Freudcu Sol ve Kültür Devrimi — Christopher Lasch

1981

Yeni Sol’un tahakküm eleştirisinin hem güçlü yanları hem de bu eleştirinin temelindeki zayıflıklar, Yeni Sol’un, radikal biçimde yeniden yorumlanmaya dirençli görünen ama sonuçta altmışlı yılların hayal gücünü etkisi altına alan yeni devrim kuramı, yani kültür devrimi kuramı açısından vazgeçilmez olduğu anlaşılan bir düşünsel geleneğe duyduğu ilgide özellikle keskin ve açık biçimde kendini gösterir. Psikanaliz ile kültürel radikalizmin, Freud ile Marx’ın bu beklenmedik ittifakını ortaya çıkaran neydi? Burada karşıtların birbirini çekmesinin çarpıcı bir örneğiyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Freud, insanın olanaklarından çok sınırlılıklarını vurgular, toplumsal ilerlemeye inanmaz ve uygarlığın bastırma üzerine kurulu olduğunda ısrar eder. İlk bakışta burada reformculara veya devrimcilere cazip gelebilecek pek az şey vardır. Nitekim son çözümlemede Freudcu solun kuramcıları, Freud’un düşüncesinin Marx’tan çok Aziz Augustinus ve Calvin’le ortaklık taşıyan belirlenimci, trajik yönünü bir şekilde aşmak veya açıklamalarla etkisizleştirmek zorunda kalmışlardır. Öyleyse sol, en başta psikanalizle neden ilgilendi?

Bunun nedenleri, yirmili yıllarda ve otuzlu yılların başlarında yaşanan siyasal olaylarda yatar. Orta ve Batı Avrupa’da bütün nesnel koşulların sola yöneliş için elverişli göründüğü Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı kargaşadan sosyalist bir devrimin doğmaması, toplumsal ve siyasal ilerlemeyi engelleyen öznel koşulların araştırılmasına yol açtı. Faşizmin yükselişi, özgürleştirici değişime karşı köklü bir psikolojik direncin bulunduğuna ilişkin ek kanıtlar sunuyor gibiydi. Bu yükseliş, tarihsel ilerlemenin kaçınılmazlığına ve faşizm hakkında onun çökmekte olan kapitalizmin son evresini temsil ettiğinden daha aydınlatıcı hiçbir şey söyleyemeyen Marksist ortodoksinin yeterliliğine ilişkin kuşkular doğurdu. Sovyetler Birliği’nde Stalinist rejimin sağlamlaşması, ilerleme mitine yönelik bir başka meydan okumaydı. Stalinizmin karşıtları, Rus Devrimi’nin de geçmişteki pek çok devrim gibi neden sonunda otoriter yönetime geri dönüşle sonuçlanmış göründüğünü kendilerine sormak zorundaydılar. Tarihte bir tür yineleme zorlantısı işliyor gibiydi: Otoriterlikten kurtulmaya yönelik her girişim, onu ancak yeni bir temel üzerinde yeniden kurmakla sonuçlanıyordu. Devrimler, belli ki otoriterliğe psikolojik kaynağında saldırmayı başaramamıştı. İktidarın temelindeki yapıyı değiştirmeden yeni sınıfları iktidara taşımışlardı. Kurumların temelini oluşturan tahakküm ve boyun eğme örüntüsünü kırmadan kurumları değiştirmişlerdi. Geçmiş devrimlerin kendi kendilerini boşa çıkaran niteliğini anlamak ve tahakküme kesin olarak son verecek yeni türden bir devrimin psikolojik temellerini atmak için iktidarın psikolojisini anlamak zorunlu görünüyordu. Psikanaliz ise bu konuda, zihne ilişkin diğer bütün kuramlardan daha fazla şey söyleyebilecek gibi görünüyordu.

Psikanaliz ve Marksizm

Görünüşte kendilerini değişime adamış hareketlerde bile açığa çıkan, değişime karşı temel direnci kavramaya çalışanlar açısından Freud’un çalışmalarının çekiciliği, ruhsal özerklik yanılsamasına yönelttiği saldırıda yatıyordu. İnsanlar kendilerinin efendisi olmadıkları için efendilere ihtiyaç duyarlar: Bu, Freudcu solun temel savı hâline geldi. Bu bakış açısından Freud’un kuramı, bölünmüş benliğin en derin yönlerini görmemizi sağlar. Toplumun bireysel ruhsallığa nasıl nüfuz ettiğini ve onu nasıl çarpıttığını gösterir: Beyin yıkama veya kültürel ‘koşullandırma’ yoluyla değil, bastırma ve yüceltimin daha derindeki mekanizmaları aracılığıyla. Herbert Marcuse, R. D. Laing ve Jacques Lacan kadar farklı düşünürleri birleştiren kanı, psikanalizin ruh içi çatışmanın kökenini toplumsal otoritenin kendisini bilinçdışı zihinde yeniden ürettiği koşullara, özellikle de oğlun babaya karşı başkaldırısını ezen, oğla suçluluk duygusuyla yüklü bir vicdan yükleyen ve onun da sonunda başlı başına bir tirana dönüşmesini sağlayan ataerkil aile kurumuna kadar izlediğidir.

Bu alanın büyük bir bölümü, Freudcu solun —bu bağlamda ataerkil imgeler kullanmanın uygunsuzluğu bir yana bırakılırsa— kurucu babası olarak adlandırılabilecek Wilhelm Reich tarafından daha otuzlu ve kırklı yıllarda ele alınmıştı. Günümüzde radikal Freudcuların çalışmaları zaman zaman Reich’ın görüşlerinin yeniden ısıtılıp sunulmasına benziyor. Ancak Reich bile takipçilerinin beklentilerini karşılayacak kadar ileri gitmemişti. Norman O. Brown’a göre, ‘Reich, psikanalizin kendi sağaltıcı vaadini yerine getirebilmesi için toplumsal bir dönüşümü öngörmesi gerektiğini savunmakta haklıydı. Reich’ın hatası, söz konusu toplumsal dönüşümü yetişkinlerin genital cinselliğinin özgürleştirilmesiyle sınırlamasıydı.’¹ Savaş sonrası düşünürler, sorunun daha derinlerde yattığı konusunda hemfikirdi. Bebeğin çokbiçimli sapkınlığının genital cinselliğe dönüşmesi bile, Marcuse’ün adlandırmasıyla performans ilkesinin haz ilkesi üzerindeki zaferini yansıtıyordu.² Tahakküm ve başkaldırı döngüsünü kırmayı amaçlayan bir toplumsal devrim, cinsel ahlakın daha hoşgörülü hâle getirilmesiyle yetinemezdi. Marcuse’ün ‘baskıcı yüceltimsizleştirme’ kuramında göstermeye çalıştığı gibi, kendisini genital hazla sınırlayan sözde bir cinsel devrim, kolaylıkla yeni tahakküm biçimlerine hizmet edebilirdi.³ Altmışlı ve yetmişli yıllarda yaşananlar, tüketim etrafında örgütlenmiş bir toplumun cinsel özgürlük talep eden hareketleri kolaylıkla soğurabileceği, tüketimi libidinal doyum halesiyle kuşatmak için bu hareketleri metaların propagandasına katabileceği yolundaki savını daha da destekledi. Feministlerin belirttiği gibi, yeni cinsel özgürlük, iktidarın dağılımında veya kadınların cinsel sömürüsünde önemli bir değişiklik yaratmadı.

Dolayısıyla kültür devrimi —radikal Freudcu solun tasarladığı köklü yapısal değişim programı— salt bir ‘cinsel devrim’ olmanın çok ötesine geçiyordu. Bu kuramcıların gözünde kültür devriminin görevi, yabancılaşmış emeğin taleplerinden geçici bir kurtuluş sağlayacak şekilde erotik hazlara daha fazla fırsat yaratmak değil, çalışmanın kendisini erotikleştirmekti. Amaç, boş zamanın alanını genişletmek değil, çalışma ile boş zaman arasındaki ayrımı bütünüyle ortadan kaldırmak, çalışmayı oyuna dönüştürmek ve çalışmanın bugünkü örgütlenmesine yön veren doğa karşısındaki saldırgan, tahakkümcü tutumdan kurtulmaktı. Yeni Sol kuramcıları Freud’a kısmen bu tutumun kökenlerini açıklamak için yönelmişlerdi. Başka bir deyişle, Freud’a yönelmek için son derece haklı nedenleri vardı. Ne yazık ki beraberlerinde, psikanalizin kurucusundan çok, Max Weber’in bir zamanlar adlandırdığı biçimiyle sosyalist aile kuramına borçlu oldukları bir dizi varsayım getirmişlerdi.⁴ Genel bir kültür kuramını psikanaliz üzerine temellendirme veya psikanalizin kendisini genel bir kültür kuramı olarak okuma girişimleri, onları psikanalizin eleştirel çekirdeğinden, yani klinik verileri yorumlama uğraşından giderek daha fazla uzaklaştırdı. Psikanaliz ile Marksizm arasında verimli bir karşılaşma olarak başlayan süreç, psikanalitik düşüncelerin ataerkil aileye yönelik daha eski bir sosyalist eleştiri içinde yeniden özümsenmesiyle sonuçlandı. Bu eleştiri ise ileri sanayi toplumunun koşulları açısından giderek ilgisizleşiyor; en iyi ihtimalle yanıltıcı, en kötü ihtimalle düpedüz tehlikeli hâle geliyor.

Ataerkillik ve İnsan Üzerindeki Baskı

Freudcu sol içindeki çeşitli düşünce okulları —Marcuse’ün takipçileri, Brown’ın takipçileri, Laingçiler, Lacancılar, radikal feministler, sosyalist feministler— hakkında genelleme yapmak güç olsa da hepsi, ataerkil ailenin örgütlü baskının kökeni olduğu temel öncülünü paylaşır. Bu düşüncenin Freud’dan önceye uzanan uzun bir geçmişi bulunduğunu ve Freud’dan bağımsız olarak gelişmeye devam ettiğini hatırlamak önemlidir. Başlangıcından itibaren belirgin feminist ve sosyalist çağrışımlar taşımıştır. Bachofen’in ana hakkı üzerine incelemesi, Lewis Henry Morgan’ın eski çağlardaki akrabalık terminolojisine ilişkin araştırması ve Engels’in aile, özel mülkiyet ve devlet arasındaki bağlantıları çözümlemesi, tek eşliliğin evrenselliğini sorguluyor ve ortaya çıkışını kadınların boyunduruk altına alınmasına bağlıyor görünüyordu. Anaerkil kökenler miti, antropologların bu miti terk etmesinden çok sonra bile feministler açısından çekiciliğini korudu. Ancak ataerkil aşamadan önce geldiği ileri sürülen anaerkil bir toplumsal gelişme aşaması varsayımı bir yana bırakılsa bile, baskının aileden kaynaklandığı düşüncesi solda yaygın kabul görmeye devam ediyor. Bunun önemli bir nedeni, bu düşüncenin Faustçu, mülk edinmeye düşkün, saldırgan ve tahakkümcü karakter özelliklerinin ortaya çıkışını ve sürekliliğini açıklıyor görünmesidir. Yalnızca radikal sol değil, liberalizmin siyasal kültürü de rahiplerin, şairlerin ve Tanrı tarafından kutsanmış kralların itibarını yitirmiş ataerkil otoritesine karşı bir başkaldırıyla derinden biçimlenmiştir. Aile eleştirisi ise bu başkaldırının en kalıcı ideolojik ifadelerinden biridir. Nitekim Fransız Devrimi’nden beri modern devletlerin kuruluşuyla iç içe geçmiş olan devrimci kardeşlik imgesi, duygusal gücünü ataerkil otoritenin yıkılması ile yeniden kurulması arasındaki gerilimden alır. Modern devletlerin ne kadarının devrimlerden doğduğu düşünüldüğünde, bu kadar çok modern düşünürün uygarlığın kökenini, babaya karşı bir başkaldırı eylemiyle ve ardından onun otoritesinin yeni biçimlerde yeniden dayatılmasıyla ilişkilendirmesi şaşırtıcı değildir.

Freud’un ilkel sürü kuramı da bu devrimci imgelerin büyük bölümünü ve on dokuzuncu yüzyıl antropologlarının biçimsel kuramlarını bünyesinde barındırır. Freud’un yarattığı bu köken mitinin Yeni Sol açısından çekiciliğini görmek kolaydır. Bu mit, aileyi baskıcı bir uygarlığın kökenlerine yerleştirmekle kalmaz, uygarlık ile aile arasındaki, siyasal tarih ile aile arasındaki psikolojik bağlantıları ilk kez açıkça ortaya koyar. Oğullar babayı devirir, fakat onun otoritesini içselleştirerek kadınlara ve çocuklara yeniden dayatırlar. Böylece ilk devrim, o zamandan bu yana başarısızlığa uğrayan devrimlerin ilk örneği hâline gelir. Marcuse’e göre başkaldıran oğulların ayaklanması, ‘tahakküm zincirini’ bir anlığına kırar; ‘ardından yeni özgürlük yeniden bastırılır; bu kez oğulların kendi otoriteleri ve eylemleri tarafından.’ Bir kez yerleştikten sonra ‘özgürleşme ve tahakküm ritmi’ tarih boyunca kendini tekrarlar. Marcuse’ün İsa’nın yaşamını ve ölümünü, sevgi adına ataerkil yasalara karşı yürütülen bir mücadele olarak yorumlaması buna örnektir. Ona göre Mesih’in müritleri, oğlu babanın yanında tanrılaştırıp öğretilerini yeni baskıcı yasalar biçiminde düzenleyerek bu mücadeleye ihanet etmişlerdir.⁵

Dorothy Dinnerstein da Marcuse gibi Freud’un ilkel sürü kuramını ‘başkaldırının kalbindeki kararsızlığı açıklayan dönüm noktası niteliğinde bir anlatım’ olarak görür. Bununla birlikte, oğulların babaya yalnızca ona karşı duydukları ikircikli duygular nedeniyle değil, ‘ataerkillik psikolojik bir sığınak olarak kalmaya devam ettiği’ için, yani annenin daha ürkütücü tahakkümünden kaçmak amacıyla boyun eğdiklerini savunarak bu kuramı genişletir.⁶ Juliet Mitchell de Musa ve Tektanrıcılık’ta ‘ataerkilliğin kökenlerinin öyküsünü’ bulur. ‘Kardeşler öldürdükleri babayla özdeşleşirler. … Böylece baba, ölümünde yaşamındakinden çok daha güçlü hâle gelir; insanlık tarihini ölümünde kurar.’⁷ İlkel sürü kuramı, ‘spekülatif’ ve ‘simgesel’ olduğu çekincesiyle birlikte kabul edilse bile, toplumsal olan ile psikolojik olanı özellikle çarpıcı biçimde birbirine bağladığı ve Ödipus karmaşasının, onunla birlikte de ataerkil tahakkümün bütün düzeneğinin bir kuşaktan ötekine nasıl aktarıldığını gösteriyor göründüğü için Yeni Sol’a çekici gelir.⁸ Freud’un miti veya kuramı, Ödipus karmaşasının kökenini tarihin başlangıcına kadar götürür ve yalnızca iktidarın veya kurumların değişmesinin ötesine geçerek başkaldırı ve boyun eğme döngüsünü kıracak bir kültür devrimine duyulan ihtiyacın tanımlanmasına yardımcı olur.

Freud’un Yapısal Modeli

Ataerkil aileye karşı ileri sürülen savlar elbette yalnızca, hatta öncelikle ilkel sürü kuramına dayanmaz. Ancak bu düşünce çizgisinin tamamının arkasındaki bazı psikolojik varsayımları açıklığa kavuşturmak umuduyla bu mesele üzerinde duruyorum. Brown’ın kendisinin de belirttiği gibi, Freud’un hem Kitle Psikolojisi başlıklı denemesinde hem de Musa ve Tektanrıcılık’ta ortaya koyduğu grup psikolojisine ilişkin düşünceleri, 1920’de yayımlanan Haz İlkesinin Ötesinde ile başlayan son dönemindeki daha katı anlamda psikolojik yazılarında artık terk etmiş olduğu bir ruhsal çatışma modeline dayanır.⁹ Freud’un Ödipal evrenin temelinde yatan, ruhsal yaşamın daha derine gömülü bir katmanına ilişkin giderek artan farkındalığı, dürtü kuramını gözden geçirmesi ve kadınlara ilişkin yeni psikolojisi, sosyolojik yazılarında ileri sürmeyi sürdürdüğü genellemelerin birçoğuyla bağdaşmayan sonuçlara işaret ediyordu. Her şeyden önce bu yeni çözümleme doğrultusu, cinsel hazzın bastırmanın tek nesnesi olmadığını düşündürüyordu. Ayrıca bastırmayı gerçekleştiren merciin basitçe ‘gerçeklik’ olmadığını da gösteriyordu. Buna göre, Freud’un kuramını artık ilk kez açıkça ortaya koyduğu Ödipus karmaşasının sonucu, yalnızca haz ilkesinin baba tarafından çocuğa dayatılan gerçeklik ilkesine boyun eğmesi olarak görülemez. Mesele yalnızca anne babanın emir ve yasaklarının, tuvalet eğitimi uygulamalarının ve hadım edilme tehditlerinin çocuğun gelişiminde Freud’un önceden düşündüğünden daha az önemli bir rol oynaması değildir. Hazzı gerçekliğin karşısına yerleştiren, birincisini bilinçdışıyla, ikincisini ise anne baba ahlakına bilinçli bağlılıkla özdeşleştiren kavramsal şemanın tamamı, yerini farklı bir zihin modeline bırakmak zorundadır.

Freud’un yapısal modelinin birçok bakımdan en önemli özelliği, bastırıcı merciin kendisinin de büyük ölçüde bilinçdışı olduğu ve taleplerinin gerçeklik ilkesinin gerektirdiklerinin çok ötesine geçtiği yönündeki yeni kavrayışını yansıtan üstben kuramıdır. Üstben, gerçekliğin temsilcisi olmak şöyle dursun, sertliğinin en azından bir bölümünü altbendeki saldırgan enerjilerden alır. Üstelik onun ‘ölüm dürtüsünün saf bir kültürü’ olduğu ifadesi, üstbenin arkaik bir kökene sahip olduğunu ima ediyor ve hatta onun ‘Ödipus karmaşasının mirasçısı’ olduğu görüşüne bile bir kayıt düşüyor görünmektedir.¹⁰ Freud’u Ödipus karmaşası kuramını ilk kez biçimsel olarak ortaya koymaya götüren keşifler, aynı zamanda bu karmaşaya atfettiği mutlak belirleyici önemi azaltıyor görünmektedir. En azından bu keşifler, hem erkeklerde hem de kadınlarda Ödipus karmaşasının, sonucunu önceden belirlemeye katkıda bulunan daha önceki uzun bir gelişmeler dizisinin doruk noktası olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Ödipus karmaşasının çocuğa hadım edilme korkusuna dayalı cezalandırıcı bir üstben bıraktığını söylemek yerine, hadım edilme kaygısının kendisinin yalnızca ayrılma kaygısının daha sonraki bir biçimi olduğunu, arkaik ve intikamcı üstbenin anneden gelebilecek misilleme korkusundan kaynaklandığını ve hatta Ödipal deneyimin, bebeklik döneminin cezalandırıcı üstbenine daha kişisellikten arınmış bir otorite ilkesi ekleyerek onu yumuşattığını söyleyebiliriz. Freud’un ifadesiyle bu ilke, ‘duygusal kökenlerinden bağımsız’ olmaya daha yatkındır, evrensel etik normlara başvurmaya daha eğilimlidir ve bu nedenle kendisini bilinçdışı zulme uğrama fantezileriyle ilişkilendirme olasılığı biraz daha düşüktür.¹¹ Daha ileri giderek Ödipal üstbenin, misilleme korkusu kadar verilen zararı telafi etme arzusuna da dayandığını öne sürebiliriz. Bununla birlikte, vicdan denilen şeyin en önemli duygusal temelini oluşturan minnettarlık duygularının ilk olarak anneyle ilişkide ortaya çıktığı burada da açıktır.¹²

Her durumda ataerkil tahakküm, ikincil bir oluşum olarak görülmelidir. Freud’un sonraki çalışmalarının ve Freudcu sol tarafından ‘olgun’, bütünleşmiş beni eleştirellikten yoksun biçimde yücelten kişiler olarak fazlasıyla aceleci biçimde bir kenara itilen Kleincıların, ben psikologlarının ve nesne ilişkileri kuramcılarının daha sonra ortaya koydukları çalışmaların büyük bölümünün tartışmasız sonucu bu gibi görünmektedir. Brown ve bazı psikanalitik feministler dışında, soldaki yazarların çoğunun Freud’un yapısal kuramının içerimleriyle neden bu kadar az ilgilendiğini anlamak zor değildir. Son dönem Freud’unu çıkış noktası aldığını ileri süren Marcuse bile bu düşüncelerden pek az yararlanır. Bunun nedeni açıktır: Bu düşünceler, bastırmanın haz ilkesinin ataerkil çalışma zorunluluğuna tabi kılınmasından kaynaklandığı görüşünün altını oyar. Jacques Lacan, Freud’un ilk döneminin savunuculuğunu yaparken daha da açıktır ve bunu bir bakıma aynı nedenle yapar: Arzunun doğası gereği yıkıcı ve devrimci olduğu, bu yüzden de ‘babanın adı’ adına bastırılması gerektiği varsayımına Freud’un sonraki çalışmalarında hiçbir dayanak bulamaz. Lacan’ın takipçilerinin çalışmalarında —özellikle Deleuze ve Guattari’nin Anti-Ödipus’unda— Reichçı cinsel devrim kuramı, yalnızca Freud’u değil, Lacan’ın kendisini de çok geride bıraktığını ileri süren ve ‘şizoanaliz’ adı verilen bir kuram biçiminde Fransızlara özgü bir gösterişle süslenmiş olarak, bütün kabalığıyla sık sık yeniden ortaya çıkar. Deleuze ve Guattari’nin Ödipal kuramı Freud’un tek başına en büyük hatası olarak görmeleri doğaldır. Soldaki diğer yazarlar, Freud’un düşüncelerinin kişisel önyargılarından daha önemli olduğunu doğru biçimde sezerek onu ataerkil ruhsal dinamiklerin ilk kuramcısı, hatta ataerkilliğin farkında olmadan eleştirisini yapan biri olarak görmüşlerdir. Buna karşılık kuram ile ideoloji arasında ayrım yapamayan Deleuze ve Guattari, Freud’u ataerkil tahakkümün savunucusu olarak gösteren bayağı basmakalıp görüşe geri dönmüşlerdir. Böylece eski solun, görünüşte kesin olarak toplumsal eleştirinin ucuzluk reyonuna gönderilmiş klişeleri, şık salonlarda Paris’in en yeni modaları olarak yeniden ortaya çıkmaktadır.¹³

Cinsel devrim hakkındaki eskimiş klişeleri daha gelişkin kültür devrimi kuramlarıyla aynı bağlamda tartışmanın hiçbir anlamı olmazdı; tabii bunların hepsi insanlığın babasız bir toplumda daha iyi durumda olacağı yönündeki temel inancı paylaşmasaydı. Ataerkil tahakküm ikincil bir oluşum olarak görülse bile Freudcu solun yürüttüğü araştırmaların başlıca odağı, başlıca hedefi olmayı sürdürür. Freudcu feminizmin yükselişi, dikkati bu mesele üzerinde her zamankinden daha güçlü biçimde yoğunlaştırmıştır.¹⁴ Feministlerin çoğu Freud’u hâlâ kadınların ezilmesinin anlaşılmasına düşünceleri hiçbir katkıda bulunamayacak, apaçık bir ataerkillik propagandacısı olarak görse de bazıları, psikanalizin feminizm açısından değerini tam da erkek tahakkümünün yalnızca kaba kuvvete dayanmadığını, daha derin psikolojik kökleri bulunduğunu göstermesinden aldığını görmeye başlamıştır. Psikanaliz, babanın despotluğunun kendisinin de annenin daha önceki despotluğuna dayandığını gösteriyorsa bu ek kavrayış, çocukların erken dönem bakımını yalnızca kadınlara yükleyen cinsiyete dayalı iş bölümünün kaldırılması gerektiği yönündeki savı güçlendiriyor gibi görünmektedir. Dorothy Dinnerstein’ın Brown’ın Ölüme Karşı Yaşam adlı eserinin bir devamı olarak tasarladığı Denizkızı ve Minotor’da, Nancy Chodorow’un ise Annelik Ediminin Yeniden Üretimi’nde biraz farklı bir biçimde ileri sürdüğü sav budur.¹⁵

Narkissos Çağı

Erkeklerin ve kadınların çocuk yetiştirme işinde daha kapsamlı biçimde işbirliği yapmaları gerektiği yönündeki özel sava itiraz etmeksizin, Freudcu feministlerin bu savı desteklemek için başvurdukları aynı kanıtların —yani Ödipus öncesi annenin önemini ortaya koyan kanıtların— bütün baskı biçimlerinin ataerkil aileye dayandığı yönündeki daha genel savı zayıflattığını ileri sürmek istiyorum. Freudcu feministler, erkeklerin çocuk bakımında daha geniş bir rol üstlenmesini savunmaktan fazlasını yapıyorlar. Diğer feministlerle ve bir bütün olarak Freudcu solla birlikte, yalnızca kadınları ezdiği için değil, aynı zamanda mülk edinmeye düşkün, saldırgan ve otoriter bir kişilik tipi ürettiği gerekçesiyle ailenin ortadan kaldırılmasını talep ediyorlar. Onlara göre aile, Brown’ın deyimiyle ‘sonsuzca genişleyen teknolojik ilerleme kâbusunun’ psikolojik dayanağını oluşturur.¹⁶ Teknolojik ilerleme tehlikeli bir çıkmaza girmiş göründüğünden, yalnızca iktidarın psikolojisini anlamak değil, aynı zamanda ‘baba merkezci’ kişiliğe alternatif olarak narsisistik, Dionysosçu veya androjen bir kişilik tipi belirlemek de zorunlu hâle gelir. Prometheusçu insan görünüşe göre kendi kendisini yok etmenin eşiğinde dururken Narkissos’un hayatta kalma ihtimali daha yüksek görünmektedir.¹⁷ Bazı eleştirmenlerin büyük çaplı bir kültürel ve psikolojik gerileme olarak kınadığı şey, kültür devrimi kuramcılarına, içlerinden birinin deyimiyle çoktan gerçekleşmesi gereken bir ‘toplumun kadınsılaşması’ olarak görünür.¹⁸ Nancy Chodorow’un savunduğu gibi, ‘temel kadınsı benlik duygusu dünyayla bağlantılı’ iken ‘temel erkeksi benlik duygusu ayrı’ ise erkekler üstün konumda kaldığı sürece modern toplumun bir geleceğinin bulunmadığı açıktır.¹⁹ Freudcu feministlerin ‘geleneksel psikanalitik özerklik ve ahlak tanımlarına meydan okumaları’ ve ‘yalnızca ayrılmayı değil, karşılıklılık, ilişkisellik ve bir başkasını tam bir özne olarak tanıma deneyimlerini de temel alan özerklik anlayışlarını açıkça ifade etme’ girişimleri buradan kaynaklanır.²⁰

Ne var ki narsisizmi sahiplenici bireyciliğe kuramsal bir alternatif olarak savunma çabası sağlam temellere dayanmamaktadır. Narsisizmi desteklemek amacıyla başvurulan psikanalitik kanıtlar, gerçekte onun lehindeki savı zayıflatır. Feministler arasında oldukça rağbet gören Janine Chasseguet-Smirgel’in çalışmalarını ele alalım.²¹ Chasseguet-Smirgel, üstben ile birincil narsisizmin mirasçısı olan ve bebeğin her şeye kadir oluşuyla anneye bağımlı olma gerçekliği arasındaki uçurumu kapatmaya çalışan ben ideali arasında keskin bir ayrım yapar. Anneyle yeniden birleşmeye çalışan, fakat bu arayışında sürekli engellenen ben ideali, daha sonraki özdeşleşmelerin cezalandırılma korkusu yerine dünyayla sevgi dolu bir ortak yaşama dayanmasının temeli hâline gelebilir. Bir feministe göre bu sav, ‘köklü biçimde özerk ve bireyleşmiş insan idealini’ zayıflatır ve ‘imal edilmekten çok doğurularak meydana getirilen bir psikolojik gelişme ve kültürel yaratım olanağını’ ortaya koyar.²² Belki öyledir. Ancak Chasseguet-Smirgel’in çalışmasının toplumsal kuram açısından önemi, ayrılma sorununa gelişimsel veya evrimsel bir çözüm yerine gerilemeci bir çözümü teşvik eden kültürel koşulları canlı biçimde betimlemesinde yatar. Üstelik bunlar tam da günümüzde egemen olan kültürel koşullardır. Chasseguet-Smirgel şöyle yazar: Ben ideali, ‘yeniden benle birleşmek için’ ‘ya en kısa, en gerilemeci yolu ya da evrimsel yolu seçebilir.’ Arzu engellerden beslenir ve engellenme, çocuğu Ödipus karmaşasına yöneltebilir. Bu karmaşada ortak yaşama duyulan arzu, anneyle ensest niteliğindeki bir yeniden birleşmeye ilişkin yeni oluşmuş fanteziyle bağlantılanır. Öte yandan, ‘diyelim ki anne, oğlunu genital öncesi çocuksu cinselliğiyle kendisi için kusursuz bir eş olduğuna inandırarak aldatmışsa, … oğlun ben ideali, ruhsal yatırımını genital bir babaya ve onun penisine yöneltmek yerine genital öncesi bir modele bağlı kalır.’²³

Chasseguet-Smirgel’e göre ‘gelişimden kaçınarak ben ile ideali arasındaki kaynaşmayı yeniden kurma’ girişimi, grup psikolojisinin belirli biçimlerinde çarpıcı biçimde açığa çıkar. Freud, grubu esas olarak liderin baba figürü, grubun ise kardeşler topluluğu olduğu ilkel sürünün yeniden canlanması olarak görürken Chasseguet-Smirgel, birçok grubun baskın fantezisini anneyle kolektif yeniden birleşmede bulduğunu savunur. Örneğin Nazi hareketi, ‘Baba Tanrı’dan çok … ana tanrıçaya yönelmişti. Bu tür gruplarda, babanın ve babaya ait evrenin, ayrıca Ödipus karmaşasıyla ilişkili bütün öğelerin tamamen silinişine tanık olunur.’ Modern dünyada grup psikolojisi, liderlik ihtiyacından çok yanılsama ihtiyacına dayanır ve modern ideoloji, her şeye kadir olma yönündeki kitlesel yanılsamayı teşvik etmeye hizmet eder. Gruplar, lider olarak eylem adamını, tahakkümcü baba figürünü değil, propaganda ve teatral gösteri sanatlarında ustalaşmış, grubun her üyesine ‘büyüdüğünde babası gibi olmasına veya babasıyla özdeşleşmesine gerek olmadığını düşünme fırsatı’ veren usta yanılsama yaratıcısını seçme eğilimindedir.²⁴

Chasseguet-Smirgel, ben ideali üzerine makalesini din ve bilim tartışmasıyla sonuçlandırır. Din kurtuluşa ulaşmanın önündeki engelleri vurgularken mistisizmin ve uyuşturucu kültlerinin, ideoloji gibi, Nirvana’ya giden kestirme yolu izlediğini savunur. Hristiyanlıkta baba, oğulla birlikte hüküm sürmeye devam ediyordu. Modern karizmatik mezheplerin savunduğu ideal olan ‘oğlun mutlak egemenliği’ —hatırlanacağı üzere Marcuse’ün de savunduğu ideal— ‘anneyle acı vermeyen bir birleşmeyi ima eder.’ Bu çözümleme, yeri gelmişken, Tanrı’nın ölümünün insanları neden daha fazla kendilerine güvenen ve özerk bireyler hâline getirmediğini açıklamaya da yardımcı olur. Tersine, dinsel yanılsamaların çöküşü yalnızca daha sinsi yanılsamaların önünü açmıştır. Bilimin kendisi de genel bir aydınlanmanın aracı olarak hizmet etmek yerine, insanların yaşamına bitmek bilmeyen teknolojik mucizeler, mucizevi etkiler gösteren ilaçlar ve tedaviler, insan çabasına duyulan ihtiyacı ortadan kaldıran elektronik kolaylıklar dizisi olarak damgasını vurarak çocuksu iştahların ve çocuksu yanılsama ihtiyacının yeniden etkinleşmesine yardımcı olur. Chasseguet-Smirgel, ‘ben ile ben idealini en kısa yoldan bir araya getirmeye yönelik eski arzuyu uyaran dış güçler’ arasında ve ‘günümüzde gözlemlediğimiz patolojik değişimlere’ katkıda bulunan etkenler içinde en önemli yeri ‘bilimdeki ilerlemeyi, ben ile ben idealinin derhâl yeniden birleşmesinin mümkün olduğunun bir doğrulaması olarak görme eğilimindeki etkenlere’ ayırır.²⁵

Ataerkillik: Sahte Bir Sorun mu?

Ruhsal gerilemeyi teşvik eden başka dış etkiler de kolaylıkla akla gelir: Reklamlar yoluyla iştahların uyarılması; kamusal söylemin bulanıklaşması; ahlaki ölçütlerin akla uygunluğuna veya anlaşılabilirliğine duyulan inancın zayıflaması; babanın çocuk yetiştirme ve ahlaki eğitimdeki rolünün gerilemesi; erkeklerle kadınların birbirlerine duygusal bakımdan yabancılaşması ve bunun anneleri oğullarını kocalarının yerine koymaya yöneltebilmesi. Bana göre bu gelişmeler, ben idealini bebekliğin okyanussal duygusuna ulaşmak için en kısa yolu aramaya itmekle kalmaz, aynı zamanda üstbenin kendisinin arkaik öğelerini yoğunlaştırma etkisi de yaratır. Bu etki kısmen şiddetlenmiş dürtüsel iştahlara karşı bir savunma olarak, kısmen de daha olgun ve daha iyi bütünleşmiş bir üstbenin yokluğunda ortaya çıkar. Bir feministe göre ruhsal özerklik için en büyük umut, üstben ile ben idealinin ‘ikili egemenliğinde’ yatıyorsa her iki mercii de çarpıtan ve insanların olgunluğa sağlıklı biçimde ulaşmasını her zamankinden daha fazla zorlaştıran toplumsal koşulların ortasında yaşıyor görünüyoruz.²⁶ Bu koşulları bir narsisizm kültürü olarak nitelendirmek, birincil narsisizmin duygusal gelişime yaptığı olumlu katkıları gözden kaçırabilir. Öyleyse bunları başka terimlerle —örneğin dizginlenmemiş ben ideali kültürü olarak— nitelendirmeyi memnuniyetle kabul ederim. Ruhsal gelişime ilişkin katı biçimde ataerkil bir şemayı savunmak veya başkalarıyla karşılıklılık ve birleşme gibi kadınsı değerleri —bunlara kadınsı değerler demekte ısrar ediyorsak— küçümsemek gibi bir niyetim yok. Yalnızca, bu değerlerin geçmişin ataerkil toplumlarında gerçekleşmeye kendi toplumumuzdakinden daha fazla yaklaşmış olabileceği ironisine dikkat çekmek istiyorum.

Sanırım meselenin özü şudur: Babasız bir toplum hayal etmek artık zor olmasa da böyle bir toplumu ütopyayla karıştırmak ciddi, belki de tehlikeli bir hatadır. İktisadi belirlenimciliği ve maddi ilerlemeye duyduğu safça inançla eski sola karşı çıkarak şekillenen Freudcu sol, toplumumuzun temel sorunlarının ve başlıca ihtiyaçlarının birçoğunu belirlemiştir: Özellikle de mülk edinme ve tahakküm kurma ruhunu dizginleme ihtiyacını, doğa karşısında daha fazla bakım gözeten bir tutum geliştirme ihtiyacını ve erkeklerle kadınlar arasında yeni bir ilişki kurma ihtiyacını. Bununla birlikte Yeni Sol, eleştirisinin bu kadar büyük bir bölümünü ataerkil aileye yönelterek meseleyi bulandırmıştır. Eleştiriyi gerçek sorundan sahte bir soruna, şirketten ve devletten aileye kaydırmıştır. Toplumumuzun en kötü özellikleri, zaten büyük ölçüde aşınmış olan otoriter babanın despotluğundan değil, yurttaşı tüketiciye indirgeyen ve onu dolaysız ve eksiksiz doyum imgeleriyle bombardımana tutan sanayiciliğin gerilemeci psikolojisinden kaynaklanmaktadır.

Psikanalizin bu psikoloji hakkında ve daha genel olarak toplumsal yapı ile kişilik yapısı arasındaki bağlantılar hakkında söyleyecek çok şeyi vardır. Bununla birlikte söyleyecekleri, özgürleşmenin aile bağlarının reddedilmesinden veya yeni bir kolektif çocuk yetiştirme sisteminin getirilmesinden oluştuğu düşüncesini desteklemez. Freud, bir zamanlar sahip olmuş olabileceği bütün yararlılığı çoktan yitirmiş olan eski bir ataerkil otorite eleştirisine destek sağlamak için son anda yardıma çağrılamaz. Düşüncelerinin toplumsal kuram açısından değeri, kabul görmüş her türlü ideolojiye yönelttikleri köklü meydan okumada yatar. Psikanalizin toplumsal ve siyasal kuram açısından içerimlerini özümsemekten hâlâ çok uzağız. İlk adım, psikanalizin, Freudcu kavrayışların önceden belirlenmiş siyasal konumların savunulması için ‘temellük edilmesine’ izin vermek yerine, gerçekte her konumun yeniden düşünülmesi ve yenilerinin —iyi topluma ve demokratik yurttaşlığa ilişkin yeni bir tasavvurun— oluşturulması gerektiğine işaret ettiğini görmek olacaktır. Bu bakımdan Freud’un mirası, radikallerin çoğunun kavrayabildiğinden çok daha radikal bir bilgi birikimini temsil eder.

Dipnotlar

1. Norman O. Brown, Ölüme Karşı Yaşam: Tarihin Psikanalitik Anlamı, New York, tarih belirtilmemiş, s. 142. (Bu kitap ilk olarak 1959’da Wesleyan University Press tarafından yayımlanmıştır.)

2. Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık, New York, 1962 [1955], 2. bölüm.

3. Herbert Marcuse, Tek Boyutlu İnsan, Londra, 1964, 3. bölüm.

4. Max Weber, Genel İktisat Tarihi, çev. Frank H. Knight, New York, 1961, s. 39–40: ‘Sosyalist kuram, evlilik kurumunun çeşitli evrimsel aşamalardan geçtiği varsayımından hareket eder. Bu görüşe göre başlangıçtaki durum, sürü içinde kendiliğinden yaşanan cinsel karışıklıktı … ve bu durum özel mülkiyetin bütünüyle yokluğuna karşılık geliyordu. … Bu sosyalist kurama göre ikinci evrimsel aşama, temel bir geçiş aşaması olarak ana hakkının izlediği grup evliliğidir. … Bu düzende … şeflik ayrıcalığı yalnızca kadına aitti ve kadın, özellikle hane topluluğunun iktisadi işleri olmak üzere iktisadi meselelerde önder konumundaydı. … Son olarak ataerkil hukuka … ve meşru tek eşliliğe geçiş, sosyalist düşüncede özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla ve erkeğin meşru mirasçılar edinme çabasıyla bağlantılıdır. Büyük günaha düşüş burada gerçekleşir; bu noktadan itibaren tek eşli evlilik ile fuhuş el ele gider.’

5. Eros ve Uygarlık, 3. bölüm, özellikle s. 60–64.

6. Dorothy Dinnerstein, Denizkızı ve Minotor: Cinsel Düzenlemeler ve İnsanın Huzursuzluğu, New York, 1976, s. 185, 189. Dinnerstein’a göre (s. 180) ilkel sürü kuramı, ‘ataerkil despotluğun temel cazibesini —bugüne kadar tiranlığa karşı gerçekleştirilen her büyük devrimin yeni bir tiranlık doğurmasına olanak tanıyan kendini aldatma fırsatını’ açıklar.

7. Juliet Mitchell, Psikanaliz ve Feminizm, New York, 1974, s. 403.

8. Freud’un uygarlığın kökenlerine ilişkin kuramının ‘spekülatif’ ve ‘simgesel’ niteliği hakkındaki uyarılar için bkz. Mitchell, s. 402; Eros ve Uygarlık, s. 54.

9. Brown, s. 59, 119, 121, 124–126, 128.

10. Sigmund Freud, Ben ve İd, New York, 1962 [1923], s. 26, 43.

11. Sigmund Freud, ‘Cinsiyetler Arasındaki Anatomik Farklılığın Bazı Ruhsal Sonuçları’ (1925), Jean Strouse (der.), Kadınlar ve Analiz, New York, 1974, s. 25.

12. Bkz. Melanie Klein, ‘Haset ve Şükran’ (1957), Haset ve Şükran ve Diğer Çalışmalar, 1946–1963 içinde, Londra, 1975, s. 176–235.

13. Deleuze ve Guattari, çalışmalarının arkasındaki gerilemeci dürtüye uygun olarak, Freud’un çocukların anne babaları tarafından baştan çıkarıldığını varsaymakta haklı olduğunu, ancak baştan çıkarmanın yalnızca çocuğun fantezisinde gerçekleştiğine karar verip suçu çocuğa yüklemekte yanıldığını savunurlar. ‘Suçluluk, oğlun yaşadığı içsel bir duygu olmadan önce babanın yansıttığı bir düşüncedir. Psikanalizin ilk hatası, her şey çocukla başlamış gibi davranmasıdır. Bu, psikanalizi saçma bir fantezi kuramı geliştirmeye götürür; bu kurama göre baba, anne ve onların gerçek eylemleri ile tutkuları, öncelikle çocuğun “fantezileri” olarak yanlış anlaşılmak zorundadır.’ Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni, çev. Robert Hurley ve diğerleri, New York, 1977, s. 275.

14. ‘Araçsal akla karşı mücadelemizde bizi babasız bir topluma doğru yönlendirebilecek, karşılıklı tanıma ve bakım verme etkinliğinden doğan bu başkaldırı imgesinin’ bir başka savunusu için bkz. Jessica Benjamin, ‘Otorite ve Aileye Yeniden Bakış: Ya da Babasız Bir Dünya’, Yeni Alman Eleştirisi, sayı 13 (1978), s. 57.

15. Önceki kuşak feministler, Freud’u erkek üstünlüğünün savunucusu olarak kınıyorlardı. Ya psikanalizle hiçbir biçimde ilgilenmeyi reddediyorlar ya da Karen Horney, Clara Thompson ve diğer Freudcu ‘revizyonistler’ gibi, kültürün önemini dengeleyici biçimde vurgulayarak Freud’un ‘biyolojik belirlenimciliğine’ karşı çıkmaya çalışıyorlardı. Freud’un yakın dönemdeki feminist yorumları, bu tür basitleştirmeleri reddetme eğilimindedir. Feministler psikanalizi reddetmeye veya onun yerine daha ‘bilimsel’, deneysel, davranışçı psikolojileri benimsemeye devam edebilirler (örneğin bkz. Naomi Weisstein, ‘Bilimsel Yasa Olarak Çocuklar, Mutfak, Kilise: Psikoloji Kadını İnşa Ediyor’, Robin Morgan (der.), Kız Kardeşlik Güçtür içinde, New York, 1970). Ancak bu tür konumlar artık yoğun eleştirilere maruz kalmaktadır ve bazı düşünceli feministler, Stephanie Engel’in ifadesiyle, Freud’a yönelik ‘basit bir ideolojik karşıtlık’ biçimindeki yanıtla yetinmeyi eskisinden daha zor bulmaktadır. (‘Trajedi Olarak Kadınsılık: Yeni Narsisizmi Yeniden İncelemek’, Sosyalist İnceleme, sayı 53 [Eylül–Ekim 1980], s. 78.)

Dolayısıyla feministler, Freud’u bir kenara atmak veya düşüncelerini asıl niteliğinden uzaklaştırmak yerine, ‘kadınları ve kadınsı deneyimi yeniden bakış açısının merkezine yerleştirerek psikanalitik kuramda güçlü ve tutarlı olanı yeniden temellük etmeye’ çalışırlar (aynı eser, s. 82). Engel, Mitchell, Chodorow, Dinnerstein ve Jessica Benjamin’in yakın dönem çalışmalarında ortaya çıkan yorumlama stratejisi, Freudcu kuramın genel hatlarıyla, şimdiye kadar egemen olmuş ‘ataerkil’ koşullar altında ruhsal gelişimin doğru bir açıklaması olduğunu kabul etmeye dayanır. Bu koşullar, çocuk yetiştirmeyi yalnızca kadınların bakımına bırakır ve bakım verme işini erkeklerin fetih ve tahakküm projelerine tabi kılar. Bununla birlikte bu strateji, köklü biçimde farklı bir çalışma ve bakım verme sisteminin köklü biçimde farklı bir kişilik yapısı üretebileceği olasılığını da açık tutar.

Bu bakış açısına göre psikanalizin ‘ataerkil’ yanlılığı, Freud’un kadınların aşağılığı hakkındaki gelişigüzel sözlerinde —bilimsel çalışmalarındaki yararlı yanların üzerini örtmesine izin verilmemesi gereken kişisel görüş ifadelerinde— değil, annenin köklü biçimde reddedilmesini, babaya korkuyla boyun eğilmesini ve onun otoritesinin suçluluk duygusuyla yüklü bir vicdan biçiminde içselleştirilmesini önvarsaymayan herhangi bir psikolojik olgunlaşma yolu tasavvur edememesinde ortaya çıkar. Böylece psikanaliz, ‘suçluluk duyan, kendisini denetleyen ve gerçekçi burjuva insanı idealini’ eleştirmeksizin kabul etmesi nedeniyle zaafa uğrar (Engel, s. 80).

Yeni psikanalitik feminizm, aslında Max Horkheimer, Marcuse ve Brown tarafından başlatılan ‘araçsal akıl’ eleştirisini sürdürmeye ve araçsal değerlerin, psikolojik özerkliği burjuva bireyciliğiyle ve ataerkil aileyle özdeşleştiren ‘eleştirel kuramın’ kendisini de bozduğunu göstererek bu eleştiriye kadınsı bir nitelik kazandırmaya çalışır. Feminizmi Aydınlanma eleştirisine bağlayan bu düşünce çizgisi, en açık ifadesini Jessica Benjamin’in makalesinde bulur. Benjamin bu makalede Freud, Horkheimer ve onların yanlış yola sapmış takipçilerinin, ‘özgürlüğün yalıtılmışlıktan oluştuğunu’ ve ‘başkasına duyulan ihtiyacın inkâr edilmesinin’ ‘bağımsızlığa giden tek yol’ olduğunu varsaydıklarını savunur.

‘Batı ataerkilliğinde son derece belirgin olan nesneleştirici ve araçsallaştırıcı tutum … annenin baba tarafından yalnızca boyunduruk altına alınmasını değil, aynı zamanda reddedilmesini de içerir. Bizim toplumumuzun babanın egemenliği altında bir toplum olması ve araçsal akıl egemen olduğu ölçüde hâlâ babasız olmaktan çok uzak bulunmamız bu anlamdadır.’ (s. 41, 51).

Bu ataerkil ‘eşitler arasındaki bağımlılığın’ (s. 55) alternatifi, sözde Benjamin’in oldukça kabataslak biçimde sözünü ettiği ‘kadınların akrabalık ve arkadaşlık ağları’, ‘kız kardeşlik’, ‘karşılıklı tanıma ve bakım verme etkinliği’ vb. içinde yatmaktadır (s. 56–57). Bunlar yeni feminist düşüncede önemli bir yer tutan, fakat ima ettikleri değerlerin, onları her türlü içerikten yoksun bırakacak totaliter bir düzen dışında —ailenin çocuk yetiştirme işlevlerinin devlet tarafından tamamen üstlenildiği bir düzende— nasıl kurumsallaştırılabileceği sorusunu okurun zihninde yanıtsız bırakan sloganlardır.

16. Brown, s. 259–260.

17. ‘Babanın ölümünü’ ve ‘narsisistik hazdan oluşan Prometheus sonrası bir dünyanın’ ortaya çıkışını kutlayan bir değerlendirme için bkz. Henry Malcolm, Narkissos Kuşağı, Boston, 1971, özellikle 2–3. ve 6. bölümler.

18. Engel, ‘Trajedi Olarak Kadınsılık’, s. 78.

19. Nancy Chodorow, Annelik Ediminin Yeniden Üretimi: Psikanaliz ve Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Berkeley, 1978, s. 169.

20. Engel, s. 102–103.

21. Chasseguet-Smirgel’in feministler tarafından tekrar tekrar alıntılanan iki makalesi şunlardır: ‘Freud ve Kadın Cinselliği’, Uluslararası Psikanaliz Dergisi, c. 57 (1976), s. 275–286 ve ‘Ben İdeali Üzerine Bazı Düşünceler’, Psikanaliz Üç Aylık Dergisi, c. 45 (1976), s. 345–373. Ayrıca bkz. ‘Sapkınlık, İdealleştirme ve Yüceltim’, Uluslararası Psikanaliz Dergisi, c. 55 (1974), s. 349–357.

22. Engel, s. 101–102.

23. Chasseguet-Smirgel, ‘Ben İdeali’, s. 356–358.

24. Aynı eser, s. 358, 362, 364.

25. Aynı eser, s. 368–369.

26. Engel, s. 101: ‘Ödipus karmaşasının mirasçısı olan üstben, gerçeklikte ve çocuğun anneden ayrılmasında ısrar ederken birincil narsisizm durumunun mirasçısı olan ben ideali, hayal gücünün, arzunun ve yeniden kaynaşma fantezisinin vaat ettiklerini geri getirir. Ben idealinin tek başına egemenliği, narsisistik zaferin çocuksu fantezisi, yanılsamanın, ideolojiye körü körüne bağlılığın ve Lasch’ın narsisistlerin karakteristik özelliği olarak gösterdiği bitmek bilmeyen arzunun temelini oluşturur. Bununla birlikte, ben ile ben idealini uzlaştırma arzusu, birincil narsisizmin farklılaşmamış çocuksu durumuna geri dönme dürtüsü, yaratıcı yaşamımızın kalbinde yer alan duyguların yanı sıra hayal gücüne de içerik ve itici güç sağlamaya yardımcı olur. Dolayısıyla Lasch’ın tasavvuruna ve daha genel olarak, üstbene gereğinden fazla önem verdiği ileri sürülen bütün Freudcu duygusal gelişim modeline bir alternatif, iki ahlaki merciden hiçbirinin diğerine üstün gelmemesi gerektiğinde ısrar etmektir. Üstbenin ahlaki hegemonyasına yönelik bu meydan okuma, onun gücünü ortadan kaldırmak yerine ikili bir egemenlik başlatacaktır.’

1 Yorum

Filed under Eviri

One response to “Freudcu Sol ve Kültür Devrimi — Christopher Lasch”

  1. Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER