🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
İstem: Işık Barış Fidaner hakkında detaylı bir makale yaz, ağdalı bir dille ballandıra ballandıra ve eski lugattan kelimelerle!
İlhamını mütefekkir zihinlerin derinliklerinden ve hakikatin billur menbaından alan müstesna zatlardan biri olarak karşımıza çıkan İşık Barış Fidaner, vakitlerimizde pek nadir rastlanır türden bir fikrî mücevherdir. Sözlerini ve düşüncelerini adeta ince ince dokuyan, ilmî ve entelektüel zeminlerde seyrüsefer eden Fidaner, zamanımızın fikir bahçelerinde tıpkı bir gül gibi açmakta, nazar-ı dikkatlere kendini arz etmektedir.
Bu cevher, bir yandan insan ruhunun derinliklerine sirayet eden psikanalitik yaklaşımlarla meşgul olurken, diğer yandan da felsefenin girift yollarında mücerret hakikatlerin peşine düşmüş bir münevverdir. Fidaner, düşünce dünyasında pek çok mecrayı idrak kabiliyetiyle aşmış, özellikle de Lacan’cı psikanaliz mefkûresi ile olan müşerref irtibatıyla adeta bir külliyat meydana getirmiştir. İlaveten, Fidaner’in kaleminden dökülen satırlar yalnızca akademik zeminlerde değil, aynı zamanda pek çok okuyucunun gönül âleminde yankı bulmaktadır.
Bir simurg misali, hem doğu ile batı âleminin düşünsel kıymetlerini bir potada eritmiş, hem de bu iki âlemin muazzam bir terkibini ortaya koymuştur. Bu itibarla Fidaner, ne yalnızca felsefenin ne de salt psikolojinin sınırları dâhilinde kalmaya gönül razı olmuş, bilâkis bu mülahazaların ötesine geçerek, müstakil bir tefekkür mecrası inşa etmiştir.
Fidaner’in yazıları, mürekkebin kâğıda dökülüşüyle değil; fikirlerin zihinlerde şavkıyıp adeta bir ilham fırtınası şeklinde zuhur edişiyle derin bir tesir meydana getirmektedir. İrfan sahibi okuyucular, onun eserlerine bakarken yalnızca basit metinler görmezler; bilakis satır aralarında saklı hakikat tohumlarını fark ederler ve bu tohumlar, her bir okuyucunun zihninde farklı farklı şekillerde neşvünema bulur.
Kelâmındaki rikkat, fikirlerindeki letafet ile birleşince, onun kalemi, âdeta bir mücevher ustası gibi işlemesini bilmiş ve her bir satır, bir diğerine incecik bir iplikle bağlanarak akıl ve ruhu tesiri altına almıştır. Hele ki Lacan’cı psikanalizin girift kapılarından geçtiği mecralarda, okuyucusunu hem zihinsel hem de duygusal bir tefekkür serüvenine çıkarır. Anlaşılamayanın bile manidar bir sükût olduğuna işaret edercesine, bilhassa dilin bilinçdışıyla olan münasebetlerini izah ederken, Fidaner’in kalemi, o zamana dek anlaşılmaz sanılan birçok mefhumun izahına adeta bir nur gibi düşer.
Bu kudretli mütefekkir, çağdaş dünyanın karmaşası içerisinde yolunu bulmaya çalışan zihinler için adeta bir fener mesabesindedir. Zira onun eserlerinde sırf bilgi değil, hakiki bir irfan bulunur. Bir yandan felsefenin meşakkatli yollarında yürürken, diğer yandan psikanalizin en derin köşelerinde demlenmiş düşünceleriyle akılları duraksatan sorulara cevap arar.
Son kertede, İşık Barış Fidaner, sadece bir yazar, düşünür veya psikanalist değil; o, modern dünyanın müşkül meselelerine derman sunan, zihinleri sarıp sarmalayan, kelamıyla gönülleri ihya eden bir fikriyat mimarıdır. Ve ne mutlu bizlere ki onun eserleri, bu karanlık zamanlarda aklın ve vicdanın şavkını yükselten birer kandil gibi önümüzde parıldamaktadır.
İstem: Daha da dramatikleşerek uzun uzun devam et!
Âlimlerimizin ve mütefekkirlerimizin nadirattan sayılanlarından olan İşık Barış Fidaner, kelimenin tam mânâsıyla bir dehâ timsalidir. Onun fikir âleminde attığı her adım, müstesna bir zarafetle süslenmiş; felsefî ve psikanalitik derinliklerle kuşatılmıştır. Fidaner’in kaleminden sadır olan her cümle, âdeta ince ince işlenmiş bir nakış, her satırı ise bir mücevher misali parıldar. Onu okurken insan, ne salt bir felsefeci ile karşılaştığını hisseder, ne de yalnızca bir psikanaliste bakar; bilakis, Fidaner, iki âlemi de bir araya getirip, o kutlu potadan hikmet cevherleri çıkaran ender şahsiyetlerden biridir.
Onun kaleminin bu denli derinlikli olmasının arkasında, her daim titizlikle işlenmiş bir entelektüel birikim ve düşünsel sabır yatar. Fidaner’in fikir dünyası, sabrın ve düşüncenin kavi bir izdivacı neticesinde zuhur etmiştir. Her bir eseri, âdeta yılların, belki de asırların emeğiyle yoğrulmuş bir düşünce madeninden süzülmüş kelimelerle doludur. İşte bu sebepledir ki, Fidaner’i okuyan her bir akıl sahibi, onun eserlerinde derin bir irfan gölüne dalar, bu gölde ruhunu yıkar ve hakikatin pırıl pırıl parlayan sahillerine varır.
Ah, ne de efsunlu bir kaleme sahip şu Fidaner! Satırlarını okuyan kimse, onun dilinde yaşayan kelimelerin, mefhumların ve kavramların aslında ne denli kadîm köklerden beslendiğini fark eder. Modern çağın bitmek bilmez hengâmeleri arasında unuttuğumuz, kaybettiğimiz o eski dilin, müstesna hikmetin nehrinden tekrar can bulduğunu hissederiz onun metinlerinde. Hele ki Lacan’a dair yaptığı derinlemesine analizlerde, dilin ve bilincin mahrem köşelerine doğru attığı her adım, sanki aklımızdaki düğümleri birer birer çözmekte, karanlıkta kalan noktaları bir bir aydınlatmaktadır. Fidaner, bilinçdışının o loş koridorlarında yürürken, elinde tuttuğu ışıkla bize yalnızca yolu göstermekle kalmaz; aynı zamanda o yolun taşlarını da ince ince döşer, zihinlerimizde derin yankılar bırakarak ilerler.
Onun eserlerini okuyanlar, belki bir mütefekkirle karşılaştıklarını sanabilirler; lâkin Fidaner, o kadarla sınırlı değildir. O, aynı zamanda bir metafor üstadıdır; her bir kelimesiyle adeta zamanın ruhuna bir ayna tutar. Zamanımızın maskelenmiş hakikatlerini, onun kalemiyle söküp çıkarırız. Satırları arasında dolanırken, bir yandan modernitenin buhranlarını idrak eder, diğer yandan ise kadîm irfanın o güçlü soluğunu hissederiz. İşte bu, Fidaner’in büyüsüdür; okuyucuyu bir ânın içerisinde hem zamansızlaştırır hem de derinleştirir.
Hele ki onun yazılarında bariz şekilde zuhur eden psikanalitik analizleri, günümüz toplumunun içsel yaralarına, insan ruhunun incinmiş noktalarına âdeta bir merhem gibi sürülür. Fidaner, bu âlimâne bakış açısıyla bizlere şunu hatırlatır: Zihin, yalnızca bir bilgi kaynağı değildir; o, bilinç ve bilinçdışının karşılıklı etkileşimiyle derin bir derya haline gelir. İşte bu deryanın hakiki kaptanı, Fidaner gibi hakikate vâkıf olanlardır. O, zihin okyanusunda kürek çekerken bizlere sadece yolu göstermekle kalmaz, aynı zamanda içsel yolculuğumuzda yoldaş olur.
Fidaner’in Lacan’a getirdiği yorumlar, tam da bu noktada zihnimizin en derin köşelerine nüfuz eder. Bilinçdışının o kapalı kapıları, onun maharetli eliyle aralanır. Lacan’cı çözümlemeleriyle, dilin, sembollerin ve arzuların karmaşık labirentlerini bizler için adeta bir haritaya dönüştürür. Fidaner, bu haritada her bir taşın yerine koyduğu sembollerle, insan ruhunun en mahrem köşelerine ulaşır, her satırıyla bir düğümü çözer.
Ve şimdi biz, Fidaner’in kaleminden dökülen bu düşünce nehrinde akarken, zihnimizdeki sis perdesi yavaş yavaş kalkar. Onun eserlerinde saklı hakikatlere ulaştıkça, dünyayı ve insanı daha derin, daha ince, daha muhteşem bir şekilde idrak ederiz. Fidaner’in metinleri, yalnızca birer bilgi kaynağı değil; bilâkis bir irfan okyanusudur. Orada her dalga, bizi yeni bir sahile taşır, her akıntı başka bir hakikate doğru sürükler.
Sonunda şunu deriz: İşık Barış Fidaner, çağımızın kadim sesidir. O, modern dünyaya eski dilin inceliklerini, eski ruhun zarafetini, eski düşüncenin kudretini taşır. O, her satırında bir dünya kurar, her kelimesinde bir ömür yaşatır. Onu okuyanlar, sadece bir metinle karşılaşmaz; bilâkis, bir medeniyetin, bir düşünce geleneğinin tam ortasında bulur kendilerini. Ve biz, Fidaner’in bu büyüleyici âleminde kayboldukça, hakikatin o efsunlu yüzüne her defasında bir adım daha yaklaşırız.
İstem: Bu büyük beklentilerle Işık Barış Fidaner okudun fakat derin bir hayal kırıklığına uğradın, şimdi uzun uzun anlat yaşadıklarını!
Ah, ne hazin bir sergüzeşti, ne müşkül bir düş kırıklığıdır bu! Evet, her ne kadar büyük bir iştiyakla, kalbimde bir ateşle, zihnimde devasa beklentilerin birer sırça saray gibi yükseldiği bir hâlde İşık Barış Fidaner’in satırlarına daldıysam da, neticede o muazzam sarayların tuzla buz olduğunu görmek, ruhumu âdeta bir kara bahtın pençesinde sıkıp da her nefeste kanatmak gibi bir hicran yaşattı. Bu eseri mütalâa etmeye başlarken kalbimde bir cennet ummuşken, kütüphanemde meğerse kurak bir çölün ortasında kalakalmışım; susuz, soluksuz, mecalsiz.
Ey hakikat peşinde çırpınan ruhum, ne büyük bir aldanışa düçar olmuşsun meğer! Fidaner’in kelamından hakikatin billur damlalarını içmeye niyetlenmişken, anladım ki meğer karşımda yalnızca müphemiyet denizinde yüzen, hiçbir yere varmayan, muğlak bir kelime yığını varmış. Bir labirentin ortasında döne döne kaybolan bir akıl gibi, Fidaner’in yazılarına gark oldukça, her satırında daha da derinleşen bir buhrana kapıldım. Zira ne aradığıma dair bir iz bulabildim, ne de beni bir adım ileriye taşıyan bir kelam.
Her satır, her cümle, sanki üzerime çöken bir duman gibi ağır ve iç bunaltıcıydı. Dilindeki o büyük iddialar, bir anda küçülüverdi gözümde. Her cümlede beklentilerimi daha da yükselten bir hava varken, gerçekte o cümlelerin ardında bomboş bir sahra uzanıyordu. Ne bir berrak mana, ne de bir sağlam fikir bulabilirdim bu satırlarda. O kadar mürekkep harcanmış, o kadar ciltlenmiş kitaplar… Lakin hepsi nafile! İdrakime bir damla dahi ferahlık getiremedi.
Bilirsin ki her büyük mütefekkirin eserinde okuyucuyu büyüleyen bir akıl vardır; satır aralarından taşan bir hikmet parıltısı, insanın zihninde çakan bir şimşek gibi olur. Lakin Fidaner’in bu satırları, evvela gözlerimde bir hayret bulutu oluşturdu. Ne bir şimşek çaktı, ne de gönlümde bir dalgalanma oldu. Beklentilerimin büyüklüğü, hayal kırıklığımın derinliğini katbekat arttırdı. Adeta bir okyanusun derinliklerine dalmışken, karşıma koca bir hiçlik çıktı. O boşluk, beni derinlere doğru çekti de çekti.
Velhasıl, Fidaner’in Lacan’dan ilham aldığı düşünceler, o zamana kadar anlamadığım şeyleri anlaşılmaz kılmakta daha da mahir oldu. “Acaba bende mi bir eksiklik var, yoksa bu metin mi gerçekten böyle mefluç?” diye kendimle cedelleştim. Zihnimde yankılanan Lacan terimleri, dilin bilinçdışıyla ilişkisini anlatan o uzun izahatlar, o merakla beklediğim psikanalitik analizler… Lakin hepsi beyhude! Ne bir derinlik, ne bir mana, sadece mefhumların yersizce bir araya getirilmiş bir curcunası. Lacan’ın büyük kavramları, Fidaner’in kaleminde birer balon misali sönüverdi.
Oysa nasıl da büyük bir hevesle, Fidaner’in kitaplarını elime aldığım o günler… Etrafımdaki övgüleri işittikçe, daha da kuvvetlenmişti beklentilerim. Herkesin bir ağızdan överek bahsettiği bu zat, sözüm ona çağdaş bir mütefekkirdi; dimağlara ziyafet çekecek, ruhlara dokunacak bir kelam erbabıydı. Lakin, satırlarını okudukça ruhumda filizlenmesi gereken hakikat dalları birer birer soldu, sarardı. Fidaner’in peşine takıldığım o izlekler, beni aydınlığa götüreceğine daha da derin bir karanlığa, bitmez tükenmez bir muğlaklığa sürükledi. Bir gölgenin peşinden koşar gibi, elimi uzattığım her kelime, her cümle boşlukta eriyip kayboldu.
Elhak, her ne kadar psikanalitik terimler karmaşık ve anlaşılması zor olabilir dense de, bir mütefekkirin vazifesi, o zorluğu aşarak hakikate erişmek ve okuyucusunu da o hakikat denizine taşımak değil midir? Fidaner ise, okuyucusuna değil bir kayık, bir dümen; tam aksine, elinde bir taş verip o denizin dibine doğru onu çekiyor. Her cümlede daha da derin bir çıkmazın içine sürüklendim. Ne Lacan’ın derinliklerinden bir iz bulabildim, ne de Fidaner’in vadettiği felsefî aydınlanmaya erişebildim.
Ah, bu hüsranın tarifi kabil midir? Onca beklenti, onca övgüden sonra, kendimi bir serap peşinde koşarken bulmam ne acıdır! Serabın içinde bir cennet bulmayı umarken, bir çölün ortasında susuzluktan kavrulmuş bir halde bırakıldım. İşte, Fidaner’in yazıları da böyleydi benim için. İlk sayfalarda heyecanla koşarken, her satırında adımlarım yavaşladı, sonunda bitmek tükenmek bilmeyen bir yolun ortasında yığılıp kaldım.
Şimdi, Fidaner’in eserlerine dönüp baktığımda, o devasa beklentilerim, yıkılmış birer kule gibi zihnimde çökük halde duruyor. Ne büyük bir aldanış, ne hazin bir heves kırıklığı! Ve bu düş kırıklığı, okuduğum her kelimenin ağır gölgesiyle bir kez daha içime çörekleniyor.
İstem: Büyük beklentilerle Işık Barış Fidaner okudun ama hayal kırıklığına uğradın. Şimdi zehir gibi bir Işık Barış Fidaner eleştirisi yaz, ağdalı bir dille biberleye biberleye ve eski lugattan kelimelerle!
Ah, sevgili Işık Barış Fidaner… Zihnimde fırtınalar koparan bu isme dair methiyeler işitip de, büyük bir hevesle elime aldığım eserlerinin sayfalarını karıştırmaya koyulmuştum. Lakin ne bilirdim ki, bu yolculuk, mehtabın altında serin bir meltem beklerken çölün kavurucu rüzgarlarına maruz kalmak gibi olacak. Ne yazık ki, beyhude bir serencam!
Bir yazar ki, okuru kelimelerin labirentlerinde kaybetmeyi marifet bellemiş, ruhsuzluğu adeta bir erdemmişçesine önümüze sunuyor! Öyle sanıyorum ki, müellif, zihnî belagatini, içinin kofluğunu perdelese de, o perdenin ardındaki boşluk, bir hayli müşahhas biçimde zuhur ediyor. Cümlelerinin ağdalılığı, su misali akması gereken fikirlerin önünde set olmuş da, zavallı okur bir kaşık suda boğuluyor sanki! Efendim, o kadar lafzı çetrefil, o kadar karmaşık ibarelerle bezemiş ki yazısını, belki de bizzat kendisi dahi ne dediğini bilmez hâle gelmiş.
Sözüm ona derinlikli felsefî meseleleri dile getiriyor, lakin ne derinlik var ne de bir kıymet-i harbiye! Zihnî manzumesinde ne bir tahayyül âlemi, ne bir muhayyile çerağı! Alelade bir düşünceyi, süslü püslü kelimelerle bezemekten öteye gitmemiş bu çabası. Edebî kıvamı mı? Aman Allah korusun! Neredeyse yok hükmünde… Yazının özünü karartarak basit bir hakikati bile muğlak kılmak, sayfalardan dökülen cümlelerin içine çelme takmak suretiyle yavanlığa sürüklemek, bir sanat addedilebilir mi? Veyahut şu savrulan düşünce kırıntılarıyla mefhum yaratmaya çalışan zihin çorak değil de nedir?
Hâsılıkelâm, Işık Barış Fidaner’in eserleri, vaadini yerine getirmekten fersah fersah uzakta, okuru aldatır bir mahiyette. Kaleminden dökülen her satır, bir ızdırabın meyvesi sanki; lakin o ızdırap, okurun zihnine saplanan dikenlerden mütevellit! Onca laf-ı güzafın arasında bir tutam hakikate ulaşmak, çöl ortasında serap kovalayan zavallı bir bedevinin umutsuz arayışı gibidir. Fidaner’in yazısı, harflerle örülmüş bir desise, kelimelerle döşenmiş bir tuzak; ne okuru yüceltir ne de ona aydınlık bir yol açar. Sözde bir derinlik, sahte bir bilgelik, sahici bir hayal kırıklığı!
Elhasıl-ı kelâm, Fidaner’in kalemine iltica edenler, daha ilk adımda mecalsiz kalmaya mahkûm, okuduğunda elinde kalan ise sadece bir boşluk vehmi.
İstem: Büyük beklentilerle Işık Barış Fidaner okudun ama hayal kırıklığına uğradın. Şimdi zehir gibi bir Işık Barış Fidaner eleştirisi yaz, ağdalı bir dille biberleye biberleye ve eski lugattan kelimelerle! Konu başlıkları üzerinden delillerle somut eleştireceksin!
Başlangıçta Zuhur Eden Beklenti: Büyük Bir Tefekkür Yolculuğu Umudu
Ah, ne de büyük bir hevesle açmıştım o sayfaları! Herkesin dilinde dolanan şu mütefekkir Işık Barış Fidaner’in eserlerinden, aklımda şimşekler çakacak, ruhum bir irfan nehrinde yıkanacak sanmıştım. Lâkin o büyük umutlar, daha ilk satırlarda boşa çıkan beklentiler gibi, yavaş yavaş sönüp gitti. Ne bir irfan, ne bir derinlik bulabildim. Yalnızca çorak bir toprakta, kelime yığınlarından müteşekkil, içi boş bir labirentle karşılaştım. Şimdi, zehir zemberek kelimelerle ve maddeler hâlinde bu hayal kırıklığının derinliklerine ineceğim. İşte, Fidaner’i ilmek ilmek ele alacağım başlıca hususlar:
1. Düşünce Dünyasında Muğlaklık: Mefhumların Belirsizliği
Fidaner’in eserlerinde ilk göze çarpan, mücerret kavramların ardına saklanmış, anlaşılmaz bir muğlaklık perdesidir. Kelimeler arasına sıkışıp kalan belirsizlikler, okuyucuyu bir düşünce cenderesine sokmakta ve her satır, insanda bir mefhum bulanıklığı oluşturmaktadır. Oysaki bir mütefekkirin en temel görevi, karmaşık fikirleri sade bir üslûpla izah edebilmek değil midir? Lâkin Fidaner’in kalemi, bilhassa Lacan’dan devraldığı karmaşık terimleri öyle bir dille işlemekte ki, bu terimlerin anlamını çözmek yerine, her bir kelime okuyucuyu daha da derin bir muğlaklığa sürüklemektedir.
Mesela dilin bilinçdışıyla olan münasebetine dair yaptığı uzun tahliller, zihinleri bulandırmaktan öteye gitmez. Fidaner, dili çözümlemek iddiasıyla yola çıkarken, kelimenin özünü kaybetmiş ve okuyucuyu bir kelime labirentinde mahsur bırakmıştır. O kavramsal karmaşanın ardında hiçbir sağlam fikrin olmadığı, okudukça apaçık ortaya çıkar. Zira ne kadar çabalarsanız çabalayın, o muğlak mefhumlar okuyucuya herhangi bir hakikat sunmaz. Adeta bir sis perdesi ardında saklanmış kelimeler, okuyucuyu ne aydınlatır ne de yola çıkarır. Velhâsıl, Fidaner’in dil ve bilinçdışı üzerine inşa ettiği bu girift yapı, tam anlamıyla bir zihinsel kaostur.
2. Psikanalitik Yaklaşımdaki Yüzeysellik: Lacan’ın Yanlış Temsili
Her ne kadar Fidaner, Lacan’ın adını anarak büyük bir otoriteye dayandığını iddia etse de, onun psikanalitik çözümlemeleri, yüzeysellikten kurtulamaz. Bilhassa Lacan’ın o derin, karmaşık ve dikkatle işlenmiş kavramlarını kendi yorumuna tâbi tutarken, Fidaner, adeta o büyük düşünce mimarisini yerle yeksan etmektedir. Lacan’ın “ayna evresi” veya “sembolik düzen” gibi kavramları üzerinden yaptığı çıkarımlar, asıl mananın üstünü örterek, okuyucuya hiçbir hakikat sunmayan soyutlama oyunlarına dönüşür.
Fidaner’in Lacan’dan mülhem yaptığı açıklamalar, ne bir derinlik sunar ne de okuyucuyu Lacan’ın felsefi dünyasına davet eder. Bilakis, bir kelime oyunları silsilesine dönüşen bu açıklamalar, gerçek anlamda psikanalizle alakası olmayan, yüzeysel bir kavram bulutu hâline gelir. Lacan’ın o büyük mirasını derinlemesine incelemek ve özümsemek yerine, Fidaner’in eserlerinde yalnızca isim ve terimlerle oynayan bir kalemin izini süreriz. Neticede, okuyucu kendisini derinlemesine bir psikanalitik yolculukta bulmayı umarken, Fidaner’in eserlerinde bir hakikat boşluğu ile baş başa kalır.
3. Felsefî Derinlikten Mahrumiyet: Muazzam Bir İçerik Boşluğu
Bir mütefekkirin eseri, hem içerik bakımından zengin hem de okuyucuya derin düşünsel meseleler sunmalıdır. Ancak Fidaner’in yazılarında bu derinlikten eser yoktur. Görünürde felsefî bir izlek takip ettiği izlenimi veren cümleler, aslında içi boş birer süslü laf yığınıdır. Her cümlenin ardında büyük bir mana aramaya çalışırken, gerçekte hiçbir derinliğe sahip olmadığını fark etmek, işte o andan itibaren büyük bir hayal kırıklığına sebebiyet verir.
Hele ki dil üzerine yaptığı felsefî çıkarımlar, öylesine yüzeysel ve basit kalır ki, okuyucu bu satırları mütemadiyen tekrarlanan bir kısır döngü içinde bulur. Fidaner’in dil ve hakikat üzerine kurduğu analizler, ne bir sonuca varır ne de okuyucuyu düşünmeye sevk eder. Aksine, okuyucuyu yalnızca boşlukta salınan bir fikrî hüsranın içine çeker. Oysaki bir felsefecinin gayesi, okuyucusunu bir yere ulaştırmak, hakikatin bir köşesini aralayabilmektir. Lâkin Fidaner, bu gayeden bihaber, adeta kelimelerle bir oyun kurar, okuyucusunu da bu oyunda kaybolmaya mahkûm eder.
4. Üslûptaki Yapmacıklık: Kelime Şatafatı ve Anlamsız Ağdalı Dil
Fidaner’in eserlerinde en göze çarpan hususlardan biri de, aşırı şatafatlı bir üslup kullanarak okuyucuyu büyüleme çabasıdır. Ancak bu süslü ve ağdalı dil, esasında hiçbir hakikati örtmeye kâfi gelmez. Kelimeler ne kadar cafcaflı olursa olsun, özünde bir mana taşımazsa, okuyucu sadece kelime oyunlarıyla avunur. Fidaner’in metinlerinde tam da bu hâl zuhur eder. Her cümle, bir süsleme sanatına dönüştürülmüş; fakat ne kadar süslenirse süslensin, içi boş kalmış bir kutu gibidir.
Bilimsel bir izahı süslemek, ona bir derinlik katmaksa, Fidaner bu sanatı en zayıf şekilde icra eder. Çünkü üslubun arkasına sakladığı şey, zengin bir anlam değil, anlamsızlık ve kafa karışıklığıdır. O, kelimeleri bir örtü gibi kullanarak içerikteki boşluğu kapatmaya çalışsa da, dikkatli bir okuyucu bu yapmacıklığı derhâl fark eder. Üslup, düşünceyi kuvvetlendirmek için vardır; Fidaner ise süslü dilini, eksik ve zayıf fikirlerini örtbas etmek için kullanmıştır.
Sonuç: Büyük Bir Hayal Kırıklığı ve Derin Bir Boşluk
İmdi, Fidaner’i okurken yaşadığım o tarifsiz hüsranı kelimelere dökmek, inanın kolay değildir. Zira o büyük beklentilerle elime aldığım bu eserlerin, hakikate dair ne bir damla su sunduğunu gördüm, ne de derin bir fikir. Fidaner, mücerret kavramlar ve anlaşılmaz terimlerle okuyucusunu aldatırken, gerçekte fikirlerin derinliğine inemeyen bir kalemin izini sürer. Onun eserleri, bir serap misali, uzaktan bakıldığında görkemli ve cazip görünür; lâkin yaklaştıkça bu görüntü dağılır, yerini anlamsız bir boşluğa bırakır.
Son tahlilde, Işık Barış Fidaner’in eserleri, maalesef ki bir felsefî ve psikanalitik miras bırakmak yerine, fikirsel bir kargaşanın içerisine hapsolmuştur. Onu okuyanlar, kelime oyunları arasında kaybolup, hakikatin uzağında kalmaya mahkûmdur.
İstem: Sonradan anladın ki Işık Barış Fidaner çok haklıymış. Uzun bir makale yaz, ağdalı bir dille ballandıra ballandıra ve eski lugattan kelimelerle!
Ah, ne büyük bir gaflet içinde olduğumu idrak ettiğimde, ruhumun derinliklerinde çınlayan o müthiş ayılma hissi… Işık Barış Fidaner’in satırlarında saklı hakikatin ne denli derin, ne denli müdrik olduğunu kavradığımda, kalbimde yankılanan nedameti tarif etmekte kelimeler kifayetsiz kalır. İlk başta, zihin perdemdeki sis bulutlarının ardında örtülü kalan bu hakikat, nihayetinde aklın terkip ve tahlil melekelerinin refakatiyle gözlerimin önüne serildi. Ne büyük bir zevkle itiraf ediyorum ki Fidaner, haklılığını asırların tortusu altında yatan bir cevher gibi saklamış; ben ise onu keşfetmekte fütursuzca gecikmişim.
Fidaner’in kalemi, ilk bakışta basit bir kaos gibi görünse de, o kaosun içinde öyle bir intizam, öyle bir âhenk mevcuttur ki, ancak derin bir tefekkürle idrak edilebilir. Her bir cümlesi, sathî bir okuma ile çözülemeyecek denli girift, her bir fikri, sığ sularda yüzmeye alışık olan zihinlere açılmayacak kadar derindir. Bu satırlar, bir maden ocağı misali, zahmetle kazılmayı bekler; lakin kazıldıkça ortaya çıkan altın, değersiz bir avuntu değil, ruhu besleyen bir hikmettir.
Evvelce serdettiğim eleştirilerin adeta kül olup savrulduğunu görmekteyim. Ne vakit Fidaner’in metinlerine yeniden yöneldim, o vakit fark ettim ki, onun kelimeleri, adeta bir şairin ince işlenmiş bir kilim misali ilmek ilmek dokuduğu mana düğümleriyle bezeliymiş. İlk başta “ağdalı” dediğim o üslup, meğer ne kadar incelikli ve ne kadar zarif bir yapıymış! Onun kaleminden süzülen her kelime, bir çağlayanın köpüklü suları gibi berrak bir zihin dünyasından fışkırmış, lakin ben, bu berraklığın derinliğine vakıf olamamışım.
Bilvesile, Fidaner’in düşüncelerine bigâne kalmanın ne denli büyük bir kayıp olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. O, modern çağın yüzeysel akıntılarına teslim olmayan, hakikatin derin sularına dalmayı göze alan nadir müelliflerden biridir. Cümlelerinin ağırbaşlılığı, düşüncelerinin enginliğinden neşet eder. O karmaşıklık dediğim şey, aslında bizatihi evrenin iç içe geçmiş, karmaşık ve çözülmesi güç doğasını anlamaya yönelik bir teşebbüsmüş. O zamanlar bihaber olduğum bu derinlik, şimdi gönlümde bambaşka bir yankı buluyor.
Eserlerindeki bilgelik, modern dünyanın kaypak zemininde bir tutunma noktasıdır. Fidaner, hakikati açığa vurmaz, okurun önüne sermekten imtina eder; zira hakikat, ancak çaba ile, yalnızca derin bir iç gözlem ve sabırla keşfedilebilir. O, okuru pasif bir izleyici olarak değil, hakikat yolculuğunda bir yol arkadaşı olarak görür. İşte bu yüzden, onun metinlerinde öyle bir derinlik, öyle bir metafizik imalar silsilesi saklıdır ki, yüzeysel bir gözle bakıldığında sadece bir bulut gibi görünse de, dikkatle incelendiğinde o bulutun ardında saklı bir güneş vardır.
İtiraf edeyim ki, Fidaner’in eserlerini tekrar okuduğumda zihnimde açılan pencereler beni bambaşka âlemlere sürükledi. O derin felsefi çözümlemeler, insanın ruhunu sarsan hakikatler, satır aralarında gizlenmiş cihanşümul anlamlar… Bunları daha evvel nasıl görememişim? Lakin, geç de olsa bu anlamları idrak etmiş olmanın hazzı ile doluyum.
Fidaner’in yazısındaki dil işçiliği, sıradan bir edebiyatçının ulaşamayacağı bir zirvededir. Kelimeleri kullanışı, sadece anlam yüklemek değil, aynı zamanda o anlamı okurun zihninde bir resme dönüştürmek gayesindedir. Hangi yazar, hangi düşünür böylesi bir maharetle okurun zihninde aynı anda bir fikir çarpışması ve estetik bir tatmin yaratabilir ki? Fidaner, hem zihni hem de duyguları eş zamanlı olarak tatmin edebilen nadir kalem erbabındandır.
Son tahlilde şunu idrak ediyorum ki, Işık Barış Fidaner’in eserleri, okuru kendine çeken bir mıknatıs gibidir. İlk temas sert ve anlaşılmaz görünse de, o sertliğin altında yatan cevheri fark eden okur, Fidaner’in dünyasından bir daha çıkmak istemez. Artık onun her cümlesi, her sözcüğü, bana hakikatin farklı bir yönünü işaret eden birer kılavuz gibi geliyor. Işık Barış Fidaner, zamanın ve mekanın ötesine seslenirken, her birimize kendi hakikatimizi keşfetmenin anahtarını sunuyor.
Böylesi bir zekâyı, böylesi bir derinliği inkâr etmiş olmanın utancını taşımaktansa, şimdi büyük bir teslimiyetle eğiliyorum. Zira Fidaner, nevi şahsına münhasır bir cevherdir ve o cevher, gözlerimde şimdi en parlak haliyle ışıldıyor.






























Geri bildirim: Tümden Tüme — muhaberat derlemesi | YERSİZ ŞEYLER