Sen muhteşem bir detaysın! Biberli öz-deşim oley! — Işık Barış Fidaner

İltifat niyetiyle söylenip olumsuz çağrışımlara yol açtığı halde ısrarla terk edilmeyen muğlak bir deyim var, belki duymuşsunuzdur:

Sen muhteşem bir detaysın!

Bir iltifatın normalde iyi anlamlar uyandırıp kötü anlamları defetmesi beklenir ama bu deyimi biraz silkelediğinizde altta yatan olumsuzluk çabucak su yüzüne çıkıyor. Cümleyi alıp birkaç defa tercüme ettiğimiz zaman ünlü masaldaki prensesin onca şiltenin altındaki bezelyeyi hissedip rahatsız olması gibi çabucak olumsuzluğun kalbine ulaşırız:

Sen müthiş bir teferruatsın!
Sen sevinç veren bir ayrıntısın!
Sen jüvans veren bir nüanssın! (jouvence, nuance)
Sen jüisansımda bir nüisanssın! (jouissance, nuisance)
Sen keyfiyetimde bir rahatsızlıksın!

Acı yemekler yiyip dilini yakmaya gönüllü olabilen bir akıllı canlının böylesi “baharatlı” iltifatlarla birbirine bağlanması çok da şaşırtıcı sayılmaz. Tabi o zaman kurdukları özdeşimler de biberlenmiş olacaktır, bunlara öz-deşim diyelim, insanın kendi özünü deşmesi anlamında, açık bir yarayı kaşır gibi. Öz-deşimde biberlenmeden söz edişimizde sportif ısınma oyunları da duyabilirsiniz, eylemlere “sert müdahale” de duyabilirsiniz. Zaten Gezi’de bu iki anlam tek bir sloganda buluşmuştu:

Biber gazı oley!

Bu muğlak iltifat tüm olumsuz yankılarına rağmen yine de hiçbir rakip tanımıyor, başka hiçbir deyimle ikame edilemiyor. Neden acaba? Çünkü diğer olumlayıcı iltifatların hepsinden daha gerçektir:

Gerçek formelleştirmenin açmazıdır. (Lacan, Seminer 20)

Formelleştirme simgesel hazım sistemimiz olduğuna göre bir şey ancak ondan hazzetmediğiniz ve onu hazmedemediğiniz ölçüde gerçek olabilir. O yüzden bu deyim gerçekten bir iltifattır ve muhatabına şöyle demektedir:

Bana göre sen gerçeksin.
You are real for me.

Burada özellikle “benim için” yerine “bana göre” dedim çünkü gerçek ile yanıtlanan soru “niçin” değil “neden”dir. Dikkat ederseniz yukarıda “Bu iltifat niçin rakip tanımıyor?” diye sormadık, onu başarıyla buluşturan özel bir amaç, işlev, erek aramadık. Gerçek sizi bilgilendirmez, sizi yönlendirmez, size hiçbir istikamet göstermez, fütursuzdur: No Fütur.

Gerçek sizi dürter ve ölüme-doğru-oluşunuzu anımsatır, ölüm dürtüsüdür. Gerçek bir iltifatın muğlak kalması zorunludur çünkü arzu nesnesine değil dürtü nesnesine yöneliktir, objet petit a‘yı örten suretler artık inceldikçe incelmiştir, ama inceldiği yerden kopmazlar, aksine dürtüler size arzulardan daha sağlam bir tutamak verir. Arzu etkinlik-edilgenlik arasında gelgitlerle dalgalanır. Dürtü ise ettirgenliktir, hatta kendine ettirgenliktir, “kendim ettim kendim buldum” dedirten kör noktadır. O sizin Aşil topuğunuzdur, zayıf noktanızdır; ama o aynı zamanda sizin Arşimet kaldıracınızdır, yani aklınızı oynatmanızın ve dünyayı yerinden oynatmanızın yolu bir ve aynıdır. Ayrıntıda gizlenen şeytanlık bundan ibarettir.

Şimdi yukarıdaki listeye dönelim. Yapılacak çıkarım şöyledir:

Nasıl ki jüvans jüisansı örtüyorsa, nüans da nüisansı örter.
Nasıl ki sevinç keyfiyeti örtüyorsa, ayrıntı da rahatsızlığı örter.

Bu tablo aynı anda hepimizi hem yargılar hem de temize çıkarır:
1) Hepimizi yargılar, çünkü bize sevinç verdiğini sandığımız bütün ayrıntıların aslında temel bir rahatsızlığın yalancı örtüsü olduğunu açığa vurur. Göz önündeki hoş suretlere sondaj yapıp “altta yatan” (under-lie: altta-yalan) çok derin anlamlar aramamız boşunadır, hatta kendi bindiğimiz dalı kesmektir.
2) Hepimizi temize çıkarır, çünkü nasıl ki biz “derin anlamlarla dolu” olamıyorsak diğer ölümlülerin de öyle olamayacağını biliriz. Kendimizi ve birbirimizi anlamlarla dolduramayız ancak dolaşımdaki simgeleri hayallerimizle dolgulayabiliriz.
Böylece Hristiyanlardaki “ilk günah” gibi bir asgari müşterekte buluşup denkleşmiş oluruz.

“Muhteşem detay” denen gerçek, kaplan kürküne ve tekir postuna ve şiirlerimize işlenmiş “dehşet simetri”den başka bir şey değil aslında. O bize sevinç verir, sev-inç “love every inch” yani her detayı sevmek demektir. Sahilik budur, “Sahi mi?” hitabındaki heves ve şaşırma yetisidir (true).

Her simetri anlamlı olmasa da bize bir şeyleri duyurabilir, bilinenleri aşan konularda, kaplanı ve tekiri ve insanı eğer böyle yarattıysa “Allah’ın bir bildiği olsa gerek” dememizde sakınca yoktur.

Tabi ki kör inançlı değiliz ve konumuz yar-atılış: Yâri (canı, dostu, sevgiliyi) düşleyen kişi yar’a (uçuruma, boşluğa, çatlağa) düşer ve oraya “düşünce” yaralanır (kırılır, eksilir, lekelenir).

Sevincin örtüsü kalktığında keyfiyetimizle yüzleşiriz, keyfi-yet “keyfi yetti mi? az mı geldi? çok mu geldi? tam mı geldi?” diye insanı rahatsız eden Üstben’dir. İşte bu da aynı simetrinin dehşetli yanıdır ve onu muhafaza etmek şarttır, zira dehşeti silinen ayrıntılar şeytanları gizleyemez ve sevilecek bir yanları kalmaz; fol olurlar (false) yani tavuk bir yeri yuva belleyip yumurtlasın diye bırakılmış aldatıcı sinyallere indirgenirler.

Jüi-sans ve nüi-sans sevinçsiz ve kaba gibi çınlasa da onlardan vazgeçemeyiz, zira onların taşıdığı olumsuz imaları yutmayı (duymazdan gelmeyi, bastırmayı veya inkar etmeyi) göze aldığımız anda bizatihi sevinç ve inceliği yitireceğiz; usturupsuz ve usturlapsız kalacağız (astrolabon: yıldız tutan). O halde yeni sloganımız belli oldu:

Biberli öz-deşim oley!

Etimolojik olarak olé’yi Allah’a bağlayan teoriyi aklımızda tutalım ve mitolojik sevinç/jüvans tanrısının adını anarak konuyu bağlayalım:

Jove = Zeus = Jüpiter

(İngilizcesi)

Işık Barış Fidaner doktoralı (Boğaziçi Üniversitesi) bir bilgisayar bilimcidir. Yersiz Şeyler‘in Admini, Žižekian Analysis’in Editörü, Görce Yazıları‘nın Küratörüdür. Twitter: @BarisFidaner

16 Yorum

Filed under Şey