Remzi Şirin’le Söyleşi – 7 Mayıs 1989, Ankara, 2.Bölüm — Nuray Göktaş

Teyzem dedemle ilgili yazdı — IBF

Kaynak: Yol Hikayeleri

Bkz 1. bölüm

Remzi Şirin’le Söyleşi – 7 Mayıs 1989, Ankara, 2.Bölüm

İnsan tabii yıllar sonra kendisine, ailesine, yaşamına çok farklı açılardan bakabildiğini, anlayabildiğini, hatta tahlil edebildiğini düşünüyor. Bunun her seferinde sadece sizin düşünceniz olduğu fikrini unutmamanız gerekiyor ne yazık ki! Anneniz, babanız, eşiniz, evladınız, kardeşiniz veya arkadaşınız, hangisi olursa olsun herkes, hep size hak da verseler kendilerine inanacaklar ve hayat başka türlü mümkün değil belki de…

BABAM REMZİ ŞİRİN SÖYLEŞİSİNİN İKİNCİ KISMI

  • Kurul üyeliğiniz ne kadar sürdü?
    • Bir yıl falan…
  • Yapılan soruşturmaların gerçeklik payı ne kadardı?
    • Bana göre bunların hepsi hırsızdı. İçlerinde namuslu adam çok azdı. Hepsi zengin adamlar. Bugün bir Ziraat Bakanı N.Ö.’in Pendik’teki evini döşemek için, Konya Ovası’nı parselleyip satmak lazım, o kadar şaşaalıydı.
  • M., P. ya da Z.’nun kasalarını açmanız gibi bir durum oldu mu?
    • Hayır, onları bilmiyorum. Sizler Islahiye’de olduğunuz için beni her yere gönderiyorlardı. Kilis’e, Gaziantep’e, İstanbul’a… Bir gün İstanbul’a gidiyorum, O. E. beni çağırdı, “Şirin, H. P.’ın Bahçekapı Sümerbank alım satım müessesesinde bir dostu varmış, onun üzerinde biraz dur” dedi. İstanbul’da diğer işleri bitirdikten sonra Bahçekapı’ya gittim. Evvela asansörün yanında oturan kapıcıya, şu isimde biri var mı, diye sordum.. Var ama herhalde şimdi izinli, dedi. Personel şubesine çıktım, kerli ferli biri oturuyor. Beni de soğan müteahhidi gibi karşısında görünce Kurul üyeliğini pek yakıştıramadı bana. Kimliği görünce inandı. Kızın dosyasını şöyle bir okudum. Bazılarının suretini istedim. H. P.’ın İstanbul’a geldiği tarihler ile o kadının izin aldığı tarihler aynı. Hamile kalmış, çocuk düşürmüş, raporlar falan var dosyada. Kadınla görüştük daha sonra H. P.’la nasıl tanıştığını sordum. P. Ziraat Bankası Müfettişiyken, O da Ziraat Bankası’nda çalışıyormuş, orda tanışmışlar. Fakir bir ailenin kızı. Bir bakanın yapacağı iş değil bu. Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nun 15. maddesinde şöyle, bir hüküm var: “Yanlarında asker iskan edilecek, konaklatılacak kimselerin sıhhat ve memuriyetleri, içtimai vaziyetleri ne olursa olsun bunlar arasında hiç bir ayrım gözetilmez. Evlerinde erkeksiz yaşayan kadın ve kızların evlerinde iskan ve konaklama yapılamaz.” Harp zamanında bir köye gittin, askerlerini barındırmak için oradaki evlerden istifade edeceksin ama eğer bir evde bir kadınla, kızı varsa o eve asker sokmuyorsun, yasak. Namusa, şerefe, haysiyete bu kadar önem veriyorlar. Ama bu adam bu kızı kandırıyor, envai çeşit namussuzluğu yapıyor.  Yassıada’ya gittiğim zaman söyledim, ”Sen falancayla şöyle şöyle yapmışsın, yurtdışına göndermişsin”, ”ben ailesine düşkün bir kimseyim, asılsız bu iddialar” dedi. Ama şimdi siz cüzdanınızı çıkarsanız, o cüzdanda daima taşıdığınız bir resmi varmış dedim. Gösterme teşebbüsünde bulunmadı.
  • Daha sonra H.F.G. olayı da oldu . Bu kişilerin özel yaşantıları bizi o kadar çok ilgilendirmeli mi sizce?
    • Kızım, evvela bir namus lazım, şeref lazım. Millet çoluğunu çocuğunu bırakıp cepheye gidecek, bu o… çocuklarına güvenip çoluk çocuk bırakılır mı yavrum. Bunlar bence bir devlet adamı için mühim olaylar. Bütün karayollarının, su işlerinin vasıtaları A. M.’in Aydın’daki çiftliğinde çalışıyor, yolunu yapıyor. 4. Tümen’e iki kere tayin oldum, bir teğmenken, bir de binbaşıyken. Gelibolu’dan Keşan’a ilk gidişimde sonbahar. Millet odun kömür derdinde. Yüzbaşı E. . “Binbaşım, odun kömür yazıyoruz, askeriye alıp getirtecek, ister misin” dedi. “Bana bir ton odun yaz ama kömür aldım” dedim. Eve teslim, 25 lira tonu. Tonu 25 liradan eve teslim linyit, olacak şey mi? Nereden aldın binbaşım dedi. O sırada da orduevi inşaatı devam ediyor.  “Orduevinin temelinde linyit çıkmış,  müteahhit dökmeye yer arıyor, eve üç ton getirdiler, bize bu kış yeter” dedim. Hemen listeler yırtıldı, Tümen komutanına gidilip durum anlatılmış, merkez komutanını çağırmış Tümen komutanı. Merkez komutanı Sivaslı V. K., “Git şu müteahhiti bul bana getir” demiş. Müteahhidi bulamamışlar, orduevinin temeline gidip bakmışlar, kömür yok. Sonra işin  şaka olduğunu anladı. Bir gün, ben de vardım, kolordu komutanına,  “vallahi komutanım ben bu tümeni orduevinin temelinden çıkan linyitten ‘biz de isteriz’ diye kapımda kuyruğa giren personelle idare ediyorum” dedi. Daha dün, pide aldım geliyorum. İki jandarma üsteğmen konuşuyorlar. 60 milyon liraya bu mahalleden daire alacaklar, hesaplama yapıyorlar. Kızım, bir üsteğmenin 60 milyon liraya ev alması ne demek. Ailesi, zengin olanlar vardır, ona bir diyeceğim yok. Lojmanı var, üsteğmenin şimdi ev almayı düşünecek zamanı değil ki bir kere. Ben 29 Ağustos’ta kredi alıp ev sahibi oldum, 30 Ağustos’ta emekli oldum, hala borç ödüyoruz biliyorsun.
Cevdet Sunay’la
Cemal Tural’la
Cevdet Sunay’la
Faik Türün’le
Süleyman Demirel’le
  • Benim asker kızı olarak tanık olduğum bir şey de asker kullanma olayıydı. Camını askerlere sildiren kadınlar hatırlıyorum Erzurum’da.
    • O hep olmuştur, önceden emir eri vardı. Sonra o kaldırıldı, onun yerine 150 lira emir eri parası verilmeye başlandı, hala 150 liradır bu para. Daha sonra ismi değiştirilerek posta oldu.
  • Fenerbahçe’de Ş. Y.’nun çocuklarına bakan posta eri vardı, hatırlıyorum.
    • Geliboluda 29 Tümen Komutanı’ydı, Jandarma Genel Komutanlığı falan yaptı, sonra da Halk Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği’ne Başladı.
  • Bir de sizin ünlü şakalarınız var, bütün arkadaşlarınızın dilinden düşürmediği deyim yerindeyse eşek şakaları…
    • M. G. vardı Keşan’da, kaplumbağadan ödü kopardı. Bir gün alarm verdiler. Zatıbey koruluğuna çıktık. Güzel bir kaplumbağa gördüm, yakalayıp paket yaptım onu. M’e ördek falan gelirdi sağdan soldan. A.İ.D. vardı, jandarma bölük komutanı, onun bir jandarmasıyla M.’in evine gönderdim paketi. Masanın üzerine, koymuşlar, paketi açmaya başlayınca kaplumbağa sıkılmış, içeriden hışırtılar gelmeye başlamış. Karşılarında kaplumbağayı görünce çoluk çocuk dışarıya uğramışlar.
  • Konya’da bir albay vardı, depremden korkan.
    • S. A. ,kat nöbetçisinden odasının anahtarını alır, odasına girer, yatağın altına girip yatağını sallardım. ‘Deprem vaaar’ diye pijamalarla dışarı kaçardı A.. Kat nöbetçileri gülüşürler, küsmüştü bana. La ilahe illallah  diyerek kendini bir dışarıya atışı vardı. M. Ö. da vardı, birlikte yapmıştık. Neyzen Tevfik’in bir dörtlüğü vardır:“Delikli demirin vurmazı olmazArdına geçip de göz uydurmalı
      İnsanoğlunun kanmazı olmaz
      Özünü bilip de söz uydurmalı.”  Şaka yapacağın kişinin zaafını bil yeter ki.

      M.G.’e bir transistörlü radyo çıkarmıştık Cola’dan, o dönem hediyeler veriyorlar. (Cola şişesinin) Mantarının altına ‘transistörlü radyo’ yazıp kapattık ve M ’e gönderdik. M. bayiye gidiyor, Bayi, “çakmak var, makas var, radyo yok binbaşım” diyor. M. “radyom” diye tutturuyor. Bayi bana diyor ki, “dükkanda kullandığım bir radyo olsa verecektim, inan binbaşım”. Fabrikaya mektuplar yazıyor, resmi cevaplar geliyor, çok sonra şaka olduğunu anladı. Halbuki bu şakanın fikri benden de, mantarın altına yerleştiren şimdi Askeri Yargıtay Üyesi V. Ö., transistörlü radyo yazanda. Şimdi Alanya cumhuriyet savcısı, o zaman asteğmen C. T. İhale benim üzerimde kaldı yine.Hasankale ile Horasan arasında Çobandede vardı, orada tatbikattayız. Sabaha kadar kumar oynarlar. Kolordu Komutanı da var. Ona yapmıyordum da oturanları bacaklarından sandalyenin ayağına bağlardım, heyecanla farkına bile varmıyorlar. Yer değiştirmeye kalktıklarında sandalye de kalkıyor onlarla birlikte. İstihkam şube müdürü vardı, kumarcının tekiydi, aynı çadır da kalıyorduk. Çadırın önüne tuzak kurup onu tuzağa düşürmüştüm ama ayağında mes gibi kocaman çizmeler vardı ve kapan bir şey yapamamıştı tabii. 
  • T.A. ,F.G. olaylarında neredeydiniz?
    • Müfettiştim, İzmit’teydim. Siz Ankara’daydınız, Serçe sokaktaki evde.
  • Artık 12 Mart’a gelelim. Hasan Kıyafet’in fıkralarında sizinle ilgili bir olay anlatılıyordu. Komünist kimdir olayı…
    • Doğru o olay. Polisler tanıklık yapıyor ve komünist diyorlar sanıklara hemen. “Kimdir komünist” dedim, ne Shakespeare’si kaldı, ne Mozart’ı, ne Beethoven’i…Turhan Selçuk da karikatürünü çizmişti bu olayın.
  • Mahkemenin kapatılma tutanaklarında, sanıkların sizden “baba” diye söz ettikleri yazılıydı, size neden “baba” diyorlardı?
    • Kimseye kötü muamele etmiyorduk ki, elimizden geldiği kadar işkence yaptırmadık. Her şeyi göze alıp onların hakkını hukukunu koruduk. Dosyalarının 1 numaralı mahkemeye gelmesini istiyorlardı, çünkü orada, en azından dertleri dinleniyordu. O zaman, Ömer Ayna hakkındaki gerekçeli hükümde de belirttiğimiz gibi Türkiye, üç beş talebenin hareketiyle yıkılmaz, anayasası ihlal edilmez. Türkiye ne bir Kuveyt şeyhliğidir, ne de bir Orta Amerika devletçiği. Millet köşe kapmak içim keyfi idam kararları verdi, A.A.  gibi adamlar. A. A. Çayanlara idam kararını verdiği zaman karardan beş gerekçeli kararı ciltletmiş, F. T.’e göndermiş. F. T. de bu kararları kabul etmeyerek geri göndermiş. Bana, “Abi, arkadaşlarına verir diye kararı ciltlettim, geri gönderdi, bu olur mu” diyor. Siz, resmen komutanlığa bu kararı gönderdiniz mi dedim, evet dedi. “Komutan, fındıkçı fıstıkçı mı da sizin gönderdiğimiz karar kağıtlarını külah olarak kullansın, gönderdiğin yeterli olduğu için iade etmiştir” dedim. Şimdi A. A. Yargıtay Birinci Daire Başkanı. Bütün bunun gibi uşaklar köşe başlarını kaptılar. Partiden adamın var mı, uşak mısın, istediğin yere gidersin. A.A. önce benim yanımda, 1 Numara’da çalışıyordu. O’na bir tane bile dosya vermedim ben. Sonradan 3 numaralı mahkemeyi kurdular, oraya tayin ettiler.
  •  60,70 ve 80’i oldukça içerilerde yaşadınız, İnsan hakları ve hukuk kuralları açısından değerlendirdiğimizde, bir sıralama yapabilir misiniz?
    • Kızım, yine Neyzen Tevfik’in bir şiiri var: “Türkü yine aynı türkü, sazlarda tel değişti/ Yumruk yine aynı yumruk, bir varsa el değişti.” Bana soruyorsan hiçbir fark yok. 27 Mayıs’ın daha insani olduğunu söyleyebilirim belki. Sonradan iddia edildiği gibi yüzlerinde sigara söndürme gibi olaylar olduğunu sanmıyorum ama İstanbul’dan, Yassıada’ya gitmek üzere motora bindirilirlerken kıçlarına tekme atan olmuş subay ve astsubaylardan. A.M ikide bir Yassıada Komutanı’nın odasına geliyor. Hatta o gelirken, ben kalkardım. Komutan, “Hiçbir derdi yok” derdi, “senin oturduğun yere oturacak, oradan İstanbul’u seyredecek.” Ben, A.M.’in kapısında nöbet tutan teğmenlerle konuştum, Kuran-ı Kerim’i ters kor, böyle bakar. Önündeki  Kur’an ters duruyor. ‘Adnan Menderes ne yapıyor’ dedikleri zaman, Kur’an okuyordu dedirtecek. Duvarlarda sinek avlamış sürekli. Laf atarmış teğmenlere. Cevap vermek yasak olduğu için cevap vermezlermiş. Son günlerdi, bir tahkikatta onun ifadesine lüzum hasıl olmuştu. Bir üsteğmen onu ifadeye getirdi. Elinde bir kağıt vardı, kağıdı altına koydu, hüviyetini tesbit ettik, soracağımızı sorduk, imzaladı ama gözü benim kadın zabıt katibindeydi. Gözüyle onu rahatsız etti ve ben önüne bakması konusunda uyarmak zorunda kaldım. Kalktı, altındaki kağıdı aldı, kapıyı bulamadı, üsteğmen koluna girip götürdü. Tam şaşırmıştı yani. Saçlarının boyası çıkmış, sakalları uzamış, acayip bir adam olmuştu. Yalnız sonradan gördüğünüz başbakanlarla mukayese edersek, A. M. hepsinden üstündü. Bunlarla bir araya getirdiğim zaman ona yazık olduğunu düşünüyorum.
  • 12 Mart ’ da işkencenin dozu nasıldı?
    • İşkence vardı. İlhan Selçuk Ziverbey’i anlattı, Talat Turhan anlattı. Bir gün, geç saatlerde mahkemeden çıktık R. K. ile birlikte. Ramazandı, oruçluydum. Selimiye’deyiz, Dışarı çıkarken koridorda bir gençle karşılaştık. Etrafında polisler, eli arkadan kelepçeli, ağzında sigara. Yürüyemiyor çocuk, ne kadar dövdülerse. Koluna girmişler, sigara küçülmüş, ağzını yakıyor, elleri bağlı sigarayı atamıyor. Sigarayı tükürdü. Son sıkıyönetimde de çok işkence yaptılar. Külçe halinde nizamiyeye adam gelirdi, külçe halinde, 78-79 yıllarında. Gözetim emirleri imzalanmıştı, ben sonradan doldurup gönderiyordum ama iskenceye maruz kalmış olanları bana bildiriyorlardı, şöyle bir not yazıyordum: “Muayene ile cezaevine alınacak. Hakkında tanzim edilen tabip raporundan bir nüshası cezaevindeki dosyasına konulacak, bir nüshası da komutanlığa gönderilecek.” Bunların hepsi işkence görmüş adamlar. Bunu böyle yazıyordu ama bundan komutanın haberi yoktu, ek olarak koyuyorduk. Komutan bir gün gelen giden evraka bakarken bir sürü rapor ilişmiş gözüne. Bakmışlar, ‘cezaevinden şu tarihte gözetim altına alınmıştır, raporu ekte sunulmuştur’ diye bir sürü yazı. N. Paşa beni çağırdı. ‘Şirin, bize cezaevinden bir sürü tabip raporu geliyor, bunlar nedir’ dedi. Komutanım külçe halinde adamlar getiriyorlar buraya, ölseler hesabını bizden soracaklar, hiç olmazsa doktor raporu olsun ki bizdeki durumu bilebilelim ‘ dedim. ‘Yok, yok, bunlara hiç lüzum yoktur’ dedi bana. Ben yine kaçamak ara sıra yapıyordum ama sonra o notlar yazılmamaya başladı. 0 zamana kadar çok rapor toplamıştım işkence yapıldığına dair.
  • 12 Eylül’e daha sonra dönelim. Mahkemenin kapatılması olayına pek giremedik çünkü.
    • Mahkeme daha kapatılmamıştı, Fenerbahçe’de bir kokteyl verilmişti. 0 zaman tahliyelere başlamıştık. F.T.’ün bundan dolayı bana kızdığının farkındayım. Yanıma geldi ve ‘Şirin’le yakında kılıçları birbirimize çekeceğiz’ dedi. Bana paşaların yanında laf attı. ‘Komutanım benim kılıcım yok’ dedim, ‘ben buraya gelirken kanunla geldim, kılıçla gelmedim’ dedim, ‘Şirin’im alınma, şaka yapıyorum’ dedi. Böyle bir dokundurması olmuştu. Sonra mahkemenin kapatılması için teklif yazdılar. Genelkurmay Bakanlığına yazdı, Bakanlık da kabul etti. Dosyaları A.A’a teslim ettik. Bunların namazı kılınmaz aslında. Alçak herifler bunlar. Adalet kim, bunlar kim… Hani, zaptiyeler bir vatandaşı ite-kaka götürürken Şair Eşref, ‘yazık değil mi’ demiş. Zaptiyeler,  ‘delidir, tımarhaneye götürüyoruz’ diye cevap vermişler. Eşref, ‘Delinin tımarhanede ne işi var, devlet işlerinde hiç mi münhal kalmadı’ demiş ya, onun gibi. Bütün devlet daireleri, köşe başları bu heriflerle dolu. Deniz Gezmiş’in idamını isteyen iddianameyi yazan İ. Ş., Keşanda silik bir yüzbaşıydı. Kore’de kaçakçılık işlerine bulaşmış. Ama bugün Tuğgeneral ve Askeri Yargıtay ikinci başkanı. Avukatlığa başladıktan sonra Erzurum’lu bir çocuğun murafaasını aldım, dosyayı inceliyorum. 0 zaman albay, ikide bir geliyor, ‘Remzi abi çok okudun, biz ne okuyacağız’ diyor. H. Y. de daire başkanı. Ona bu dosyayı iyi okuyun, çocuğun suçu yok dedim, babaları da yok, anneleri okutuyor, yazıktır. Biz sanki hikaye anlatıyoruz, kararı tasdik ettiler. Ben tashihi karar talebinde bulundum, karar bozuldu, dosya Erzurum’a gitti. Mahkeme çocuğu tahliye etti . Birinci tayinimde Karapınar Köprüsü’nde bir cemse kaza yapmış, ölüler var, tahkikata gidiyoruz. Yanımda da N. B. adında bir ulaştırma yüzbaşısı var. Bindik jipe. Yolda o tuvalete gitti. Ben de orada bir ihtiyar köylüyle konuşuyorum. N.B., ‘Sen bunları nereden tanıyorsun’ diye sordu. ‘Yahu, vatandaşla konuşmak için illa tanımak mı lazım’ dedim, ‘Ben ikinci cihan harbinde askerliğimi topçu çavuşu olarak buradaki 2. topçu alayında yaptım. İşte o zaman sabahleyin tımara kalktığımızda ders çalıştık, liseyi bitirdim, hukuka girdim. Yani benim ilk askerliğim burada başladı’ dedim. Gidip bunu tümen komutanına anlatmış, komutan dosyayı inceletmiş, böyle bir şey yok, beni çağırdı, sordu. Şaka yaptığımı anlattım, güldü geçti ama bu şaka yayıldı ortalığa. 21. tümen zamanı geçici görevle Gölcük’e gidiyorum, yüzbaşıyım. Karşımda iki tane bahriyeli kurmay albay, bir tanesi diğerine anlatıyor: ‘Yahu şu yüzbaşı var ya harp filosunda Hitler gibi adam, topçu çavuşuymuş, dışarıdan bitirmiş liseyi, sonra hukuku bitirmiş ve hakim olmuş’. Şimdi Yargıtay’da üye N.T. var, bahse girmişler. Karısı, beni hukuktan tanıdığını söylemiş ve karısıyla birlikte bazı arkadaşlara bir ziyafet vermek zorunda kalmış bu topçu çavuşluğu şakası yüzünden. Bir gün alışveriş yaptığım bakkal bile bana bunu sordu.
Datça-Aktur'da...
Hüray ve Barış'la..
Nuray ve Sera ile...
Bir yılbaşı sofrası...
Antalya ..Nuray ve Muharrem..
Biz..Aktur...
  • Hep savunulan gençler, çocuklar olmuş sanki…
    • Kızım, pırlanta gibi bir meslek hayatımız vardı, yani adalete hakikaten aşıktık, devamlı çalıştık fakat çok ahlaksız, yeteneksiz komutanların refakatinde bize hakkımızı vermediler. 12 Mart döneminde İstanbul’da çalışırken M. Ü. adında bir Genelkurmay temsilcisi vardı, Ziverbey Köşkü’nde falan ismi geçer, tümgeneral. Tabii bizim verdiğimiz kararlar kimsenin hoşuna gitmedi. 0 zamanın ortamında ”bu albay için üç defa toplantı yaptık, emekliye sevk edecektik fakat bir püf noktası bulamadık’ diye. Erzurum’a geldiğinde damadına anlatıyor. Şimdi, Demirtepe’de 46. piyade alayı vardı. Alarm veriliyor, bir asteğmenin de beslediği tavuklar var, üç tane.  Jipe binmiş giderken nöbetçi erlere bir para veriyor, yem alın da şu tavuklara atın diyor. Mesele bundan ibaret. Şikayet ediliyor. Falanca asteğmen hizmet eri kullanıyor deniyor. Adam tatbikatta, insani bir vazife bu, insan kullanmakla ilgisi yok ki. Asteğmeni mahkemeye verdiler. Ben bir kere beraat ettirdim, temyiz mahkemesi bozdu. Bir gerekçe yazdım. Bu, hizmet eri kullanmak değildir, gerek seferi zamanda, gerek hazeri zamanda askerlerin birbirine karşı bir yardım borcudur. Giderken 5 lira para bırakmış, asker de onun yokluğunda yem alıp tavuklarına atmıştır. Bunun hizmet eri kullanmakla ilgisi yoktur. En sonunda benim ısrarlı kararımı onadılar. Bir defa da tank yanmış, köylü çocuğuna tankı ödetecekler. Yangının nereden çıktığı belli değil. Bu çavuşu kurtarmak için ne kadar karar verdiysem bozuyorlar. Bir kağnı arabasının peşinden gel, tank şoförü ol, sana koskoca M-47 tankını versinler, ondan sonra da milyonlarca lira borçla köyüne dön. En sonunda, isnad edilen suç As.C.K.nun 137. Maddesindeki harp vasıtasını hasara uğratmak suçunun az vahim fıkrasına girdiğinden, o da hapis cezasını müstelzim olduğundan ve oda hapsini müstelzim fiillerde 1 senenin geçmesiyle zamanaşımına uğrayacağından hakkındaki kamu davasının düşmesini talep ettim. Çavuş kurtuldu. Gidin hukuk davası açın alabiliyorsanız alın tankın parasını dedim. Hiç bir hukuk hakimi o tankı, o çavuşa ödettirmez.
  • Aklınıza gelen olaylardan devam ediyoruz o zaman…
    • Müfettişim, Babaeski’ye geldim. Bu biraz da subayların kültür derecesiyle ilgili. Dosyalara bakıyorum, hepsi antifriz zayii. Taburun ikmal subayı yarbayı çağırıp sordum, “sizin taburda çok antifriz zayii var, satıyorlar mı, içiyorlar mı ne yapıyorlar bunları” dedim. ‘Valla yüzbaşım bu aküler eski ,antifrizleri  akıtıyor’ dedi. Anladım ki bu yarbay antifrizin ne  olduğunu bilmiyor. Ben bunu 4.Tümen komutanına anlatmıştım. 0 da önemli bir şey gibi gidip birlik toplantısında subaylara anlatmış. Bak kızım kimse bilmez, kimse üzerinde durmaz. Birliklerden dosyalar geliyor, telsizlerin pil kutuları çürümüştür, anteni kırılmıştır. Askerlerin annesi babası yoğurt, süt satacak da bunları ödeyecekler oğulları için. Ben, bunları not alıyordum. Bir keresinde tatbikat dönüşü pillerin kutusundan çıkarılması lazım. Telsizi depoya kutusunda pille koyarsan kusar, kutusu da çürür. Benim kaç tane elektrik fenerim çürüdü böyle. Ya da tatbikattasın, telsiz elinde, yat komutu veriyorlar, atıyorsun kendini yere, anten ya çalıya takılıyor ya çarpıyor ve kırılıyor. Bunun talimatında anteni indirip öyle yatacaksın diyor. Bizim muhabere alay komutanı vardı, yemin ediyorum daha astsubayların rütbesini bilmiyordu. Bu adam alay komutanı. Bir gün Seymen deposundan 22 tane cemse dış lastiği çalınmış, Gölcük’te. Depo sorumlusu bir bahriyeli başçavuş. Amiral beni çağırdı. Bunları bulursan, sen bulursun dedi. Aradan 3-4 ay geçmiş, sayan yok tabii, sahipsiz depo. Ben bir jipe atladım, gittim Gölcük garajına. Bir otobüste Military lastikler, ordudan başka yerde olmaz, hemen lastiği çıkardık. Otobüsçü parayla aldığını iddia ediyor, fatura göster, dedim yok. Ondan sonra İzmit’e gittim. İzmit garajından 20 lastik daha buldum. Otobüsler, kamyonlar kaldılar yollarda. Ben Military buldum muydu lastiklerde, çıkartıveriyorum. Oldu 21 tane. Bir tane eksik. Akşam oldu artık, millet kaçtı mı ne, yok. Komutana 21 tanesini bulduğumu söyledim, “yeter” dedi. 0 ambarın sorumlusu da delirdi, hastaneye düştü. Onurlu bir adammış.
  • Bir de sincap hikayesi mi vardı?
    • Gölcük’te bir oduncu bana parmak kadar bir sincap verdi bir gün. Yaka cebime kovdum. O sırada da bir trafik kazası olmuş, yaralılar deniz hastanesine kattırılmış, oraya koşturduk, ben sincapı unuttum cebimde. İfadeleri aldık. Orada bir doktor vardı, şimdi Kayseri’de A.K.,  asteğmen ‘yüzbaşım gel bir çay içelim de öyle gidersin’ dedi. Salonda çay içiyoruz. Hayvan bunalmış demek ki kafasını çıkarmış cepten. Hemşirenin dikkatini çekmiş. “Yüzbaşı o ne”  dedi. “Kızıma bir oyuncak aldım”  dedim. Sincapı koydum, sehpanın üzerinde geziyor. Hemşire eline aldı ve bana ne sordu biliyor musun, “Bu nereden kuruluyor”, bunu da hiç unutamam. Şimdi, Gelibolu’dayız. V. Ç. diye bir kolordu başhekimi var. N. A. zamanı. Ben üsteğmenim. Ş. E. cezaevi müdürü. Bitlisli veya Siirtli bir er, sabıkalı. İfadesini alırken yanındaki nöbetçinin süngüsünü kapıyor, bunlara hücum ediyor. Araya zabıt katibi giriyor. Süngü zabıt katibinin yanağını yalayarak geçiyor. Cezaevi müdürüyle hakim odaya girip kilitliyorlar ve içeriden telefon ediyorlar. Er dışarıda, kolordunun etrafı sarıldı. N.A.’ya da yalnızca ‘isyan var’ denmiş, cumartesi günü, ben tahkikattan gelmişim, daha eve gitmedim. Komutan ne kadar silahlı varsa gelsin diyor. R. G. diye bir nöbetçi amiri var, yemek yiyormuş, elinde kaşıkla fırlamış. Elimizde Kırıkkale düştük komutanın peşine. Asker, sırtını koridora vermiş, bekliyor. Süngüyü at elinden dedim, ayağının dibine bıraktı, icabında oradan kapabilir. İleriye atmasını söyledin, ileriye attı, ben aldım süngüyü. Fakat komutan çok kızdı. Bana bir odun bulun diyor, dövecek askeri. Hakkında gereğini yaparız diyerek engelledik. Biz tahkikata başladık. Cezaevine sıkı talimat verdik, kaçabilir dikkat edin diye. 0 zaman da sık sık zelzele oluyor. Böyle bir sallantıda kapıya hücum ediyor, kapıyı kırıyor, dışarı çıkacak. Belki kaçmak da değil niyeti, askerler ateş edip öldürüyorlar. Kaçmasını önlemek istiyorsan vurucu nahiyeye ateş etmeyeceksin, ayağına ateş edeceksin. Bilirkişi de kurşun yere atılmıştır, fakat çelerek sanığın ölümüne sebebiyet vermiştir diye rapor verince, nöbetçi er beraat etti.
  • N. A. sonra ne oldu?
    • Emekli olduktan sonra DP’den Tekirdağ milletvekili oldu. Yassıada’dayken, bizim kurula düşmüştü. Kurul başkanına ‘N. A. benim komutanım, ya beni başka bir kurula verin ya onu’  dedim. Onu bizim kuruldaki listeden çıkardılar. Onun ifadesini almadım. Ama Yassıada’da beni gördüğü zaman ağlamıştı, denizciler beni denize geçirmek istedikleri zaman Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı. Karacıların da ihtiyacı var diye beni deniz sınıfına vermemişti.Benim bir sınıf arkadaşımın kocası S. Ü. vardı, Gölcük Deniz Hastanesi’nde röntgen mütehassısı. 0 da karacıymış, denize geçmiş. Beni, amiraller teklif etti almadılar, sen nasıl geçtin dedim, önce beni de kabul etmediler dedi. Bir gün eve gidiyordum, İsmet Paşa Mahallesi’nde bir manav beni düşünceli görmüş. Sordu, ne oldu diye. Ben de durumu anlattım. Manav kim diye sordu. Milli Savunma Bakanı Ş.E.. Bunun için üzülmeye değer mi, demiş manav, yarın sen bana uğra, demiş. A. M.’ten bir kart almış, aynen şöyle bir kart: ‘Ş.ciğim, bu kart hamili çocuğun işini yapıver. Gözlerinden öperim.’ S. bey bu kartla birlikte daha önce kendisini kabul etmeyen Milli Savunma Bakanı’na gidiyor, bir kahve ısmarlamışlar, daha kahvesi bitmeden ‘deniz sınıfına geçtin’ demişler. Böylece gelip denizde işe başlamış.Erzurum 9. Kolordu’da çalışırken bir gün köyden Erzurum’a gidiyoruz. Kelkit’te orduevinde çalışan garsonlardan birini gördüm. ‘Albayım sizin bu sene generallik sıranız yok mu’ diye sordu. Yok, benim sıram gelmedi daha dedim. ‘Sıranız geldiği zaman bana haber verin, ben bu sene üç albayı paşa yaptım’ dedi. ‘Nasıl yaptın’ diye sordum, D. aracılığıyla yaptığını söylemişti. Yani kızım silahlı kuvvetler boş. Çok kıymetli subaylar, astsubaylar var, fakat çok ahlaksız ve hırsız da var. Ve gittikçe de kalite düşüyor. Mesela ilk vazifeye başladığım zamanki subaylarla, şimdikiler arasında çok fark var.Düşün bak, Eleşkirt’de bir alay komutanı, bir astsubayla eşine sarkıntılık yapmış. Astsubaya önce kaç liraya nerede oturduğunu sormuş, sonra ‘çok pahalı, benim lojmanın altı boş, oraya gelin’ demiş. Kadın da işkillenmiş ve kocasına söylemiş ama adam inanamamış. Bir kurmay albay, alay komutanı da bir hafta sonu bunların ikisini de çağırıyor, ‘hakkınızda şikayet var, ifadenizi alacağım’ diyor. Önce kadından başlayacağını söylüyor. Kadının elinde örgü torbası var, arasına da teyp yerleştirmiş. Perdeler kapanıyor, sen şöyle bir kadınsın, sen astsubaylara layık değilsin falan diyor.Bunların hepsinin bant kaydı var. Bağırtı çığırtı alay komutanını şikayet ediyorlar. K. E. kolordu komutanı. Ben bütün olayı tesbit ettim. Kaset var, şahitler var. K. E., ‘Bu albaya iftira ediyorlar, albayı harcamayasın’ dedi. Anlatılanların hepsi doğru dedim. Eğer siz bunu kurtarmaya kalkarsanız, resmi elbiselerimi Eleşkirt’in ortasında yakarım ve pijamalarımla yürüyerek dönerim Erzurum’a dedim. Bir albay, kolordu komutanına söyleyebilir mi bunu, söyledim ama. Albay tutuklandı, Fakat cezası kesinleşmeden emekliliğini isteyip ayrıldı. Sonra cumhuriyetin 5O. yılında çıkan bir af kanunundan istifade etti. Emekli olmuştu zaten, çekti gitti.Bunca yıldır bir zayıf tarafımı bulsalardı, bir gayrinizami tarafımı bulsalardı, beni hemen emekli ederlerdi.Fenerbahçe’de yemek yiyoruz bir gün. Benim içkiyle de aram pek iyi değil, biliyorsun. Kamp komutanı A. K’ya dedim ki , bana bir olta bul, ben balık tutacağım. Onlar içiyor, yemek yiyorlar. Saat 2-3 gibi, bu saatte nereden bulayım dedi. Bir astsubayda görmüştüm, onu istettik. Ben oltayı attım, bir balık tuttum ama parmak kadar. Oradan bir balıkçı motoru geçiyor. ’Albayım, oltanı bize doğru at‘ dediler. Milletin keyfi yerinde hiçbir şeyden haberler yok. Oltayı savurdum onlara doğru. Üç tane balık taktılar ama kocaman. Balıkları oltadan çıkarmadan, onların masasına doğru bir savurdum, hepsi ayağa kalktılar. Sonra da balıkları oltanın sahibine gönderdim.
  • Yine 12 Mart’a ve mahkemenin kapatılması olayına dönüyorum ben…
    • Bizi öyle bir duruma soktular ki, karar vermesini bilmeyen aciz bir hakimiz. Devir teslimi yaptık. F. T. paşamıza allahaısmarladık demeye çıktık. ‘İnşallah başka kıtalarda yine beraber çalışırız’ dedi. ‘Biz bir daha bir araya gelemeyiz’ dedim, ‘ben burada çoluğumdan çocuğumdan ayrı, Fenerbahçe’nin sobasız, kalorifersiz motel odalarında kalarak vazife yaptım.Hepsi millete, devlete helal olsun. Yalnız, biri benim için böyle komünist Sibirya’da dahi bulunmaz demiş. Bunun kim olduğunu tesbit edeyim, ağzında bir şarjör boşaltmayan şerefsizdir’ dedim. Rengi attı, çünkü hakkımda bu sözleri söyleyen kendisiydi . Dert sahibi olduk oralarda buralarda. Erzurum Orduevi’nden gelme bir aşçıbaşı vardı. Geceyarıları dönüyorum Selimiye’den, her yer kapalı, ona bazen börek yaptırırdım, girerler benim böreği yerler, ben gelirim ekmek bile bulamam.
  • 84 sanıklı dava…
    • Dava içerisinde işkenceden ayaklarının derisi kopmuş sanıklar vardı ve bunları bize sunarlardı. Dosyalarına konurdu bunlar delil olarak. Simdi, ‘bunlar mahkemenin vazifesi dahilinde değildir. Bir ihbarınız varsa şuraya yapın’ diyorlar. Halbuki ortaya yeni bir suç çıkmış, üzerinde durulması lazım. Mahkeme durmayacak da kim duracak, çiftçi mallarını koruma derneği mi duracak? O dönemde bir olay hatırlıyorum. Ortaokul öğrencileri, sokaklarda ‘Ya ya ya, şa şa şa DHKPC çok yaşa’ diye slogan atarak yürüyorlarmış. Bu sırada da bir polis karakolunun önünden geçiyorlar ama farkına bile varmıyorlar, Polis de tutuyor bunları getiriyor. F. T.’ün adli müşaviri tutuklama istemiyle bize yolladı. Tutuklama talebi reddedildi. Çocuklarda öyle bir kasıt olamaz, dediklerini anlayabilecek yaşta değiller daha. S.E. vardı bir de. Bizim mahkeme beraat ettirdi bunları. F. T. temyiz etti ama temyiz sebepleri yerinde bulunmadı. 0 çocuklar hakkındaki beraat kararı kesinleşti.

Benim aslında almam gereken çok belge vardı. Mesela F. T.’ün bizim o 84 sanıklı davayı temyiz layihasını almam gerekirdi ama kağıt vermediler, teksir makinası vermediler. 84 sanıklı kararı zor yazdık biz. Mesela orada şöyle bir ibare kullanmış: ‘Duruşma hakimi Albay Remzi Şirin sanık avukatlarının dahi aklına gelmeyecek gerekçelerle 84 sanıktan 76’sını beraat ettirmiştir’. Bu beraat haberleri F.T.’e  gidince, ‘bu albay delirdi mi’ diye kriz geçirmiş. Mahkemeyi lağvettirmekle biz ucuz kurtardık, Ziverbey Köşkü’ne de gidebilirdik.

O gün karar tefhim edildiği zaman bir kere mahkeme yıkılıyordu. Yaşasın adalet diye bağıran, çağıran analar, babalar. Tam gerekçeli kararı vereceğiz, her şey bitmiş G.’nin emir subayı V. Ö. vardı, MİT bölgesinde çalışıyor. “Albayım kaç tane sallandıracaksınız?”,  diyor,  duruşmaya giriyorum, kafam allak bullak zaten, ‘Albayım kaç tane sallandıracaksınız’ diyor, ‘kelle başına kaç sene kıdem veriyorsunuz’ dedim, girdim içeriye. Tabii Hanya’yı Konya’yı gördüler.

84 sanığın 71’i oy çokluğuyla beraat, 13’ü değişik hapis cezaları aldı, idam yok. 46’sının idamı isteniyordu. Sonradan karşılaştım bazılarıyla, hepsi iş, güç sahibi, A.K. bir tanesi. S. A.’ın oğlu da beraat edenler arasındaydı.


  • Bu 84 kişinin Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkacağı nasıl ortaya çıkarılmış?
    • MİT raporlarıyla. Biz bu raporun sahte olduğunu ispat ettik. Mesela bir teğmen hakkında tutulan raporda gizli toplantılar yaptığı söyleniyor. Biz de alet olacağız bu raporlara ve bastıracağız cezayı milletin çocuklarına. Teğmen kalktı dedi ki: “Albayım ben Biga Lisesi fen şubesinde okuyordum, şu tarihte liseyi bitirdim, toplantılara katıldığım söylenen tarihlerde ben Biga’da öğrenciydim. Liseyi bitirdikten sonra Deniz Harp Okulu imtihanlarına girdim ve ben şu tarihten itibaren Heybeliada’yı biliyorum. “ MİT raporu çocuğu Biga’dan alıp adaya getirmiş. Biga Lisesi’nden sorduk, gerçekten çocuk orada öğrenci. MİT raporu sahte. Sonra, bir kısım teğmen örgüt kurmuşlar. Bunların tabur komutanlarını, bölük komutanlarını dinledik. ‘Bunların örgüt kurduğunu nasıl anladınız’ diye sordum. “Savarona ile yurtdışına gitmişler. Bir sürü limana uğramışlar. Bütün öğrenciler kendi bütçelerine göre bir şeyler almışlar ama bunlar örgüt üyesi oldukları için hiç bir şey almadılar.” Aslan gibi bir teğmen kalktı, “Albayım, Türk subayı kaçakçılık yapmayacağı için, kaçakçılığa tenezzül etmeyeceği için biz bir şey almadık” dedi. Başka bir üsteğmen Karadeniz’deki kaçakçılardan örgüte silah almış, taşımış, o iddialar var. Kalktı ayağa teğmen, “Ben kaçakçı yakaladım. Jandarma Genel Komutanlığı’nca, Genelkurmay Başkanlığı’nca mükafatlandırıldım ama hiçbir örgüte silah taşımadım.” Elinde belge olup olmadığı sordum, Asteğmen bir kağıt çıkardı. “Ver, dosyana koyalım dedim.” “Sizin kolunuz uzundur albayım. Bu belgeyi istediğiniz zaman temin edebilirsiniz. Yarın çocuklarım bana vatan haini dedikleri zaman gösterebileceğim bir şey olsun istiyorum, bunu benden almayın” dedi. Jandarma Genel Komutanlığı’ndan belgeyi aldık. Bu çocuklara idam mı verecektik? Davanın savcısı S. F. 27 Mayıs’ta Pendik ile Yassıada arasında tünel kazılacak diye tahkikata başlayan bir adam.  Gelir, “Beni mahcup etme abi , hepsini sallandır” derdi. Duruşma aralarında azıcık o havadan kurtulmak istiyorum. Selimiye’de küçük bir kahve var oraya gidiyoruz. Hemen MİT’çiler etrafımızı sarıyor. Çay içip geleceğiz işte, sarsanız ne olacak sanki. Adım adım takip ediyorlar yani.

12 Eylül öncesi dönemde ODTÜ’den iki ya da üç otobüs öğrenci getirilirdi. Otobüslerde tomar halinde bildiri bulunmuş, hepsini alıp gelmişler. Ben adli müşavirim. N.Ö. paşa emir verdi, bunları hemen gözetim altına alacaksın. Hava sıcak gündüzleri… Kızların üstünde buluz, erkeklerin üstünde gömlek, üstte yok, başta yok. Kıyamadım çocuklara. Emri de yerine getirmek lazım. Onları cezaevine göndermedim de kapalı spor salonuna götürün, dedim. Komutanı ikna edersem, akşam falan bırakacağım. İstihbarat Şube Müdürü Y. K. geldi yanıma, kurmay albay, ‘yanlışlıkla bizim 4 kişiyi de almışsınız’ dedi. Kim onlar dedim ve listeden işaretledim isimlerini.  MİT elemanı. ODTÜ otobüsünde bunların işi ne albayım dedim. Valla yanlışlıkla binmişler dedi. Eminim ki bildirileri koyanlar da onlardı. Komutan hepsini aldı, benim salma yetkim yok dedim. Sonra MİT’ten bir başka adam geldi,’ bizim 4 kişiyi bırakıverseniz’ dedi, gelip giderdi oraya, tanıyordum. Ona da ‘komutanın emri, hepsini aldık’ dedim. Ya komutan hepsini bırakır, ya da hiçbiri çıkamaz’ dedim. Saat akşam 9 sıraları, komutanın arabası geldi, ‘seni çağırıyor’ dediler, gittim. Gülerek, ‘Şirin MİT’in dört elemanını almışız, onları bırakalım’  dedi. ‘Komutanım belki bildirileri bırakanlar bunlar, neden bırakalım’ dedim.Merkez Komutanı K. Y. de yanımda. O beni sıkıştırdı, ben onu sıkıştırdım ,nihayet, ‘peki, gece saat 12’de bırakın hepsini’ dedi. ‘Komutanım o saatte yurtlarına, evlerine nasıl dönecekler, otobüs verin göndereyim, hiç değilse merkezi bir kaç yere bıraksınlar’ dedim. Düşündü, taşındı ve bana iki tane otobüs verilmesini söyledi. Merkez Komutanı Tuğgeneral K. Y. diyor ki, ‘Komutanım neden Kızılay’a, Ulus’a bırakıyorlar, götürüp Elmadağ’a bıraksınlar’ diyor. Zihniyete bak kızım. Gece bıraktık çocukları.

Saliha-Remzi Şirin
İstanbul
Torunları ile
Akyaka…
Akyaka
Ankara

Benim hatırladığım bir olay var, 10 yaşında bir çocuk… Çocuk 10 yaşında kızım, cezai ehliyeti bile yok. Sivaslı bir çocuk, duvarlara yazı yazıyormuş, evinde arama yapmışlar bir de hatıra defteri bulmuşlar, hala durur onun fotokopileri bende. Cin gibi bir kız çocuğu. Neredeyse ipler kopuyordu N.Ö. Paşa ile aramızda bu olay yüzünden. Vicdansız herifler bunlar. Polis 10 yaşındaki bu çocuğu tutup Mamak’a getiriyor, içim çürüdü, dışım çürüdü bunlar yüzünden. Hala aklıma geldikçe asabım bozuluyor.

Çocuklar kredi almak için bankanın önünde bekliyorlarmış. Çiçekliklerin arkasında bir silah bulunmuş. Kuyrukta ne kadar öğrenci varsa hepsini toplayıp getirmişler bir gün. Yine yaz kıyafeti üzerlerinde. Nöbetçi amirliğinin koridorlarında bekliyorlar. Grup, grup odama alıyorum, çay ısmarlıyorum, konuşuyoruz. Maksat, biraz zaman kazanmak. Birden dikkatimi çekti, bunların dördü ceketli. Gece saat birdi, açtım N.Ö.  paşaya telefonu. ‘Buyur Şirin’, dedi, ‘Komutanım, bankadan gelen talebelerin hepsi bluzlu gömlekli. Dört de ceketli var. Ankara’nın bugünkü sıkıyönetim ortamında gömlekli bluzlu talebeler tabanca taşıyabilirler mi’  dedim. ‘Gecenin bu saatinde sen daha eve gitmedin mi, bu gömleği ceketi nereden çıkardın’ dedi. ‘Yazık dedim, hadi bu ceketlilerden biri belki silahı taşımış olabilir ama diğerlerinin mümkün değil, onları bırakalım.’ Kabul ettirdim. Sabah gelmiş bana soruyor, ‘nereden aklına geldi bu gömlek, ceket hikayesi’ diye. ‘Başka gerekçe bulamadım komutanım, acıdım çocuklara’ dedim. Bir hafta içinde ceketliler de bırakıldı sonradan.

Bir gün sizinle oturup yemek yedim mi yavrum. Güneşin doğduğunu battığını bile görmedim.


  • N. Ö.’in, R. E.’dan daha iyi bir sıkıyönetim komutanı olduğu söyleniyor yine de…
    • Kızım, N. Paşa, R. E.’dan daha iyi olamaz. N. paşa sinsidir, R. E.’un içi neyse dışı da odur. Almanya harp akademilerini bitirmiş, Türkiye’de başka yok. Konya’dayken, E. B. onun kurmay başkanıydı, şimdi Kıbrıs’ta Kolordu Komutanı. Ve bence gizli cumhurbaşkanı adayı R. E.’du. H. F. G. anlatmıştı bir gün bize geldiğinde. R. E. Ankara’da MİT Müsteşar Yardımcısı, N. Ö. bizim sıkıyönetim komutanı. B. E. başbakan. Genelkurmay başkanı, bazı bakanlar uçağa binmişler, İstanbul’a gidiyorlarmış. MİT de başbakanlığa bağlı ya, K. E. demiş ki, ‘Bizim MİT Müsteşar Yardımcısı R. E. çok sağcı, huzursuzluk yaratıyor. Müsaade ederseniz ben bunu Ankara’dan uzaklaştıracağım’.  B. E. de ‘takdir sizindir’ diyor. R. E. MİT Müsteşarlığı’ndan alınarak Gelibolu 2. Kolordu Komutanlığı’na tayin ediliyor. 12 Eylül oluyor. S.D., B.E., 2.kolordu bölgesindeki Hamzakoy’da gözetim altına alınıyorlar. 12 Eylül’den sonra R. E. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’na geliyor, N.Ö. Genelkurmay Harekat Daire Başkanlığı’na tayin ediliyor. Ben Konya’dayken R. E. bana gelir giderdi. Veda etmek üzere geldiğinde ben Ankara Garnizon Komutanlığı’nı istiyordum ama MİT Müsteşar Yardımcılığı’na layık gördüler, Allah’tan hayırlısı’ dedi ve gitti. N.Ö. paşaya er ya da geç sizin yerinize R. E. gelecek dedim. Daha sıkıyönetime yeni başlanmıştı ve nitekim de öyle oldu. Değişik kartlara anneler günü, babalar günü, kurban bayramı vs. yazar masasına koyardım. Bu gibi vesilelerle insan çıkarmaya çalışırdım içeriden.

11 Eylül 1980 günü akşamüstü bir misafirimiz gelmişti, o, ben ve bir de H. T.  paşa orduevinde yemek yiyoruz. Karşı masada Erzurum’dan tanıdığım Tuğgeneral D. S. oturuyor, MİT Müsteşar Yardımcılığı yapmıştı o da, tümgenerallikten emekli oldu. Orduevinde eski kalabalık yok. Karşımda D. S.. Yandaki masada da o zamanki Bolu Komando Tugay Komutanı E. B.’in hanımı ve eşi yemek yiyor. Sakin bir bahçe. Sanki orduevi tahliye olmuş. D.S. bana baktı, ben ona baktım. ‘Şirin, ne geziyorsun burada’ dedi. ‘Orduevi müşterektir. Siz de yemek yiyorsunuz, biz de’  dedim. MİT’çi ya, onu huylandırmak için ‘bizim kendimize göre bir teşkilatımız var’ falan dedim. Tam üzerine basmışım, o gece harekat yapılacakmış zaten. Geldi, masamıza oturdu. 0 beni deşmeye çalışıyor, ben onu deşmeye çalışıyorum, ayrıldık gitti. Onunla bir olayımız olmuştu Erzurum’da, Kolordu komutanı beni çağırdı, Şirin sen herkesi işletiyorsun, bu D. S. çok uyanık geçiniyor, onu da bir işletsene dedi, D. S. da bizim harekat şubesi plan subayı o zaman, binbaşı.  9. Kolordu Komutanı da O. S. 0 zaman da mütemadiyen emirler geliyor. Bombalı mektup ve paketler geliyor, dikkatli açın diye. Çiçeklere suni gübre almıştım. Küçük bir naylon, zarfa sığacak kadar. Gübreyi boşaltıp naylonun içine, kalem kırıkları, vida falan doldurdum, şişirdim, yapıştırdım ve zarfa koydum. Zarfın üstüne ‘D. S. 9. Kor. Hereket şubesi’ gibi garip bir şey yazdım. Altına eski Türkçe kitaplarda birkaç Arapça cümle ekledim. Ne yazdığını da bilmiyorum, kopya ettim . Mektup tamam. Naylon şişkin olduğu için zarf da şişkin duruyor, yastık gibi. Mektuba pul bulamıyorum. Kayhan Onur’un bana gönderdiği bir yılbaşı kartı vardı. Ondaki pulu damgasıyla birlikte kesip zarfa yapıştırdım. Üstünde sakallı bir kral resmi var. Tam benim mektuba yakışacak bir pul.  D.S. milli güvenlik dersine gidiyor. O gelmeden zarfı masasına bıraktım. Gelmiş bakmış, tamimlerde sözü edilen zarflara benziyor. Şişkin, içinde zehirli gaz bile olabilir. Zarfı hemen Kurmay Başkanı K. Ö.’a götürmüş. Bunların MİT’le de ilişkileri var. Benim mektup doğruca MİT’e gidiyor . MİT, bahçe içinde bir binada Erzurum’da. Bomba uzmanları maskelerini falan takıyorlar, uzaktan zarfı patlatıyorlar, tısss diye bir ses. Naylon sönüyor. Bana anlatılanlar bu kadar, kim bilir daha ne önlemler aldılar. Açıp bakıyorlar ki vida ve kalem kırıkları. D.’ye sana biri şaka yapmış, diyorlar. Bilenler de kolordu komutanıyla ben, başka kimse yok. Mektup MİT’e gittiği zaman O.S. Paşa Erzurum’da değildi. Geldiğinde ona anlatmışlar. Beni çağırdı, ‘Aferin Şirin, D. S.’ı işletmişsin’ dedi. ‘Emir verdiniz komutanım, onu yerine getirdim’ dedim.

Babam vefat etmeden bir ay önceki yılbaşı partimiz
Annem askerlerden bayrağı devralıyor
Hoşçakalın…
  • D. S. ne zaman MİT Müsteşar Yardımcılığı yapmış?
    • 12 Mart döneminde MİT Müsteşar Yardımcısı’ydı.  1980’de Ona birkaç kez telefon ettim, hiç bir zaman telefonlarıma çıkmadı. Beni yine işletecek diye korkuyordu belki de.
  • Bunca yıl hizmetten sonra kadrosuzluk sebebiyle emekli edildiniz ve avukatlığa başladınız. Yine aynı mekan içindeydiniz ama kürsü itibariyle yeriniz değişmişti…
    • Kanun çıkardılar biliyorsun yavrum, avukatlık bile yaptırmadılar. Bu kanun taslarını hazırlayanlardan biri de şimdiki Anayasa Mahkemesi üyelerinden M.S’di. Gerekçe de onun imzası da var. Üç sene, en civcivli zamanda sıkıyönetim mahkemelerinde görev yapamadık. Kendim arkada durup, başkalarını da göndermedim, H.S.’in yaptığı gibi. Aldığımız davaları da devrettik. Sıkıyönetimde adli müşavirlik, hakimlik, savcılık yapanlar, 3 sene müddetle sıkıyönetim mahkemelerinde görev yapamaz dendi ve yapamadık da nitekim.

Bak, şu fotoğrafta Hukuk Fakültesi son sınıfta öğrenciyim. Ben ömrü hayatımda dans etmiş adam değilim ama beni veda balosu ve Ceride-i Kantar tertip heyetine seçtiler, İsmet Paşa’yı da baloya davet edeceğiz. Balo da Ankara Palas’ta , şimdiki Devlet Konukevi’nde yani. İsmet Paşa da zamanın cumhurbaşkanı. 1949 yılı 28 Şubat. Davetiyeyi alıp köşke gittik. Bize köşkü gezdirdiler, İsmet Paşa kütüphanede kitap  okuyordu, İngilizce ya da Fransızca bir kitaptı, hatırlamıyorum. ‘Askeri yargıç mı olacaksınız’ dedi. ‘Evet, sayın cumhurbaşkanım’ dedim, ‘aferin’, dedi. Gazeteciler, falan da var orada. Haydi, bir baktık, ertesi gün bizim fotoğraf gazetelerin birinci sayfasında. Harp Okulu Komutanı bu resmi görür görmez , ‘Ben cumhurbaşkanına gidemiyorum, askeri talebe nasıl gider, 28 gün hapis’ diyor. İmtihan zamanı, bütün yılı kaybederim.  H. C. O. vardı, medeni hukuk hocamız, durumu anlattık. Bir kastımız ve siyasi bir maksadımız olmadığını anlattım.

0, harp okulu komutanı ile görüşerek, biz gönderdik falan dedi de, ben kurtuldum, yoksa o yıl mezun olamayacaktım.

Erzurum’da 4 yıl üst üste temdit istedik, kabul edildi. Kolordunun gelmiş geçmiş 36 komutanından sekizine adli müşavirlik yaptım. Semih Sancar, Tahir Atabek, Nihat Tolunay, Kemalettin Eken, Eşref Akıncı…

Eşref Akıncı bir gelişinde ‘sen hala burada mısın’ diye sordu bana, ‘Ben 9.kolordu namına burslu okudum’ dedim. Nihat Tolunay’a döndü, ‘yahu, ne diyor bu adam, albayın da burslusu mu olurmuş’  diyor. Bir başka seferinde Semih Sancar sordu aynı soruyu, ‘Sansa boğazını geçen bizi unutuyor’ dedim. Sansa boğazı da Erzurum ile Erzincan arasında derenin aktığı boğaz.

Müspet ya da menfi kafalarda bir iz bırakmışız. Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeyiz  bir gün, bizim mahkemeye sıra gelmedi henüz, dinleyicilerin arasında oturuyorum. Ülkü Coşkun da bir karar okuyor, ilgililer kalktı ayağa. Coşkun, ‘Ben ayakta duruyorum, siz niye ayağa kalkmıyorsunuz’  dedi. ‘Ben niye ayağa kalkacağım’  dedim, ‘İstiklal Marşı mı söyleniyor’. Ekrem Çelenk girdi, ‘Ne oluyor Şirin’ dedi. ‘Baksana sizin arkadaşınız bana başkanlık yapmaya çalışıyor’ dedim. Ben albay olsam bana bunu söyleyebilir mi?

Türkiye’de hak ve adalet sahipsiz kızım, sahipsiz. Hele de insanların yardıma ihtiyacı oldukları dönemlerde…

1 Yorum

Filed under Şey

One response to “Remzi Şirin’le Söyleşi – 7 Mayıs 1989, Ankara, 2.Bölüm — Nuray Göktaş”

  1. Geri bildirim: Remzi Şirin ile Söyleşi – 7 Mayıs 1989, Ankara – 1. Bölüm | YERSİZ ŞEYLER