Korkudan Korkmak (1987) — Aziz Nesin

🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟

Aziz Nesin’in Dieter Duhm’un Kapitalizmde Korku kitabının Türkçe çevirisine yazdığı önsözdür. Yazdığım kısa özeti de veriyorum (ayrıca bkz):

Beş yaşımdayım. Bana daha o yaşımda okuma-yazma, matematik, sarf ve nahiv (dilbilgisi ve sözdizimi) ve tecvit öğreten ve Kuran’ı ezberleten Galip Amcam şu gülütü anlatmıştı:

Köpeğe sormuşlar:
— Niçin havlayıp duruyorsun?
— Yürekliliğimden… demiş köpek..
— Öyleyse gerin niçin gelip gidiyor?
Köpek yanıtlamış soruyu:
— Korkumdan!

Altmışyedi yıldanberi unutamadığıma göre, ölene dek unutamayacağım bu gülütü duyduğumdan bu yana, yaşamımdaki deneyimlerimde gözlemledim ki, havlayıp hırlayarak, zart zurtla, zorbalıkla, dayak ve işkenceyle başkalarını korkutmak isteyen ve korkutanların kendileri daha çok korkmakta ve korkularından gerileri gidip gelmektedir. Başkalarını korkutmaya çalışan ve korkutanların kendileri daha çok korkarlar ve korktukça, korkularını yenmek için daha çok korkutmaya çalışırlar. Bu korku kısırdöngüsü böylece sürer. Gerçekten yürekli olanlar, ne başkalarını korkutmaya çalışır, ne kendileri korkarlar.

Bir Kitabın Çağrıştırdıkları

Okuduğum bir kitabı değerlendirmem için kendi değer ölçütlerim var. Bunlardan biri, kitabın bende çağrışımlar uyandırıp uyandırmadığıdır. İster bilim, ister yazın yapıtı olsun, içeriğine katılayım yada katılmayayım, okuduğum kitap bende ne kerte zengin çağrışımlar uyandırıyorsa, o kitap benim için o kerte değerlidir.

Sargut Şölçün, Dieter Duhm’un Kapitalizmde Korku adlı kitabını Türkçeye çevirmiş. Yazı makinesinde yazılmış çevirisinin bir fotokopisini, önsöz yazmam dileğiyle bana gönderdi. Kitabı inceden inceye irdeleyerek okudum. Katılamadığım kimi yargıları ve bölümleri olsa da “Kapitalizmde Korku” bende çok zengin çağrışımlar uyandırdı.

Uyandırdığı çağrışımlardan başka, benim için bir kitabı değerlendirici öğelerden birkaçı da, toplumun gereksinmesine yanıt verebilmesi, insanları yaşamlarını kolaylaştırıcı biçimde aydınlatması ve okurlarda değişme ve değiştirme isteğini yaratabilmesidir. İnanıyorum ki, Almanya’da yayımlanalı yıllar olan bu kitap, Türkiye’nin her zaman, ama özellikle 1980 sonrası toplumsal gereksinmesine yanıt veren, günümüzün sorunlarını aydınlatan, kendimizi ve koşullarımızı değiştirmeye bizi özendiren değerli bir yapıttır.

Korku Nedir?

Marksist Psikolog olan Dieter Duhm, Kapitalizmde Korku adlı kitabında korkuyu “Psikolojik ve psikoanalitik” açıdan incelediğini açıklıyor. Psikolojik, psikoanalitik, hatta ekonomik açıdan bilimsel olarak incelenen korkunun, edebiyat açısından da araştırılması gerektiği kanısındayım. Edebiyat açısından korkunun araştırılması sözü kimilerini yadırgatabilir. Korkunun nedenlerini araştırmak ne denli bilimin konusuysa, korkunun insandaki sonuçları ve özellikle belirtileri de edebiyatın alanına girer. Aydınlar Dilekçesi adıyla anılan “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” adlı dilekçenin hazırlanışında, imzaya açılışında ve dilekçe dolayısıyla sıkıyönetim mahkemesindeki duruşmalarda, daha sonra “Ekmek ve Hak Dilekçesi”nin hazırlanışında, bunlara benzer eylemlerimizde, korkunun hepimizdeki değişik belirtilerini birlikte yaşadık.

Dieter Duhm’a göre korku, “Bireysel gereksinmelerle toplumsal istemler arasındaki çelişki”den doğar. Bireysel gereksinmelerle toplumsal istemlerin çelişkisinden doğmayan korkularımız yok mu? Örneğin, yolda dalgın giderken köşeden önümüze birdenbire çıkıveren birisi bizi korkutabilir. Birden arkamızdan itilsek korkarız. Buna benzer korkularımız, bireysel gereksinmelerimizle toplumsal istemlerin çelişkisinden doğmamıştır. Buna karşılık, örneğin çocuğun durmadan çukulata yemek isteyişine, bu bireysel gereksinmesine karşı, toplumun simgesi olan anne yada babanın, zararlı olacağı yada başka bir gerekçeyle çocuğun çukulata yemesini önlemesi ve engellemek için onu cezalandırarak korkutması, bireyin gereksinmesiyle toplumun istemlerinin çelişkisinden doğan psikolojik bir korkudur.

Nedeni ister psikolojik, ister fizikopsikolojik, ister psikoanalitik olsun, bu korkular doğal ve yalın korkulardır. Bu anlamda her insan az çok korkar ve her insanın bir oranda korkması da doğaldır; tersine bu durumda korkmamak doğal değildir, duyularda eksikliktir. Psikolojik nedenle yaratılan yalın ve doğal korkudan bir insanın korkmadığını söylemesi, insan (duyarlı) olmadığını söylemesiyle eşanlamlıdır. Korku insancıl bir duygudur, her insan korkar.

Korkudan Korku Nedir?

Dieter Duhm’un Kapitalizmde Korku adlı kitabında anlatılan, bu doğal, yalın, insancıl korku değildir; kapitalizmin yarattığı sinircel (nevrotik) korkudur. Yıllardan beri sinircel korku yerine “korkudan korku” demeyi yeğliyoruz. Korkudan korku sözü, bu ruhsal olayı, sinircel korkudan çok daha iyi anlatıyor.

Korkudan korku nedir? Nedenleri psikolojik yada fizik olan yalın korkunun ussal bir nedeni vardır. Korku, bu ussal nedenden doğar. Bizi korkutan bir tehlike, bir kaza olasılığı, bizi bekleyen bir ceza, bir acı vardır ki, ondan korkuyoruzdur.

Korkudan korkununsa bir ussal nedeni, bir gerekçesi yoktur. Ama usdışı, gerçekdışı, kendi uydurduğumuz bir nedeni vardır.

Toplumsal Kaynaklı Korkudan Korku

Çok karanlık bir gecenin sessizliğinde mezarlıktan geçerken korkmanın hiçbir ussal nedeni yoktur. Ordan geçerken birden bir kedinin önümüzden sıçraması bizi korkutabilir ve bu korkunun ussal nedeni sıçrayan kedidir. Gece karanlığında mezarlıktan geçerken yüksek sesle şarkı söylemeyi gereksinmemiz, ussal nedeni olmayan korkudan korkumuza karşı kendimizi savunma içgüdümüzün belirtisidir.

Gece karanlığında mezarlıktan tek başına geçen insanın korkulacak ussal hiçbir neden yokken yine de korkması, kaynağı bireysel olan bir korkudan korkudur.

Konumuz, bireysel kaynaklı korkudan korku değildir. Dieter Duhm’un kitabında anlattığı ve benim burda anlatmaya çalıştığım, bireysel kaynaklı korkudan korku olmayıp, kaynağı toplumsal olan korkudan korkudur. Hiç kuşkusuz, bireysel kaynaklı korkudan korkunun kökeni de yine toplumsaldır.

Toplumsal kaynaklı korkudan korku, bireyin, toplumsal güçlerin ve varlıkların ortaklaşa sahibi olamamasından, onlardan yararlanamamasından dolayı toplumsal güç ve varlıklara yabancılaşmasından doğar. Bu nedenle birey kendisine yabancılaşmış ve kendisinin yabancılaştığı toplumsal güçlerin kendisini ezmesinden, baskı altında tutmasından korkar. Bu durumda korkudan korkuya kapılmış olan birey, ortaklaşa sahibi olamadığı ve yararlanamadığı toplumsal güçlere öylesine yabancılaşmıştır ki, örneğin, resmî damgalı zarftan, resmî yazıdan, resmî kişilerden, üniformalılardan (bekçiden, candarma erinden, gümrükçüden, belediye çavuşundan, hatta otel kavasından ve dolmuş değnekçisinden bile), karakoldan, hükümetten, vergi dairesinden, kısacası toplumsal gücü simgeleyen yada simgelediğini sandığı her şeyden, her insandan, her yapıdan korkar. İşte bu, doğal olan korku değil; toplumsal kaynaklı korkudan korkudur.

Bir gözlemime dayanarak korkudan korkuyu örneklemek istiyorum.

Yurtdışı gezilerimde kimi ülkelerde insanların konuşma arasında “hükümetimiz, devletimiz, başkanımız, bakanımız, polisimiz, candarmamız, yönetimimiz” [a.n. “editörümüz, yayıncımız”] dediklerini duydum. Bu insanlar bu yerlerde kişi ve kişiliklerde simgeleşen toplumsal güçlere yabancılaşmamış olanlardı ve bu yüzden onları benimsedikleri için korkudan korkuya kapılmıyorlardı. Aynı ülkelerde korkudan korkanlar da vardı ve onlar “hükümetimiz, ordumuz, polisimiz” demiyor, “hükümet, polis, candarma, bakan, başkan…” diyorlardı. İlk olarak bu gözlemlerimde ayrımsadım ki, çocukluk ve ilk gençlik dönemim dışında, ben de hiçbir zaman “hükümetim, başkanım, bakanım” gibi sözler söyleyememiştim. “Hükümetim, devletim” diyebilmenin özlemini duyuyordum. Bugün de bu özlemi duyuyorum. Bu durum, benim toplumsal güçlere ne denli yabancılaşmış olduğumu gösteriyordu.

Okurlarım bu gözlemi kendilerinde deneyebilirler. Şu soruyu kendinize yöneltiniz: “Hükümetim” mi diyorsunuz, “hükümet” mi? “Başbakanım” mı diyorsunuz, “Başbakan” mı?

Kapitalizmin Ürettiği Korkudan Korku

Kapitalizmde Korku adlı kitapta, kapitalizmin ürettiği korku inceleniyor. Oysa kapitalizmden önce ve ne yazık ki sonra da korkudan korku yaşandı ve yaşanıyor. Bireysel kaynaklı korku, her dönemde yaşanmıştır. Toplumsal kaynaklı korkudan korku, sınıflı toplumlarda vardır. Her sınıflı toplumda, kapitalizm öncesinde de var olan insanın korkudan korkusuna kapitalizm, kendisinin doğası gereği olan korkudan korkuyu da eklemiştir. Sosyalist ülkelerin hiçbirinde de kapitalizmden kalıt olarak arta kalan korkudan korku bütünüyle yok edilemediği gibi, o eski korkudan korkuya, ters uygulamanın getirdiği yeni korkudan korkular da eklenmiştir.

Dieter Duhm, sosyalist yönetimlerin nevrotik korkuyu (korkudan korkuyu) ortadan kaldıramamış olmalarını şöyle açıklıyor:

Solcular, temelde burjuva ve çocuksu (infantil) olan ruhsal yaşamlarında esaslı bir devrim yapmadıkları sürece, usdışı otoriteyle çocuksu korkunun iç içeliği ve etkileşmesiyle birlikte burjuvanın bütün ruhsal pisliği aralarında cirit atmayı sürdürecektir.

Sosyalist uygulamalarda korkudan korkunun kalkmamasının nedeni olarak gösterilen bu açıklamayı doğru buluyorum, ama yeterli bulmuyorum. Bu yetersizlik ve eksikliğin, korkudan korkunun tarihsel süreci içinde baştan sona ele alınıp incelenmemiş olmasından ileri geldiği kanısındayım. Kapitalizmin kendi doğası gereği ürettiği korkudan korku olduğu gibi, kapitalizm öncesi ve sonrası dönemlerin de ürettikleri özgül korkudan korkular vardır. Feodalizmin ve kölelik düzeninin ürettiği korkudan korkular, elbet kapitalizmin ürettiği korkudan korkulardan ayrıdır. Ancak, bir önceki dönemin korkudan korkuları, bir sonrakine kalıt olarak devrederek sürmektedir. Bu nedenle korkudan korkunun kapitalizm önce ve sonrası dönemlerde de tarih boyunca irdelenmesi, kapitalizmin ürettiği korkudan korkuyu daha iyi anlamamıza yarayacaktır. Örneğin bugün Türkiye’de yaşanılan korkudan korku, salt kapitalizmin ürünüdür, denilebilir mi? Böyle olsaydı, en ileri kapitalist ülkelerdeki korkudan korku, Türkiye gibi önkapitalist dönemi yaşayan geri ülkelerdekinden çok daha artık olmalıydı. Yani ABD’deki, Federal Almanya’daki, İngiltere ve Fransa’daki insanların korkudan korkuları, Türkiye’deki insanların korkudan korkularından kat kat yüksek olması gerekirdi. Oysa gerçeğin hiç de böyle olmadığını, korkudan korkuda dünya rekoru sıralamasında yerimizin önlerde olduğunu yaşamımızdan, gözlemlerimizden ve tanıklıklarımızdan hepimiz biliyoruz.

Her ne denli ileri kapitalist ülkelerde, modern kapitalizmin gereği olarak, korkudan korku son kertede inceltilmiş, incelikleştirilmiş ve insanlar korkudan korktuklarını bile sezip bilmeden korkudan korkar duruma getirilmişlerse de, bu incelik yöntemlerini dışta tutarsak, Türkiye’de yaşanan korkudan korku o ülkelerden çok daha büyüktür. Böyle olunca Türkiye’deki korkudan korkunun, salt kapitalizmin ürünü olmadığı ortaya çıkar. (Kapitalizmin günahını almayalım; kapitalizm bile bu kerte korkudan korku üretemez, demek istiyorum.) Türkiye’de kapitalizmin ürettiği korkudan korkuya ek olarak artı, haraç imparatorluğu Osmanlılardan kalıt olan despotizmin ürettiği korku ve ona da ek olarak artı, Cumhuriyet döneminde de bütün bu dönemin yarısının sıkıyönetim ve olağanüstü durum yöntemiyle geçtiğine göre militarizmin ürettiği korkudan korku ve buna da ek olarak artı, bireylikten yurttaşlığa geçiş sürecinin uzaması ve gecikmesinin ürettiği korkudan korku ve buna da ek olarak artı, bireysel mülkiyet hakkının çok geç kurulabilmesinin (burjuvanın oluşmamasının) ürettiği (Türkiye’de tapulama yasası 1847 yılında* yapılmıştır) korkudan korku ve buna da ek olarak artı, toplumsal olumsuz birikimlerin doğurduğu ters gelenek, görenek ve tabuların (dinsel, cinsel ve askersel tabular) ürettiği korkudan korku ve daha başka zorbalıkların sonuçları olan korkudan korkuları da göz önüne almamız gerekir ki, Türkiye’de bugün yaşanılan korkudan korkunun niteliğini, özünü anlayabilelim. Zaman olarak güncel takvimi yaşayan çağcıl dünyamızın çağdaş uygarlık düzeyindeki hiçbir ülkesinde, bu denli zengin korkudan korku kaynağı bulunmaz.

Sermaye Korkaktır

Her toplumsal kaynaklı korkudan korku, onu yaratan yönetimin ve dizgenin doğasından kaynaklanır. Kapitalizmin de doğası gereği ürettiği, üretmek zorunda olduğu korkudan korkunun ana kaynağı sermayedir. Kapitalizm, her zaman ve her yerde korku üretecektir. Çünkü, sermaye korkaktır ve korkan korku, birikerek sermaye biçimine dönüşen artıdeğerlerin doğasından gelmektedir.

Kapitalistler kendileri herkesten çok daha iyi bilirler ki, sermaye dünyanın ve tarihin en korkak varlığıdır. Kendisi korkak olan sermaye yaşayabilmesi için korkutmak, korkudan korku üretmek, kendisi için korkulan bir ortam yaratmak zorundadır. Sermaye, korkudan korku duyulan bir ortamda varlığını sürdürebilir.

Şöyle bir hadis (Muhammet Peygamberin sözü) var: “Hainler korkak olur!” Sermayenin korkusunun nedeni, artıdeğerlerden yaratılmış olmasındandır. Emekçilerin hakkı olan artıdeğer sömürüdür. Sermayenin korkaklığının nedeni, sömürüyle oluşmasındandır.

Sermaye, yaşamak ve kendini koruyabilmek için hiç durmadan geometrik olarak artmak zorundadır. Bu artış durmadan sürmelidir. Artmayan, büyümeyen, olduğu gibi kalan sermaye, ölüme yargılıdır. (Büyümeden, olduğu gibi kalıp da yaşayabilmiş sermaye anımsıyor musunuz?) Sermaye, durmadan büyümesi için istikrar ister, barış (iş barışı) ister, güven ortamı ister. Aklı başında kim istemez istikrarı, barışı, güveni? Ancak, sermayenin istediği istikrar, barış ve güven, sözlüklerde tanımı yazılan istikrar, barış, güven değildir.

Sermayenin istediği istikrar (kararlılık), biteviye artan fiyatların istikrarsızlığı, enflasyon istikrarsızlığı ve bu istikrarsızlıklara karşı halkın istikrarlı olarak baş eğmesi, sesini çıkarmaması demektir. Sermayenin istediği barış, kendi örgütlenmelerine karşın, emekçilerin örgütlenememeleri, biçimsel sözde örgütlenmelerle uyutulması, politika dışı kalması, sermaye emek dengesinin kurulamaması kaşrısında, halkın edilgin bir barış içinde sesini çıkarmaması demektir. Sermayenin istediği güven, sermayenin kutsal kavramların arkasına gizlenip sömürüsünü güvenlik içinde yürüteceği ortamda, halkın buna sessiz kalması demektir.

En küçük tehlikeyi sezince kaçan sermayeyi korkutup kaçırmamak, daha da çok çekmek için, onun gereksindiği ve istediği istikrarı, barışı ve güveni sağlamak gerekir. Bu da baskıyla, korkudan korkuyu biteviye arttırmakla sağlanabilir. Öyle ki, özellikle yabancı sermayeye sağlanan bu güvence, o ülkenin yurttaşlarına tanınan güvenceden üstündür. Ülkenin özel ve tüzel kişiliklerinin mülkiyet hakları bile çiğnenebilir, ama yabancı sermayenin hakları güvencededir ve onun dokunulmazlığı vardır. Çünkü sermaye korkup kaçabilir, ama emek ulusal olduğu için hem kaçamaz, hem de korkudan korkuyla susturulmuş, teslim alınmıştır.

Üstben’in Oluşması ve Vicdan

Çocuk, bireysel gereksinimleri için bişeyler almak, yapmak, davranmak istiyor. Bu bireysel gereksinimlere karşı anababa çocuğa toplumsal istemler olan yasakları koyuyor: “Yapma! Etme, dokunma! Öyle konuşma, böyle konuş!” Bir anlama bu yasaklamalar, çocuğu eğitmektir; çocuğu toplumun istemlerine uygun biçime sokmaktır. Bu bir eğitsel sorundur. Hangi toplumda ve toplumun hangi sınıfında olursa olsun çocuğa zorunlu olarak yasaklar konulacaktır ve konulmaktadır. Önemli olan, bu yasaklamaların niçin, hangi amaçla ve nasıl konulduğu ve konulan yasaklamaların çocuğa hangi biçimde iletildiğidir. Bu yasaklar kime göre ve hangi biçimde konulmuştur? Anababadan başlayıp okulda, askerlikte, işte, işyerinde, yasalar önünde, yaşamın her alanında sürüp giden bu yasaklamalar, topluma egemen olan güçlerin çıkarlarına ve ölçütlerine göre düzenlenmiş ve konulmuştur. Sürekli bu yasaklamalarla eğitilen insanda sonunda bu yasaklamaların biçimlendirdiği bir “ben” oluşmuştur. Artık ona hiçkimsenin “yapma, etme” diye buyurmasına yada yasak koymasına gerek kalmamıştır. Çünkü, yasaklamaların korkusuyla oluşan o ayrı “ben”, dışardan buyrulmadan kendi kendine o yasakları koymaya başlamıştır. Yasaklarla oluşup biçimlenen bu “ben”, bir “üstben”dir. Kimileri için bu üstben vicdandır. Üstbeni oluşan insan, topluma egemen güçlerin isteği doğrultusunda kendi kendine buyurmaya, kendi kendine yasaklar koymaya başlamıştır. Üstben, insanın içinde, yabancılaşmış olduğu toplumun egemen güçlerinin yerini almıştır. Bu durumda toplumun egemen güçlerinin koyduğu yasakları çiğnemek korkudan korkuyu doğuracağı için, üstbenin koyduğu yasaklarla birey kendini korumaktadır.

Vicdan olarak da adlandırılan üstbenimizi oluşturup biçimlendiren, toplumu yönlendiren politik, ekonomik ve kültürel güçler bileşkesidir. Kapitalizm, vicdanı, insanın kendisinden yalıtılmış, ayrı bir kavram olarak göstermeye çalışır; soyutlaştırdığı vicdanı, yansız, âdil ve en güvenilir kutsallık sayar. Ülkemizde çok kez mahkemelerde sanıklar savunmalarında son sözleri olarak yargıçlara “yüksek vicdanınıza sığınıyorum” demektedirler. Oysa sığınılan o yüksek vicdan, her insanda kendi konumuna göre oluşmuş, biçimlenmiş ve ayrı ölçütleri olan bir ayrı üstbendir. Yargıçların, gerçekten de vicdanlarının sesini dinleyerek karar verdiklerine inanmamız gerekir. Ancak vicdanları, yani üstbenleri, toplumun hangi güçlerinin bileşkesi doğrultusunda oluşup biçimlenmişse, kararları da o yönde olacaktır. İnsan toplumun bireyi olduğuna göre, her insanın bir üstbeni (vicdanı) ister istemez vardır. Örneğin, Hitler’in, Mussolini’nin, sizin, benim, hepimizin vicdanları olduğu gibi… Vicdanlarının sesini dinlediklerini söyleyen insanlar, üstbenlerini oluşturup biçimlendiren ve yabancılaşmış oldukları toplumsal güçlerin seslerini dinlemektedirler. Buyüzdendir ki, örneğin Çernobil olayından sonra Türkiye Atom Enerji Kurumu Başkanı “vicdanım huzur içinde” diyebildiği gibi, çaylarda radyasyon olduğunu söyleyen uzmanlar da, Atom Enerji Kurumu Başkanını işinden çıkaran Başbakan da “vicdanım huzur içinde” diyebiliyor. Oysa bu üç kişiden en az birinin vicdanının huzur içinde olmaması gerekirdi.

Toplumsal güçler doğrultusunda biçimlenmiş bir üstben için örnek olarak 5 Nisan 1987 tarihli Milliyet Gazetesinde yayımlanmış olan Yener Süsoy’un, 1978-83 tarihleri arasında ve 12 Eylül döneminde İstanbul Sıkıyönetiminin yüzbaşı yargıcı olan (şimdi ANAP milletvekili) Bay Faik Tarımcıoğlu’yla konuşmasından şu bölümü aktarıyorum:

— Faik Bey, kızmayın ama bir şey daha öğrenmek istiyorum. Askerlikte bir emir-komuta zinciri var. Bu disiplin anlayışı içinde, özellikle sıkıyönetim savcılarının gerçekten özgür kararlar verebildiklerini söyleyebilir misiniz? Sözgelimi Genelkurmay Başkanı bir etkide bulunamaz mı?

— Askerî hâkimlik yapmakla iftihar ederim. Kendim mahsus zorlukları var elbette. Askerliğin temeli olan disiplinle, hukukun genel ilkelerini birleştirme, bazen kritik noktalara varabilir. Ama benim şahsımda gördüğüm şey, gayet rahat bir çalışma ortamı olduğudur. Bana hiç kimse, “şöyle karar ver” demedi. Diyemez de. Sıkıyönetim savcılığım sırasında, verdiğim birçok karara o zamanki Sıkıyönetim Komutanı Org. Haydar Saltık tarafından itiraz edildi. Üst mahkeme hemen hepsini onayladı, iftihar ederim.

Üstbeni göstermesi bakımından askerî savcının verdiği yanıt çok ilginçtir. “Bana hiç kimse şöyle karar ver, demedi. Diyemez de…”

Gerçekten de askerî savcıya hiçkimse nasıl karar vermesi gerektiğini söylememiştir. Çünkü söylemesine gerek yoktur. Ve çünkü, eğitiminin gereği olarak askerî savcının üstbeni, sıkıyönetim komutanının üstbeniyle uyum içindedir, uyum içinde olması gereklidir. Böyle olunca da askerî savcının “rahat bir çalışma içinde olduğu” da bir gerçektir. Bununla birlikte, askerî savcının bir de hukuk öğrenimi görmüş olması nedeniyle “Askerliğin temeli olan disiplinle, hukukun genel ilkelerini birleştirme, bazen kritik noktalara varabilir.” “Askerliğin temeli olan disiplinle, hukukun genel ilkelerini birleştirme, kritik noktalara varınca ne olur?” Savcı yüzbaşı, bu soruyu da şöyle yanıtlıyor:

— Zengin aile çocukları da mı düzenden yakınıyorlar?

— Efendim, şunu gayet açıklıkla, komplekssiz olarak ileri sürmemiz şart: Türkiye’de adalet yoktur. Sosyal adalet hiç yoktur. Türkiye’nin ana yapısında faşist eğilimler egemendir. Gelirler ve bölgeler arasında dengesizlik vardır. Bu nedenle 17 yaşındaki gençler bu adaletsiz tabloyu görünce büyük öfkeye kapılıyorlar. Burada bir de terör ortamı varsa, silah rahatlıkla giriyorsa…

“Türkiye’de adalet yoktur,” (!) denilince ve bu sözü de 12 Eylül Sıkıyönetiminin savcısı ve şimdi iktidar partisinin milletvekili olan kişi söyleyince, askerliğin disipliniyle hukukun genel ilkelerinin birleşmediği zamanlarda kritik noktaların neler olduğu kestirilebilir. “Adaletsiz tabloyu” gören “17 yaşındaki gençler”, “öfkeye kapılıyorlar” demek, o gençlerin üstbenlerinin toplumun egemen güçleri doğrultusunda dahaca oluşup biçimlenmemiş olduğunu gösterir demektir. Onların üstbenleri, toplumun egemen güçleriyle uyum içinde olmadığı için öfkeye kapılıyor ve başkaldırıyorlar. Öyleyse yasaklar ve cezalar uygulayarak onlarda da toplumun egemen güçlerinin isterlerine uygun, korkudan korkunun oluşturduğu ve biçimlendirdiği üstbenler yaratmak gerekir. Olmayan adalete, adaletsizliğe öfkelenen ve bu yüzden başkaldıran bu 17 yaşındaki gençleri hapse atarak, ezerek, baskı altına alarak, onurlarını kırarak, pişmanlıklarını sağlayarak ve başka gençlere ibret olsun diye kimilerini asarak, korkudan korku yaratmak yoluyla uygun olarak oluşturulup biçimlendirilmelidir. Onlar artık üstbenleriyle kendi kendilerine yasaklar koyacaklar, toplumun egemen güçleriyle uyum sağlayacaklardır; tıpkı sıkıyönetim savcısı yüzbaşı yargıcın vicdanının, sıkıyönetim komutanının vicdanıyla, ondan hiçbir buyruk almadan, kendiliğinden uyum içinde olması gibi…

İnsan Kendinin Candarması

Çağcıl yeni kapitalizmde insanlar eskiden olduğu gibi artık baskıyla, zorla korkudan korkan duruma getirilmiyorlar. Topluma egemen güçlerin istemleri doğrultusunda insanda üstben oluşup biçimlenince, o insan artık korkmadığını sanan, korktuğunu bile ayrımsamayan bir korkudan korku kurbanı oluyor. Bu insanlardan, disiplinli olduğu belli olmayan disiplinli bir toplum yaratılıyor. O disiplini belli olmayan disiplinli toplum insanları aynı biçimde üniforma giymiyor, değişik renk ve biçimlerde giyiniyor ve böyle olmalarını da özgürlük sanıyorlar ama, üniformalarını içselleştirdikleri için kafalarının içinde taşıyor, aynı biçimde düşünüyorlar. Birey, üstbeniyle kendi kendinin candarması oluyor. Herkes kendi kendisinin gözetimi altındadır. Birey kendi özel cezaevinin gönüllü tutuklusudur. “Dikensiz gül bahçesi” denilen toplum modeli, bu insanlardan oluşmaktadır. Bu insan kendisini ve çevresini sorgulamaz, kendisiyle ve başkasıyla hesaplaşmaz, olayları ve kişileri ve kendisini eleştirmez. Korkudan korkuyu içselleştirdiği için bu insan içtenlikle korkmadığını, hatta yürekli biri olduğunu sanmaktadır. Kendini özgür sanan köleler toplumu kurulmuştur. Teslim alındığını bilmeyen esirdir. Örneğin bu insan, satın aldığı herhangi bişeyi, kendi özgür istenciyle satın aldığını sanır; kapitalist reklam endüstrisinin buyruğuna uyduğunu ayrımsamaz. Örneğin bu insan, seçimlerde kendi özgür istenciyle bir partiye oy verdiğini de sanır.

Bireyi bu duruma getirmek için korkudan korkuyu üreten kurumlardan birinin Hıristiyanlık olduğunu Dieter Duhm kitabında belgeler de vererek açıklamış. Bu konuda İslamlığın insanda korkudan korkuyu içselleştirmedeki etkisi ve işlevi de araştırmaya değer.

1987 yılı ilk aylarında Federal Almanya Cumhurbaşkanı, yanında kadın olan Eğitim Bakanıyla Türkiye’ye gelmişti. Bayan bakan Hıristiyan Demokrat Parti üyesidir. Hıristiyan olan bayan bakan Türkiye devlet adamlarına ve başka ilgililere şu öneride bulunmuştur: “Almanya’daki Türk işçileri, aileleri ve çocukları için Almanya’ya din hocaları ve imamlar göndermelisiniz.”

Bir Hıristiyan bakanın, ülkesindeki Müslüman göçmen işçiler için imam gönderilmesini istemesi çok ilginç bir olaydır. Hiç uzlaşmaz sanılan Hıristiyanlıkla Müslümanlığın, din yoluyla korkudan korku yaratılarak, işçilerin belli bir amaçta uyumu söz konusu olduğunda, uzlaşması önerilmektedir.

Toplumsal Korkudan Korku

Ruhbilimdeki üstben kavramına konuşma dilimizde ahlak yada vicdan dediğimiz oluyor. Üstben salt bireysel bir kavram yada vicdan dediğimiz oluyor. Üstben salt bireysel bir kavram değildir. Bireydeki üstben gibi, toplumda da toplumsal üstben oluşuyor. Eskiden toplumsal üstbene “içtimaî vicdan — toplumsal vicdan” deniliyordu. Toplumsal üstben, yine topluma egemen güçlerin etkisiyle oluşup biçimlenince, tıpkı bireyin kendisini başkasının korkutmasına gerek kalmadan kendi kendini korkudan korkutması, kendisini sürekli korkudan korku altında tutması gibi, kurumlar, kuruluşlar, örgütler, birlikler, sendikalar, hatta partiler de, oluşan toplumsal üstbenleriyle (toplumsal vicdanlarıyla) korkudan korkuyu içselleştirirler. Korkudan korkunun içselleşmesi demek, artık korkudan korkulduğunun ayrımsanmaması demektir.

Toplumsal korkudan korkuya yaşadığımız iki olayı örnek olarak gösterebiliriz. Bu iki örnek de basına ilişkindir. Cumhuriyet tarihimizde hem Gazeteciler Cemiyeti, hem Gazeteciler Sendikasınca iki kez basının kendi kendini denetimi, yani özdenetimi (sansürü) söz konusu olmuş ve gerçekleştirilmiştir de. Basının kendi kendini denetiminin gündeme geldiği tarihler çok dikkate değer. Her iki tarih de, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en baskılı, en sıkı yönetimli zamanına denk düşmüştür. Bu bir rastlantı değildir, rastlantı olamaz. Biri, DP iktidarının basına en ağır baskıları uyguladığı dönemdi. 1958 yılından başlayarak DP iktidarı basını tam anlamıyla buyruğu altına almaya çalışıyordu. Kendi doğrultusundaki gazetelere bol kâğıt veriyor, karşı gazetelerin kâğıtlarını kesiyordu. Yandaşı gazetelere bol ilanlar veriliyor, karşı gazetelerin ilanları kesiliyordu. Gazeteciler örtülü ödeneklerle satın alınıyordu. Cezaevlerinde gazeteciler vardı ve pek çok gazeteci için davalar açılmıştı. Özel “Tahkikat Komisyonu” kurulmuştu. Sıkıyönetim özdenetimiyle gazetelerin kalıplarından yazılar çıkarılıyor ve gazeteler ak boşluklarla çıkıyordu. İşte tam bu baskıların en ağırlaştığı bir zamanda Gazeteciler Cemiyeti ve Gazeteciler Sendikası yeni bir düşün ortaya attı: Gazeteciler kendi kendilerini denetleyeceklerdi, özdenetim (sansür) uygulayacaklardı. İktidarın yasal ve yasadışı baskılı denetimi yetmiyor, onu az buluyorlar, bir de kendi kendilerini denetlemek gereğini duyuyorlardı. Baskıya, yasadışılığa, zorbalığa karşı gelmesi görevi olan basın, başkaldırmak şöyle dursun, iktidarın denetimini az bulup bir de kendi kendini denetlemek gereğini duyuyordu. Bu özdenetimin normal bir zamanda olmayıp da, en baskılı dönemde olması, basın kurumunda korkudan korkunun içselleştiğini göstermektedir. Basın bir “Basın Ahlak Yasası” düzenliyor ve kendi kendini denetlemek için “Basın Ahlak Yasası Komisyonu” kuruyordu. Böylece kendi kendinin yargıcı, sanığı, suçlusu, cezaevi ve tutuklusu, kendisinin candarması oluyordu. Sonuç olarak basın, kendisine yapılan baskıların yetersizliğini kanıtlamış oluyordu.

Basının ikinci kez, kendi kendini denetlemesi konusu, 12 Eylül 1980’den sonra yeniden gündeme gelmiştir.

İktidarlar, demokratik yöntemler dışı baskılarını arttırdıkça, basın da kendi kendini denetlemeyi, kendine karşı iktidardan çok iktidar olmayı gereksinmiştir.

Her iki olay da, toplumsal korkudan korkuyu içselleştirmiş kurumlar için örnektir.

Ortaklaşa Toplumsal Korkular

Toplumsal korku, toplumun bir bölümünü yada çoğunluğunu etkisi altına alarak ortaklaşa (anonim) korkular da oluşturur. Örneğin, dünyamız insanlarına benzeyen başka türlü yaratıkların başka gezegenlerden inerek dünyamızı zapt ve işgal edeceği üzerine ABD’de yapılan sürekli yayınlar, hatta bu konuda kurulan dernekler yayımlanan sözde bilimsel dergiler, kitaplar ve çizgi romanlar ABD halkında öyle bir ortaklaşa korku yaratmıştı ki, Orson Welles’in bir radyo programına özgünlük olsun diye “Şu anda dünyamıza Merih insanları inmiş bulunuyor!” diye başlamış olması Amerikan halkında çok büyük korku (panik) yaratmış ve bu korkunun etkisiyle kurtuluş için evlerinden bilinmeyenlere doğru kaçanlar, toplumsal ortaklaşa korkunun bir tarihsel olgusunu vermişlerdi. Merih insanlarının dünyamızı işgal edeceği korkusunun uyanabilmesi için o toplum insanlarının kurgubilimsel romanlarla, filmlerle ve az çok teknikle yakınlığı, ilişkisi olması gerekir. Bu yüzden geri kalmış toplum insanları, Amerikalıların Merih insanlarından korkusunu gülünç bulabilirlerken, kendilerinin başka toplumsal ortaklaşa korkular içinde yaşadıklarını ayırt etmezler: Örneğin komünizm tehlikesi korkusu, günah işleme korkusu, Tanrı korkusu ve bütün tabular toplumsal ortaklaşa korkularımızdır. Bütün bu toplumsal ortaklaşa korkular, kendini özgür sanıp aldatan insanın iç ve dış egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda kolayca yönetilmesine yaramaktadır.

Korkudan Korkmaktan Kurtulmak

Vücudumuzun mikroplara, hastalıklara karşı kendini koruma savaşımı verdiği gibi, ruhsal yapımız da korkudan korkuya karşı kendini koruma yollarını arıyor, kendini savunuyor. Korkudan korkmaktan kurtulmanın doğal yolu, korkudan korkuyu yaratan toplumsal güce boyun eğmek, onun yandaşı olmak, korkudan korkuyu özümseyip içselleştirmektir. Böylece birey artık kendini efendi sanan uşaktır ve uşak uyum sağladığı efendisiyle özdeşleşmiştir; kendini özgür sanan köledir. Karşıtıyla uyum sağlamayı, uzlaşmayı insancıllık (hümanizm) sanan bir enayi insan modeli ortaya çıkar. Yüreksizliğini yüreklilik sanır. Kişiliksizliğini (tek boyutluluğunu) kişilik sanır. Bireysel saldırganlığını uygarca yüreklilik sanır.

Türk insanında ve özellikle aydınlarımızda yüzyılların birikimiyle korkudan korku öylesine içselleşmiş, doğallaşmıştır ki, korkudan korkarken bile içtenlikle korkmadığımızı sanmaktayız. Korkudan korku, manevi yapımızı sarkom gibi sarmış. Korkudan korku, çocukluğumuzdan beri içinde yaşadığımız ortam (hava gibi) olduğundan, nasıl soluduğumuz havanın varlığını ayrımsayamıyorsak, korkudan korkumuzu da ayrımsamıyoruz. Çok yakın geçmişimizden buna bir örnek vermek istiyorum. Aydınlar Dilekçesi Davası açıldığında, yönetim bizi şu yöne çekmek istiyordu: “Cumhurbaşkanlığına verdiğimiz yazı dilekçe değil, bildirgedir.” Çünkü bildirge vermek sıkıyönetim suçuydu. Bizi, verdiğimiz yazının dilekçe mi, bildirge mi olduğu tartışması içine sıkıştırmak, bunun dışında dilekçemizin içeriği üzerinde konuşturmamak, bu konuda düşüncelerimizin kamuya yansımasını önlemek istiyorlardı. Buna karşı bizim davranışımız elbette bu taktiğe girmemek, duruşmalarda dilekçemizin içeriğini çok daha geniş biçimde açıklamak olmalıydı. Bu bir siyasi davaydı ve davadan yararlanarak dilekçedeki düşüncelerimizi kamuoyuna iletmek fırsatını kaçırmamalıydık.

Sıkıyönetim Mahkemesinin ilk duruşmasına gideceğimiz sabahın bir gün öncesindeki gece toplanmıştık ve o toplantıda biz neyi tartışıyorduk? Yazımızın salt dilekçe olduğunu kanıtlamaya çalışmamızı, dilekçemizin içeriğinden söz ederek askerî yargıcı kızdırmamayı, bildirge vermediğimizi anlatmaya çalışmamızı, çok kısa konuşmamız gerektiğini konuşup tartışıyorduk. Sonuç bu yönde olmadı elbet, ama tartışma konumuz önemliydi. Yani askerî yönetim bize neyi yaptırmak istiyorsa biz de onu yapmaya çalışıyorduk.

Hiçbirimiz kendimizi bu korkudan korku havasının dışında saymamalıyız, sayamayız. Bir toplum tümüyle baskının yarattığı korkudan korkunun etkisi altındaysa, o toplum içinde korkudan korkusuzluk ayrıcalıkları söz konusu olamaz. Çünkü hiç kimse, içinde bulunduğu mekânın tavanından yüksek ve döşemesinden alçak olamaz. Biz hepimiz sürekli olarak bu korkudan korkuyu ayrımsayarak yada ayrımsamayarak, içselleştirerek yada dışlayarak değişik oranlarda az yada çok yaşamaktayız.

Korkudan korkmaktan kurtulmanın yolları, toplumun korku üreten gücüyle uyum sağlamak, ona boyun eğmek, onunla özdeşleşmek olduğu gibi, edilgin, sessiz, suskun kalmak da korkudan korkmaktan kurtulmanın bir yoludur. Susmak, karışmamak, yapmamak ve hiçbişeye de tanık olmamak yoluyla kendini savunmak. Ülkemizde ve genellikle Doğu’da en çok uygulanan savunma yöntemi bu üç maymun (kulağı tıkalı, ağzı kapalı, gözü örtülü üç maymun) yöntemidir.

Şubat 1987’de Sıvas’ta bir salondaki halkla konuşmamda korku konusunu anlatırken, Almanya’da uzun zaman işçilik yapmış köy kökenli uyanık bir işçimiz şöyle dedi:

“Annemin bir sözü vardı. Oğul, derdi, ben etmediğimden korkmam, ettiğimden korkarım…”

Üç maymun yöntemini en güzel anlatan özsözdür bu. İnsan etmediği şeyden, etmediklerinden korkmaz. Bir eşyanın korkusu olmaz, çünkü hiçbişey edemez. Bişey eden insanın korkusu da olur. Öyleyse hiçbişey etmemek gerekir ki korkmayasın. Edilginlik, korkmamak demektir. Oysa bu söz, gerçekte, korkudan korkuyu bir başka biçimde içselleştirmeyi anlatır. Yüzyıllardır ezilmiş Türk köylüsünün çoğunun yöntemi işte budur: “Etmediğimden değil, ettiğimden korkarım! Öyleyse korkmamak için hiçbişey etmem; yani insan gibi değil, şey gibi yaşarım.”

Özetlersek, insanın korkudan korkuya karşı moral yapısını koruması,

  • Kendini korkutan güçle uyum sağlayarak
  • Ona boyun eğerek
  • Onunla özdeşleşerek
  • Yada büsbütün edilgin kalarak “hiçbişey etmemek” yollarıyla sağlanabiliyor.

Hastalıklara karşı antikorlarla vücudun kendini savunarak korumaya çalışması gibi, manevi varlığımızı bu yollarla korumaya çalışıyoruz. Bu, çoğunluğun katıldığı olumsuzcasına korkudan korkmama yoludur. Bilinçli olarak ve kişiliğini koruyarak korkudan korkmaktan kurtulmanın ilk koşulu, insanın karşı gelmede haklılığına kendisinin inanmasıdır. Haklılığına inanmış insanların çok ve toplu olarak ve örgütlenerek eyleme geçmeleri korkudan korkma duygusundan insanı kurtarır. Toplumun ürünü olan bireyler aynı zamanda toplu olarak ve ortaklaşarak kendi toplumsalrını da üretirler. Örgütlü toplum, bireylerin salt sayısal toplamı değil, bu sayısal toplamla birlikte artı topluluğun gücü demek olan, o sayısal gücün üstünde bir güce sahiptir. Bu yüzden birey olarak tek tek duyduğumuz korkudan korkuyu örgütlü topluluk olarak kazanacağımız güçle yenebiliriz. Yalnızlık ve teklik korkudan korkunun dostu, örgütlülük de korkudan korkunun düşmanıdır. Bu yüzden korkudan korkuyu yaratan egemen güçler, bireylerin örgütlenmesine engel olmak ister ve ellerine geçen her fırsatta örgütleri dağıtır, örgüt kurmayı yasaklar yada yozlaştırırlar.

Korkudan Korku Laboratuvarı

Türkiye öteden beri, ama özellikle 1980 sonrası, korkudan korkunun çok değişik biçimlerde yaşandığı, canlı bir korkudan korku laboratuvarı durumundadır. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Evren bile, bir konuşmasında, insanlarımızın konuşup tartışmamalarından, düşüncelerini açıklamamalarından yakınmış ve bu sözleri gazetelerimizde yansımıştır.

Bir korkudan korku laboratuvarı durumunda olan ülkemizde kendiliğinden kimi denemeler yapılmaktadır. Örneğin, İstanbul’da bir tiyatronun (Ortaoyuncular) yaptığı deneme, halkımızdaki korkudan korkuyu göstermesi bakımından çok ilginçtir. Bir üniversitenin yapması gereken denemeyi Ortaoyuncular yapmıştır. Gerçek anlamda üniversiteler, öğreten okullar değil, öğrenmeyi öğreten ve araştırmayı öğreten kurumlar olduğuna göre, her şeyden önce kendi ülkesinin güncel sorunları üstüne araştırmalar yapması gerekir. Türkiye’nin 1980 modeli YÖK üniversiteleri lise uzantısı okullar olduklarından, Türkiye’nin en güncel sorunları olan korkudan korku ve işkence gibi konuları araştırmaktan uzak ve içinde yaşadıkları toplumsal laboratuvardan da habersizdirler.

Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular Tiyatrosu “İçinden Tramvay Geçen Şarkı” adlı bir çeviri oyun oynuyorlardı. Bu oyunda Nazi subayı ve SS’leri rolünde oyuncular da vardı. Bu oyuncular bigün, (Aralık 1986) Nazi subayları giysileriyle İstiklal Caddesinde tiyatronun önüne çıkıp, gelip geçenden kimlik istediler. Hem de tam bir Nazi subayı gibi, Almanca:

— Kimlik, bitte… (Lütfen kimliğiniz!) diyerek.

İstanbul, Türkiye’nin en büyük ve en uygar kenti. Beyoğlu ve İstiklal Caddesi… En uyanık insanların gelip geçtiği yer. Orda kendiliklerinden kimlik isteyen kadınlı erkekli Nazi subaylarına, sen kimsin, kim oluyorsun, neden kimliğimi istiyorsun, senin kimliğin nerde, diye herhangi bir soru soran olmadığı gibi, kimliğini çıkarıp vermeyen de olmamış.

Öyle geliyor ki, Orda Nazi subayları değil de, üniformalı herhangi biri, örneğin otel kavasları, hatta dolmuş değnekçileri bile kimlik istemiş olsaydı, yurttaşlar kimliklerini çıkarıp vereceklerdi. Böyle bir deneyi yapmak, herhalde bir tiyatronun değil, psikoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, sosyal politika gibi konulardaki üniversite bölümlerinin görevi olmalı ve bu deneyden bilimsel sonuçlar çıkarılmalıydı. İşte o zaman, Cumhurbaşkanı Evren’in merak ettiği, yurttaşların neden konuşup tartışmadıkları, düşüncelerini neden açıklamadıkları belki anlaşılırdı.

“Kimlik bitte” olayını bütün gazeteler verdi. Yarın dergisinde (Ocak 1987 sayısında) Selim Demirci bu olayı şöyle anlattı ve yorumladı:

İstanbul’da Ortaoyuncuların oyunlarının bir parçası olarak sergiledikleri, basında da genişçe yer verilen yurttaşlara kimlik sorma eylemi, sergiledikleri oyunu ilginç kılmaktan öte bir anlam taşıyor. 12 Eylül’le birlikte toplumumuzun içine sokulduğu psikolojik ortam çok etkileyici biçimde ortaya konuyor. Kimlikleri sorulan insanlar, hiç itiraz etmeden, hiçbir soru sormadan kimliklerini gösteriyor, kendilerine verilen “çok”, “otur” gibi buyrukları hiç duraksamadan yerine getiriyorlar. Kendilerine neden kimlik sorulduğunu sormak akıllarına bile gelmiyor, belki de cesaret edemiyorlar. Olayın en çarpıcı yanı ise buyruklarını hiç duraksamadan yerine getirdikleri kişilerin Nazi üniformalı olmaları. Herkesin Nazi üniformasını tanıyamayacağını düşünsek bile yabancı bir üniforma olduğunu herkesin bilebileceğini kabul etmek gerek, İstanbul’un ortasında yabancı üniformalı askerler yol kesiyor, kimlik soruyor, buyruk veriyor ve insanlarımız karşı koymak bir yana soru bile sormuyor. Emperyalizm, toplumumuzu bu hale getirenleri ne kadar kutlasa ve kutsasa yeridir.

Haksızlık yapmamak için hemen belirtmek gerekir ki, ne denli geniş ve etkili olursa olsun, yaratılan bu korku ve yılgı ortamından etkilenmeyen toplumumuzun diri unsurları her zaman oldu. Nitekim yukarıdaki örnekte de bir öğrenci diğerlerinden farklı tepki göstererek Nazi üniformalı kişilere karşı koydu. Yine sevinerek söyleyebiliriz ki toplumun bu diri kesimlerinin verdikleri mücadele sonucu, korku ve yılgı havasının etkili olamadığı alanlar giderek genişlemektedir, genişleme eğilimi göstermektedir. Bugün için yeteri genişlikte olmasa bile, bu eğilim demokrasi güçleri için oldukça sevindiricidir.

Korkudan Korkunun Halkça Açıklanması

Afyon ilinin Sandıklı ilçesinde “Sandıklı Postası” adlı haftalık bir gazete yayımlanmaktadır. Bu küçük ilçemizin küçük gazetesinden dünyanın da, bütünüyle Türkiye’nin de haberi yoktur. Sandıklı Postası’nın 15 Aralık 2986 günlü sayısında Özdek Işık imzalı “Korku” başlıklı bir yazı yayımlandı. Bence bu yazı kapitalizmin ürünü olan korkudan korkuyu halkça ve en yetkin biçimde anlatıyor. Bu yazı başka bişey daha anlatıyor: İşkence gibi korkudan korkunun da Türkiye’nin en güncel önemde, ama sürekli bir sorunu olduğunu.

Özdek Işık’ın “Korku” başlıklı yazısından kimi bölümlerini buraya aktarmak gereğini duyuyorum:

İnsan bu… Kimi cinden, kimi periden, kimi açlıktan, kimi Tanrıdan, kimi de zenginliğini kaybetmekten korkar. Dünyada korkmayan insan yoktur ya, hiç kimse de “korkuyorum” demez. Ortadirek de çok korkar. Ya da özellikle korkutulur: Korkutulur ki, düzene sıkı sıkıya sarılsın. Tehlikeli mehlikeli işlerle uğraşmasın.

Feodal toplumlarda, köylülerin kendi kol güçlerini, yani emeklerini özgürce satabilme hakları yoktu. Kapitalist üretim araçları gelişip, tarım alanlarına girdikçe büyük bir işsizlik doğdu. Ve köylülerin de mücadelesiyle, kendi emeklerini satabilecek başka alanlar bulmaya başladılar. Toprak ağaları, köylülerin mücadelesi sonucu (işsizliğin de artmasıyla) egemenliklerini giderek yitirdiler. Böylece “özgür emek” doğdu. Kişi kendi emeğini pazarlama hakkını elde etti.

Kapitalistler, bu özgür emeği satın almaya başladılar. Ancak çalışanların tam hakkını verseler kendilerine birşey kalmayacaktı. Onun için bir kısmını verip, bir kısmını kendilerine alıkoydular. Böylece büyük sermayeler doğdu. Aslında sermaye ödenmemiş emekten başka bir şey değildir. İşçinin alın terinin birikimidir. Bunun adı da kârdır, kazançtır.

Köylüler toprak ağalarına artı ürün sağlıyorlardı. Oysa kapitalist üretim biçimine geçtikten sonra artı kâr sağlamaya başladılar. Feodalizmden, kapitalizme geçilmiş, düzen değişikliği olmuş, ama, insanın insanı sömürmesi devam etmiştir. Yani sömürü biraz daha çağdaşlaşmıştır. Ya emeğini başkalarına satarak geçineceksin yada başkalarının emeğini sömüreceksin. Ya sömürecek ya da sömürüleceksin. Ya başkalarına kul olacaksın yada başkalarını kendine kul edeceksin.

Yani, ya sen başkalarını kazıklayacaksın yada başkaları seni kazıklayacak. İşte bu kazıklama işi olduğu için, küçük burjuvazinin adı değiştirilmiş, orta kazığa çıkmıştır.

Feodal toprak ağalarına ve kapitalistlere hakkını arayan, karşı çıkan adam değil, korkak, her haline şükreden adam gereklidir. Korkak insan hakkını arayamaz. Onun için de, ortadireğin sürekli olarak korkutulması gereklidir. Bunu bilen toprak ağaları ve kompradorlar her türlü aracı kullanarak, tüm kitleleri korkutmağa çalışırlar. Bu işte de o kadar başarılı olmuşlardır ki, artık kendilerinin bile korkutmaya gereksinimi yoktur. Ortadirek kendi içinde yarattığı korkuyla, sürekli korkarak yaşamaktadır.
(…..)
Bu arada din, Tanrı ve ölüm korkusu ihmal edilmez. Cehennemin ne kadar kötü bir yer olduğu, sırat köprüsü, kaynar kazanlar, kızgın saclar, yanıp kül olan ve yeniden dirilerek yananlar, ortadireğin kafasına bir güzel yerleştirilir. Evde, okulda, camide Tanrı sevgisi yerine, Tanrı korkusu verilir. Oysa, insan kendisine zarar veren şeylerden, kaygı duyduğu şeylerden korkar. Ortadireğin yüreği her yönüyle kaygılarla, korkularla doldurulur.
(…..)
Ortadirek, kadere inanır. Yaşamının her döneminde ölümden korkmasına rağmen, yaşlandıkça bu korkusu artar. Dinsel inançlara daha fazla bağlanır. Gençliğinde inanmadığı öbür dünya için “Ya varsa?” diye düşünerek, kumar oynar gibi oruca, namaza, niyaza başlar. Bir taraftan kadere inanırken, ölümün Tanrı buyruğu olduğunu ileri sürerken, diğer taraftan maddeci davranır. Ölmemek için her çareye başvurur. Ölmemek için Tanrı buyruğuna karşı direnir.
(…..)
Ortadirek rahatına çok düşkündür. Onu birtakım küçük mülkler yaşama bağlamıştır. En büyük korkusu elindekileri kaybetme korkusudur. İşini kaybetme ve mülksüzleşme korkusu, onu herşeye boyun eğen bir tip haline getirmiştir. O, çok yemek az çalışmak isteyen, tembelliği baş tacı etmiş bir tiptir. İçinde bir hapishane yaratmış ve o hapishanede yaşamaktadır.
(…..)
Korkak insan, kendi arzularının ve bencilliğinin tutsağı olan kişidir. Bu nedenle özgür değildir. Çıkarları için boyun eğen, yalan söyleyen, en yakınını kazıklamaya çalışan, şükürcü ve evet efendimci bir yapıya sahiptir. Çok zorda kaldığında en yakınlarına bile ihanet etmekten çekinmez. Her hatasına kılıf uydurmakta ustadır. Gerekçe bulmakta üstüne yoktur.
(…..)
Korku, ortadireği pasif ve yılgın bir hale getirmiştir. Geleceğinden emin olmadığı için karamsardır. Yine de düşleriyle ve umutlarıyla yaşama sıkı sıkıya sarılmıştır.

Korku bitek şeyle yenilir: Bilgi ve mücadele.

Korkudan Korkuyu Gizleyen Gerekçeler

Bu yazımın başlarında, korkudan korkunun sonuçlarının yazın alanına girdiğini, korkudan korkunun insandaki sonuç belirtilerinin yazın yoluyla açıklanması gerektiğini söylemiştim. Özdek Işık da, korkudan korkuyu gizlemek için ortadirek dediği küçük burjuvanın “Gerekçe bulmakta üstüne yoktur” diyor. İşte bu bulunan gerekçeler daha çok yazın’ın alanı içine girer.

Özdek Işık’ın çok değerli bulduğum yazısında tek katılmadığım yer, korkunun (korkudan korkunun) salt küçük burjuvaya özgüymüş gibi gösterilmesidir. Bu, doğru değildir. Kapitalizm öncesi üretilmiş korkudan korkulara kapitalizmin ürettiği korkudan korkunun eklenmesi söz konusu olduğundan, bütün bu korkudan korkuları yaşayan, ister küçük burjuva, ister işçi sınıfından olsun herkes korkudan korkmaktadır. İşçi sınıfını korkmamış gibi göstermek gerçekliğe aykırı olur. Örneğin Türkiye’de 1980 sonrasında DİSK’in başına getirilenlere karşı TÜRKİŞ’in üç maymun yöntemi (görmeyen, konuşmayan, duymayan) uygulaması, hatta DİSK üyesi işçilerin bile tepki gösteremeyişleri, üretilmiş korkudan korkunun etkisiyle değil midir?

Aydınlar Dilekçesi, daha sonra Ekmek ve Hak Dilekçelerinin hazırlanmasında, bu dilekçelerin imzalanmasında, sonradan sorgulama ve yargılanmamızda korkudan korkuyu hep birlikte çok yoğun biçimde yaşadık. “Ben korkmuyorum” yada “Korkmadım!” demek hiçbirimiz için doğru olmaz. Sonuçta, işinden atılmak, cezaevine gitmek, pasaport veerilmemek, belki de işkenceye uğramak, TRT’den dışlanmak (ki bunların hepsi de yapılmıştır) vb. gibi yasadışılıklardan, kabalıklardan, acılardan, tehlikelerden, her insan doğal olarak korkar ve korkmakta haklıdır. Ancak bu, yalın ve doğal olan ve bir nedeni bulunan insancıl bir korkudur; ussal bir nedeni olmayan “korkudan korku” değildir. Korkudan çok daha üstün olan halkımıza borçluluk duygumuz ve görevimiz korkumuzu bastırmıştır. Korkudan korkularını yenemeyen kimi aydınlar da korkudan korkularını altına gizleyecekleri gerekçeler uydurmuşlardı. Aydınlar Dilekçesi Davası adlı kitabımızın önsözünde bu gerekçeler ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Elbet hepsi de uydurulmuş gerekçeler değildi. İçtenlikli eleştiriler de vardı. Bu gerekçeleri şu gruplarda toplayabiliriz:

  • Dilekçenin verilmesinde çok geç kalınmış olması nedeniyle verilmesinin gereksizliği.
  • Dilekçe metninin çok hafif olması nedeniyle, bu denli hafif bir dilekçeyi imzalamayacakları.
  • Dilekçeyi hazırlayanlar arasında sağcıların bulunmaması nedeniyle halkımızı bütünüyle simgelemediği.
  • Dilekçeyi bir makama vermenin o makamdaki kişinin (en açıklanabilir anlatımla) yaptıklarını benimsemek anlamına geleceği.
  • Dilekçeyle işlerin düzelmeyeceği ve hiçbir işe yaramayacağı.
  • Bu dilekçe verilirse, cezaevlerinde bulunan DİSK ve BARIŞ DERNEĞİ ve başka örgüt sanıklarına baskıların daha da arttırılacağı.

Ekmek ve Hak Dilekçesi’ni hazırlarken, bunlara ek olarak bir de şu gerekçe ileri sürülmüştü:

“Aydınlar Dilekçesi ve BİLAR A.Ş. ve BİLİM MERKEZİ çok büyük yankılar uyandırdı ve etkili oldu. Ekmek ve Hak Dilekçesi, bu etkiyi hafifleteceği için verilmemelidir.”

Elbet bunların hepsi de korkudan korku nedeniyle uydurulmuş gerekçeler değil, kimisi de içtenlikli eleştirilerdi.

Sorgulama ve yargılanma sırasında bu korkudan korku belirtileri çok daha aşırı biçimde görüldü. Sanıklardan birisi dilekçeyi yapı kooperatifi sözleşmesi sanarak, birisi pişpirik oynarken okumadan imzaladığını, Eskişehirli bir sanık da, imza kolleksiyonu yapmak niyetiyle imzasını aldıklarını sandığını söylemişti.

Gerçekten de, korkudan korkuya kapılmış insanların korkudan korkularını gizlemek için uydurmayacakları gerekçe yoktur.

Korkutanların Korkusu

Dünyanın en korkak varlığı olan sermaye, durmadan artıdeğeri biriktirerek (sömürerek) büyümesi için kendisine gerekli olan istikrarlı, işbarışı olan ve güvenli ortamı hazırlayacak korkutucuları gereksinir. Bu korkutucular, üstbenleri toplumun egemen güçlerinin (sermayenin) istemlerine uygun biçimde oluşmuş kişilerdir. Kendilerinin korkudan korkuyu içselleştirdiklerinin bilincinde olmadan, bir korkutma aracı olmayı ödevleri sayarlar ve bu korkutma ödevlerini canla başla yerine getirirler. Ancak bu korkutma ödevini yerine getirirlerken, buyruğunda oldukları sermaye gibi korkaktırlar. Korkutanların, korkuttuklarından daha korkak olduklarını gösteren yakın geçmişimizden bikaç örnek vermek istiyorum.

Bunlardan biri 12 Mart (1971) kontrgerillalarının sorguladıkları kişilerin gözlerini bağlamalarıydı. Bir kişiyi, gözlerini bağlayarak sorguya çekmek, sorguya çekenin sorguya çektiği kişiden korktuğunu gösterir. İşkence yaptığı, yiğitlendiği, sövdüğü, dövdüğü yada dövdürdüğü kişinin kendisini tanımaması, görmemesi, adını, kimliğini öğrenmemesi için onun gözlerini bağlatması, kendi suçluluğunu önceden bilerek bundan korkması demektir. Korkutan, korkuttuğundan daha çok alçalmakta ve aşağılanmaktadır. Korkutanların bağırıp çağırmaları, zorbalık ve işkence etmeleri, karanlıkta mezarlıktan geçen insanın korkudan yüksek sesle şarkı söyleyerek yiğitlik taslamasına benzer.

Bir toplumun bir bölümünü yada çoğunluğunu yada hepsini korkudan korkuya salan bir insan yada bir grup insan yada böyle bir yönetimi simgeleyenler, korkuttukları insanların toplamından daha çok korkmakta ve alçalmaktadırlar. Böyle olduğuna Yassıada duruşmalarında tanık olduk. Elbet o duruşmalarda uygarca yiğitlik gösterenler de vardı. Ama en zorbacı, en sert olanlar, en çok korkutanlar yargıcın karşısında tir tir titriyorlar, ayakta zor durabiliyorlardı. İnsanın, iğrendiği için parmaklarının ucuyla tutup kaldırdığı pis bir bulaşıkbezine benzemişlerdi.

“Aziz Nesin Poliste” adlı kitabımda anlattığım olayda, sorgulanmamda bana ağır baskı yapan görevlileri, şikâyetim üzerine Adalet Bakanlığı mahkemeye vermişti. Ben de müdahil olarak bir duruşmaya katılıp, o baskıcıların yargıç karşısındaki süklüm püklüm durumlarını görmüştüm. Yargıç, kimliklerini sorduğunda adlarını, doğum yerlerini söylerken bile kekeliyorlardı. (Emniyet Müdürlüğünde sorgumu yapan MİT görevlileri mahkemeye hiç gelmemişler, salt sivil polisler gelmişlerdi.) Sorgu sırasında o yiğitlenenlerin yargıç önündeki zavallılıkları çok acıydı.

Güzeli, Doğruyu ve İyiyi Üleşmek

Günümüzde yurdumuzun çok eskiden beri sürüp gelen, bugün de en güncel ve en önemli sorunları, işkenceler, sömürü, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve korkudan korku sorunları olduğu kanısındayım.

Çoktan beri beni düşündürmekte olan “Korkudan korku”, daha doğru anlatımla “Türkiye’de Korkudan Korku” konusunda bana bu yazıyı yazmak fırsatı verdiği için Kapitalizmde Korku kitabının yazarı Dieter Duhm’a, okurda çok zengin çağrışımlar uyandıran bu kitabı dilimize kazandıran Sargut Şölçün’e teşekkür ederim.

Tadına ve beğenisine vardığı güzel, doğru ve iyi bişeyi insanın başkalarıyla (sevdikleriyle) üleşmek istemesi insancıl bir duygudur. Kapitalizmde Korkuyu okuduktan sonra ven de böyle bir duyguya kapılmış bulunuyorum. Bu yararlı kitabı ne denli çok kişi okursa, ben de o denli iyi bişeyi başkalarıyla üleşmenin sevincini yaşayacağım.

Aziz Nesin
Taksim, 9 Nisan 1987

Kaynak: Kapitalizmde Korku

* Taşınmazların “Defterhane-i Âmire” denilen tapuya yazılmasına 1847 yılında “Tapu hakkında icra olunacak Nizamat” adlı düzenlemeyle (Gülhane Hümayunu’ndan oniki yıl sonra) başlanmıştır. Özel mülkiyetin hukuksal düzeni yurdumuzda kurulalı ancak yüzkırk yıl olmuştur. Yüzkırk yıllık kısa tarihi olan kutsal mülkiyet de ancak işte bu kerte kutsal olabilir. Bu mülkiyet hakkı da bir toplumsal savaşım sonucu olarak elde edilmiş değil, Türkiye’ye girecek Batı sermayesinin güvenliğini sağlamak amacıyla kurulmuş ve bundan ister istemez Türkler de yararlanmışlardır. Sıkıyönetimlerin askerî mahkemelerinde yargıçların arkalarındaki duvarlara asılı “Adalet mülkün temelidir” yazısındaki mülk, kutsal sayılan özel mülkiyet olmayıp, Allahın yeryüzündeki vekili sayılan padişahın mülkü demek olan bütün ülkedir, daha doğrusu bütün ülkenin tek sahibi olan iktidardır.

Türkiye’de mülkiyet hakkının çok geç, dışardan ve yukardan bastırılarak ve dayatılarak yasalaşması yüzünden özel ve tüzel mülkiyete yeterince ve gereğince sahip çıkılamamakta ve değer verilememektedir. Bu yüzden Türkiye’de istimlâkler, “tekalif-i harbiyeler” kolaylıkla ve karşı konulmadan ve pek çok da kötüye kullanımlarla yürütülebilmektedir. 1980 sonrasında CHP’nin, AP’nin taşınır ve taşınmaz mallarının, mahkeme kararı bile olmadan ellerinden alınmasına karşı bir davranış olmamıştır. Yine DİSK’in yüz milyarlar tutan taşınır taşınmaz mallarının sekiz yıldan beri ne olacağı belli değildir. Atatürk’ün kalıtı olan TDK ve TTK’nin varlığı da başka biçimlerde kullanılabilmiştir. Çağdaş uygarlık düzeyinde denilen ülkelerin hiçbirinde tek örneği gösterilemeyecek olan bu işlemler karşısında, kapitalizmin ürettiği korkudan korku ve artı daha önceki dönemlerin ürettiği korkudan korkularla oluşup biçimlenmiş üstbenimiz (vicdanımız) kendi kendimize bu konuda konuşmayı, karşı koymayı, tepki göstermeyi yasaklamıştır.

a.n. adminin notu.

2 Yorum

Filed under Şey

2 responses to “Korkudan Korkmak (1987) — Aziz Nesin”

  1. Geri bildirim: Doğa ve Fikir: Üçgen ve Daire — Işık Barış Fidaner | YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Nutuk Makinesi — derleme | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER