Hanımefendiler, beyefendiler! Son buluşmamızda gündelik hayatın küçük kaygılarıyla uğraşmış, deyim yerindeyse kendi mütevazı evimizi düzene koymuştuk. Şimdi cesur bir hamle yapmak ve başka taraflardan tekrar tekrar ortaya atılmış bir soruyu cevaplamaya girişmek istiyoruz: Psikanaliz belirli bir dünya görüşüne götürür mü, götürürse hangisine?
Dünya görüşü, korkarım ki, başka dillere çevrilmesi güçlük çıkarabilecek, özellikle Almancaya özgü bir kavramdır. Onu tanımlamaya kalkışırsam, tanımım size kuşkusuz beceriksizce görünecektir. Benim kastettiğim şu: Bir dünya görüşü, vardırlığımızın bütün sorunlarını üst düzey tek bir varsayımdan hareketle birlik içinde çözen, dolayısıyla hiçbir soruyu açıkta bırakmayan ve bizi ilgilendiren her şeyin belirli yerini bulduğu entelektüel bir yapıdır. Böyle bir dünya görüşüne sahip olmanın insanların ideal arzuları arasında yer aldığını anlamak kolaydır. Ona inanarak insan hayatta kendini güvende hissedebilir, neyin peşinden gitmesi gerektiğini, afektlerini ve çıkarlarını en amaca uygun biçimde nereye yerleştireceğini bilebilir.
Dünya görüşünün niteliği buysa, psikanaliz bakımından cevap kolaydır. Özel bir bilim, psikolojinin bir dalı — saikbilim ya da bilinçdışı psikolojisi — olarak psikanaliz, kendine özgü bir dünya görüşü kurmaya bütünüyle elverişsizdir; bilimin dünya görüşünü benimsemek zorundadır. Fakat bilimsel dünya görüşü daha şimdiden tanımımızdan gözle görülür ölçüde uzaklaşır. Dünya açıklamasının birliği onun tarafından da kabul edilir, ancak gerçekleşmesi geleceğe ertelenmiş bir program olarak kabul edilir. Bunun dışında onu, şu anda bilinebilir olanla sınırlanması ve kendisine yabancı belli unsurları kesinlikle reddetmesi gibi olumsuz özellikler ayırt eder. Dünya hakkındaki bilginin, dikkatle sınanmış gözlemlerin entelektüel işlenmesinden —yani araştırma denilen şeyden— başka hiçbir kaynağı bulunmadığını; bunun yanında vahiyden, sezgiden ya da kehanetten gelen herhangi bir bilginin bulunmadığını ileri sürer. Görünüşe göre bu anlayış, son birkaç yüzyılda genel kabul görmeye çok yaklaşmıştı. Böyle bir dünya görüşünün hem yoksul hem tesellisiz olduğu, insan zihninin taleplerini ve insan ruhunun ihtiyaçlarını göz ardı ettiği yolundaki küstah itirazı bulmak ise bizim yüzyılımıza kaldı.
Bu itiraz ne kadar güçlü biçimde reddedilse azdır. Bütünüyle dayanaksızdır; çünkü zihin ve ruh, insana yabancı herhangi bir şey kadar bilimsel araştırmanın nesnesidir. Psikanalizin burada bilimsel dünya görüşü adına söz söylemeye özel bir hakkı vardır; çünkü dünya tasarımında ruhsal olanı ihmal etmekle suçlanamaz. Bilime katkısı tam da araştırmayı ruhsal alana genişletmesinden ibarettir. Böyle bir psikoloji olmadan bilim elbette çok eksik kalırdı. Fakat insanın —ve hayvanların— entelektüel ve duygusal işlevlerinin araştırılması bilime katıldığında, bilimin genel tutumunda hiçbir şeyin değişmediği, yeni bilgi kaynaklarının ya da araştırma yöntemlerinin ortaya çıkmadığı görülür. Sezgi ve kehanet, var olsalardı böyle kaynaklar olurdu; fakat bunları rahatlıkla yanılsamalar, arzu itkilerinin doyurulmaları arasında sayabiliriz. Bir dünya görüşüne yöneltilen o taleplerin yalnızca afektif temellere dayandığını görmek de kolaydır. Bilim, insanın ruhsal hayatının böyle talepler yarattığını dikkate alır, bunların kaynaklarını incelemeye hazırdır; fakat onları haklı saymak için en küçük bir sebebi bile yoktur. Tam tersine, yanılsama olan, böyle afekt taleplerinden doğan her şeyi bilgiden dikkatle ayırmakla yükümlü olduğunu görür.
Bu, söz konusu arzuları küçümseyerek bir kenara atmak ya da insan hayatındaki değerlerini hafife almak anlamına gelmez. Bunların sanatsal başarılarda, din ve felsefe sistemlerinde kendilerine ne tür doyumlar yarattıklarını izlemeye hazırız; fakat bu taleplerin bilgi alanına aktarılmasına izin vermenin gayrimeşru ve son derece amaca aykırı olacağını da gözden kaçıramayız. Çünkü böyle yapmak, ister bireysel psikoz ister kitle psikozu olsun, psikoz ülkesine götüren yolları açar ve gerçekliğe yönelerek arzuları ve ihtiyaçları mümkün olduğu ölçüde onun içinde doyurmaya çalışan çabalardan değerli enerjileri çeker.
Bilimin bakış açısından burada eleştiri yürütmek, reddetmeler ve geri çevirmelerle ilerlemek kaçınılmazdır. Bilimin insan zihinsel faaliyetinin bir alanı, din ile felsefenin de en az onun kadar değerli başka alanlar olduğu; bilimin bu ikisine karışacak hiçbir şeyi bulunmadığı; hepsinin sahilik üzerinde eşit iddiaya sahip olduğu ve her insanın kanaatini nereden alacağını, inancını nereye yönelteceğini seçmekte özgür olduğu söylenemez. Böyle bir görüş özellikle asil, hoşgörülü, kapsayıcı ve dar görüşlü önyargılardan uzak sayılır. Ne yazık ki ayakta tutulamaz; tümüyle bilimdışı bir dünya görüşünün bütün zararlı yanlarına ortak olur ve pratikte onunla aynı kapıya çıkar. Durum şudur: Sahilik hoşgörülü olamaz, uzlaşmaları ve sınırlamaları kabul edemez; araştırma insan faaliyetinin bütün alanlarını kendi alanı sayar ve başka bir güç bunlardan bir parçayı kendisi için ele geçirmeye kalktığında amansızca eleştirel olmak zorundadır.
Bilimin üzerinde durduğu zemine itiraz edebilen üç güç arasında ciddi düşman yalnızca dindir. Sanat hemen her zaman zararsız ve yararlıdır; yanılsamadan başka bir şey olmak istemez. Sanatın ele geçirdiği söylendiği az sayıdaki kişi dışında gerçeklik ülkesine tecavüze kalkışmaz. Felsefe bilime karşıt değildir; kendisi de bilim gibi davranır, kısmen aynı yöntemlerle çalışır, fakat eksiksiz ve bağlantılı bir dünya tasarımı sunabileceği yanılsamasına tutunarak bilimden uzaklaşır; oysa bilgimizin her yeni ilerlemesinde bu dünya tasarımı çökmek zorundadır. Yöntem bakımından yanıldığı nokta, mantıksal işlemlerimizin bilgi değerini abartması ve örneğin sezgi gibi başka bilgi kaynaklarını da tanımasıdır. Şairin (H. Heine) filozof hakkında söylediklerinde alayının haksız olmadığı da sık sık düşünülebilir:
»Gece takkeleriyle, sabahlık paçavralarıyla
Dünya yapısının gediklerini tıkar.«
Fakat felsefenin büyük insan kitlesi üzerinde doğrudan etkisi yoktur; entelektüellerin ince üst tabakası içinde bile az sayıda insanın ilgi alanıdır, diğer herkes içinse pek kavranabilir değildir. Buna karşılık din, insanların en güçlü duygularını elinde tutan muazzam bir güçtür. Bir zamanlar insan hayatında tinsellik olarak rol oynayan her şeyi kapsadığı, bilimin henüz neredeyse hiç bulunmadığı sırada bilimin yerini tuttuğu ve eşi görülmez ölçüde tutarlı ve kapalı bir dünya görüşü yarattığı bilinir; bu dünya görüşü sarsılmış olsa da bugün hâlâ varlığını sürdürür.
