Remzi Şirin ile Söyleşi – 7 Mayıs 1989, Ankara – 1. Bölüm — Nuray Göktaş

Teyzem dedemle ilgili yazdı — IBF

Kaynak: Yol Hikayeleri

Bkz 2. bölüm

Remzi Şirin

Söyleşiyi yapalı 31 yıl olmuş. Ben tam 30 yaşındaydım. Deden o bayram günlerini bize, Hıdır’a ve bana, tabii ki benim için ayırmıştı. Niyetim bir yandan Cumhuriyet Gazetesi’nin Yunus Nadi röportaj yarışmasına katılmak, ama aslında bölük pörçük dinlediğim aile öykülerini tekrar ve bütün olarak dinlemekti. Babamın bir daha asla konuşmayacağını, konuşmakla ölümü eşdeğer kılacağını, “ben öldükten sonra kitaplarımı dosyalarımı açarsın işte” diyerek birkaç gazeteci söyleşisi dışında hiçbir şey söylemek istemeyeceğini o tarihte bilmiyordum elbette. Allahtan biz de gazeteciydik, teyplerimiz vardı, kaset, kayıt deşifresi biliyorduk . Böylece, şu anda bir anda evde dedenin, anneannenin sesinin yükseldiğini duyabiliyorsun. Babamı 30 Ocak 2018 tarihinde kaybettik.

Saliha Şirin

Babamla ilişkimin ilginçliğini biliyorsun. Bu söyleşi ben 30 yaşımda, babam 67 yaşındayken yapılmış. Yani şu andaki ben ve baban aşağı yukarı sen kadarız. Deden şu anki bizden 5-6 yaş büyük, anneanne de şu anki biz kadar diye düşün. Bırak seni, senin düşüncen dahi yok. Tabii bize iletememekle birlikte anneanne ve babaanne, o tarihte, benim şu anki halim gibilerse bu “düşünce” konusunda çok emin konuşamayacağım :)) Ben, Başbakanlık Özelleştirme İdaresi’nde çalışıyorum. Hıdır ,Hürriyet Grubunun çıkaracağı Gazete  Gazetesi’nde. “Babam Ustam” başlıklı bu röportaj özetin, özeti olarak Yunus Nadi’ye gönderildi ve mansiyon aldı. O söyleşi de burada yerini alacak. O gece İbrahim Paşa Sarayı’nda yapılan tören için annemin diktiği siyah etek ceket de, ben ve Hıdır da… Ben en çok o gece çekilen fotoğraflardan etkilendim, her zaman. Türkan Şoray, İlhan Selçuk, Oktay Akbal, ben, Hıdır ve kimsenin tanımadığı, herkesin adını ilk kez duyduğu, okumaktan her zaman zevk aldığım Ayfer Tunç. Babama hiçbir zaman anlatamadım, utandım, fotoğrafları bile gösteremedim. Söyleşi için, bir de üzerinde CUMHURİYET yazan kahve kupası aldığımı hatırlıyorum. Belki Alaçatı’da kalemlik olarak kullanıyoruzdur. Belki para ödülü de almışımdır. Yarışma duyurularından anladığım kadarıyla alıyormuşum. Ne aldığımı, ne de harcadığımızı hatırlıyorum.  Babamı hep sakındım. Bu yaşta söyleşiyi tekrar okuduğumda birkaç şey düşündüm. Bunları yazmak istiyorum. Siz bütün okurlar için değil elbette, eğer isterseniz sizler için ama kızım için, istese de istemese de biz onun büyükleri olacağız ve hep buradayız. Her şeyimizle.

Yunus Nadi Ödülleri
1989
1990
  • Deden bu söyleşinin muhtemelen  sonrasında bir söyleşi yapmış ve bir takım silahlardan söz etmişti. Sonradan ev telefonla aranarak ölümle tehdit edilmişlerdi. Allahtan bu telefonu anneanne açmış ve cevaplamıştı. Dede cevaplasa muhtemelen onu da belli günlerde anıyor olacaktık. O söyleşiyi endişe ile yaptığımızı hatırlıyorum.
  • Bu söyleşiyi bugün yayınlamak istedim, fakat babamı kaybetmişiz, hakkında konuştuğu kişilerin hangisi yaşıyor, bunu bilmiyoruz. Anlattığı kişiler eski cumhurbaşkanları, başbakanlar, genelkurmay başkanları, vekiller, askerler, yakınları, biz… Ne yapmalıyız diye çok düşündük babanla. Amacımız kimseye bir zarar vermek değildi elbette ama ülkemizin nereden geldiğini bilmek de okuyan birilerinin hakkıydı. Hiç değilse Saliha-Remzi Şirin’in nasıl yetiştiğini, nasıl okuduğunu, nasıl biriktirdiğini ve nasıl sevdiğini görmek, onların biriktirdiği her ne varsa harcayacak birileri için belki yol gösterici olurdu. Böyle askerler, böyle anne-babalar, böyle ev hanımları da geçmiş olabilirdi bu ülkeden…Senin bize, babayla bana, 2015’de sorduğun, bizim, hele benim, yıllardır yazı yazıp cevabını bir türlü bulamadığım, ” iyi de sizi siz, beni ben yapan koşullar nelerdi o zaman” sorunu içeren mektuplarındı beni taaa 1920’lere götüren, Tabii bir de geçmiş ve gelecek hayalleri.
  • Babayla, kişilerin ad ve soyad rumuzlarını kullanmaya karar verdik,  bunun kimseye zarar vermeyeceğini düşündük.
  • Çocuklar, gençler; büyüklerinizle konuşun, bir köşede dursun. İleride en azından onların sesini duymak hoşunuza gidecek, kendinizi onunla konuşuyor bulabileceksiniz mesela. Bütün gençliğiniz ve ergenliğiniz onunla kavga ile geçmiş olsa dahi…Gençken, anneniz adına hesaplaşmışsınızdır ama mesela yoğun bakımda annenizin, varsaydığı son birkaç gününü onunla geçirmek istemesi gibi bir durumu da anlarsınız ki anneniz, vefatından sonra en çok onu özlemiştir. Herşeyini bilen ve yanıt verebilen, birlikte albüme bakıp anında tanıdıkları, ansiklopediye bakıp, “şuraya tayine gittiğimizde” dedikleri, adres defterini çıkarıp herhangi birini arayıp konuştukları, babanızın kulak ve kulaklığa rağmen duyma sorunu nedeniyle konuşur gibi yapıp annenizin konuştuğu bir tek o kalmıştır çünkü.
  • O tarih ve saatte ebeveynseniz, çocuğunuz size değişik nedenlerle hitap edebilir. Kendini duyurmak için, çocuğunu, belki değişen yaşamı, uygulamaları, gelişmeleri, insanları anlatmak için… Daha çok sayabilirim, bende öyle bir kız var ki bunların her türlüsünü denedi. Bugün baktığımda en zorlandığımın, telefonuna göre büyütülebilen oranlarına rağmen yaş ve değişik hastalıklar nedeniyle kelimelerin punto sorunu olduğunu görüyorum. Büyüklerinize büyük puntolu yazın ve mesela bizim gibi daktilo-pdf-abby-word-Pages dönüşümlerini yaşayıp sonunda dos’ta karar kılmak zorunda kalmayın.
  • Affeder, sever, yola devam edersiniz. O saate kadar beklediyseniz elbette. Herkesi mi ? Tabii ki hayır!! Bunu ancak söyleşileri okuduktan sonra anlamak mümkün. Hak edeni de zaman gösterecek size. Annemi ve babamı seviyorum.
  • Bir şey daha. Bu söyleşilerin bir yerinde yer almalıydı. Ablam Prof.Dr. Hüray Şirin Fidaner’i 50 yaşında kaybettik, 2002’de ve onun zamanında böyle sayfalar yoktu. Şunlar vardı ama:  http://hfidaner.20fr.com/ozgecmis.html Onun vefatından sonra oğlu Dr. Işık Barış Fidaner https://psikiyatrist.wordpress.com/tag/isik-baris-fidaner/ anne ve babasını kendi çevirileri arasında anlattı. Benim için bir psikiyatrist olan ablamın görüşü, yaklaşımı ve olgunluğu ile bir film anlatılınca ve yorumlanınca, bir filmin gerçekten nasıl güzelleşebileceği ya da farkılaşabileceği bilgisi ve tadı nasıl önemliydi! Fellini filmlerinin hepsini böyle izledim. İnşallah bir kısmına tanık olduğun bu günleri, sadece film gecelerini ve sabahlarını başka bir gün yazabilme gücü bulurum. Bu muhabbet tümüyle Padre Padrone’den çıktı, Babam, Ustam, birlikte izlenmiş bir filmdi. Benim söyleşimin başlığıydı, ve şimdi Sera’nın evindeki sinema salonunda afişi mevcut, tabii ki!.

VE NİHAYET BABAMLA SÖYLEŞİ’NİN BİRİNCİ KISMI:

Remzi-Saliha Şirin
  • Konusu insan hakları olarak saptanmış bir röportaj yarışması var, Cumhuriyet gazetesinin…
    • Ben insan haklarına inanmıyorum ki. 150 liram yoksa haberleşme hürriyetim de yok, tebrik de gönderemezsin 75 liran yoksa. Taahhütlü mektup 900 lira.
  • “İnsan hakları nedir “ diye ‘sormuyoruz. Ben yaşadıklarımızın bir kısmını biliyorum, bir kısmımı anlattıklarınızla biliyorum. Biz Ankaradaydık ve siz dört yıl Konya’ya gidip geldiniz. Üstelik bu biletleri biriktirdiniz de. Çok basit bir örnek bu. 1970 sıkıyönetimi döneminde İstanbuldaydınız, 1960 döneminde Yüksek Soruşturma Kurulundaydınız. 1980 öncesi sıkıyönetiminde N.Ö.’nün  adli müşaviriydiniz. Buralarda yaşadıklarımızı anlatmanızı istiyoruz. Bunları hiç kimseye anlatmadınız şimdiye kadar.
    • Doğru bunlar. Belimde Kırıkkale tabanca, elimde simit, bir çuval altın, para, bilmem ne dolu. Rezil olduğumuzun resmi, bir şey olsa bunlara. Jip dışarıda bekliyor, dışarı çıkamıyorum. Şu banka açılsa da, Galata Ziraat Bankası şubesi, götürsem, parayı yatırsam da, hürriyetime kavuşsam. İsmini unuttum, zabıtlarda vardır, bir D. vardı, ”8.5 miİyon liramız var, gel seninle bir düşükler bankası kuralım” diyor, o zaman 8.5 milyon lira ne demek. 16 kasadan toplanan para miktarı bu. Bunları zabıtla alıyorum, zabıtla teslim ediyorum.
  • Bu, 60 sonrası Demokrat Parti mebuslarının kasalarının açılması dönemi değil mi?
    • Evet, bir gün gittim 16 kasa açtım. Mesela bir gün kasa sahipleri geldiler. Kasalar ancak Londra’da tamir ediliyormuş. Zorsa zor, emir aldık bir kere, açacağız, bakacağız, nesi var, nesi yok. Ölçüyorduk cetvelle kasayı. Dört ayrı yerden oksijen kaynağı ile delik açıyorduk. İçeride perçinler eriyince kapak düşüyor. L.K.’nın hanımı gelmişti bir kere,”Hiçbir şeyim yok, hastam var, önce benim kasamı açın” dedi. “Bakın bekleyenler var, eğer onlar izin verirlerse önce sizinkini açalım” dedim. “Bir şey yok zaten” dedi. Kasayı açtık, masaya döktük, altınlar masaların kenarından taştı. Millet düşmesin diye, buğday toplar gibi onları masanın ortasında tutmaya çalışıyor. “Bir şey yok” denen kasadan bu kadar şey çıktı.
  • Çıkan miktarı hatırlayabiliyor musunuz?
    • Valla şu anda hatırlamıyorum, zabıtlarda vardır. Ben ilk defa tuğla şeklinde altını orada gördüm, şimdi banka reklamlarında da gösteriyorlar. Tuğla büyüklüğünde, üzerinde Londra yazılı altınlar.
  • O zaman kaç lira maaş alıyordunuz? 
    • O zaman yüzbaşıydım. Siz İslahliye’desiniz, sonradan Ankara’’ya geldiniz.  
  • 150 lira var mıydı?
    • Teğmenken 156 lira alıyordum, yüzbaşıyken 200 liranın üstündeydi herhalde, ama 300 lira yoktu bile. Kasalardan düğme gibi ne olduğunu bilmediğim şeyler çıkıyor. Bana kızıyorlar, bunlar da zapta geçirilir mi diye. Ne olduğunu bilmiyorum ki, ya zimmet çıkarırlarsa ne yapacağım? Neye benziyorsa yazın diyordum, kasadan ne çıkarsa onları aynen geçiriyordum ama kaç senedir ne söylentiler oldu, benim açımdan kötü hiçbir durum çıkmadı. M.İ.K.’nun tabancası falancada bulunmuş, şurada bilmem ne kaybolmuş, olur ya bir tanesi bankadaki zabıtları yırtar da bize zimmet çıkartırlar diye ödüm patladı. Aylarca gazeteleri takip ettim.
  • Babacığım, çok ortadan başladık, daha eskilere dönsek. Çocukluğunuza… Ben sizin salkım söğüt dikme hikayenizi çok severdim.
    • Bu da çok aptallık olur. Bizim köye giderken Dereli’den geçilir, caminin önünde bir tane söğüt var, tam Nazım Hikmet’in şiirlerindeki gibi. Dereli neresi, bizim köy neresi. Babama yalvarıyorum, bundan bir dal alalım diye. Babam,”Oğlum ben sana bulacağım, buradan taşımayalım” diyor. Kaç defa geçtik dibinden, alamadım.
  • Kaç yaşındaydınız o zaman?
    • O zaman ilkokula gidiyorum. Köyde ilkokul mu var, taa Giresun’un Alucra ilçesinin Hapu (daha sonraki adıyla Yükselen) köyünden, Samsun’un Terme kazasına geliyoruz. 10-15 gün yol yürüyoruz kızım. Babamın lafı üzerine kaldı bu iş. Ama her göç mevsimi oradan geçiyoruz, yemyeşil salkım söğüt, Dereli ‘nin deresinde dallarını yıkıyor sanki. Nazım Hikmet ‘in Salkım Söğüt şiirini sonradan öğrendim ve hep Dereli‘deki salkım söğüdü hatırlattı bana. Babam “bulurum” dedi ama bulmadı. Bizim köyde çayırlıklar var, kavaklık falan. Ben bir gün gittim, güzel bir söğüt dalı kestim. Bizim köydeki evin pınarının başında var ya. Ağaç hakkında fikrim yok ki benim. Söğüdü tuttum, kalın tarafını yukarıya getirdim, ince tarafını aşağıya. Dedem geldi, rahmetli, ”oğlum, söğüdü yanlış dikmişsin” dedi. ”Dede” dedim, “ben onu normal söğüt yapmayacağım ki, salkım söğüt yapacağım, dalları yukarıya doğru değil, aşağıya doğru bakacak “ dedim. “Oğlum, onun dalları yine yukarıya çıkar” dedi. Simdi bizim gölün başındaki söğüde bakarsan, gövdesinin aşağısı ince, yukarısı kalındır. Ben bunu K.K.’e’ anlatmıştım, bizim lojistik başkanı…
  • Eski Tunceli valisi …
    • Şimdi de Kırklareli valisi. Bunu anlattım, millet gülüştü. Sonra Ordu’nun ilan tahtasına, “salkım söğüt nasıl yetiştirilir, adli müşavir  Remzi Şirin’den sorularak öğrenilmesi”  yazdı. Bütün subaylar geliyor, çay kahve falan, o gün öyle geçti, işte.
  • Bir de arabadan düşme hikayeniz mi vardı bu göçler sırasında…
    • İkinci cihan harbi sıraları , ben ortaokul talebesiyim. Gaz yok. Köye giderken gaz götüreceğiz, elektrik falan yok. Bir güğüme gaz yağını doldurmuşlar, ağzını sarmışlar, o zaman naylon falan da yok, muşamba ile sarmışlar. Arabanın arkasında çuvallar, üstlerinde ben, kucağımda gaz güğümü. Dalmışım demek ki, çocukluk, güğüm kucağımdan düştü. Komando gibi ben de güğümün peşinden atladım. Bu arada beni unuttular, araba gidiyor. Babam, “sen çocuksun, sende aramazlar “ diye tabancasını bana vermişti. Bastım tabancaya. Duyup durdular da arabaya aldılar sonradan.
  • O zaman nasıl okuyordunuz?
    • Yazın giderdik kızım, okulların açılma zamanı. Güz olduğunda tekrar geri dönerdik. 15 gün yürürdük. Her zaman annem, babam da olmazdı, fındık toplamaya giden işçilerle gelirdik. Nerede bulursak, handa, yolda orada yatardık. İlkokulu Terme’de okudum, ortaokul ve liseyi Samsun’da. O zaman Terme’de ortaokul yoktu. Bir keresinde lisedeyken kızım, sömestr tatilinde Çarşamba’ya geldik Samsun’dan. Soğancının Mustafa var yanımda, Terme’nin en zengini. Hacı Kuzuların çocukları var, dört ya da beş kişiyiz. Çarşamba’da trenden indik, her taraf kar. Ne kamyon, ne otobüs var. Terme’ye gideceğiz. Elimizde kitaplar, tahta bavullar, içinde kirli çamaşırlar. Millete sorduk, “sizi götürürse Keklik Fuat götürür” dediler, eski bir jipi varmış. Keklik Fuat’ı bulduk, 25 lira istedi. Çarşamba ile Terme arası 21 kilometre. Bende, bir defa 25 liradan payıma düşecek olanı vermeye para yok, otelde kalsam, otelde kalmaya para yok. Trene vermişim olan paramı. Hısım akraba var orada ama onlarda da ben kalmak istemiyorum. Düşündün taşındım, Keklik Fuat gitmeyince çocuklara, “ben yürüyerek gideceğim” dedim. “Yol belli değil, iz belli değil nasıl gideriz” dediler. Yolun her iki tarafında da hendekler var biliyorsun kızım, bir ayağın kaysa, gidersin. Yola düştük, elimizde bavullar, en büyük, güçlü kuvvetli olan da benim, en önde karları küreyip yol açmak da bana düştü. Onlar benim arkamdan geliyorlar. Yorulduğumuz yerde, cebimizde üç beş kuruş varsa, onunla köy kahvelerinde çay içtik. Gece saat 2-3 gibi Terme’ye vardık. Babam afalladı. O zamanki şartlar öyleydi işte.
6 Ed.B Samsun Lisesi 1944-45
  • Bir de Giresun’un güzel caddelerine sokulmamıştınız ayaklarınız çamur diye…
    • Belediye zabıta memurları, Giresun ’un o zamanki en güzel tek caddesinden ayağımız çamurlu diye geçirmemişlerdi, sığır gibi güttüler böyle mahalle aralarından. Şehrin orta caddesinden bizi sokmadılar. O zaman annemle babam yoktu yanımda, işçiler vardı. Bozuk bir havaydı, bizi o yoldan yürütmediler.
  • Hukuk Fakültesine girişiniz nasıl oldu, var mıydı kafanızda böyle bir hedef?
    • Bende edebiyata karşı heves vardı. Evvela Dil-Tarih’in Türkoloji bölümüne burslu olarak kaydoldum. 1955 falan. Mutaassıp bir bölgeden gelmişiz. Bölümde 36 talebe vardı, altısı erkek, kalanı kız. Sigara ellerinde, halleri hoşuma gitmedi, burada okunmaz dedim ama edebiyatı da seviyorum. Babama yazdım. Babam, “Ora bitirilince ne olunuyor” dedi, “edebiyat öğretmeni olunuyor” dedim. “Oğlum, dipsiz külek gibi bir şey bu” dedi, “başka yere gir” dedi. Bir hafta falan okudum orada, kayıt paramı da geri aldım. Sıkıştırdım orada beni kaydeden adamı, burs falan da almamıştım. Gittim, hukuka kaydoldum. Benim olgunluk sınavım iyiydi, tıbbiyeye de girerdim, fakat hukuku seviyordum, oraya kaydoldum.
  • Neydi bu olgunluk sınavı?
    • Lise bitirme var. Liseyi bitiriyorsun fakat üniversiteye giremiyorsun. Olgunluk imtihanını vermek lazım. Benim olgunluk imtihanım İyiydi. Şimdi Altındağ’da cumhuriyet savcısı var, M.D., ben ve bir arkadaş daha, Yenidoğan’da bir odada kalıyoruz. Yemin ediyorum köpek bağlasan orada durmaz. Üç kişi on lira veriyorduk. Yenidoğan’dan yürüyerek Cebeci’ye gelirdim. Sonra baktım aileye de yük oluyorum, o zaman her şey de pahalı, ekmek kurudu mu falan atmaz, saklardım. Ekmek bulamadığım zaman ıslayıp onları yerdim. Baktım bu çekilecek gibi değil, lokantalar pahalı, 25 kuruşa doyuyorsun ama onu nereden bulacaksın, 3. sınıfta askeriyeye girdim. Babam, sömestrde eve gittiğim zaman ağladı, “oğlum ben seni büyük derelerden geçirdim, küçük derelerde mi boğacaktım, neden böyle yaptım?” dedi. “Stajı kolay, iş için beklemeyeceksin” falan dedim, teselli oldu.
  • O zaman askeriye harçlık veriyordu herhalde.
    • Tabii. Ayda 7.5 lira veriyorlardı. 26 Haziran 1949’da, Harbiye’de yatıp kalkıyoruz. İmtihan sonuçları asıldı dediler. Benim, Harbiye’nin önünden geçen Dikmen otobüsüne 25 kuruş verip Kızılay’a inecek param yok. Harbiye’den koşarak Cebeci’ye geldim. Baktım bütün fakültenin pencerelerine imtihan sonuçlarını asmışlar. İtişe kakışa herkes numarasını, sonucunu öğrenmeye çalışıyor. Ben göremedim. Öndeki bir arkadaşa sordum, ”şu 8997’ye bir bak bakalım geçmiş mi” dedim. Baktı, “geçmiş” dedi. İlk defa arkadaştan duydum. Fakat yine inanmadım. Kalabalık azaldıktan sonra tekrar baktım: 8997, geçmiş. Yine koşarak döndüm Harbiye’ye.
  • O zaman Ankara Hukuk, fakülteymiş tabii , bizim okuduğumuz dönemlerdeki gibi değilmiş…
    • Hirsch’de okuduk kızım. Onun olduğunu bilmeden, hukukta metod ve fikri haklar derslerini almıştım,”Sen deli misin, Hirsch’in dersleri alınır mı” dediler. Ben adamı tanımıyorum ki. Ernest Hirsch, Alman. Ticaret hukukunda, hukuk felsefesinde ondan çok istifade ettik. Hocanın bir talebeyi tanıması da mühim.
  • Dersleri Türkçe veriyordu değil mi?
    • Kızım, çok güzel Türkçe biliyordu. Ben onun kullandığı bazı kelimeleri açıp, sözlüğe bakarak öğreniyordum. Fakülteye ilk gelen o olurdu. Merdivenin başında gazeteciler vardı. Gazeteleri alırdı, ders zamanına kadar okurdu, ondan sonra bize derse girerdi. Tabii o gazetelerdeki hukukla ilgili olayları topluyormuş demek ki. Daha sonra, Hukuki Meseleler diye bir kitabı çıkmıştı, hep mecmualardan toplama olaylardı.
  • Hukuk Fakültesi  bittikten sonra ne yaptınız?
    • Haziran’da mezun oldum.Böyle olunca altı ay yedek subaylık yapmak varken biz üç ay yaptık. 3 ay stajı yaptık. Kura çektim, bana 4. Tümen çıktı, Demirtepe. Haritalarda Demirtepe arıyorum, Demirtepe yok. Bir adam ismi söylediler bana, Demirtepe’de çalışmış, yerini o bilir, ona sor dediler. Adam, “Remzi” dedi , “orası Gelibolu’nun bir köyüdür, haritalarda bulunmaz” dedi.
1949 AÜHF Baraj Gezisi
  • Annemle bu arada evlendiniz tabii.
    • Stajdan sonra evlendik. Eşyamız da bir yorgan, birkaç tencere tava falan. Önce İstanbul’a gittik. Bizim İbrahim, İbrahim amcan yani,  Selimiye’de askerdi, onu ziyaret ettik. Beraber, üçümüz bir resim çektirdik şipşakçılara. Sonra Sirkeci’den Gelibolu otobüsüne bindik, Bolayır’da indik. Orada ilk evimizi tuttuk. Bir kadının iki odalı bir evi vardı, bir odasını kiraladık. Yatak odası da orası, misafir odası da orası ,mutfak da orası. Kirası 10 liraydı. Tümen Demitepe’deydi. Bolayır-Demirtepe arası 6 km. Ben sabahleyin koşarak Demirtepe’ye giderdim, öğle yemeğine yine koşarak eve gelir dönerdim ama o zaman 63 kiloydum. Bir yokuş iniyordum, bir yokuş çıkıyordum, tamam. Demirtepe’de bir lojman verdiler. Elektriği, suyu hepsi içinde 7 .5 liraydı. Fakat tavanı çadırdan, çadırın üzerine de toprak dökmüşler. Fareler gezerdi , çadır bezi oynardı böyle. Benim elimde bir çuvaldız, farelerin ayağına batırırdım bezin üstünden, fare sıçrardı. Radyomuz yok, televizyon hiç yok. Sonradan 50 liraya bir eski radyo almıştık, bazen çalıyordu, bazen çalmıyordu.
Saliha-Remzi Şirin
Erkeğin-Kadının...
fullsizeoutput_50a
Hüray-Nuray
Muharrem İhsan
  • Sizin bir bıyık hikayeniz mi vardı bu yıllarda?
    • Bıyık hikayesi hep oldu da, senin dediğin daha sonraydı. Bir tane aksi H.A.var, tümen komutanı, tuğgeneral. O zaman 65. Tümen Gelibolu’dan İstanbul’a gidince, biz de 66. Tümen olarak Demirtepe’den Gelibolu’ya geldik. Hepsi uğraştı da en çok uğraşan o oldu. Bana iki tane emir imzalattılar. Kolordu komutanı Korgeneral İ.E. ve 4. Tümen Komutan vekili Tuğgeneral H.A. ”Türk ordusunun ‘modern şekli, bıyıksız şeklidir, bıyığınızı kesip bize benzeyeceksiniz” . Kolordu Komutanı yoktu ama tümen komutanına,  “ben piç değilim, size benzemem, anama babama benzerim” dedim. Yalan, değil. H.A. Millî Savunma Bakanlığı’na “bana hakaret etti” diye şikayet dilekçesi yazmış. R.K diye bir binbaşı tahkikata geldi, Ankara dan Gelibolu’ya, bıyık için. Harcırahlar falan işliyor tabii bu arada. “Dedin mi” diye sordu bana, “valla binbaşım, söyledim” dedim. “Bana bıyığını kestirip bana benzeyeceksin, dediği zaman, ben piç değilim, size değil babama benzerim” dedim. “Yahu Şirin, gel bunu değiştir.” İki gün kağıt makinamın üzerinde durdu. Bir arkadaş daha var, Haşim Bey, öldü Allah, rahmet eylesin, ısrar ediyorlar, gel bu ifadeni değiştir. Bir de A.G. var, tümen muhasebecisi , ”Şirin, bunun yerine başka bir cümle bul” deyip duruyor, üç kişi sıkıştırıyor beni. Daha o müfettiş gelmeden bir de şöyle bir hikaye oldu. Bizim telefon arızalıydı. Merkez şubesinden bir alaydan şahitler falan gelecekti, gönderilmeleri için telefon ediyorum. Tümen komutanı geldi. Ben hala bıyıklıyım. Şimdi bıyığıma bir şey demiyor, şikayet etti ya, nasıl olsa tahkikat yapılacak ben de cezamı göreceğim. “Bak şu saça” dedi.Saçım da nizami. Berber”‘ çağırdı oradan, getir şu aynayı dedi. Bana, “bak suratına, beğeniyor musun” dedi,  “ben astımın tuttuğu aynaya bakmam, siz tutun bakacağım” dedim, döndüm sırtımı. Bakacaksın diyor, bakmıyorum dedim, tut aynayı bakacağım. Bu hikaye böyle kapandı. Müfettiş geldi, kelimeyi nasıl değiştireceğiz? Dedim ki sonunda, “tümen komutanının bıyığını kestirip bana benzeyeceksin demesi karşısında, ben de insanların birbirine benzemesi bıyık meselesi değil, hormon meselesidir” dedim. Bunu bu şekilde zapta geçtiler ama bana bir ceza falan gelmedi.
  • Benim anılarımda iyi bir kolordu komutanı kalmış, savaş falan görmüş bir adam…
    • Tamam, kızım, anladım, hangi birini anlatayım, o kadar çok uğraştılar ki benimle. Şimdi İzmir’in F. sülalesinden birisi, ismini unuttum, ulaştırma bölüğünde nöbetçi. Radyodan veya gazetelerden Adnan Menderes’in Ankara’dan İstanbul ‘a geldiğini öğrenmiş nöbetinde, atlıyor özel arabasına, özel arabası da var tabii ,doğru İstanbul’a gidiyor. Menderes hangi otelde kalıyorsa, onunla görüşmüş, bir hafta sonra da dönmüş. Adam asteğmen. O zaman lise mezunları asteğmen olabiliyorlar. Tümen komutanı H.B. var ama çok iyi bir adamdı. Bir oğlu vardı. Onu da balık tutarken bir motor vurdu öldürdü, çok iyi bir adamdı. Onun zamanında oluyor bu hikaye. Bir asteğmenin nöbetinden firar etmesi ne demek yavrum. Ben asteğmeni tutukladım. O zaman ifadenin sonunda,” firar suçundan tutuklandı. Üst adli amiri nezdinde itiraz hakkı  olduğu bildirilmekle birlikte imzalandı” deniyordu. Asteğmen dedi ki, ”Üsteğmenim bu sana, çok pahalıya mal olur, sen beni tutuklayamazsın, ben firar etmedim, sadece Başbakan’ı görmeye gittim.” Yani gayet normal, sanki babasının evinden İstanbul’a seyahate gidiyor. Tutukladım, merkez komutanını çağırıp cezaevine gönderdim. Bu arada mahkeme salonunda “sen beni tutuklayamazsın” diye kafa tutunca, benim de deli zamanım, iki tokat attım buna. Tümen komutanı, “yapmasaydın” falan dedi. İzin kağıdı, falan yok, bölük komutanı zaten şikayetçi. Ondan başka hiçbir askere de tokat vurmuş adam değilim. Seneler geçti, ondan başka kimseye vurmadım. Anlasana bizim R., benim yanımda yazıcılık yaptı, ona sabrettim ben. Tabii bunu anlamak için dayıoğlu R.’yi tanımak lazım.Bu hikaye çok acı bir hikayedir. Bakanlıktan şöyle bir yazı geliyor: “4.Tümen Komutanlığı refakatinde görevli hakim kıdemli üsteğmen Remzi Şirin emekliye sevkedilmiştir. Gereğini rica ederim.” Kolorduya gelen yazı bu. Kolordu Komutanı ’N.A., Kolordu Komutanlığı’ndan Erzurum 3. Ordu Komutanlığı’na tayin edildi. Demirtepe’deyken bizim ilk tümen komutanımız. Ben üsteğmenim, o korgeneral ve o sene orgeneral olacak. “Allahaısmarladık” demek için benim odama geldi. Yanımda da kaymakam var, jandarma komutanı var, diğer hakimler falan var, çay içiyoruz. Biz ayağa kalktık tabii, veda etti hepimize. Ben peşindeyim. Tam kapıdan çıkarken elini omuzuma koydu “Şirin, bir yanlışlık var herhalde seni emekliye sevketmişler” dedi, “Fakat ben bunun üzerinde duruyorum, merak edilecek bir şey yok” dedi. Hırsız mıyım , ipsiz miyim, beni nasıl emekliye sevkederler? Ben vazifeden başka hiçbir şey düşünmüyorum ki, bıyıktan başka hiçbir gayri nizami tarafım da yok. Bir de o asteğmene bir tokat attım, başka bir şey yok. ” Bir cumartesi günüydü, o zaman cumartesi günleri mesai vardı. Eve gittim, annene anlattım durumu, üzüldü tabii , rengi falan attı. Elde yok, avuçta yok fakat ne kadar vicdanlı bir komutanmış o. Şimdi bir tane öyle adam varsa şerefsizim, namussuzum. Gidip Çanakkale valisiyle konuşuyor, emeklilik muamelesi tatbike kalkılırsa bu çocuk boş çocuk değil, diye oradan bana bir hazine avukatlığı ayarlıyor. Çanakkale’de hazine avukatlığı yapacağız. Cumartesi günü bir de orduevinde veda yemeği var. Haber gönderdiler, gidemedim. Kolordu komutanı resmen emekliye sevk edildiğimi söyledi. Sivil gitsem bir türlü, resmi gitsem bir türlü. Fakat en sonunda eve komutanın emir subayı geldi, “Kolordu Komutanı seni istiyor” dedi. Ezile büzüle orduevine gittim.
  • Resmi giysilerle mi?
    • Resmi gittim. T şeklinde bir masa kurulmuş. Generaller, albaylar, öteki uca doğru da diğer rütbeli subaylar. Gittim, selam verdim. Hemen paşalar bana bir yer açtılar. ”Çek bir sandalye” dediler. “Oğlum sana kaç defa haber gönderdik, neden gelmiyorsun” dediler. “Artık emekliye sevk edildim, bizim bu şerefli saflarda yerimiz yok” dedim. O gün yazıyı alınca, kolordu komutanım, Milli Savunma Bakanlığı’na bir yazı yazıyor: “Filan tarih falan sayılı yazıya karşılıktır. 4. tümen refakatinde hakim üsteğmen doğrudur, dürüsttür ve çok çalışkandır. Ne sebepten emekliye sevkedildiğinin bildirilmesini arz ederim.” Bugün, hiçbir komutan astı hakkında böyle bir yazı yazamaz, yazabilirlerse, şerefsizim. Bakanlıktan gelen cevap şu; işte bana o gün bildirdiler: “4. tümen refakatinde görevli, hakim üsteğmen Remzi Şirin’in kıdemliliğinin onaylandığı yazılacakken, zuhulen emekliliği onaylanmıştır, yazılmıştır. Bunun bu şekilde düzeltilerek gereğinin yapılmasını rica ederim. “Ben bir sene evvel kıdemli olmuşum, kıdemlilik muamelesinin de milli savunma ile hiçbir alakası yoktur. Bir üst komutan tasdik ediyor, kıdemli oluyorsun. Bakanlıkla ilişiği olan bir işlem değil. Bu şekilde, sicilde de bozukluk vardı herhalde bizi tuttular Deniz Kuvvetleri emrine tayin ettiler. Bugün Bahriye’ de çalışan bir çok hakim gemide çalışmamıştır, ben Yavuz gemisinde hakimlik yaptım. Lumbuzdan bakıyorum, İzmit karşımda.
  • Yüzme biliyor muydunuz?
    • Derelerde ne kadar yüzme öğrenilirse, o kadar biliyordum. Yavuz gemisi kıçtan kara.
  • Ne demek, o?
    • Kızım, istimini bir gemiden alıyor. Yani hareket kabiliyeti olmayan bir gemi, karargah olarak kullanılıyor. Bir mayın filosu karargahı içinde, harp filosu karargahı içinde. 7 kat gemi ancak iki katını görebiliyorsun. Birinci Cihan Harbi’nden kalma, kedi kadar fareler geziyor ortalıkta. Onlar da Birinci Cihan Harbi’nden kalmış gibi, bembeyaz, kedi kadar. Diyorlar ki Yavuz’da nasıl yazı yazıyorsun? Koskoca gemi, sallanma yok ki. Bir gün balık tutuyorum, o zamanki Donanma Komutan Vekili F.K. geldi yanıma, tümamiral. İki tane karagöz tutmuşum’, “denizde balık bırakmayacaksın” diye dalga geçti. “Komutanım size vereyim isterseniz bunları” dedim,  “yok, sen onları çocuğuna götür” dedi, 
  • Ne kadar kaldınız Yavuz’da?
    • Bir sene kadar kaldım.  Ondan sonra üs komutanlığına tayin ettiler. Yavuz’da çalışanlara çifte tayın bedeli var. “Ben de denizde çalışıyorum, bana da çift tayın bedeli verin” dedim, “sen karacısın” dediler. “Yahu aynı kanun, ben sizinle birlikte çalışıyorum, sizden daha az para alıyorum, üstelik sizin izniniz var, her cumartesi pazar İstanbul’a gidiyorsunuz, ben burada kalıp çalışıyorum. Müracaat ettim. Bana bir defa çifte tayın bedeli verdiler ve arkasından karaya tayin edildim, üs komutanlığına. Orada ev istedim, dediler, denizdekilere ev vermiyorlar, karaya tayin edildiğim zaman, çifte tayın bedeli yok, bari lojman verin dedim. Uğraşıp bir lojman hakkı aldık. Yavuz da Gölcük’teydi. 
  • Dumlupınar Denizaltısı’nın batışı ile Üsküdar gemisi faciası  da o yıllarda olmuş sanırım.
    • Üsküdar faciasında bizim üst katımızda oturan bir komşunun kızı da ölmüştü. (Üsküdar vapuru faciası ya da Körfez Faciası, 1 Mart 1958’de İzmit Körfezi’nde  aynı adlı vapurun fırtınada alabora olup kısa sürede batması sonucu resmi rakamlara göre 392 kişinin yaşamını yitirdiği, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül sivil deniz kazasıdır.) Gelibolu’dayken  de Dumlupınar battı. (TCG Dumlupınar, 4 Nisan 1953 günü I. İnönü denizaltısı ile Akdenizdeki NATO Blue Sea tatbikatından dönerken 86 kişilik mürettebatı ile batan Türk denizaltısıdır. ) Türk Donanması’na 16 Kasım 1950 – 04 Nisan 1953 tarihleri arasında hizmet etmiştir.
Remzi Şirin
  • Üsküdar’ın yaralı kurtarma operasyonu sırasında bahriyenin de hatası olduğu söylenirdi . Pervane ile deniz taramışlar. O gün çok rüzgarlı bir havaydı. Mahkemeye geldim, üst kata çıktım, baktım İzmit Körfezi allak bullak. Yine bir cumartesi günüydü, eve geldim. İhsan Bey’in liseye giden kızının öldüğünü de evde öğrendim.  Aşık Veysel’in bir şiiri vardır, Dumlupınar faciası üzerine, seksen bir kişi öldü orada da.
    • Ben Gölcük’teyken’ C.B.  harp gemileriyle yurtdışına, herhalde Libya’ya gitmişti. Ben gemileri giderken gördüm, hepsi su üstünde. Gemiler Gölcüğe dönüşte, Tütün çiftliği’nin açıklarına demirlemişlerdi, neredeyse batacaklar. Deniz Kuvvetleri’nin bir talimatına göre, yurtdışından gelen gemiler, üç kişilik bir heyet tarafından aranır, bu üç kişiden biri de hakimdir. Gemiler benim nöbetimde Gölcüğe geldiler, aramaya ben gidecektim fakat gemi komutanları, “bu karacı gelirse bizi mahveder” dediler. A.U.’ın emriyle nöbet çizelgeleri değiştirildi, arasam o emri bulurum, beni nöbetten çıkardılar. Sonradan amiral olan N.Ö.’yı nöbete soktular, T. A.’lerin duruşma hakimi. Tabii gittiler, gemilerde bir şey yoktur diye zabıt tuttular. Ertesi gün subaylar, astsubaylar Vita tenekeleriyle İstanbul’a, İzmit’e kahve sevkederken yakalandılar, çoğu mahkemeye verildi.
  • N.Ö.’nın  bir yüzük hikayesi olmuştu, sizin dosyalarınız arasında görmüştüm.
    • N.Ö. şikayet edilmişti. A.B. vardı. Deniz istihkam inşaat grup komutanı. Onun hakkında tahkikat yapıyordu. Yüzük, küpe, kravat aldı diye şikayet olmuş. Hakkında takipsizlik kararı verildi. Tahkikat yapıldı. Gelen bakanlık yazısında aynen şöyle diyor: “Hakim binbaşı N.Ö. Amerika dönüşü hakkında tahkikat yaptığı A.B.’den bir çift küpe ile bir kravat aldığı tesbit edilmişse de hakkındaki tahkikatı yine bitarafane yaptığı anlaşıldığından hakkında tahkikat yapılmasına izin verilmemiştir.” Bende bunların hepsinin emirleri var. Sonradan bu adam amiral oldu.
  • İstanbul 1 numaralı sıkıyönetim mahkemesinin kapatılma yazısının altında da onun imzası var, değil mi?
    • Evet, imzası var. Talat Turhan’ın kitabında var o karar. 1982 Anayasası’nın 70. maddesi aynen öyle diyor: “Her Türk kamu hizmetine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiç bir ayrım, gözetilmez.” 1293(1876) sayılı Memalik-i Devlet-i  Osmaniye Anayasası’nın 19.maddesi yine aynen şöyle diyor: “Devlet memuriyetinde umum teba ehliyet ve kabiliyetlerine göre münasip olan memuriyetlere kabul olunurlar. “491 sayılı, yine 1945’deki T.C.Anayasasının 92. maddesi: “Hukuk-u siyasiyeye haiz hür Türk ehliyet ve istihkakına göre devlet memuriyetinde istihdam hakkını haizdir.” Şimdi, benim 41 sene 5 ay hizmetim var. Bu hizmet üzerinden emekliye ayrıldım. Partiler, daima kendi adamlarını etraflarında topluyorlar, kendilerinden olmayan kimseye hak hukuk tanımıyorlar. Yani benim meslek hayatımdaki müşahadem bu. Kolundan tuttu, C.D.’yi attı. Onun ne kabahati vardı? Suçu neydi? Nasıl aldı, nasıl attı? Demek ki dudaklarımın hareketine bağlı her şey.
Babam, Annem ve ablam…
Babam ve ablam
  • Sizin de öyle olmadı mı tayinleriniz?
    • Ortaokulu olan yer istedik, bizi ilkokul olan yere tayin ettiler. Lisesi, üniversitesi olan yer istedik, bu sefer bilmem nereye tayin ettiler. Benim dayımın oğlu İsmail “sen dayının cenazesine gelmedin diye bana küs durur”. Ben Konya’da 2.Ordu’nun adli müşaviriydim, fakat dayın öldü diye bana telefon geldiği zaman cebimde beni Samsun’a götürecek otobüs param yoktu. Onun için gidemedim. Hatta, o hafta ben evime de gelemedim, Ankara’ya, ama çocuk bilmez ki. Ben kıdemli  albayım, nasıl olur da Samsun’a gelemez. Gidemedim işte. Annen o zaman Küçükesat postanesinden 11.000 lira çekecekti, bulamamışlar da “ertesi gün gel” demişler. Teğmenken ilk maaşım 156 liraydı, etin kilosu 180 kuruştu, 90 kuruşa yarım kilo kıyma alıyorduk. Şimdi 156 liraya Gırgır’ı bile vermiyorlar. İlk tayin ‘Demirtepe, oradan sonrası neydi? Demirtepe’den Gelibolu’ya indik. Gelibolu’ dan Gölcüğe tayin ettiler, üç sene orada çalıştım. Oradan, senin doğduğun yere gittik, İslahiye’ye. Şimdi orada M.Ö.’nün  kayınpederi  C.Ç. var  tugayda. Yapmadığı namussuzluk, edepsizlik yok. Askerlik midir, bar mıdır, saz mıdır, askerlikten gayri bütün dalavereler dönüyor. Yazılarını falan bulurum. Böyle askerlik olmaz dedim, böyle tugay da olmaz dedim, zırhlı tugay. Irak olayları dolayısıyla oraya gelmişiz. Bir gün bir telgraf yazdım: “Tugay komutanı C.Ç.şöyle şöyle suistimaller yapmaktadır. Topluyor subayları astsubayları, oraya kızlar getiriyor biryerlerden, şunun külodunu çıkarana 15 gün izin, sütyenini çıkarana 20 gün izin, bilmem ne. Bar kızlarını getirip komutan lojmanında yaşatıyor. Bunu ben şikayet ettim, şu şu suçlardan gereken soruşturmanın yapılması, eğer söylediklerim hakikat hilafı ise üstünü ve amirini yalan yere şikayet etmekten benim hakkımda gereken soruşturmanın yapılması… 7.Kolordu Komutanlığı’na yazdım, Komutanlık o zaman Malatya’da. Oradan C.G.’e  gitmiş. Onun yazısı hala durur: “C.Ç. hakkındaki tahkikatınız falan yere gönderilmiştir, bilgi edinilmesi, diye. Bunu açığa aldılar. Ağlayarak İslahiye’den ayrıldı. Son paramı da telgrafa vermiştim. Çeken adama dedim ki, “Telgraf dışarıya çıkmayacak. Bana Giresunlu sabıkalı Remzi derler, eğer dışarı çıkarsa seni jipe koyar mayın tarlasına atarım”. “Yok yüzbaşım bunlar gizli , ben biliyorum” dedi. Genelkurmay’dan tahkikat için bir general geldi, soyadı Ç. İdi.Genelkurmay adli müşaviri. Şimdi Keşan’dayız, Genelkurmay Başkanı C.T. geldi. Merkez Komutanı var bıyıklı, bir de ben. Merkez komutanını bıyıklı diye yanından kovmuş, bana bir şey söylemedi. Tümen komutanı, kurmay başkanı “Şirin, sen bu sefer atlattın, fakat dönüşteki uğurlama merasimine katılma” dediler. Bir de O.G., pilot, “Katılma yoksa karnına asayı takacak, seni sıradan atacak” dedi. C.T. beni tutup sıradan atacakmış. “Elindeki asayı alıp dizimde kırıp atmazsam şerefsizim” dedim. Uğurlama töreninde sıra bana geldi, herkesin gözü bende. Bakalım C.T. Şirin’e ne yapacak? C.T. tuttu elimden, o zaman 90′ kilodan fazlayım, beni yerimden oynatamadı ama beni denedi. Sonra ötekilere geçti. C.T. deli dolu adam, kazasız belasız bitti tören. Millet şaşırdı, bu adam bütün bıyıklıları kovalıyor, neden bana bir şey demedi. Samsun Lisesi’nde benim milli güvenlik hocamdı dedim. Ben Yüksek Soruşturma kurulunda çalışırken C.T. 1. ordu komutanıydı. Yassıada’ya gidip gelirken tanıyor, bir göz aşinalığı var tabii. , O deliyse, delinin biri de benim. O, bana bıyığını kes diyen adamı bir gün Çakırağa yokuşunda yolunu kesip vuracaktım, bu kadar beni tahrik etti, bana hakaret etti bu herif. Sonra mani olundu.
  • Yüksek Soruşturma kurulu üyeliği biz İslahiyedeyken oldu değil mi?
    • Evet. Ankara’ya geldiğimde cebimde tam 53 lira param vardı. Mal beyanında bulun dediler, 53 liram vardı.Sonradan harcırah vermeye başladılar. Bir de yalnızca Yüksek Soruşturma Kurulu Üyeleri’ne Emlak Kredi Bankası’ndan 2500 liralık kredi açtılar. Milli Birlik Komitesi’nin kararıydı bu. 2500 lira bizim maaşımızla ödenir mi? O parayı korkumdan çekemedim ben. M.H.A. vardı, Amasya’dan gelmişti kurul üyesiydi. “Şu parayı al da yiyelim” derdi. Yüzbaşı maaşıyla 2500 lira ödenir mi?
  • O zamanlar az çok olayın içindeydiniz. Daha sonra DP’li milletvekillerine işkenceler yapıldığı yazıldı, söylendi; Bunların doğruluk payı nedir sizce?
    • Mektupları, eşyaları Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nda sansürden geçerdi. Yassıada’ya gelirdi. Sahile indirirlerdi. Herkes, vekili, mebusu, çuvalını sırtına yükler kendileri taşırlardı. Askerler taşımazdı. Buna tanık oldum. O zaman 27 Mayıs sigarası çıkıyordu, bir tanesi bile bu sigarayı içmedi. Kantinlerde hiç bir sigarayı satmayıp bu sigarayı sattılar, yine de alan olmadı. Hani bir Mülkiyeli demiş ya, “Hürriyet dedik cop yedik, 27 Mayıs’ı yaptık, bok yedik. ”

1 Yorum

Filed under Şey

One response to “Remzi Şirin ile Söyleşi – 7 Mayıs 1989, Ankara – 1. Bölüm — Nuray Göktaş”

  1. Geri bildirim: Remzi Şirin’le Söyleşi – 7 Mayıs 1989, Ankara, 2.Bölüm | YERSİZ ŞEYLER