonomik baskının sonuçları her alışverişte, faturada ve kira ödemesinde yeniden yaşanır. Çocukların dünyasında bu ilişki özellikle somuttur. Ailesinin gelirini belirleyen çalışma koşulları üzerinde sınırlı güce sahip olan çocuk, aynı koşulların sonuçlarını okulunda, evinde, arkadaşları arasında ve mağazalarda deneyimler.

Bir oyun konsolunun, telefonun veya spor ayakkabının fiyatı bu yüzden ekonomik ilişkilerin gündelik görünümünü taşır. Ürün hem arzulanan bir nesnedir hem kişinin satın alma gücünün sınırını gösterir. Kapitalizmin reklam ve oyun kültürü ürünü görünür ve çekici hale getirirken fiyatlandırma düzeni ona erişimi belirler.

17 Ekim’deki büyük hareket bu ekonomik birikimden doğdu. Fransa’da liselilerin eğitim koşullarına ilişkin talepleri, hayat pahalılığına karşı çağrılarla birleşti. Sarı Yelekliler çevreleri, sendikalar ve farklı meslek grupları aynı güne yöneldi. Katılım sayısı İçişleri Bakanlığına göre yaklaşık 550 bin, organizatörlere göre 800 bindi. Nantes’ta da yaklaşık 20 bin kişi hayat pahalılığı, eğitim ve kamu hizmetleri için yürüdü (🔗).

Bu hareket ekonomik sıkıntıyı kamusal bir talebe dönüştürdü. İnsanlar devletin tanıdığı siyasi hakkı kullanarak devletin ekonomi ve kamu hizmetleri üzerindeki sorumluluğunu sorguladı. İzinli gösterinin belirleyici anlamı budur: Yurttaş kendi hakkını kullanırken devletin bu hakkı gerçekten güvence altına alıp almadığını da sınar.

Paris’te Place de la République’de toplanan müzisyenlerin karşılaştığı polis müdahalesi, bu sınavı görünür hale getirdi. Yaklaşık 400 müzisyen konser için hazırlanmıştı. Program Bella Ciao ile başlamış, ardından Avengers müzikleri seslendirilmişti. The Hunger Games serisinin The Hanging Tree şarkısı çalınırken çevreyi gaz kapladı ve konser yarıda kaldı. Orkestra üyeleri, polis müdahalesi öncesinde kendilerine uyarı verilmesini talep ettiklerini anlattılar (🔗).

Bu görüntü, toplumsal sözleşmenin ekonomik ve siyasi boyutlarının birbirine nasıl bağlandığını gösterir. İnsanlar hayat pahalılığına karşı kamusal alanda müzik yaparken devletin zor kullanma kapasitesiyle karşılaşmıştır. Hukuken tanınmış siyasi faaliyet ile bu faaliyetin fiilen korunması arasındaki ilişki böylece olayın merkezine yerleşmiştir.

Aynı gün Mulhouse’da 17 yaşındaki Maïssa, arkadaşlarıyla yemek yedikten sonra gösterilerin yakınında bulunduğu sırada yüzüne isabet eden bir cisim nedeniyle sol gözünün görme yetisini kalıcı olarak kaybetti. Tanıklar cismin polis tarafından kullanılan gaz bombası olduğunu bildirdi; savcılık soruşturma başlattı. Olay, siyasi çatışmanın sokaktaki diğer insanların bedensel güvenliğini nasıl etkilediğini de ortaya koydu (🔗).

Sonra başka bir güvence sınandı: mülkiyetin korunması. Kentlerin farklı noktalarında mağazalar yağmalandı. Bir mağaza vitrininin kırılması, sıradan zamanda geçerli olan bir varsayımı ortadan kaldırdı. İnsanlar mülkiyet kurallarının uygulanacağını beklerken yağmacılar aynı kuralların belirli bir anda aşılabildiğini gördüler. Eylemler yayıldıkça bu bilgi başkalarının davranışını da değiştirdi.

Yağmacının tarihsel işlevi, toplumsal sözleşmenin kırılmasını ortak bilgiye dönüştürmesidir. Bir kişinin vitrini kırabilmesiyle bütün toplumun vitrinlerin korunabildiğine ilişkin güveninin sarsılması farklı süreçlerdir. 17 Ekim’deki büyük yağma dalgası, ikinci sürecin gerçekleşmesini sağladı.

Truva Atı ve Cumhuriyet’in kendi çocukları

Paris’te 17 Ekim günü öğrencilerin taşıdığı dev Truva atı, bu olayın içinde gerçekten bulunuyordu. Birkaç metre yüksekliğindeki hareketli yapı, sanat ve tasarım eğitimi veren École Boulle öğrencileri tarafından hazırlanmıştı. Bazı öğrenciler antik Yunan askerlerini taklit eden altın renkli miğferler takıyordu. Kortej, hastane çalışanları ve ulaşım emekçileriyle birleşmeye giderken at sokaklarda ilerliyordu (🔗).

Antik anlatıda Yunan askerleri bir tahta atın içine gizlenir. Troyalılar onu kentlerinin içine taşır. Gece atın içindeki askerler çıkar ve kentin kapılarını açar. Kuşatmayla alınamayan kent, kendi içine kabul ettiği nesne aracılığıyla düşer.

17 Ekim’deki Truva atının üretildiği yer, kentin kendi eğitim kurumuydu. Devletin ve toplumun yetiştirdiği öğrenciler, kendilerine sağlanan sanat ve tasarım becerilerini siyasi itirazın görünür biçimine dönüştürdüler. Kentin kendi çocukları, kentin yöneticilerine verilen sözlerin nasıl uygulandığını sorgulamak için harekete geçti.

Modern kentte surların işlevini hukuk, güvenlik kurumları ve ortak beklentiler üstlenir. İnsanlar her dükkânın önünde polis bulunduğu için mülkiyete saygı göstermez. Kuralların toplum tarafından kabul edilmesine ve ihlal durumunda uygulanmasına güvenir. Bu güven sarsıldığında, kent gündelik hayatını mümkün kılan ilişkiler üzerinden içeriden çözülmeye başlar.

17 Ekim’de Truva atının taşıdığı anlam tam buradadır. Ekonomik güvencesizlik, eğitim sorunları, polisle çatışmalar ve sonraki kuşakların gelecek kaygısı kentin kendi toplumsal yapısı içinde birikmişti. Öğrencilerin atı bu birikimi bilinçli bir siyasi gösteriye dönüştürdü. Yağmacılar ise aynı düzenin uygulama sınırlarını başka bir eylem biçimiyle görünür hale getirdi.

Bu tarihin Fransız Cumhuriyeti açısından özel bir ağırlığı bulunuyordu. 17 Ekim 2026, Paris’te Cezayirli göstericilerin Fransız polisi tarafından ölümcül şiddetle bastırıldığı 17 Ekim 1961’in 65. yıldönümüydü. O gün Cezayirliler, kendilerine yönelik ayrımcı sokağa çıkma yasağını protesto etmişti. Polis göstericileri dövdü, tutukladı ve öldürdü; Seine Nehri bu tarihin hafızasının parçası oldu. Paris Belediyesi 2026’da katliamın 65. yıldönümünü resmî bir törenle andı (🔗).

Böylece 2026’da sokağa çıkan göçmen kökenli gençlerin toplumsal konumu, Cumhuriyet’in daha eski bir tarihine bağlandı. Birinci kuşağın göç ve ücretli çalışma ilişkileri, sonraki kuşağın eğitim, yerleşme ve siyasi aidiyet sorunlarına dönüşmüştü. Fransız Cumhuriyeti’nin özgürlük ve eşitlik vaadi, aynı Cumhuriyet’in göçmenlerle kurduğu polis ilişkisi içinde yeniden sınanıyordu.

Bu tarihsel bağın en çarpıcı karşılığı, Žižek’in Haiti Devrimi üzerine anlattığı sahnedir.

Haiti’nin Marsilyezi ve Beethoven’ın Türk Marşı

Fransız Devrimi 1789’da özgürlük ve eşitlik ilkelerini ilan etti. Fakat Fransa’nın Karayip sömürgesi Saint-Domingue’de köleleştirilmiş insanlar yaşamaya devam ediyordu. 1791’de başlayan büyük köle ayaklanması, devrimci ilkeleri sömürge toplumunun kendi koşulları içinde gerçekleştirmeye yöneldi. Napolyon 1802’de bölgeye ordu gönderdiğinde karşısında köleliğin kaldırılmasıyla ortaya çıkan devrimci güçler bulunuyordu.

Žižek’in defalarca anlattığı sahnede Fransız kuvvetleri siyah devrimcilerin bulunduğu mevzilere yaklaşırken uzaktan şarkı sesleri duyar. Askerler seslerin Afrika’ya özgü şarkılara ait olduğunu düşünür. Yaklaştıklarında devrimcilerin La Marseillaise söylediğini anlarlar.

Fransa’nın özgürlük marşı, Fransa’nın yeniden boyun eğdirmek istediği insanlar tarafından söylenmektedir.

Žižek’in anlatısında Fransız ordusundaki Polonyalı askerlerin bir bölümü hangi tarafta savaştıklarını sorgulayarak Haiti devrimcilerine katılır. Žižek bu sahneyi, Fransız Devrimi’nin Haiti’deki tekrarı sayesinde gerçekten evrensel bir olaya dönüşmesinin simgesi olarak yorumlar (🔗).

Haiti devrimcileri Fransız Devrimi’nin ilkelerini kendileri için talep ederken bu ilkeleri ilan eden devletin karşısına çıkmıştır. Evrensellik, onu ilk ilan eden siyasi otoritenin sınırlarının ötesine taşınmıştır. Fransız askerleri kendi marşlarını duydukları anda özgürlük vaadinin kimin eyleminde gerçekleştiği sorusuyla karşılaşmıştır.

La Marseillaise şu sözlerle başlar:

« Allons enfants de la Patrie » [Haydi, vatanın çocukları.]

17 Ekim 2026’nın öğrencileri, göçmen işçilerin çocukları ve siyasi haklarını kullanan yurttaşları bu çağrının çağdaş muhataplarıdır. Cumhuriyet’in vaat ettiği siyasi hak, Cumhuriyet’in polisiyle karşılaşırken kendi gerçek anlamını açığa çıkarır.

Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi ise aynı evrensellik sorununu farklı biçimde sahneler.

1824’te ilk kez seslendirilen senfoninin son bölümünde, Friedrich Schiller’in An die Freude şiiri kullanılır. Melodi bütün insanlığın kardeşliğini kutlar:

„Alle Menschen werden Brüder“ [Bütün insanlar kardeş olur.]

Avrupa Birliği’nin marşı haline gelen bu eser, Avrupa’nın kendi evrensellik iddiasının simgelerinden biridir.

Ancak şiirin kardeşlik vaadi kendi içinde bir sınır da taşır. Schiller, bu birliğin sevincini paylaşamayan kişiye şöyle seslenir:

„Und wer’s nie gekonnt, der stehle weinend sich aus diesem Bund!“ [Bunu hiç başaramayan kişi, ağlayarak bu birlikten gizlice çekilsin.]

Almancadaki stehle sözcüğü, burada gizlice uzaklaşmayı ifade eder. Aynı fiilin çalmak anlamıyla ilişkisi, 17 Ekim yağmalarına uygulanabilecek dilsel bir çağrışım yaratır. Kardeşlik birliğinin dışına çekilmesi istenen kişi, Avrupa’nın ticari merkezlerinde mal ele geçiren grotesk figür olarak yeniden düşünülebilir.

Žižek’in Beethoven yorumundaki belirleyici ayrıntı ise senfoninin 331. ölçüsünde gerçekleşir. Neşeye Övgü melodisi birkaç kez yüce ve törensel biçimde tekrarlandıktan sonra aniden Osmanlı askerî müziğinden esinlenmiş bir Türk Marşı’na dönüşür. Vurmalı çalgıların ritmiyle müzik karnavalesk, kaba ve alaycı bir karakter kazanır.

Burada aynı melodi yeni bir toplumsal karakter edinir. Evrensel kardeşliğin yüce ifadesi, eserin kendi içinden gelen grotesk bir halk geçidine dönüşür.

Žižek’in yorumunda bu dönüşüm, evrensel kardeşlik idealinin iç çelişkisinin müzik aracılığıyla açığa çıkmasıdır. Türk Marşı, Avrupa’nın kendi birliğine sığdırmakta zorlandığı unsuru aynı müzikal bütünlüğün içine taşır. Žižek bu nedenle Avrupa’nın Türkiye’yle ilişkisini de Beethoven’ın grotesk bölümü üzerinden tartışır. Türkiye’nin Avrupa’ya aidiyeti sorusu, Avrupa’nın kendisini nasıl tanımladığı sorusuna dönüşür (🔗).

17 Ekim yağmaları bu müzikal yapıyla açıklayıcı bir ilişki kurar.

İzinli göstericiler, Cumhuriyet’in kendi siyasi haklarını kullanarak ekonomik taleplerini dile getirdi. Bu hareket Haiti devrimcilerinin Fransız Devrimi’nin özgürlük ilkesini sahiplenmesine benzer bir evrensellik ilişkisi taşır.

Yağmacılar ise aynı toplumsal dünyanın içinde birikmiş ekonomik öfkeyi grotesk biçimde görünür hale getirdi. Pahalı ürünlere el koydular, vitrinleri kırdılar, eylemlerini görüntülediler ve yasakların aşılabildiği anı kutladılar. Burada Türk Marşı’nın yüce melodiyi kaba bir ritme dönüştürmesiyle yağmanın siyasi protestonun çevresinde farklı bir davranış biçimi üretmesi arasında yapısal bir yakınlık bulunur.

Haiti’nin Marsilyezi evrensel vaadi bilinçli olarak sahiplenir. Beethoven’ın Türk Marşı aynı vaadin iç çelişkisini grotesk biçimde duyurur. 17 Ekim yağması ise bu çelişkiyi mülkiyet ve kamu güvenliği üzerinde fiilen teyit eder.

Žižek’in yorumunun daha da önemli kısmı Türk Marşı’ndan sonra gelir.

Beethoven, grotesk bölümün ardından yeniden dinî ve yüce bir müzik kurar. Koro bütün insanların yıldızlı göğün üzerinde bulunan sevgi dolu bir Baba’nın koruması altında birleşmesini diler:

„Überm Sternenzelt muß ein lieber Vater wohnen.“ [Yıldızlı göğün üzerinde sevgi dolu bir Baba bulunmalı.]

Žižek özellikle muß —bulunmalı— sözcüğünün tekrarına dikkat çeker. Koro, koruyucu Baba’nın varlığında ısrar eder. Müziğin kendi içindeki tekrar, güvenceye duyulan ihtiyacın yoğunluğunu duyurur.

17 Ekim’de de toplum yeniden koruyucu bir otorite aramaya başladı. Mağaza sahipleri polise ulaşmak istiyordu. Kamuoyu güvenlik önlemleri talep ediyordu. Nice’teki dükkâncı anime kahramanına dönüştürülüyordu. Devlet ise kamu düzenini yeniden sağlamayı vaat ediyordu.

Beethoven’ın koruyucu Baba’sı, toplumsal sözleşmenin kendi güvencesine duyulan ihtiyaçla burada birleşir.

Otomatik Portakal’dan gamer yağmacıya

Žižek, The Pervert’s Guide to Ideology filminde Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi’ni Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal filmi üzerinden de yorumlar. Filmin başkişisi Alex, şiddetten ve Beethoven’ın müziğinden yoğun haz alan bir gençtir. Arkadaşlarıyla oluşturduğu çete insanlara saldırır, soygunlar yapar ve bu eylemleri özel bir gençlik diliyle anlatır.

Anthony Burgess’in 1962 tarihli romanında Alex henüz on beş yaşındadır. Çetenin üyeleri de ergenlik çağındadır. Kubrick’in 1971 tarihli filminde ise karakterleri canlandıran oyuncular daha yetişkin görünür. Romanın çocuk suç çetesi özelliği, 17 Ekim yağmalarına katılan ergenleri düşünmek açısından önemlidir.

Burgess’in yarattığı Nadsat dili, Rusça kökenli sözcüklerle İngilizceyi birleştirir. Çocuklar bu dil sayesinde kendi dünyalarını yetişkin toplumundan ayırırlar. Şiddet, haz ve grup aidiyeti aynı özel sözlük içinde yaşanır.

2026’daki gamer kültürü de kendine ait davranış ve başarı kavramları üretmiştir. Loot ele geçirilen nesneyi, NPC oyuncu dışındaki karakteri, envanter sahip olunan kaynakları, görev ise ulaşılacak hedefi belirtir. Bu kavramların gerçek dünyadaki yağma davranışını ne ölçüde biçimlendirdiği, eylemcilerin kendi ifadeleri ve görüntüleri üzerinden araştırılabilir. Ancak oyunlaştırma, 17 Ekim’in dijital görüntü dolaşımını açıklamak için somut bir çerçeve sağlar.

Bir mağaza yağmalandığında saldırganın önünde fiyatlandırılmış nesneler bulunur. Hedefe ilerleme, engeli aşma, nesneyi ele geçirme ve eylemi kaydetme aynı davranışın aşamaları haline gelebilir. Yağmacı kendisini olayın etkin öznesi olarak deneyimlerken karşısındaki çalışan hedefe giden yolun engeli konumuna yerleşebilir.

Nice’teki Micromania mağazasının çalışanı Pierre, bu ilişkinin somut figürüne dönüştü. Pierre yağmacılara karşı işyerini korumaya çalışırken saldırıya uğradı. Goku afişinin önündeki görüntüsü yayıldıktan sonra internette Goku de Nice adıyla anılmaya başladı (🔗).

Pierre gerçek hayatta ücretli bir çalışandı. Mağazada bulunan malların korunmasıyla kendi işi ve mesleki sorumluluğu arasında bağ vardı. Onu kahramanlaştıran görüntüler ise bu sıradan çalışma ilişkisini olağanüstü güç gösterisine dönüştürdü.

Böylece aynı insan iki karşıt dijital konuma yerleşti. Yağmacının olası gamer bakışında NPC, internet seyircisinin anime estetiğinde Goku.

Birinci konum kişinin öznel önemini azaltır. İkinci konum aynı kişiye olağanüstü bir güç ve kahramanlık atfeder. Her ikisi de toplumsal güvenliğin kurumsal sorununu bireysel karşılaşmanın görüntüsüne taşır.

Burada Otomatik Portakal‘ın daha derin bir bağlantısı ortaya çıkar. Kubrick’in filminde Alex’in eski çete arkadaşları Dim ve Georgie daha sonra polis üniformasıyla karşısına çıkar. Eskiden suç çetesi içinde uyguladıkları fiziksel şiddet, artık devletin zor kullanma kurumuna bağlanmıştır.

Bu dönüşüm, sokak şiddetiyle hukuk-koruyucu şiddetin aynı toplum içinde farklı meşruiyet statüleri kazanmasını gösterir. Bir kurumun şiddeti uygulama yetkisi, şiddetin siyasi anlamını belirleyen temel unsurlardan biridir.

Burgess’in romanının son bölümünde ise Alex büyür, eski arkadaşlarından birinin evlendiğini görür ve kendi geleceğini başka türlü düşünmeye başlar. Çocuk suç çetesinin yaşamı, yetişkinliğe ve aile kurma arzusuna doğru değişir.

Bu ayrım, göçebe proletaryanın çocuklarının geleceği açısından önemlidir. Çocuğun bugünkü artı-haz deneyimi, çalışma hayatına, aile ilişkilerine ve siyasi örgütlenmeye katılacağı sonraki dönemle farklı ilişkiler kurabilir. Gençlik çetesi, işçi sınıfı ve devletin güvenlik kurumları aynı toplumun içinde insanların farklı zamanlarda yerleşebildiği konumlardır.

Kırılan heykeller, korunan yasaklar ve yeni ikonlar

17 Ekim’deki yağmaların simgesel boyutu, hedef alınan malların ekonomik değeriyle birlikte düşünülmelidir.

Paris’te manga ve oyun dükkânları, Grenoble’da Momie Manga kitapçısı, çeşitli kentlerde büyük mağazalar ve koleksiyon ürünleri saldırıya uğradı. Bazı kitapçıların yağmalanması, kültürel ürünlerin de ekonomik değerleri ve erişilebilirlikleri ölçüsünde hedef haline geldiğini gösterdi. Grenoble’da Momie Manga yöneticisinin anlattığına göre yaklaşık yarım saat içinde çok sayıda insan dükkâna girdi; ürünler alındı, stok alanlarına kadar girildi ve büyük maddi zarar oluştu (🔗).

Pokémon kartı bunun en yoğun örneklerinden biridir. Çocukların oyunlarında kullanılan küçük bir kart, koleksiyonculuk ve spekülasyon yoluyla çok yüksek fiyatlara ulaşabilir. Böylece oyun nesnesi finansal değer taşıyan mala dönüşür. Yağma sırasında ele geçirildiğinde ise yeniden satılabilir bir ganimet haline gelir.

Nesnenin ekonomik değeriyle kişisel ve kültürel anlamı aynı eylemde birleşir. Yağmacı bir koleksiyon kartını kullanmak, saklamak veya satmak için alabilir. Ele geçirme anının görüntüsü ise dijital platformda yeni bir değer üretir. İzlenme, takipçi, teşhir ve öfke aynı olayın etrafında dolaşır.

Bu sırada devletin ve kentin simgeleri de hedef alındı. Marsilya Belediye Sarayı’na giren bir grup Marianne büstünü devirdi. Kalabalıktan bazıları şu sözleri söylüyordu:

« C’est la Révolution, on prend la Bastille. » [Bu devrimdir, Bastille’i ele geçiriyoruz.]

Bu ifade, Cumhuriyet’in simgesine saldırının yine Fransız Devrimi’nin diliyle gerçekleştirilebildiğini gösteriyor (🔗).

Limoges’da 1883’te açılmış tarihî belediye binası ağır biçimde yandı. Kent yönetiminin açıklamasında bina, bütün yurttaşların ortak evi ve Cumhuriyet’in yerel yüzü olarak tanımlandı (🔗).

Lyon’da Paul Bocuse heykelinin tahrip edilmesi de kentin gastronomi ve turizm üzerinden kurduğu kültürel prestijle ilişkiliydi. Böylece heykeller, belediye sarayları ve ticari mallar farklı değer türleri taşıyan hedeflere dönüştü.

Dinî ikonakırıcılık tartışması burada açılır. Hristiyan ikon geleneğinde insan yüzü ve kutsal suret, ibadet ve toplumsal bağlılığın görünür taşıyıcılarıdır. İslami geleneklerde putkırıcılık ve bakışın sınırlandırılması, görüntünün otorite kazanmasıyla farklı bir ilişki kurar. Modern dijital platformlar ise insan yüzlerini sürekli seçilen, puanlanan, hayranlık duyulan veya aşağılanan görüntülere dönüştürür.

Domuz ürünlerinin yağmalanması veya bırakılması, helal işletmelerin hedef seçimi ve Müslüman dükkân sahipleriyle yağmacılar arasındaki ilişkiler bu açıdan incelenebilir. Dinî beslenme kuralları, mahalle dayanışması, piyasa fiyatı ve yeniden satış imkânı, ürün seçiminde birbirinden farklı etkiler yaratır. Bu konuda dolaşan anlatıların somut mağaza ve ürün kayıtlarıyla karşılaştırılması, yağma sırasında hangi normların etkinleştiğini gösterecektir.

Bir kişi mülkiyet hukukunu ihlal ettiği sırada dinî beslenme yasağına bağlı kalabilir. Bir başkası koleksiyon kartının fiyatına veya markalı ayakkabının yeniden satış değerine yönelir. Kamu kurumuna saldıran kişi ise nesnenin temsil ettiği siyasi otoriteyle ilişki kurar.

Böylece devletin bir normu uygulama kapasitesi çözüldüğünde, başka ekonomik, dinî ve kültürel kurallar insanların davranışlarını düzenlemeyi sürdürebilir.

Jihadmaxxing yazısında geliştirilen sinematik put ve nazar tartışması, bu görüntü ilişkisini dijital çağın içinde ele alır. Hayranlık, haset, görünürlük ve seçilme arzusu, sürekli yeniden üretilen yüzler ve videolar üzerinden işler (🔗).

Pierre’in Goku’ya dönüşmesi bu dijital ikon üretiminin örneğidir. Cumhuriyet’in Marianne heykeli parçalanırken aynı gün bir oyun mağazası çalışanı yeni kahraman suretine dönüştürülmüştür. Bir görüntünün otoritesi kırılırken başka bir görüntünün otoritesi kurulmaktadır.

Bu yüzden 17 Ekim’in ikonakırıcılığı ile anime kahramanlaştırması aynı olayın farklı yönleridir. Toplum kendi kurumlarının ve insanlarının hangi yüzlerde temsil edileceğini yeniden belirlemeye çalışmaktadır.

Göçebe proletarya ile yağmanın anti-siyaseti

Badiou’nun göçebe proletarya kavramı, dünya kapitalizminin yaşamak ve çalışmak için yer değiştirmek zorunda bıraktığı nüfusları açıklamaya çalışır. Göçmen işçiler farklı ülkelerin çalışma ve yurttaşlık rejimleri arasında yaşar. Çalışma hayatındaki yerleri, ekonomik üretim açısından önemlidir; siyasi haklara erişimleri ise ayrı kurumlar tarafından belirlenir.

Bu insanların sonraki kuşakları Avrupa kentlerinde yerleşik hale gelebilir. Ancak sınıfsal gelecekleri ailelerinin çalışma koşullarına bağlı kalır. Kentin dilini konuşan, orada eğitim gören ve dijital kültürüne katılan çocuklar, ekonomik güvence ve toplumsal aidiyet bakımından yeni çatışmalar yaşayabilir.

Milano’da 18 Ekim’deki olaylar sonrasında emniyete götürülen 271 kişinin 220’sinin çocuk, 60’ının yabancı uyruklu olduğu açıklandı. Bu veriler, ergen katılımının büyüklüğünü ve vatandaşlıkla yaşın farklı toplumsal konumlar oluşturduğunu gösteriyor (🔗).

Göçebe proletaryanın çocuğu, ücretli çalışma hayatına henüz katılmamış olsa bile, ailesinin gelir ve konut koşullarının sonuçlarını yaşar. Üretim sürecindeki işçinin toplumsal gücüyle çocuğun yağma sırasında kazandığı geçici hareket imkânı farklı biçimlerde ortaya çıkar.

Žižek’in 2011 İngiltere isyanlarına ilişkin eleştirisi tam bu farkı yakalamaya çalışıyordu. Mark Duggan’ın polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan protestolar yağmalara dönüşmüş, Žižek bu olayları tüketim toplumunun vaatlerine bağlı kalan dışlanmış insanların öfkesi olarak yorumlamıştı.

Hegel’in Pöbel kavramını kullanarak üretim düzeninin içinde yoksullaşan, fakat ortak siyasi irade geliştirmekte zorlanan bir toplumsal konumu açıklıyordu. Yağmacının pahalı tüketim mallarına yönelmesi, içinde yaşadığı ekonomik düzenin arzularına bağlılığını gösteriyordu.

Ancak Žižek 2015’te bu teşhisinden uzaklaştı. Against Recognition konuşmasında 2011 yağmalarına ilişkin eski metnine artık katılmadığını açıkladı ve aynı eylemleri Benjamin’in ilahi şiddet kavramına yaklaştırdı (🔗).

Bu değişim 17 Ekim’in anlamını kavramak için önemlidir. Yağmacının tüketim nesnelerini arzulaması, eyleminin toplumsal düzenin sınırlarını açığa çıkarmasıyla aynı anda gerçekleşebilir.

Badiou ise Le Réveil de l’histoire kitabında ani isyanla tarihsel isyan arasında ayrım kurar. Ani isyanda öfke ve yıkım ön plandadır. Tarihsel isyanda farklı kesimlerin talepleri ortak bir siyasi ilkeye bağlanır. Bu dönüşüm kalıcı örgütlenme ve gelecekteki iktidar ilişkilerini yeniden kurma kapasitesi gerektirir.

17 Ekim, bu iki düşünürün sorularını aynı olay üzerinde karşılaştırmaya izin verir. Žižek, yoğun öfkenin siyasi kuruluşla ilişkisini araştırır. Badiou, farklı toplumsal kesimlerin ortak siyasi özneye dönüşmesinin koşullarını arar.

Ancak toplumsal sözleşmenin çöküşünü teyit etmek, yeni bir siyasi öznenin kurulmasından ayrı bir işlevdir.

Yağmacı kendi çıkarı için hareket ederken devletin mülkiyet ve güvenlik güvencesinin fiilî sınırını açığa çıkarabilir. Bu işlev, yağmacının bilinçli siyasi programıyla aynı düzeyde gerçekleşmez.

İşte 17 Ekim’in klasik proletarya ile ilişkisini belirleyen ayrım budur. Üretim sürecinde örgütlenen işçi, sermayenin işleyişini kolektif olarak değiştirme gücüne sahiptir. Yağmacı ise belirli bir anda mevcut düzenin uygulanma kapasitesinin zayıflamasından yararlanır. Birinin gücü üretimin sürekliliğindeki yerinden, diğerinin geçici gücü kuralların uygulanmasındaki boşluktan kaynaklanır.

Yine de ikisi aynı ekonomik dünyanın içindedir. Mağazada çalışan kişi, göçmen işçi, işsiz genç ve koleksiyon kartını yağmalayan çocuk ücret, fiyat ve mülkiyet ilişkileri üzerinden birbirlerine bağlıdır.

Bu bağın siyasi örgütlenmeye dönüşmesi ayrı bir tarihsel süreçtir.

Supernova, kontr-Ödipal dürtü ve koruyucu Baba

7 Ekim 2023’te İsrail’in Gazze sınırı yakınındaki Re’im bölgesinde düzenlenen Supernova müzik festivali, gençlerin müzik ve dans için bir araya geldikleri büyük bir etkinlikti. Hamas ve saldırıya katılan diğer silahlı gruplar festivale ulaştıklarında sivilleri öldürdü ve kaçırdı. Saldırı, festival katılımcılarının hayatlarını koruması beklenen güvenlik kurumlarının ağır başarısızlığıyla birleşti.

2025’te yayımlanan askerî soruşturma, festivalin gerekli onaylarla düzenlendiğini fakat bölgedeki birliklerin etkinlik hakkında yeterince bilgilendirilmediğini ortaya koydu. Saldırganların festival alanına başka bir hedefe giderken ulaştıkları da soruşturma bulguları arasında yer aldı (🔗).

Bu olayın 17 Ekim’le bağlantısı, devletin kamusal yaşamı koruma yükümlülüğüdür. Supernova katılımcıları müzik festivaline giderken bir güvenlik düzenine dayanıyordu. 17 Ekim göstericileri de siyasi haklarını kullanırken devletin tanıdığı güvencelere dayanıyordu. Her iki olayda mevcut kurumların fiilî koruma kapasitesi ağır biçimde sınandı.

Festival Baskınında Kontr-Ödipal Dürtü yazısının kullandığı kontr-Ödipal dürtü kavramı, bu ilişkiyi kuşaklar üzerinden düşünür. Klasik Ödipal anlatıda çocuk babanın otoritesiyle çatışır. Kontr-Ödipal durumda ise babanın çocuğun geleceğini güvence altına alma görevi merkezde bulunur. Önceki kuşağın kurduğu düzen, genç kuşağa hangi hayatın mümkün olacağını belirler (🔗).

Bu kavram göçebe proletaryanın çocuklarıyla birleşir. Göçmen ebeveyn kendi emeğiyle bir yerleşme ve geçim imkânı yaratmıştır. Çocuk, kendisine devredilen dünyanın fiyatları, eğitim koşulları ve güvenlik ilişkileriyle karşılaşır. Geleceğin korunması meselesi burada ekonomik olduğu kadar siyasi bir sorundur.

Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi’nde Türk Marşı’nın ardından koronun sevgi dolu Baba’nın varlığında ısrar etmesi de aynı soruyu başka bir düzeyde açığa çıkarır. Toplum, kendi kardeşliğini güvence altına alacak otoriteyi aramaktadır. Güvenlik krizinde devletin koruyucu görevine yönelen talep, bu müzikal ısrarla yapısal olarak benzeşir.

17 Ekim orkestrasının The Hanging Tree icrası ise koruma sorununa ölüm ve kurbanlaşma boyutunu ekler. Açlık Oyunları anlatısında şarkı, infaz edilmiş bir kişinin hatırasını taşır ve daha sonra kolektif direnişin sesine dönüşür. Paris’te bu şarkının polis müdahalesi sırasında çalınması, müziğin kültürel anlamıyla olayın siyasi bağlamını doğrudan karşı karşıya getirir.

Haiti’nin Marsilyezi, Beethoven’ın Türk Marşı ve The Hanging Tree aynı tarihsel ilişkide farklı görevler üstlenir. İlki özgürlük ilkesinin başka insanlar tarafından sahiplenilmesini, ikincisi evrenselliğin grotesk iç çelişkisini, üçüncüsü ise ölüm ve kurbanlaşma görüntüsünün kolektif siyasi ifadeye dönüşmesini gösterir.

Bu ilişki Yahuda figürüne uzanır.

Yahuda’nın ihaneti ve çarmıhın bedeli

İsa’nın Son Ayartısı filminde İsa, kendi çarmıha gerilmesini sağlayacak görevi Yahuda’ya verir. Yahuda bu görevi yerine getirir. Ancak İsa, şeytani ayartı içinde çarmıhtan kurtulduğu, evlendiği, çocuk sahibi olduğu ve yaşlandığı bir hayatı deneyimler.

Yahuda yeniden ortaya çıktığında İsa’ya verdiği görevi hatırlatır.

Buradaki dönüşüm çarpıcıdır. Başlangıçta İsa’ya ihanet eden Yahuda, sonraki sahnede İsa’nın kendi sözüne sadık kalmasını talep eden kişiye dönüşür. İhanet, kimin hangi sözü yerine getirdiği sorusuyla yeni bir anlam kazanır.

Yahuda ve Hamas yazısında bu tersine dönüş, çarmıhın kurbanlaşmayı tekil olayda yoğunlaştırarak kan davasının sürekli tekrarını sona erdirme imkânıyla ilişkilendirilir (🔗).

17 Ekim’deki yağmacı, Yahuda’ya benzer bir tarihsel işlev kazanabilir.

Devlet vatandaşlarına ve kentlerinde yaşayan insanlara siyasi haklar, ekonomik güvence ve kamu düzeni vaat eder. İzinli gösterinin polisle karşılaşması bu sözün uygulanışını sınar. Yağma ise aynı sözün mülkiyet ve güvenlik düzeyinde hangi noktada çözüldüğünü görünür hale getirir.

Yağmacı bu eylemi kendi çıkarı için gerçekleştirir. Ancak eylemin sonucu, devletin verdiği koruma sözünün fiilî durumunu bütün toplumun karşısına çıkarır.

Yahuda işlevi, sözleşmenin kendi içinde gerçekleşmiş ihaneti açığa çıkarmaktır.

Bunun ardından ikinci bir hareket ortaya çıkar. Yağmacının görüntüsü toplumsal öfkenin merkezine yerleşir. Dükkânların zararı, yangınlar ve saldırılar üzerinden bütün olayın suçlusu belirlenmeye çalışılır. Böylece ekonomik taleplerin, polis müdahalelerinin ve kamu güvenliğindeki başarısızlığın açıklanması, yağmacının suçuna bağlanabilir.

Burada günah keçisi mekanizması işlemeye başlar.

René Girard’ın kurban mekanizması üzerine açıklamasında, toplumun farklı kesimleri arasında yayılan şiddet belirli bir hedefe yöneltilerek düzen yeniden kurulmaya çalışılır. Simetrik Kırma ve Simetriyi Kırma yazısının vurguladığı nokta da budur: Karşılıklı şiddetin hedefi tek bir kurbana aktarıldığında toplum kendi içindeki çatışmayı yeniden düzenleyebilir (🔗).

Yağmacının günah keçisine dönüşmesi, bu nedenle bireysel suçuyla daha geniş toplumsal krizin suçunun aynı kişide yoğunlaştırılmasıdır.

Fakat yağmanın kendisi de bir bedel aktarımı gerçekleştirir. Yıllarca fiyatlar ve vergiler aracılığıyla kayba uğradığını düşünen genç, kendi alacak duygusunu bir dükkânın malları üzerinde gerçekleştirir. Dükkânın sahibi bu kaybın doğrudan muhatabı haline gelir. Ardından toplum, devletin meşruiyet krizinin bütün yükünü yağmacının üzerine aktarabilir.

Psikanalizle Gerçekliği Sınamak yazısında geliştirilen bedel öteleme düşüncesi, bu zinciri anlamaya yardımcı olur. İnsanların ve kurumların üstlenmekte zorlandığı bedeller başka ilişkilere ve başka kişilere aktarılır (🔗).

17 Ekim’deki bedel zinciri böylece belirginleşir: Ekonomik maliyet aileye, ailenin güvencesizliği çocuğun geleceğine, polis müdahalesinin bedeli göstericinin bedenine, yağmanın maddi bedeli dükkâncıya ve bütün krizin siyasi suçu yağmacıya aktarılabilir.

Çarmıhın bu tartışmadaki özel yeri, kurban ilan edilen kişinin üzerinden işleyen suç aktarımının görünür hale gelmesidir. Roma’nın infaz düzeni İsa’yı cezalandırır. Hristiyan anlatısında İsa’nın masumiyeti, onu suçlu ilan eden düzenin şiddetini açığa çıkarır.

Burada Yahuda ile çarmıh aynı tarihsel ilişkinin farklı aşamalarını gösterir. Yahuda ihaneti gerçekleşen olaya dönüştürür. Çarmıh ise kurbanın üzerine yüklenen suçun hangi düzen tarafından üretildiğini görünür hale getirir.

İlahi şiddet ve yağmalanan dükkâncının siyasi konumu

Walter Benjamin 1921 tarihli Zur Kritik der Gewalt metninde hukuk kuran, hukuk koruyan ve ilahi şiddet arasında ayrım yapar.

Temel formülü şöyledir:

„Ist die mythische Gewalt rechtsetzend, so die göttliche rechtsvernichtend.“ [Mitik şiddet hukuk kurarken ilahi şiddet hukuku yıkar.]

Benjamin’in karşılaştırmasında mitik şiddet suç ve kefaret ilişkisini kurar. İlahi şiddet ise bu ilişkinin çözülmesiyle ilgilidir. Hukukun hangi şiddeti meşru saydığı, hangi şiddeti cezalandırdığı ve hangi insanı suçlu ilan ettiği burada belirleyici sorulara dönüşür (🔗).

17 Ekim’de polis, devletin hukuk düzenini koruma yetkisiyle hareket ederken gösteri hakkının uygulanabilirliğini sınamıştır. Yağmacılar mülkiyet kurallarını fiilen aşmıştır. Ardından devlet cezalandırma ve güvenlik önlemleriyle kamu düzenini yeniden kurmaya yönelmiştir.

Bu süreçte suç ve bedel sürekli yeniden dağıtılır.

Yağmacı mülkiyet düzeninin uygulanabilirliğindeki kırılmayı teyit ederken başka insanların ekonomik kaybına yol açabilir. Devlet, bu suçlara karşı müdahale ederken kendi koruma ve siyasi hak güvencesine ilişkin daha önceki sorumluluğuyla karşılaşır.

İlahi şiddetin belirleyici sorusu, toplumun kendi krizini yeni bir kurban üzerinden kapatmaya çalışmasının hangi noktada kesintiye uğrayacağıdır.

Bu açıdan yağmaya uğradığı halde ekonomik protestonun gerekçelerini destekleyen dükkâncının konumu önem kazanır.

Nantes’ta esnaf çevreleri yağmaların ardından gösteri hakkıyla kendi işletmelerinin korunması arasında açık bir ayrım kurdu. Kentin ticaret ve sanayi odası, yağmaları kınarken gösteri hakkı ve ifade özgürlüğüne bağlılığını da vurguladı (🔗).

Bu tutum, mağduriyetin siyasi anlamını değiştirir.

Dükkân sahibi gerçek bir zarara uğramıştır. Stoklarını, işyerini, gelirini veya güvenliğini kaybetmiş olabilir. Aynı zamanda hayat pahalılığı ve kötüleşen kamu hizmetleri karşısında protestocuların taleplerini paylaşabilir.

Böyle bir durumda mağdurun kendisi, bütün toplumsal krizin tek bir suçlu gruba aktarılmasını engelleyen siyasi bir konuma yerleşebilir. Kendi uğradığı zarar ile daha geniş ekonomik ve kurumsal sorunlar aynı anda görünür kalır.

Yağmacının Yahuda işlevi sözleşmenin çöküşünü teyit eder. Dükkâncının kendi zararını bütün toplumsal taleplerin mahkûm edilmesine dönüştürmeyi reddetmesi ise günah keçisi mekanizmasını kesintiye uğratabilir.

Bu ayrım Benjamin’in ilahi şiddetini anlamak için önemlidir. Mülkiyet düzeninin kırılması, hukukun uygulanabilirliğindeki bir krizi gösterir. Suç ve kefaret döngüsünün kesilmesi ise toplumun bu krizle nasıl hesaplaşacağı sorusunu açar.

Burada koruyucu Baba yeniden ortaya çıkar. Beethoven’ın korosunda sevgi dolu Baba’nın var olması gerektiği ısrarla söylenirken, 17 Ekim sonrasında toplum devletin güvenlik sağlamasını yeniden talep eder. Goku figürü kişisel kahramanlığı, polis önlemleri kurumsal korumayı, günah keçisi ise düzenin yeniden kurulması için belirlenecek suçluyu temsil eder.

Ancak toplumun kendi sözleşmesini hangi koşullarda yeniden kuracağı, bu üç figür arasındaki mücadelede belirlenir.

Truva Atı’nın içinden çıkan gelecek

17 Ekim’de gerçekten taşınan Truva atı, bütün bu ilişkilerin somut bir görüntüsüdür. At, kentin kendi sanat okulunda üretildi. Onu taşıyan öğrenciler aynı kentin siyasi haklarını kullanıyordu. Yağmacılar aynı kentin fiyatlandırılmış tüketim dünyasında yetişmişti. Dükkân sahipleri ve çalışanlar da aynı ekonomik ve hukuki düzenin parçasıydı.

Bu yüzden Truva atının içine gizlenmiş olan tarihsel güç, Avrupa toplumunun kendi içinde biriktirdiği çelişkiler olarak düşünülebilir.

Haiti’nin Marsilyezi bu çelişkilerin evrensel özgürlük ilkesi üzerinden nasıl aşılabileceğini gösterir. Beethoven’ın Türk Marşı, evrensel birlik iddiasının kendi içindeki grotesk geri dönüşünü duyurur. Otomatik Portakal çocukların şiddet hazzıyla devletin zor kullanma gücünün aynı toplumsal ilişkiler içinde farklı biçimler alabildiğini gösterir. Gamer yağmacıyla Goku kahramanı ise aynı çatışmanın dijital dünyada nasıl karşıt özne konumlarına dönüştürüldüğünü açığa çıkarır.

Badiou’nun göçebe proletaryası burada yeni bir tarihsel belirlenim kazanır. Dünya kapitalizminin hareket ettirdiği işçilerin çocukları, Avrupa kentlerinin içinde ekonomik geleceklerini ararken farklı siyasi ve kültürel davranışlar geliştirirler. Üretimden gelen kolektif güç, yağmanın geçici ihlal gücü ve siyasi örgütlenmenin kurucu gücü aynı toplumsal dünyanın farklı ilişkileridir.

Žižek’in yağmacı anti-siyaset eleştirisi de bu karşılaşmada yeni bir anlam kazanır. Yağmacı kendi artı-hazzı için hareket ederken devletin koruma vaadindeki kırılmayı görünür hale getirebilir. Bu eylemin tarihsel sonucu, onu gerçekleştiren kişinin siyasi bilincinden daha geniş bir düzeyde ortaya çıkar.

Ancak 17 Ekim’in son sözü yağmacının eyleminde bulunmaz. Olayın ardından toplumun kendi krizini nasıl açıklayacağı ve bedeli kime yükleyeceği sorusu belirir.

Truva atı kentin içinden geldi. Marsilyez Cumhuriyet’in özgürlük vaadini ona geri verdi. Türk Marşı aynı vaadin içindeki grotesk çelişkiyi duyurdu. Yağmacı toplumsal sözleşmenin çöküşünü teyit etti. Goku korunmasız çalışanın kahramanlaştırılmış görüntüsü, NPC aynı çalışanın oyunlaştırılmış karşılaşmadaki konumu oldu. Yahuda ise sözleşmenin kendi ihanetini açığa çıkaran figür haline geldi.

Çarmıhın hakikati, bu ihanetin bütün suçunun bir kurbana yüklenmesiyle açığa çıkar. Benjamin’in ilahi şiddeti de toplumun suç ve kefaret döngüsünü hangi noktada kesintiye uğratabileceği sorusunu taşır.

17 Ekim’in tarihsel ağırlığı burada bulunur: Toplum kendi verdiği sözün çöküşünü görmüş, ardından bu çöküşün bedelini kimin ödeyeceği sorusuyla karşılaşmıştır. Yağmacının Yahuda işlevi bu hakikati görünür hale getirir; ilahi şiddetin sorusu ise toplumun kendi ihanetini yeni bir kurbana yükleyerek kapatma döngüsünün nasıl kırılacağıdır.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “17 Ekim’in Truva Atı: Yağmanın Türk Marşı, Koruyucu Babanın Çöküşü ve Yahuda’nın Bedeli”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER