Remzi Şirin ile söyleşi — Nuray Göktaş

Teyzem dedemle ilgili yazdı — IBF

Kaynak: Yol Hikayeleri

BABAM…USTAM…(Röportaj Ankara, Mayıs 1989, Yunus Nadi Yarışması mansiyon)

Babamla 1989 Mayıs ayında, Yunus Nadi Yarışması için yaptığımız söyleşiyi iki bölümde yayınladım. Şimdi sıra, mansiyon alan söyleşiye geldi. Tabii ki neredeyse aynı. Söyleşi nasıl verildiyse, ismiyle cismiyle, aynen yayınlanıyor. Fotoğraflarımız, kentler arasında yayıldığı için, söyleşide bulabildiklerim yer alabildi. Söyleşiyi ve gerekenleri Alaçatı’dan gönderen arkadaşlarımıza ayrıca teşekkür ediyoruz. Evet, Hıdır da ben de hafif farklar içeriyoruz sanki o günden bu güne :)).  Ne diyelim, yıllar… 

BABAM…USTAM…

Onu 30 yıldır tanıyordum. Buna karşın, kendisiyle “insan hakları” konulu bir söyleşi yapma isteğime karşı tepkisi çok net olmuştu:

“Ben insan haklarına inanmıyorum ki. Cebinde harç parası olmayan, hak arama hürriyetine sahip mi? İşsiz olunca seyahat hürriyetinin anlamı nedir sence? 150 liran yoksa, haberleşme hürriyetin de yok, tebrik de gönderemezsin 75 liran yoksa. Benim ne söylememi istiyorsun?”

Bu tepkisinin nedenlerini anlamam hiç zor değildi. 1923 doğumlu Remzi Şirin, Giresun’un Alucra ilçesinin Hapu köyünden Muharrem Çavuş’un oğlu, iş yaşamına başladığı 1949 yılından bu yana; dile kolay, tam kırk yıldır Türkiye’de hukukçuydu, askerdi, babaydı…Bunca yıldır, tüm dönüm noktalarının içinde yaşamıştı. 1960’da Yüksek Soruşturma Kurulu üyesiydi. 1971 yılında İstanbul 1 numaralı Askeri Mahkemesi kıdemli hakimliği, 1978 sıkıyönetimi döneminde ise Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı adli müşavirliği görevlerinde bulunmuştu.

Yıllarca sustu. Ama artık kendi deyimiyle, ne kapatılacak mahkeme kalmıştı, ne sürülme endişesi, ne de çoluk çocuk hasreti…Emekli askeri hakim kıdemli albay Remzi Şirin, artık konuşabilirdi.

Oktay Akbal, İlhan Selçuk ve Türkan Şoray’la

Ancak itiraf etmeliyim ki bu söyleşi, onunla siyasi gelişmeleri tartışmaya benzemiyordu. Askeri Yargıtay’da ortak savunmalar yapmak ile ise hiç ilgisi yoktu. 30 yıldır ilk kez, uzun boylu konuşmak üzere oturmuştuk karşılıklı. Ve babam, belki de yaşamı boyunca ilk kez, kendisini bir başkasının karşısında yargılıyordu.

Yaşamını yönlendiren “adalet aşkı”ndan söz ediyordu bana. Bu kavrama terminolojik olarak da yabancı değildim; babamla aynı sıralarda okumuştuk çünkü. Benden 32 yıl önce 0, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi pencerelerine asılan listelerde ismini aramış ve 26 Haziran 1949’da mezun olduğunu öğrenmişti .

Hukuk üçüncü sınıftayken, ailesine yük olmamak amacıyla “askeriyeye” geçmiş olduğundan, mezun olduğu tarihten itibaren askeri yargıç olarak Türkiye’nin dört bir yanını dolaşmıştı. Bir süre sonra bu yolculuklara eşi ve üç çocuğu da katılacaktı. Yaşadıklarını bir yük olarak algılamıyordu ama, zaman zaman bunların dayanılamayacak ağırlıklarda olduğunu da kabul ediyordu.

İki gün boyunca, sabahlara kadar konuştuğum kişi babamdı. Yaşadıklarının bir bölümünü de birlikte yaşamıştık. Anlattıklarının tümünü bir söyleşiye sığdırmak, doğal olarak mümkün değildi. 0 nedenle seçici davrandım. Söyleşiye de, onun için en önemli olaydan, 1971 sıkıyönetiminden başladık.

Emine Uşaklıgil
İlhan Selçuk

“Kaç kişi sallandıracaksın”

  • Babacığım, sıkıyönetim ilan edildi ve siz, İstanbul 1 numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’ne tayin edildiniz. Bu mahkeme, bir yıl sonra kapatıldı ve bu konu da çok işlendi zaten. Ben, böyle bir olayı bekliyor muydunuz diye soracağım.
    • Kızım, mahkeme daha kapatılmamıştı. Fenerbahçe’de bir kokteyl verildi. Komutanımız orgeneral Faik Türün de oradaydı. Benim yanıma geldi ve, “biz Şirin’le kılıçları birbirimize çekeceğiz yakında” dedi. Bunu söylemesinin nedenini biliyordum. Tahliyeler başlamıştı ve bana kızıyordu. Ona, “komutanım, benim kılıcım yok; buraya gelirken de kılıçla değil, kanunla geldim” dedim. Bu sözlerim üzerine, “alınma Şirin, şaka yapıyorum” dedi. Böyle bir dokundurması olmuştu. Daha sonra mahkemenin kapatılması için teklif götürdüler. Bakanlık da bunu kabul etti. Dosyaları teslim ettik. Olmayacak bir şey değildi ki.
  • Peki, sizce neden kapatıldı mahkeme?
    • Kimseye kötü muamelede bulunmadık yavrum. Her şeyi göze alıp, karşımıza sanık olarak getirilen kişilerin hakkını koruduk. 0 zaman bir gerekçeli hükümde de belirttiğimiz gibi, Türkiye, üç beş öğrencinin hareketiyle yıkılmayacak bir cumhuriyetti. Bir Kuveyt şeyhliği de değildi, Orta Amerika devletçiği de…Köşe kapmak için keyfi idam kararları veren hakimler de vardı, bunları yaşadım. Biz sanıkları korumuyorduk; sanıkların, sanık olarak da hakları vardı, koruduğumuz buydu yalnızca.
  • Örnek vermeniz mümkün mü?
    • 84 sanıklı deniz subayları davasını biliyorsun. O zaman da işkence iddiaları vardı. Bazı teğmenler, dayak nedeniyle ayaklarından kopan derileri mahkemeye delil olarak sunarlardı. Biz de kabul ederdik. Şimdi, “bunlar mahkemenin vazifesi dahilinde değildir, bir ihbarınız varsa şuraya yapın” deniyor. Halbuki ortaya yeni bir suç çıkmış, üzerinde durulması lazım. Mahkeme durmayacak da kim duracak, Çiftçi Mallarını Koruma Derneği mi duracak? 
  • Bu sanıkların Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkacağı nasıl ortaya çıkarılmış?
    • Her zamanki gibi MİT raporlarıyla. Mesela bir teğmenin Heybeliada’da gizli toplantılara katıldığı ileri sürülüyordu, o tarihte Biga Lisesi’nde öğrenci olduğu saptandı. Bir kısım teğmenler gizli örgüt kurmuşlar. Komutanlarını dinledik. Onlara, “nasıl anladınız bunların gizli örgüt kurduklarını” diye sorduk. Verdikleri cevap neydi biliyor musun? Subaylar, Savarona gemisi ile bir yurtdışı seyahatine çıkmışlar. Limanlarda herkes kendi bütçesine uygun  alışveriş yapmış, bunlar yapmamış. Buradan anlamışlar gizli örgüt üyesi olduklarını. Bu ifadenin üzerine bir teğmen kalktı ve, “Türk subayı kaçakçılığa tenezzül etmeyeceği için biz bir şey almadık” dedi. MİT raporlarının sahteliği ortaya çıkınca da, 46’sının idamı istenen 84 sanıktan 71 tanesi oy çokluğuyla beraat etti.

“Yaşasın adalet”

  • Tefhimin yapıldığı duruşma anını hatırlıyor musunuz?
    • Karar tefhim edildiği anda mahkeme yıkılıyordu sanki. Analar, babalar, “yaşasın adalet” diye bağırıyorlardı. Düşün kızım, gerekçeli kararı vereceğimiz gün Kafam allak bullak. Bir görevli geldi yanıma, ismi bende saklı, ve “albayım, kaç tane sallandıracaksınız?” diye sordu. “Kelle başına kaç sene kıdem veriyorsunuz?” dedim ve girdim duruşma salonuna. Ben, “beni mahçup etme abi, hepsini sallandır” diyen savcılarla birlikte çalıştım. Bir hakim arkadaş vardı, bazı idam kararları vermişti. Davaya ilişkin gerekçeli hükümden beş tane ciltletip Faik Türün’e göndermiş. 0 da kabul etmeyerek iade etmiş. Benim yanıma gelip aynen şöyle dedi: “Abi, arkadaşlarına verir diye karar ciltlettim, geri gönderdi, bu olur mu?” “Siz resmen Komutanlığa bu kararı gönderdiniz mi” diye sordum, göndermişler. Bu zihniyeti aklın alıyor mu senin? Yani diyeceğim, mahkemeyi lağvettirmekle ucuz kurtardık, Ziverbey Köşkü’ne de gidebilirdik.
  • Bu karar, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nca temyiz edildi, öyle değil mi?
    • Temyiz edildi. Faik Türün temyiz layihasında şöyle demiş: “Duruşma hakimi albay Remzi Şirin, sanık avukatlarının dahi aklına gelmeyecek gerekçelerle 84 sanıktan 71’ini beraat ettirmiştir.” Ben bu layihadan örnek alamamıştım. O zamanlar fıkra olarak anlatılıyordu ama tanık polisler, “bana bildiğin bir kaç komünistin adını say” sorusuyla karşı karşıya kalınca ne Mozart kalıyordu, ne Beethoven.
  • Beraat eden sanıklardan bazılarıyla daha sonra da karşılaştınız sanırım…
    • Evet, bir kısmıyla değişik yerlerde karşılaştım. Hepsi işini kurmuş, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. Gördüğün gibi onlar idam edilmedi diye Türkiye Cumhuriyeti yerle bir falan da olmadı. Ya kalem kırılsaydı? Kim tamir edecekti bu hatayı? Bu yük nasıl taşınacaktı?
  • Peki, az önce sözünü ettiğiniz hakim ve savcı arkadaşlarınız neredeler şimdi, ne yapıyorlar?
    • Bu soruyu geçelim şimdilik, onları konuşacak zaman da gelecek. Yalnızca şunu söyleyebilirim, çoğu hala görevlerinin başında.

“Yumruk yine aynı yumruk…”

  • 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı ve 12 Eylül’ü bir hukukçu olarak yaşadınız. “Ehven-i şer, şerlerin en kötüsüdür” derler ama sizce “ehven olanı”hangisiydi?
    • Neyzen Tevfik’in bir şiiri var: “Türkü yine aynı türkü, sazlarda tel değişti / Yumruk yine aynı yumruk, bir varsa el değişti.” Bana sorarsan hiç bir fark yok. Biraz ayrıntı düşünülürse, 27 Mayıs’m daha insani olduğu söylenebilir belki. Yassıada’dakilerin mektup ve eşyaları Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nda sansürden geçerdi o zaman. Eşyalar Yassıada’ya getirilirdi ve herkes kendi eşyasını taşırdı. Askerler, milletvekili ya da bakanlara yardımcı olmazlardı. 27 Mayıs sigarası çıkartılmıştı bir ara. Yassıada kantininde yalnızca bu sigaradan satıldığı halde, Demokrat Partililerden kimsenin bu sigaradan içmediğini duymuştum. O dönemde çok vahim işkence olaylarına ya da saygısızlığa tanık olmadım ben.
Babam avukatlık bürosunda, Ulus
  • Bazı kasaların açılmasında hazır bulunmuştunuz, değil mi?
    • Milletvekili ya da bakanlara ait 16 kasanın açılışında bulundum. Yüksek Soruşturma Kurulu üyeliğine atandığımı öğrendiğimde İslahiye’deydim. Ankara’ya geldiğimde, “mal beyanında bulunacaksın” dediler. 53 liram vardı kızım, hepsi buydu. Belimde Kırıkkale tabanca, elimde simit; önümde bir çuval dolusu altın, para…Ben, Ziraat Bankası Galata şubesinin açılmasını bekliyorum. Kasalardan ne çıkarsa zabıtla alıp, zabıtla teslim ediyorum. Bir zimmet çıkacak diye ödüm patlıyor. Kasalardan ne çıkarsa zapta geçiriyordum; düğme, iğne, iplik. Ben tuğla şeklinde altını ilk kez o kasalarda gördüm. Ve, 16 kasadan toplanan miktar, yanlış hatırlamıyorsam 0.5 milyon liraydı.
  • Yapılan yargılamalar ve sonuçlarının adil olduğuna inanıyor musunuz şu anda?
    • Bence bir devlet adamının namuslu olması lazım her şeyden önce. Devlet soyuluyordu o dönemde. Bu nedenle yapılan yargılamaların mesnetsiz olduğunu düşünmüyorum. Yargılama sonuçlarına gelince…Daha sonra yaşadıklarımızı göz önüne getirirsen, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamlarının; genel olarak da idam cezasının yanlışlığını anlarsın zaten.
  • Daha önceki anlatımlarınızdan biliyorum, sizi özel olarak çok etkileyen bir olay olmuştu Yassıada’da. Eski bir komutanınızla karşılaşmıştınız.
    • Korgeneral Nurettin Aknos…İlk tayinimde Gelibolu’nun Demirtepe köyüne düşmüştüm. Kolordu komutanımız olan Aknos Paşa emekli olduktan sonra, Demokrat Parti Tekirdağ milletvekili seçilmişti. 27 Mayıs’tan sonra ismini bizim soruşturma kurulunda gördüm, soruşturmasını benim yapmam gerekiyordu. Kurul başkanına, “ya onu bizim kuruldan alın, ya da beni” dedim. Aknos Paşa’yı bizim kuruldaki Ustadan çıkardılar. Yalnız Yassıada’ya bir gidişimde karşılaşmıştık ve ağlamıştı. Ben daha üsteğmenken emekliye sevkedilmiştim, benim için uğraşan tek kişi oydu. Çak namusluydu, dürüsttü, gerçek anlamıyla bir askerdi.

” ‘Zuhulen’ emeklilik”

  • Neden emekliye sevkedilmiştiniz?
    • İzmir’in Filibelioğulları sülalesinden bir asteğmen, bizim tümende askerliğini yapıyor. Zengin bir aileymiş, ben bilmiyorum ya. Çocuk nereden öğrendiyse, Adnan Menderes’in İstanbul’a geldiğini öğrenmiş. Ulaştırma bölüğünde nöbetçiyken atlıyor özel arabasına ve Başbakan’a gidiyor. Bir hafta sonra döndü, izin kağıdı falan da yok. Asteğmeni tutukladım. Bana, “ben firar etmedim, Sayın Başbakanımızı ziyarete gittim; beni tutuklayamazsın, çok pahalıya mal olur” gibi bir şeyler söyledi mahkeme salonunda. Benim de deli zamanım, iki tokat attım buna. İlk ve son asker dayağım oldu bu. Bir kaç gün sonra Milli Savunma Bakanlığı’ndan, emekliye sevkedildiğime dair bir yazı geldi.
  • Gerekçe belirtiliyor muydu?
    • Hayır, gerekçe yok. Bakanlığın kararını da Aknos Paşa söylemişti bana ve “canını sıkma” diye de eklemişti. Nasıl sıkmazsın canını; elde yok, avuçta yok. Nurettin Aknos Bakanlığa bir yazı yazmış: “4. Tümen refakatinde çalışan hakim üsteğmen Remzi Şirin doğrudur, dürüsttür ve çok çalışkandır. Ne sebepten emekliye sevkedildiğinin bildirilmesi…” Bugün, hiç bir komutan astı hakkında böyle bir yazı yazamaz. Bu riski göze almaz.
Cumhurıyet Dergi
Yunus Nadi Özel Sayısı
1989
  • Milli Savunma Bakanlığı’ndan cevap geldi mi?
    • Hem de hemen : “4. Tümen refakatinde görevli hakim üsteğmen Remzi Şirin’in kıdemliliğinin onaylandığı yazılacakken zuhulen, emekliliğinin onaylandığı yazılmıştır. Gereğinin yapılması…” Ben, bir sene evvel kıdemli olmuşum; üstelik, kıdemlilik işlerinin Bakanlık ile hiç bir ilgisi yok.

Gayrı nizami bıyık ve hormon meselesi.

  • Babacığım, bir de bıyığınız problem olmuştu…
    • Neler gördük yavrum. Tuğgeneral Hayati Ataker vardı, 4.Tümen komutan vekili. Bir gün bana, Kolordu Komutanı İhsan Eriç’le birlikte bir emir imzalattılar: “Türk subayının modern şekli, bıyıksız şeklidir.” Hayati Ataker sonra da ekledi: “bıyığını kesip bana benzeyeceksin.” Ben de dayanamayıp, “ben piç değilim; size benzemem, anama babama benzerim” dedim. Dedim, yalan değil. Beni Bakanlığa şikayet etmiş. Bu arada bir olay daha oldu. Tümen komutanı yanıma geldi bir gün ve, “bak şu saça” dedi. Bıyığı anladım da saçımda bir şey yok, nizami. Berberi çağırdı, “getir şu aynayı” dedi. Sonra bana döndü ve yüksek sesle, “bak şu suratına, beğeniyor musun” diye sordu. “Ben, astımın tuttuğu aynaya bakmam, siz tutun bakayım” dedim. Bu olaydan sonra da Bakanlıktan müfettiş geldi, “ifadeni değiştir” diye sıkıştırıp duruyor arkadaşlar. Uygun bir ifade bulabilmek için çok uğraştık ve sonunda ifademi şu biçimde değiştirdim: “Tümen komutanının, bıyıklarını kesip bana benzeyeceksin demesi karşısında; insanların birbirine benzemesi bıyık değil, hormon meselesidir dedim.” Bu şekilde ifadem zapta geçirildi ve ceza falan da almadım.
  • Anlattıklarınızdan sonra bir soru geliyor akla, böylesine sıra dışı bir askeri hakime neden böylesine önemli görevler verildi?
    • Kızım, bildiğim bir olay var. 12 Mart döneminde bir Genelkurmay temsilcisi vardı. Onun, damadına anlattığı bir olay. “Bu albay için üç defa toplantı yaptık, emekliye sevkedebilmek için, fakat bir püf noktası bulamadık” demiş. Pırlanta gibi bir meslek hayatım oldu. Birilerine yaranmak, karlı köşeler kapmak gibi dertlerim olmadı hiç. Bıyığımdan başka gayri nizami tarafım da olmadı. Her koşulda, verilen her görevi yapmaya hazırdım. Ama sizlerin okuyabilmesi için ortaokulu olan bir yere tayinimizi istedim, ilkokulu olan yere tayin ettiler; lisesi olsun dedik, olmayan yere gönderdiler. Biliyorsun, dört yıl boyunca her hafta sonu Konya-Ankara arasında mekik dokudum. Otobüs biletlerimi saklıyorum hala…

“10 yaşında bir terörist”

  • 1978’de sıkıyönetimin ilan edilmesiyle birlikte Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı adli müşavirliğine tayin oldunuz…
    • Evet. Odama gelen arkadaşlar, dosya yığınları arasında beni göremezlerdi. Bir gece oturup sizlerle birlikte yemek yedim mi yavrum? İnan, o yıllarda güneşin doğuşunu da görmezdim, batışını da. Bir sürü insanı toplayıp getiriyorlardı. Bir keresinde, 10 yaşında bir çocuk getirmişlerdi. Sivas’lı bir çocuk duvarlara yazı yazıyormuş. Evinde arama yapmışlar, bir de hatıra defteri bulmuşlar. 10 yaşında cin gibi bir kız çocuğu, düşünebiliyor musun? Vicdansızlık bu; içim çürüdü, dışım çürüdü bu adamlar yüzünden.
Ödül alanlar toplu halde
  • O dönemi ben de üniversite öğrencisi olarak yaşadım. Telsizle bildirilen sayılar, toplanan kişi sayısını tutmadığı için sokaktaki insanların, simitçilerin, köftecilerin de alındığı söylenirdi…
    • Söylentiler değil, ben yaşadıklarımı anlatıyorum. Bir keresinde O.D.T.Ü.’den iki ya da üç otobüs, kesin hatırlayamıyorum, öğrenci getirdiler. Otobüslerde bildiri bulunmuş. Gözaltına alacağız ama çocukların üstlerinde yok, başlarında yok. Cezaevine göndermeye kıyamadım, kapalı spor salonuna götürmelerini söyledim. Bu sırada İstihbarat Şube Müdürü geldi yanıma, “yanlışlıkla bizim dört kişiyi de almışsınız” dedi. Listeden isimleri işaretledim ama albaya da, “gözaltına alma emrinin Nihat Özer tarafından verildiğini” söyledim. Arkasından bir MİT’çi daha geldi, o da elemanlarının serbest bırakılmasını istiyor. “İşleri neymiş ODTÜ otobüsünde” diye sordum, “yanlışlıkla binmişler” dediler. Nihat Özer’i geceyarısına doğru ikna ettim ve o dört kişiyle birlikte tüm öğrencilerin de serbest bırakılmasını sağladım. Askerlere yazılar yazdırırdım. Kartların üzerine, “anneler günü”, “babalar günü” yazarlardı. Bunlar Nihat Paşa’nın önüne götürerek iknaya çabalardım, çocukları salıvermesi için.

“Sahipsiz hak, sahipsiz adalet”

  • Bu kadar çok insanla mücadele etmek pek kolay olmasa gerek…
    • Yavrum, çok zor koşullarda okudum ben. Çocuğunu okutmak için büyük şehre gönderen ailelerin durumunu bilirim. İlkokulu okumak için köyden, Samsun’un Terme ilçesine kadar 15 gün yürürdük. Bir keresinde ayaklarımız çamurlu diye Giresun’un ana caddesine sokmamışlardı bizi. Fakültede okurken kaldığım evde, köpeği bağlaşan durmazdı ve biz o odada üç kişi kalırdık. Askeri öğrenci olduktan sonra biraz rahatlamıştım. Emeklilik ikramiyemle aldığım evin borcunu hala ödüyoruz, biliyorsun; ama, dün iki jandarma üsteğmen gördüm bu sokakta. 60 milyon liraya bu mahalleden daire almayı düşünüyorlardı. Kızım, bir üsteğmenin 60 milyon liraya ev sahibi olması ne demek. Ailesi zengin olanlar vardır, onlara bir diyeceğim yok; ama üsteğmenin şimdi ev almayı düşünecek zamanı değil ki.
  • Emekli olduktan sonra avukatlığa başladınız. Aynı salonda, mahkeme salonunda yeriniz değişti. Nasıl bir duygu bu?
    • Önceleri pek kolay gelmedi tabii. Biliyorsun, sıkıyönetim mahkemelerinde avukatlık yapmamız da engellendi. Üç sene, en civcivli zamanda, sıkıyönetim mahkemelerinde görev yapamadık. Kendim gölgede durup başkalarını da göndermedim, bazı arkadaşlarımızın yaptığı gibi. Aldığımız davaları da devrettik. Sıkıyönetimde adli müşavirlik, hakimlik, savcılık yapanlar, üç sene müddetle sıkıyönetim mahkemelerinde görev yapamaz dendi ve yapamadık da nitekim.
  • Uzunca bir süre birlikte yürüttük avukatlığı. Bu nedenle bu konuda soru sormam güçleşiyor. Birçok müvekkilimiz oldu, bizi kullananlar oldu. En acı olay…
    • İntihar eden müvekkilimizdi. Erzurum Cezaevi’nde intihar eden İhsan Çetintaş…Onun ölümünden çok kısa bir süre sonra da hakkındaki hüküm, Askeri Yargıtay’da bozulmuştu. Bir yıl içinde, anne de baba da dayanamayıp, birbiri peşi sıra vefat ettiler. Türkiye’de hak ve adalet sahipsiz kızım, sahipsiz.. .Hele de insanların yardıma en çok muhtaç oldukları dönemlerde…
İsmet İnönü ile, 1949.

Yorum bırakın

Filed under Şey

Yorumlar kapatıldı.