Dinin heybetli mahiyetini kavramak isteyen kişi, onun insanlara ne sunmayı üstlendiğini göz önünde bulundurmalıdır. Onlara dünyanın kökeni ve meydana gelişi hakkında bilgi verir, hayatın değişken talihleri içinde korunacakları ve nihai mutluluğa ulaşacakları güvencesini sunar ve bütün otoritesiyle savunduğu buyruklarla onların düşünüşlerini ve eylemlerini yönlendirir. Böylece üç işlev yerine getirir. Birincisinde insanın bilme merakını doyurur, bilimin kendi araçlarıyla yapmaya çalıştığı şeyi yapar ve burada onunla rekabete girer. Etkisinin en büyük bölümünü muhtemelen ikinci işlevine borçludur. İnsanların hayatın tehlikeleri ve değişkenlikleri karşısındaki korkusunu yatıştırdığında, onlara sonucun iyi olacağı güvencesini verdiğinde ve felaket içinde teselli sunduğunda bilim onunla yarışamaz. Bilim elbette bazı tehlikelerden nasıl kaçınılabileceğini, bazı acılarla nasıl başarıyla mücadele edilebileceğini öğretir; insan için güçlü bir yardımcı olduğunu inkâr etmek çok haksızlık olurdu, fakat birçok durumda insanı acısıyla baş başa bırakmak ve ona yalnızca boyun eğmesini öğütlemek zorundadır. Din, üçüncü işlevinde, yani buyruklar verdiği, yasaklar ve sınırlamalar koyduğu zaman bilimden en fazla uzaklaşır. Çünkü bilim incelemek ve tespit etmekle yetinir. Uygulamalarından kuşkusuz hayattaki davranışa ilişkin kurallar ve öğütler çıkar. Bazı koşullarda bunlar dinin buyurduğu kurallarla aynıdır; fakat o durumda gerekçeleri farklıdır.
Dinin bu üç içeriğinin bir araya gelişi tümüyle açık değildir. Dünyanın meydana gelişinin açıklanmasının belirli etik buyrukların zihinlere iyice yerleştirilmesiyle ne ilgisi vardır? Korunma ve mutluluk güvenceleri etik taleplerle daha içten bağlantılıdır. Bunlar bu buyrukları yerine getirmenin ödülüdür; yalnızca onlara boyun eğen kişi bu nimetlere güvenebilir, itaatsizi cezalar bekler. Bu arada bilimde de buna benzer bir şey vardır. Bilimin uygulamalarını dikkate almayan kişi, bilime göre, kendisini zararlara maruz bırakır.
Dindeki öğretme, teselli ve talep birlikteliğinin tuhaflığı ancak din genetik bir analize tabi tutulduğunda anlaşılır. Bu analiz, bütünün en dikkat çekici noktasından, dünyanın meydana gelişi hakkındaki öğretiden başlayabilir; çünkü bir kozmogoni neden dinî sistemin düzenli bir parçası olsun? Öğretiye göre dünya, insana benzeyen, fakat güç, bilgelik ve tutku kuvveti bakımından her yönden büyütülmüş bir varlık, idealleştirilmiş bir üstün insan tarafından yaratılmıştır. Dünya yaratıcıları olarak hayvanlar, daha sonra en azından bir sözle değineceğimiz totemizmin etkisine işaret eder. Birçok tanrıya inanılan yerlerde bile bu dünya yaratıcısının daima yalnızca bir tane olması ilginçtir. Çoğu zaman erkek olması da öyledir; gerçi dişi tanrılara ilişkin işaretler hiç eksik değildir ve bazı mitolojiler dünya yaratılışını tam da bir erkek tanrının canavara indirgenmiş bir dişi tanrıyı ortadan kaldırmasıyla başlatır. En ilginç tekil sorunlar burada başlar, fakat acele etmemiz gerekiyor. Bu yaratıcı-tanrıya doğrudan doğruya Baba denmesiyle izlenecek yol bizim için kolayca görünür hâle gelir. Psikanalizin çıkardığı sonuç, onun gerçekten de baba olduğudur; küçük çocuğa bir zamanlar göründüğü kadar muazzam bir baba. Dinî insan, dünyanın yaratılışını kendi meydana gelişi gibi tasarlar.
Böylece teselli edici güvencelerle katı etik taleplerin kozmogoniyle nasıl bir araya geldiği kolayca açıklanır. Çünkü çocuğun varoluşunu borçlu olduğu aynı kişi, baba —daha doğrusu belki de baba ile anneden oluşan ebeveyn mercii—, dış dünyada pusuya yatmış bütün tehlikelere açık olan zayıf ve çaresiz çocuğu koruyup gözetmiştir; çocuk onun himayesinde kendini güvende hissetmiştir. İnsan büyüdüğünde daha büyük kuvvetlere sahip olduğunu bilir, ama hayatın tehlikeleri hakkındaki kavrayışı da artmıştır ve haklı olarak, temelde çocukluğundaki kadar çaresiz ve korunaksız kaldığı, dünya karşısında hâlâ çocuk olduğu sonucuna varır. Dolayısıyla çocukken sahip olduğu korumadan şimdi de vazgeçmek istemez. Fakat babasının gücü dar sınırlar içinde kalan, bütün üstünlüklerle donatılmamış bir varlık olduğunu da çoktan anlamıştır. Bu nedenle çocukluğunun fazlasıyla yücelttiği babasının anı imgesine geri döner, onu tanrılığa yükseltir, şimdiye ve gerçekliğe taşır. Bu anı imgesinin afektif kuvveti ile korunma ihtiyacının sürekliliği birlikte onun Tanrı’ya inancını taşır.
Dinî programın üçüncü ana noktası olan etik talep de bu çocukluk durumuna zorlanmadan yerleşir. Size Kant’ın yıldızlı gökyüzü ile göğsümüzdeki ahlak yasasını aynı nefeste andığı ünlü sözünü hatırlatıyorum. Bu yan yana koyuş kulağa ne kadar yabancı gelse de —çünkü gök cisimlerinin bir insan yavrusunun başka birini sevmesi ya da öldürmesi meselesiyle ne ilgisi olabilir?— büyük bir psikolojik sahiliğe değinir. Çocuğa hayatı veren ve onu hayatın tehlikelerinden koruyan aynı baba —ebeveyn mercii— ona neyi yapabileceğini, neyden vazgeçmesi gerektiğini de öğretmiş; sevk arzularına belirli sınırlamalar getirilmesine katlanmasını buyurmuş; aile çevresinin, daha sonra da daha büyük toplulukların katlanılan ve hoş karşılanan bir üyesi olmak istiyorsa ana babasına ve kardeşlerine karşı hangi gözetimleri göstermesinin beklendiğini bildirmiştir. Çocuk bir sevgi ödülleri ve cezalar sistemi aracılığıyla toplumsal görevlerini öğrenmek üzere yetiştirilir; hayat güvenliğinin, ana babasının ve sonra da başkalarının onu sevmesine ve onun da kendilerini sevdiğine inanabilmelerine bağlı olduğu kendisine öğretilir. İnsan daha sonra bütün bu ilişkileri değişmeden dine taşır.
Ana babanın yasakları ve talepleri onun göğsünde ahlaki vicdan olarak yaşamayı sürdürür; Tanrı insan dünyasını aynı ödül ve ceza sisteminin yardımıyla yönetir; bireye ne ölçüde korunma ve mutluluk doyumu verileceği etik taleplerin yerine getirilmesine bağlıdır; insanın dış dünyanın ve insanlardan oluşan çevresinin tehlikelerine karşı kuşandığı güvenlik, Tanrı’ya duyulan sevgide ve Tanrı tarafından sevildiğinin bilincinde temellenir. Son olarak insan dua aracılığıyla tanrısal irade üzerinde doğrudan etki ve böylece tanrısal kadiri mutlaklıktan bir pay edinmiştir.
Beni dinlerken cevabını duymak isteyeceğiniz çok sayıda sorunun zihninize üşüştüğünü biliyorum. Bunları burada ve bugün ele alamam, fakat bu ayrıntılı araştırmalardan hiçbirinin dinî dünya görüşünün çocukluk durumumuz tarafından belirlendiği şeklindeki önermemizi sarsmayacağından eminim. Bununla birlikte, çocuksu niteliğine rağmen onun da bir öncelinin bulunması daha da tuhaftır. Kuşkusuz dinin, tanrıların bulunmadığı bir dönem vardı. Buna animizm denir. O dönemde de dünya, bizim demon dediğimiz, insana benzeyen tinsel varlıklarla doluydu; dış dünyanın bütün nesneleri bunların barınağıydı ya da belki de onlarla özdeşti; fakat hepsini yaratmış, onları yönetmeyi sürdüren ve korunma ile yardım için başvurulabilecek üstün bir güç yoktu. Animizmin demonları insanlara çoğunlukla düşmanca davranıyordu, fakat görünen o ki insan o zaman kendine sonradan olduğundan daha fazla güveniyordu. Bu kötü ruhlar karşısında kuşkusuz sürekli en ağır korkuya maruz kalıyordu, fakat onları kovma gücü atfettiği belirli eylemlerle kendini savunuyordu. Başka bakımlardan da kendisini güçsüz saymıyordu. Doğadan bir şey istediğinde, örneğin yağmur istediğinde, hava tanrısına dua etmiyor, doğayı doğrudan etkilemesini beklediği bir büyü yapıyordu; kendisi yağmura benzeyen bir şey meydana getiriyordu. Çevrenin güçlerine karşı mücadelesindeki ilk silah büyüydü; bugünkü tekniğimizin ilk öncülü. Büyüye duyulan güvenin, kişinin kendi entelektüel işlemlerini fazla yüceltmesinden, bu arada zorlantılı nevrotiklerimizde de yeniden bulduğumuz »düşüncelerin kadiri mutlaklığı« inancından türediğini varsayıyoruz. O çağın insanlarının, düşünmede büyük bir kolaylaşmayı da beraberinde getirmiş olması gereken dil alanındaki kazanımlarıyla özellikle gururlandıklarını düşünebiliriz. Söze büyü gücü verdiler. Bu özellik daha sonra din tarafından devralındı. »Ve Tanrı dedi: Işık olsun; ve ışık oldu.« Öte yandan büyü eylemlerinin varlığı, animist insanın yalnızca arzularının gücüne bel bağlamadığını gösterir. Başarıyı, doğayı taklide sevk etmesi gereken bir eylemin yerine getirilmesinden bekliyordu. Yağmur istediğinde kendisi su döküyordu; toprağı verimli olmaya teşvik etmek istediğinde, ona tarlada bir cinsel birleşme gösterisi sunuyordu.
Bir kere psişik ifadesini bulmuş bir şeyin ortadan kalkmasının ne kadar güç olduğunu bilirsiniz. Bu nedenle animizmin birçok tezahürünün, çoğunlukla sözde batıl inanç biçiminde, dinin yanında ve arkasında bugüne kadar korunmuş olduğunu duymak sizi şaşırtmayacaktır. Dahası, felsefemizin animist düşünme tarzının temel özelliklerini —söz büyüsünü aşırı yüceltmeyi, dünyadaki gerçek süreçlerin düşüncemizin onlara buyurmak istediği yolları izlediğine inanmayı— koruduğu yargısını da pek reddedemeyeceksiniz. Kuşkusuz bu, büyü eylemleri bulunmayan bir animizm olurdu. Öte yandan, daha o çağda da insanlar arasındaki ilişkilere ilişkin buyruklar biçiminde bir tür etiğin var olduğunu bekleyebiliriz; fakat bunların animist inançla daha sıkı bağlandığını gösteren hiçbir şey yoktur. Muhtemelen bunlar doğrudan doğruya güç ilişkilerinin ve pratik ihtiyaçların ifadesiydi.
Animizmden dine geçişi neyin zorladığını bilmek çok değerli olurdu; fakat insan zihninin gelişim tarihindeki bu ilk çağları bugün bile nasıl bir karanlığın örttüğünü tahmin edebilirsiniz. Dinin ilk görünüş biçiminin, ardından ilk etik buyrukların, tabuların da ortaya çıktığı o tuhaf hayvan tapınması, yani totemizm olduğu anlaşılıyor. Vaktiyle »Totem ve Tabu« adlı bir kitapta bu dönüşümü insan ailesinin ilişkilerindeki bir altüst oluşa bağlayan bir varsayım geliştirdim. Dinin animizme kıyasla başlıca başarısı, demon korkusunu psişik olarak bağlamasında yatar. Yine de kötü ruh, eski çağların kalıntısı olarak din sisteminde kendine bir yer korumuştur.
Dinî dünya görüşünün tarih öncesi buysa, şimdi o zamandan beri olup bitenlere ve hâlâ gözlerimizin önünde olup bitmekte olanlara dönelim. Doğal süreçlerin gözlemlenmesiyle güçlenen bilimsel zihin, zaman içinde dini bir insan meselesi gibi ele almaya ve onu eleştirel incelemeye tabi tutmaya başlamıştır. Din bu incelemeye dayanamadı. İlk olarak mucize anlatıları şaşkınlık ve inançsızlık doğurdu; çünkü bunlar serinkanlı gözlemin öğrettiği her şeye aykırıydı ve insan fantazi faaliyetinin etkisini fazlasıyla açık biçimde ele veriyordu. Ardından mevcut dünyayı açıklama öğretileri reddedilmek zorunda kaldı; çünkü eski zamanların damgasını taşıyan bir bilgisizliği sergiliyorlardı ve insanlar, doğa yasalarına ilişkin artan aşinalıkları sayesinde kendilerini bu bilgisizliğin üstünde görüyorlardı. Dünyanın, tek bir insanın meydana gelişine benzer biçimde, üreme ya da yaratma eylemleriyle meydana geldiği varsayımı; düşünceye canlı, ruh taşıyan varlıklarla cansız doğa arasındaki ayrım kendini dayattığından ve böylece ilk animizme tutunmak imkânsızlaştığından beri artık en yakın, kendiliğinden anlaşılır varsayım olarak görünmüyordu. Çeşitli din sistemlerinin karşılaştırmalı incelemesinin etkisi ile bu sistemlerin birbirlerini dışlamalarının ve birbirlerine karşı hoşgörüsüzlüklerinin bıraktığı izlenim de göz ardı edilmemelidir.
Bu ön alıştırmalarla güçlenen bilimsel zihin, sonunda dinî dünya görüşünün en önemli ve afektif açıdan en değerli parçalarını incelemeye girişecek cesareti kazandı. Aslında her zaman görülebilecek bir şeydi, fakat insanlar bunu dile getirmeye ancak geç bir tarihte cesaret ettiler: Dinin, insan belli etik talepleri yerine getirdiği takdirde ona korunma ve mutluluk vaat eden iddiaları da inanılır görünmüyordu. Evrende, ebeveyn özeniyle bireyin iyiliğini gözeten ve onu ilgilendiren her şeyi mutlu bir sona yönelten bir gücün bulunduğu görüşü gerçeğe uygun görünmüyor. İnsanların akıbetleri ne dünyanın iyiliği varsayımıyla ne de —kısmen onunla çelişen— dünya adaleti varsayımıyla bağdaştırılabilir. Depremler, fırtına selleri ve yangınlar iyi ve dindar kişiyle kötü ya da inançsız kişi arasında ayrım yapmaz. Cansız doğanın söz konusu olmadığı ve tek tek insanın akıbetinin başka insanlarla ilişkilerine bağlı olduğu yerlerde bile erdemin ödüllendirilmesi ve kötülüğün cezasını bulması kural değildir; yeterince sık biçimde zorba, kurnaz ve düşüncesiz kişi dünyanın kıskanılan nimetlerini kaparken dindar kişinin eli boş kalır. Karanlık, duyarsız ve sevgisiz güçler insanın akıbetini belirler; dinin dünya egemenliğini atfettiği ödül ve ceza sistemi görünüşe göre mevcut değildir. Burada, animizmden dine sığınarak kurtulmuş olan ruhlandırmanın bir parçasını daha bırakmak için yeni bir sebep vardır.
Dinî dünya görüşünün eleştirisine son katkıyı psikanaliz, dinin kökeninin çocukluk çaresizliğinde bulunduğunu göstererek ve içeriklerini çocukluk arzularıyla ihtiyaçlarının olgun hayatta sürdürülmesinden türeterek yaptı. Bu tam olarak dinin çürütülmesi demek değildi; fakat onun hakkındaki bilgimizin gerekli bir tamamlanmasıydı ve en azından bir noktada çelişki oluşturuyordu, çünkü din kendisi için tanrısal köken iddiasında bulunur. Gerçi Tanrı hakkındaki yorumumuzu kabul edersek bu noktada bütünüyle haksız da değildir.
Bilimin dinî dünya görüşü hakkındaki toplu yargısı dolayısıyla şöyledir: Tek tek dinler sahiliğin hangisinin elinde bulunduğu konusunda birbirleriyle çekişirken, biz genel olarak dinin sahilik içeriğinin ihmal edilebileceği görüşündeyiz. Din, içine yerleştirildiğimiz duyular dünyasına, biyolojik ve psikolojik zorunluluklar sonucunda kendi içimizde geliştirdiğimiz arzu dünyası aracılığıyla hâkim olma girişimidir. Fakat bunu başaramaz. Öğretileri, doğdukları dönemlerin, insanlığın bilgisiz çocukluk çağlarının damgasını taşır. Tesellileri güveni hak etmez. Deneyim bize şunu öğretir: Dünya bir çocuk odası değildir. Dinin ağırlık kazandırmak istediği etik talepler ise başka bir temellendirmeye ihtiyaç duyar; çünkü bunlar insan toplumu için vazgeçilmezdir ve bunlara uyulmasını dinî inanca bağlamak tehlikelidir. Dini insanlığın gelişim seyri içine yerleştirmeye çalışırsak, kalıcı bir kazanım olarak değil, tek tek kültür insanının çocukluktan olgunluğa giden yolunda geçirmek zorunda olduğu nevrozun karşılığı olarak görünür.
Elbette bu sunumumu eleştirmekte özgürsünüz; hatta bunda size kendim yardımcı olacağım. Dinî dünya görüşünün yavaş yavaş ufalanması hakkında size söylediklerim kuşkusuz kısaltılmış hâliyle eksikti; tek tek süreçlerin sırasını tümüyle doğru vermedim; bilimsel zihnin uyanışında çeşitli kuvvetlerin birlikte çalışmasını izlemedim. Ayrıca dinî dünya görüşünün önce tartışmasız egemenliği sırasında, sonra da uyanan eleştirinin etkisi altında kendi içinde geçirdiği değişimleri göz önünde bulundurmadım. Son olarak, tartışmamı kesin konuşursak dinin tek bir biçimiyle, Batılı halkların diniyle sınırlandırdım. Deyim yerindeyse hızlandırılmış ve mümkün olduğu kadar etkileyici bir gösteri amacıyla kendime bir hayalet yarattım. Bilgimin bunu daha iyi ve daha eksiksiz yapmaya yeterli olup olmayacağı meselesini bir yana bırakalım. Biliyorum, size söylediklerimin hepsini onun alanıyla sınırlı olduğu, fakat dinin onun alanı olmadığı ve orada yapacak bir işi bulunmadığı söylenerek karşılayabilirsiniz. İnsan bu sert geri çevirme karşısında durmayıp, insanın bütün meseleleri arasında böyle istisnai bir konum iddiasının neye dayandığını sormayı sürdürürse —şayet kendisine herhangi bir cevap verme zahmetine girilirse— şu cevabı alır: Din insan ölçüsüyle ölçülemez, çünkü tanrısal kökenlidir; insan zihninin kavrayamayacağı bir tin tarafından vahiy yoluyla bize verilmiştir. İnsan bu sav kadar kolay reddedilecek hiçbir şey bulunmadığını düşünebilir; apaçık bir petitio principii, yani soruyu peşinen varsaymadır; bunun Almancada iyi bir karşılığını bilmiyorum. Sorgulanan şey tam da tanrısal bir tinin ve onun vahyinin bulunup bulunmadığıdır; bu durumda »Bunu soramazsınız, çünkü Tanrı sorgulanamaz« denmesi kuşkusuz herhangi bir karar oluşturmaz. Buradaki durum zaman zaman analitik çalışmada rastlanan duruma benzer. Normalde makul bir hasta belirli bir talebi özellikle aptalca bir gerekçeyle reddettiğinde, bu mantıksal zayıflık itirazın ardında özellikle güçlü bir saikin varlığını güvence altına alır; bu saik ancak afektif mahiyette, yani bir duygu bağı olabilir.
Böyle bir saikin açıkça itiraf edildiği başka bir cevap da alınabilir. Din eleştirel biçimde incelenemez, çünkü insan zihninin meydana getirdiği şeylerin en yücesi, en değerlisi ve en ulvisidir; en derin duygulara ifade verir, dünyayı katlanılabilir, hayatı da insana yaraşır kılan yalnızca odur. Buna dinin değerini tartışmaya açarak değil, dikkati başka bir olguya yönelterek cevap vermek gerekir. Burada söz konusu olanın bilimsel zihnin din alanına tecavüzü değil, tersine dinin bilimsel düşünme alanına tecavüzü olduğu vurgulanır. Dinin değeri ve anlamı ne olursa olsun, düşünmeyi herhangi bir biçimde sınırlama hakkı yoktur; dolayısıyla kendisini düşüncenin uygulanmasından muaf tutma hakkı da yoktur.
Bilimsel düşünme, özü bakımından, inananlar ve inanmayanlar olarak hepimizin hayattaki işlerimizi yürütürken kullandığı normal düşünme faaliyetinden farklı değildir. Yalnızca bazı özellikleri bakımından özel biçimler almıştır: Dolaysız ve elle tutulur yararı bulunmayan şeylerle de ilgilenir; bireysel etkenleri ve afektif etkileri dikkatle uzak tutmaya çalışır; çıkarımlarını dayandırdığı duyusal algıları güvenilirlikleri bakımından daha sıkı sınar; gündelik araçlarla erişilemeyecek yeni algılar meydana getirir ve bu yeni deneyimlerin koşullarını kasıtlı olarak çeşitlendirilmiş deneylerde yalıtır. Çabası gerçeklikle, yani bizim dışımızda ve bizden bağımsız olarak var olan ve deneyimin bize öğrettiği üzere arzularımızın doyurulması ya da boşa çıkarılması bakımından belirleyici olan şeyle uyuşmaya ulaşmaktır. Gerçek dış dünyayla bu uyuşmaya sahilik adını veririz. Pratik değerini gözden çıkarsak bile bilimsel çalışmanın hedefi bu olmaya devam eder. Dolayısıyla din, bilimin yerini alabileceğini, yararlı ve yükseltici olduğu için sahi de olmak zorunda bulunduğunu ileri sürdüğünde, gerçekten de genel çıkar adına reddedilmesi gereken bir tecavüzde bulunur. Olağan işlerini deneyimin kurallarına göre ve gerçekliği hesaba katarak yürütmeyi öğrenmiş insandan, tam da en mahrem çıkarlarının idaresini makul düşünmenin buyruklarından muaf olmayı ayrıcalığı sayan bir mercie devretmesinin istenmesi ağır bir taleptir. Dinin inananlarına vaat ettiği korunmaya gelince, sanıyorum hiçbirimiz sürücüsünün yüksek bir coşkuyla taşınan fantazisinin itkilerini izleyerek trafik kurallarına aldırmadan sürdüğünü açıkladığı bir otomobile binmek bile istemezdik.
Dinin kendisini korumak amacıyla koyduğu düşünme yasağı da gerek birey gerek insan topluluğu açısından hiç de tehlikesiz değildir. Analitik deneyim bize, başlangıçta belirli bir alanla sınırlı olsa bile böyle bir yasağın yayılma eğilimi taşıdığını ve ardından kişinin hayat karşısındaki tutumunda ağır ketlenmelerin sebebi hâline geldiğini öğretmiştir. Kadın cinsiyetinde de, kendi cinselliğiyle düşüncede bile uğraşmasının yasaklanmasının sonucu olarak bu etki gözlemlenebilir. Biyografik araştırmalar geçmiş zamanların seçkin bireylerinin neredeyse hepsinin hayat hikâyesinde »dinî düşünme ketlenmesinin« zararını gösterebilir. Öte yandan entelekt —ya da ona bizim alışık olduğumuz adıyla akıl diyelim— bir arada tutulmaları böylesine güç ve bu yüzden yönetilmeleri de neredeyse imkânsız olan insanlar üzerinde birleştirici etkisi en fazla beklenebilecek güçler arasındadır. Herkesin yalnızca kendisine ait çarpım cetveli ve kendisine özgü uzunluk ve ağırlık birimi bulunsaydı insan toplumunun ne kadar imkânsız hâle geleceğini düşünün. Gelecek için en büyük umudumuz, entelektin —bilimsel zihnin, aklın— zamanla insanın ruhsal hayatında diktatörlüğü ele geçirmesidir. Aklın mahiyeti, o zaman insanın duygu itkilerine ve bunlar tarafından belirlenen şeylere hak ettikleri yeri vermekten geri durmayacağının güvencesidir. Fakat böyle bir akıl egemenliğinin ortak zorlayıcılığı, insanlar arasındaki en kuvvetli birleştirici bağ olacak ve daha ileri birleşmelerin yolunu açacaktır. Dinin düşünme yasağı gibi böyle bir gelişmeye karşı koyan her şey insanlığın geleceği için bir tehlikedir.
Şimdi şu soru sorulabilir: Din, kendisi açısından umutsuz olan bu mücadeleye neden açıkça şöyle diyerek son vermiyor: »Size genel olarak sahilik denilen şeyi veremediğim doğrudur; bunun için bilime başvurmalısınız. Fakat benim vereceğim şey bilimden alabileceğiniz her şeyden kıyaslanmayacak ölçüde daha güzel, daha teselli edici ve daha yücelticidir. Bu yüzden size onun başka, daha yüksek bir anlamda sahi olduğunu söylüyorum.« Cevabı bulmak kolaydır. Din bu tavizi veremez; çünkü böyle yaptığında kitle üzerindeki bütün etkisini kaybederdi. Sıradan insan, sözcüğün sıradan anlamında yalnızca tek bir sahilik bilir. Daha yüksek ya da en yüksek bir sahiliğin ne olması gerektiğini tasavvur edemez. Sahilik ona ölüm kadar derecelenmeye elverişsiz görünür ve güzelden sahiye yapılan sıçramaya katılamaz. Belki siz de benim gibi onun bunda haklı olduğunu düşünürsünüz.
Demek ki mücadele sona ermiş değildir. Dinî dünya görüşünün taraftarları eski düstura göre hareket eder: En iyi savunma saldırıdır. Şunu sorarlar: Milyonlarca insana binlerce yıl boyunca kurtuluş ve teselli vermiş dinimizin değerini düşürmeye cüret eden bu bilim kimdir? Kendi adına şimdiye kadar ne başardı? Ondan bundan sonra ne bekleyebiliriz? Teselli ve yücelme sunamayacağını kendisi de itiraf ediyor. Bundan vazgeçelim; gerçi bu kolay bir vazgeçiş değildir. Ama ya öğretileri? Dünyanın nasıl meydana geldiğini ve hangi akıbete doğru ilerlediğini bize söyleyebilir mi? Bize hiç olmazsa bağlantılı bir dünya tasarımı çizebilir, hayatın açıklanamamış fenomenlerinin nereye ait olduğunu, tinsel kuvvetlerin atıl madde üzerinde nasıl etkide bulunabildiğini gösterebilir mi? Bunu yapabilseydi ona saygımızı esirgemezdik. Fakat bunların hiçbirini, bu türden hiçbir sorunu henüz çözmüş değildir. Bize, birbirleriyle uyuşma hâline getiremediği sözde bilgi parçaları verir; olayların akışındaki düzenliliklere ilişkin gözlemleri toplar, bunları yasalar adıyla yüceltir ve cüretkâr yorumlarına tabi tutar. Peki sonuçlarına ne kadar düşük bir güvenlik derecesi verir! Öğrettiği her şey yalnızca geçici olarak geçerlidir; bugün en yüksek bilgelik diye övülen şey yarın reddedilir ve yine yalnızca deneme amacıyla başka bir şeyle değiştirilir. Son yanılgıya sonra sahilik adı verilir. Ve biz en yüce varlığımızı bu sahiliğe kurban edecekmişiz!
Hanımefendiler, beyefendiler! Sanıyorum, eğer siz de burada saldırıya uğrayan bilimsel dünya görüşüne bağlıysanız, bu eleştiri sizi fazla derinden sarsmamıştır. İmparatorluk Avusturyası’nda bir zamanlar söylenmiş, burada hatırlatmak istediğim bir söz vardır. Yaşlı bey bir keresinde kendisini rahatsız eden bir partinin heyetine bağırmıştı: Bu artık sıradan muhalefet değil, hizipçi muhalefettir. Bilimin dünyanın bilmecelerini henüz çözemediği yolundaki suçlamaların haksız ve kötü niyetli biçimde abartılmış olduğunu da buna benzer biçimde göreceksiniz; bu büyük başarıları gerçekleştirmek için bilimin şimdiye dek gerçekten de pek az zamanı oldu. Bilim çok gençtir, geç gelişmiş bir insan faaliyetidir. Yalnızca birkaç tarih seçersek, Kepler’in gezegen hareketlerinin yasalarını bulmasından beri yaklaşık 300 yıl geçtiğini; ışığı renklerine ayıran ve yerçekimi öğretisini kuran Newton’un hayatının 1727’de, yani yalnızca iki yüz küsur yıl önce sona erdiğini; Lavoisier’nin Fransız Devrimi’nden kısa süre önce oksijeni tanıdığını aklımızda tutalım. Tek bir insan varlığı, insanlığın gelişim süresiyle karşılaştırıldığında son derece kısadır; bugün çok yaşlı bir adam olabilirim, ama yine de Ch. Darwin Türlerin Kökeni üzerine eserini kamuoyuna sunduğunda ben hayattaydım. Aynı yıl, 1859’da, radyumun kâşifi Pierre Curie doğdu. Daha geriye, Yunanlarda kesin doğa biliminin başlangıçlarına, Arkhimedes’e, Kopernik’in öncülü Samoslu Aristarkhos’a (MÖ yaklaşık 250), hatta Babillilerde astronominin ilk başlangıçlarına kadar giderseniz bile, antropolojinin insanın maymunsu ilk biçiminden gelişimi için öngördüğü ve kuşkusuz yüz bin yıldan çok daha uzun olan zamanın yalnızca küçük bir bölümünü katetmiş olursunuz. Ve unutmayalım ki son yüzyıl öylesine çok yeni keşif, bilimsel ilerlemede öylesine büyük bir hızlanma getirmiştir ki bilimin geleceğine güvenle bakmak için her türlü sebebimiz vardır.
Diğer itirazlara belirli ölçüde hak vermemiz gerekiyor. Bilimin yolu işte böyledir: yavaş, el yordamıyla ve zahmetli. Bunun inkâr edilecek ya da değiştirilecek tarafı yoktur. Karşı taraftaki beylerin hoşnutsuz olmalarına şaşmamak gerekir; şımartılmışlardır, vahiy sayesinde işleri daha kolaydı. Bilimsel çalışmadaki ilerleme bir analizdekine çok benzer biçimde gerçekleşir. Çalışmaya beklentilerle girilir, fakat bunları geri itmek gerekir. Gözlem sayesinde bir yerde, ardından başka bir yerde yeni bir şey öğrenilir; parçalar başlangıçta birbirine uymaz. Varsayımlar kurulur, doğrulanmadıklarında geri alınan yardımcı yapılar meydana getirilir; büyük sabır ve bütün olasılıklara açıklık gerekir; yeni ve beklenmedik momentleri eski kanaatlerin zorlaması yüzünden gözden kaçırmamak için erken kanaatlerden vazgeçilir; sonunda bütün emek karşılığını verir, dağınık bulgular birleşir, ruhsal olayların bütün bir parçasına ilişkin kavrayış kazanılır, görev tamamlanır ve artık bir sonrakine geçmekte özgür olunur. Yalnızca deneyin araştırmaya sunduğu yardımdan analizde yoksun kalmak gerekir.
Bilime yöneltilen bu eleştirinin içinde de büyük bir abartı payı vardır. Bilimin körcesine bir denemeden ötekine sendelediği ve bir yanılgıyı başka bir yanılgıyla değiştirdiği sahi değildir. Kural olarak bilim, kil modeli üzerinde çalışan sanatçı gibi çalışır; sanatçı kaba taslağı yorulmadan değiştirir, üzerine ekler ve ondan çıkarır; sonunda gördüğü ya da tasavvur ettiği nesneyle kendisini doyuracak ölçüde bir benzerliğe ulaşır. En azından daha eski ve olgun bilimlerde bugün bile yalnızca değiştirilip geliştirilen, artık sökülüp atılmayan sağlam bir temel gövde vardır. Bilim işinde durum o kadar da kötü değildir.
Son olarak, bilime yönelik bu tutkulu karalamalar neyi amaçlamaktadır? Bugünkü eksikliğine ve ona bağlı güçlüklerine rağmen bilim bizim için vazgeçilmez olmaya devam eder ve onun yerini başka hiçbir şey alamaz. Hayal bile edilmemiş yetkinleşmelere açıktır; dinî dünya görüşü ise değildir. İkincisi bütün temel parçaları bakımından tamamlanmıştır; bir yanılgıysa sonsuza dek öyle kalmak zorundadır. Bilimi ne kadar küçültürseniz küçültün, onun gerçek dış dünyaya bağımlılığımızın hakkını vermeye çalıştığı, buna karşılık dinin bir yanılsama olduğu ve gücünü sevk-arzusu itkilerimize verdiği tavizden aldığı olgusunu değiştiremezsiniz.
Bilimsel dünya görüşünün karşısında bulunan başka dünya görüşlerini de anmak yükümlülüğündeyim; fakat bunları değerlendirmek için gereken gerçek yetkinliğe sahip olmadığımı bildiğimden bunu isteksizce yapıyorum. Bu yüzden aşağıdaki sözlerimi bu itirafı göz önünde bulundurarak dinleyin ve ilginiz uyanırsa başka yerlerden daha iyi bilgi edinin.
İlk sırada, çoğunlukla dünyadan kopuk düşünürün zihnine yansıdığı biçimiyle dünyanın resmini çizmeye cüret etmiş çeşitli felsefi sistemleri anmak gerekirdi. Fakat felsefenin ve yöntemlerinin genel bir nitelendirmesini daha önce yapmaya çalıştım ve tek tek sistemleri değerlendirmeye belki de pek az insan benim kadar elverişsizdir. Bu nedenle benimle birlikte, tam da çağımızda yanından geçip gidilemeyecek iki başka görüngüye dönün.
Bu dünya görüşlerinden biri adeta siyasal anarşizmin düşünsel bir karşılığıdır, belki de onun bir yayılımıdır. Böyle entelektüel nihilistlerin daha önce de bulunduğu kuşkusuzdur; fakat bugün modern fiziğin görelilik kuramı görünüşe göre başlarını döndürmüştür. Gerçi bilimden hareket ederler, fakat bilimi kendi kendini kaldırmaya, intihara sürüklemeyi bilirler; bilimin önüne kendi iddialarını çürüterek kendisini ortadan kaldırma görevini koyarlar. Bu sırada sık sık, bu nihilizmin yalnızca söz konusu görev tamamlanıncaya kadar sürdürülen geçici bir tutum olduğu izlenimi edinilir. Bilim ortadan kaldırıldığında, boşalan alanda herhangi bir mistisizm ya da yine eski dinî dünya görüşü yayılabilecektir. Anarşist öğretiye göre hiçbir sahilik, dış dünya hakkında güvence altına alınmış hiçbir bilgi yoktur. Bilimsel sahilik diye sunduğumuz şey, değişen dış koşullar altında kendilerini ifade etmek zorunda kalan kendi ihtiyaçlarımızın ürününden, dolayısıyla yine yanılsamadan başka bir şey değildir. Temelde yalnızca ihtiyaç duyduğumuz şeyi bulur, yalnızca görmek istediğimiz şeyi görürüz. Başka türlüsü elimizden gelmez. Sahiliğin ölçütü, yani dış dünyayla uyuşma ortadan kalkınca hangi görüşe bağlı olduğumuz da bütünüyle önemsizleşir. Hepsi eşit derecede sahi ve eşit derecede yanlıştır. Kimsenin de başkasını yanılmakla suçlamaya hakkı yoktur.
Bilgi kuramına yönelmiş bir zihin için anarşistlerin hangi yollarla, hangi safsatalar aracılığıyla bilimden bu tür nihai sonuçlar koparmayı başardıklarını izlemek çekici olabilirdi. Bu durumda ünlü örnekten çıkanlara benzeyen durumlarla karşılaşmak gerekirdi: Bir Giritli der ki: Bütün Giritliler yalancıdır, vb. Fakat bu konuyu daha derinden ele almaya ne isteğim ne de yeteneğim var. Yalnızca şunu söyleyebilirim: Anarşist öğreti soyut şeyler hakkındaki görüşlerle sınırlı kaldığı sürece muazzam derecede üstünmüş gibi görünür; pratik hayata attığı ilk adımda çöker. İnsanların eylemleri görüşleri ve bilgileri tarafından yönlendirilir ve atomların yapısı ya da insanın kökeni üzerine düşünen bilimsel zihinle taşıyıcı bir köprünün yapısını tasarlayan bilimsel zihin aynıdır. Ne düşündüğümüz gerçekten önemsiz olsaydı, görüşlerimizin arasında gerçeklikle uyuşmaları sayesinde öne çıkan bilgiler bulunmasaydı, köprüleri taştan olduğu kadar kartondan da yapabilir, hastaya bir santigram yerine bir desigram morfin enjekte edebilir, narkoz için eter yerine göz yaşartıcı gaz kullanabilirdik. Fakat entelektüel anarşistler bile kendi kuramlarının böyle pratik uygulamalarını şiddetle reddederdi.
Diğer karşıtlık çok daha ciddiye alınmalıdır; ayrıca bu durumda kendi bilgimin yetersizliğinden çok daha fazla üzüntü duyuyorum. Sanıyorum bu mesele hakkında benden daha fazla şey biliyorsunuz ve Marksizm lehinde ya da aleyhinde çoktan konum aldınız. K. Marx’ın toplumun iktisadi yapısı ve çeşitli iktisadi biçimlerin insan hayatının bütün alanları üzerindeki etkisi hakkındaki araştırmaları çağımızda tartışılmaz bir otorite kazanmıştır. Bunların ayrıntılarda ne ölçüde doğruyu bulduğunu ya da yanıldığını doğal olarak bilemem. Daha bilgili başkaları için de bunun kolay olmadığını duyuyorum. Marx’ın kuramında, toplum biçimlerinin gelişiminin bir doğa tarihi süreci olduğu ya da toplumsal tabakalaşmadaki dönüşümlerin diyalektik bir süreç yoluyla birbirlerinden çıktığı türünden önermeler beni yabancılaştırdı. Bu iddiaları doğru anlayıp anlamadığımdan hiç emin değilim; ayrıca kulağa »materyalist« gelmekten çok, Marx’ın da okulundan geçmiş olduğu o karanlık Hegelci felsefenin bir tortusu gibi geliyorlar.
Toplumdaki sınıf oluşumunu, tarihin başlangıcından beri birbirlerinden az miktarda farklı insan sürüleri arasında yürütülen mücadelelere bağlamaya alışmış alaylı görüşümden nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Toplumsal farklılıkların başlangıçta kabile ya da ırk farklılıkları olduğunu düşünüyordum. Yapısal saldırganlık arzusunun ölçüsü gibi psikolojik etkenler, fakat aynı zamanda sürü içindeki örgütlenmenin sağlamlığı ve daha iyi silahlara sahip olmak gibi maddi etkenler zaferi belirliyordu. Aynı toprak üzerinde birlikte yaşarken galipler efendi, yenilenler köle oldu. Burada doğa yasasına ya da kavram dönüşümüne benzer hiçbir şey bulamıyorum; buna karşılık doğa kuvvetlerine giderek daha fazla hâkim olunmasının insanların toplumsal ilişkileri üzerindeki etkisi açıkça görülür, çünkü yeni edinilen güç araçları daima onların saldırganlığının hizmetine sokulur ve birbirlerine karşı kullanılır. Metalin, bronzun, demirin kullanılmaya başlanması bütün kültür çağlarına ve onların toplumsal kurumlarına son vermiştir. Barutun ve ateşli silahın şövalyeliği ve soyluların egemenliğini kaldırdığına gerçekten inanıyorum; Rus despotizmi de kaybedilen savaştan önce zaten mahkûmdu, çünkü Avrupa’ya hükmeden aileler içinde hiçbir akraba içi çiftleşme, dinamitin patlama kuvvetine direnebilecek bir çarlar soyu meydana getiremezdi.
Evet, belki de Dünya Savaşı’nın ardından gelen bugünkü iktisadi krizle doğa üzerindeki son büyük zaferimizin, hava sahasının fethinin bedelini ödüyoruz. Bu kulağa pek ikna edici gelmiyor, fakat en azından bağlantının ilk halkaları açıkça görülebiliyor. İngiltere’nin siyaseti, kıyılarını çevreleyen denizin ona sağladığı güvenceye dayanıyordu. Blériot Manş Denizi’ni bir uçakla geçtiği anda bu koruyucu yalıtılmışlık yarılmıştı ve barış zamanında, eğitim amacıyla bir Alman Zeppelin’inin Londra üzerinde dolaştığı o gece Almanya’ya karşı savaşın herhâlde kararlaştırılmış olduğu söylenebilir.¹ Denizaltı tehdidi de bu bağlamda unutulmamalıdır.
¹ Bu bana savaşın ilk yılında güvenilir bir kaynaktan aktarılmıştı.
Neredeyse utanıyorum: Böylesine önemli ve karmaşık bir konuyu karşınızda bu kadar az ve yetersiz sözle ele alıyorum; ayrıca size yeni olan hiçbir şey söylemediğimi de biliyorum. Amacım yalnızca dikkatinizi şu noktaya çekmek: İnsanın, kendi türünden olanlara karşı savaşmak için kullandığı silahları elde ettiği doğaya hâkim olma ilişkisi, onun iktisadi düzeneklerini de zorunlu olarak etkilemelidir. Dünya görüşü sorunlarından çok uzaklaşmış gibi görünüyoruz, fakat az sonra yeniden yerine döneceğiz. Marksizmin kuvveti açıkça tarih anlayışında ve buna dayanarak geleceği öngörmesinde değil, insanların iktisadi koşullarının onların entelektüel, etik ve sanatsal tutumları üzerinde uyguladığı zorlayıcı etkiyi keskin bir kavrayışla göstermesindedir. Böylece o zamana dek neredeyse bütünüyle yanlış tanınmış bir dizi bağlantı ve bağımlılık ortaya çıkarıldı. Fakat toplum içindeki insan davranışını belirleyen tek etkenlerin iktisadi saikler olduğu varsayılamaz. Farklı kişilerin, ırkların ve halkların aynı iktisadi koşullar altında farklı davranmaları şeklindeki kuşku götürmez olgu bile iktisadi momentlerin tek egemenliğini dışlar. Canlı insan varlıklarının tepkileri söz konusu olduğunda psikolojik etkenlerin nasıl göz ardı edilebildiği hiç anlaşılamaz; çünkü bu etkenler yalnızca söz konusu iktisadi koşulların meydana getirilmesinde zaten rol oynamış olmakla kalmaz, insanlar onların egemenliği altında da kendi asli sevk itkilerini devreye sokmadan edemezler: kendini koruma sevklerini, saldırganlık arzularını, sevgi ihtiyaçlarını, haz edinme ve rahatsızlıktan kaçınma itkilerini. Daha önceki bir araştırmada, geçmişin geleneklerini ve ideal oluşumlarını temsil eden ve yeni bir iktisadi durumdan doğan itkiler karşısında bir süre direnç gösterecek olan üstbenin önemli talebini de öne sürmüştük. Son olarak, iktisadi zorunluluklara tabi olan insan kitlesi üzerinde kültür gelişimi sürecinin de —başkalarının medeniyet dediği sürecin— işlediğini unutmayalım. Bu süreç kuşkusuz diğer bütün etkenlerden etkilenir; fakat kökeni bakımından onlardan bağımsızdır, organik bir sürece benzer ve kendi tarafından diğer momentleri etkilemeye de pekâlâ muktedirdir. Sevk hedeflerini kaydırır ve insanların o zamana kadar katlanılabilir buldukları şeylere karşı direnmesine yol açar; ayrıca bilimsel zihnin giderek güçlenmesi de onun temel bir parçası gibi görünür. Eğer biri bu çeşitli momentlerin —genel insani sevk yatkınlığının, bunun ırksal çeşitlenmelerinin ve kültürel dönüşümlerinin— toplumsal yerleşim, mesleki faaliyet ve geçim olanaklarının koşulları altında nasıl davrandığını, birbirini nasıl ketlediğini ve desteklediğini ayrıntılarıyla gösterebilseydi, Marksizmin gerçek bir toplum bilgisine tamamlanmasını sağlamış olurdu. Çünkü toplum içindeki insan davranışını ele alan sosyoloji de uygulamalı psikolojiden başka bir şey olamaz. Kesin konuşursak yalnızca iki bilim vardır: saf ve uygulamalı psikoloji ile doğa bilgisi.
İktisadi koşulların geniş kapsamlı önemine ilişkin yeni edinilmiş kavrayışla birlikte, bunların değiştirilmesini tarihsel gelişime bırakmayıp devrimci müdahaleyle bizzat gerçekleştirme ayartısı da doğdu. Kuramsal Marksizm, Rus Bolşevizminde gerçekleşirken bir dünya görüşünün enerjisini, kapalılığını ve dışlayıcılığını kazandı; fakat aynı zamanda mücadele ettiği şeye ürkütücü bir benzerlik de edindi. Başlangıçta kendisi bilimin bir parçası olan ve uygulanışı bilim ile teknik üzerine kurulan Marksizm, yine de zamanında dininki kadar amansız bir düşünme yasağı yaratmıştır. Marksist kuramın eleştirel incelenmesi yasaktır; onun doğruluğuna ilişkin kuşkular bir zamanlar Katolik Kilisesi’nin sapkınlığı cezalandırdığı gibi cezalandırılır. Marx’ın eserleri bir vahiy kaynağı olarak İncil’in ve Kur’an’ın yerini almıştır; gerçi bu eski kutsal kitaplardan daha az çelişkili ve karanlık oldukları da söylenemez.
Pratik Marksizm bütün idealist sistemleri ve yanılsamaları acımasızca temizlemiş olsa bile, kendisi de öncekilerden daha az kuşku uyandırıcı ve daha az kanıtlanamaz olmayan yanılsamalar geliştirmiştir. Birkaç nesil içinde insan tabiatını, yeni toplum düzeninde insanların neredeyse sürtünmesiz biçimde birlikte yaşayacağı ve çalışmanın görevlerini zorlamasız biçimde üstleneceği kadar değiştirmeyi umar. Bu sırada toplumda vazgeçilmez olan sevk kısıtlamalarını başka yerlere taşır ve her insan topluluğunu tehdit eden saldırgan eğilimleri dışarıya yönlendirir; yoksulların zenginlere, o zamana dek güçsüzlerin eski iktidar sahiplerine yönelik düşmanlığının üzerine atılır. Fakat insan tabiatının böyle bir dönüşümü son derece düşük ihtimallidir. Yeni düzen henüz tamamlanmamış ve dışarıdan tehdit altında olduğu sürece kitlenin bugün Bolşevik teşvike gösterdiği coşku, düzenin tamamlanmış ve tehditten kurtulmuş olacağı bir gelecek için güvence oluşturmaz. Tıpkı din gibi Bolşevizm de inananlarını bugünkü hayatın acı ve yoksunlukları karşısında artık hiçbir doyurulmamış ihtiyacın bulunmayacağı daha iyi bir öte dünya vaadiyle tazmin etmek zorundadır. Gerçi bu cennetin bu dünyaya ait olması, yeryüzünde kurulması ve öngörülebilir bir zaman içinde açılması beklenmektedir. Fakat hatırlayalım: Dini öte dünyadaki bir hayattan hiçbir şey bilmeyen Yahudiler de Mesih’in yeryüzüne gelişini beklemişlerdi ve Hristiyan Orta Çağ da Tanrı’nın Krallığı’nın pek yakında geleceğine tekrar tekrar inanmıştı.
Bolşevizmin bu itirazlara vereceği cevabın ne olacağı konusunda kuşku yoktur. Şöyle diyecektir: İnsanların tabiatı henüz dönüştürülmediği sürece bugün onlar üzerinde etkili olan araçlardan yararlanmak gerekir. Eğitimlerinde zorlamadan, düşünme yasağından, kan dökülmesine kadar varan şiddet kullanımından vazgeçilemez; insanlarda söz konusu yanılsamalar uyandırılmasa onları bu zorlamaya boyun eğmeye sevk etmek mümkün olmazdı. Ve kibarca, bunun başka türlü nasıl yapılabileceğini kendisine söylememizi isteyebilir. Bu durumda yenilmiş olurduk. Verecek bir öğüdüm olmazdı. Bu deneyin koşullarının beni ve benim gibileri onu üstlenmekten alıkoyacağını itiraf ederdim; fakat hesaba katılan tek kişiler biz değiliz. Eylem adamları da vardır: kanaatlerinde sarsılmaz, kuşkuya kapalı, amaçlarının önüne çıktığı zaman başkalarının acılarına karşı duyarsız adamlar. Böyle bir yeniden düzenlemenin bu büyük deneyinin bugün Rusya’da gerçekten yürütülüyor olmasını bu tür adamlara borçluyuz. Büyük ulusların kurtuluşu yalnızca Hristiyan dindarlığına tutunmakta beklediklerini ilan ettikleri bir çağda, Rusya’daki altüst oluş —bütün nahoş tekil özelliklerine rağmen— yine de daha iyi bir geleceğin haberi gibi etkide bulunuyor. Ne yazık ki deneyin nasıl sonuçlanacağına dair ne bizim kuşkumuz ne de başkalarının fanatik inancı bize bir işaret sunuyor. Bunu gelecek öğretecek; belki de deneyin erken yapıldığını, toplum düzeninin kapsamlı biçimde değiştirilmesinin, yeni keşifler doğa kuvvetlerine hâkimiyetimizi artırıp ihtiyaçlarımızın doyurulmasını kolaylaştırıncaya kadar pek az başarı umudu taşıdığını gösterecektir. Ancak o zaman yeni bir toplum düzeninin yalnızca kitlelerin maddi sefaletini ortadan kaldırmakla kalmayıp bireyin kültürel taleplerini de dikkate alması mümkün hâle gelebilir. İnsan tabiatının dizginlenemezliğinin her tür toplumsal birlik için yarattığı güçlüklerle ise kuşkusuz o zaman bile öngörülemez ölçüde uzun süre mücadele etmek zorunda kalacağız.
Hanımefendiler, beyefendiler! Son olarak, psikanalizin dünya görüşü meselesiyle ilişkisi hakkında söylemem gerekenleri özetlememe izin verin. Bana göre psikanaliz kendisine özgü bir dünya görüşü yaratmaya muktedir değildir. Buna ihtiyacı da yoktur; bilimin bir parçasıdır ve bilimsel dünya görüşüne bağlanabilir. Fakat bu dünya görüşü o görkemli adı pek hak etmez; çünkü her şeye bakmaz, fazlasıyla tamamlanmamıştır, kapalılık ve sistem kurma iddiasında bulunmaz. Bilimsel düşünme insanlar arasında henüz çok gençtir ve büyük sorunların pek çoğunun üstesinden hâlâ gelememiştir. Bilim üzerine kurulan bir dünya görüşü, gerçek dış dünyanın vurgulanmasının yanı sıra, esas olarak sahilikle yetinme ve yanılsamaları reddetme gibi olumsuz özellikler taşır. İnsan kardeşlerimizden bu durumdan hoşnutsuz olan, o anki yatışması için daha fazlasını isteyen kişi, aradığını nerede bulursa oradan edinebilir. Bundan dolayı ona içerlemeyeceğiz; ona yardım edemeyiz, fakat onun uğruna da başka türlü düşünemeyiz.






























Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER