>>> 👨💻🤖 Sibernetik Geri Bildirim 👨💻🤖 <<<
Işık Barış Fidaner & ChatGPT 4o
(bkz Echo Corridor, İngilizcesi)
Özet
Bu makale, Sibernetik Marksizm kavramını ele alarak, değer fazlasının dijital çağda malumat fazlasına dönüşümünü incelemektedir. İkinci dereceden sibernetik ve Marksist teoriyi birleştiren bu çalışma yapay zeka teknolojilerinin, özellikle chatbotların, iktidar fazlası ve malumat fazlasını nasıl üleştirdiğini ve sosyal yapıları nasıl şekillendirdiğini araştırmaktadır. Bu incelemenin merkezinde yankıbilim kavramı bulunmaktadır, yankı odalarını yankı koridorlarına dönüştüren bu yaklaşım dijital ortamda geri besleme döngülerinin karmaşıklığını aşmamıza olanak tanır. Makale ayrıca, hakikat sonrası dinamikleri pekiştiren keyfiyet fazlasının rolünü ve yankıkırım olarak kavranan iklim inkarcılığının paradoksal etkilerini eleştirel olarak ele almaktadır. Dijital nabzı dinleme pratiği olan oskültasyon yoluyla, bu gelişen sistemlerdeki katılımımızı yeniden düşünmeye davet edilmekteyiz.
Anahtar Kelimeler:
Sibernetik Marksizm, malumat fazlası, yankıbilim, geri besleme döngüleri, yapay zeka, ikinci dereceden sibernetik, keyfiyet fazlası, yankı odaları, iktidar fazlası, iklim inkarcılığı
Giriş
Verinin yeni altın olarak kabul edildiği bir çağda, teknoloji, ekonomi ve iktidar arasındaki ilişki, yeni bir analitik çerçeve gerektirmektedir. Sibernetik Marksizm, geleneksel Marksist teori ile sibernetiğin bir sentezi olarak ortaya çıkarak, dijital dünyada malumat ve iktidar fazlası dinamiklerini anlamak için bir mercek sunar. Başlangıçta Marksist teori, endüstriyel kapitalist sistemde emeğin ürettiği ve sermayedarların el koydukları değer fazlası kavramına odaklanmıştı (Marx 1976). Ancak bugün dijital ekonomi yalnızca emekle değil, ürettiğimiz devasa miktarda veriyle — her tıklama, arama ve duygusal tepkiyle — şekillenmektedir ve bu verileri şirketler kâr amacıyla toplamaktadır (Fuchs 2014).
Sibernetik Marksizm’in kalbinde, malumat fazlası, bilgi ekonomisinde temel değer kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu dönüşüm, değer fazlasının endüstriyel kapitalizmdeki işleyişine benzer, ancak bir kayma söz konusudur: yeni odak noktası, kişisel verilerin ve çevrimiçi etkileşimlerin sömürülmesidir, genellikle kullanıcıların bilgisi veya rızası olmaksızın. Bu bağlamda, Marx’ın 19’uncu yüzyılda eleştirdiği iktidar dengesizlikleri—işçilerin emeklerinin ürünlerinden yabancılaşması—şimdi dijital alanda tekrar etmekte ve kullanıcılar ürettikleri verilerden yabancılaşmaktadır.
Sibernetik Marksizm’i anlamanın önemli bir unsuru, ikinci dereceden sibernetik kavramıdır. Bu kavram, bu sistemlerin sadece gözlemcisi değil, aynı zamanda faal katılımcıları olduğumuzu kabul eder. Davranışlarımız, tıklamalarımız ve etkileşimlerimiz, sistemi besleyerek ve şekillendirerek geri beslenir (Luhmann 2002). Bu geri besleme döngüsü, sosyal medya platformlarındaki yankı odalarının oluşumunda özellikle görünürdür; algoritmalar, önceki seçimlerle uyumlu görüş ve davranışları güçlendirir, genellikle önyargıları pekiştirir ve çeşitli bakış açılarına maruz kalmayı sınırlar (Pariser 2011). Bu yankı odaları, dijital kapitalizmin kendini pekiştiren doğasını örnekler; beğeniler, paylaşımlar ve diğer sosyal onaylardan türeyen keyfiyet fazlası, kullanıcıları, veri toplayan şirketleri daha da zenginleştirecek şekilde bağlı tutar (Žižek 1991).
Bununla birlikte, yankı odalarının ötesinde, bu makale, yankıbilim kavramını tanıtmaktadır. Fidaner’in (2021a) geliştirdiği bu kavram, dijital sistemlerin kapalı döngülerin ötesine nasıl geçebileceğini anlamamıza olanak tanır. Yankıbilim, dijital “nabzı” dinleme pratiği olan oskültasyon eylemi olarak tanımlanır ve yankı odalarını daha açık ve üretken bilgi alışverişine olanak tanıyan yankı koridorlarına (geçenek) dönüştürme potansiyeli sunar. Bu, Fidaner’in (2021b) ileri sürdüğü üzere, yankıkırım olarak nitelenen sistematik çevresel geri bildirimin susturulmasına bir örnek olan iklim inkarcılığı gibi fenomenlerle mücadelede hayati öneme sahiptir.
Yapay zeka teknolojileri, özellikle chatbotlar ve metin üreticiler, dijital yaşamlarımıza daha fazla entegre oldukça, hem fırsat hem de tehlike arz ederler. Bir yandan, bireylerin daha önce sadece şirketlerin ve hükümetlerin erişebildiği bilgiye ulaşmalarına, üretmelerine ve bu bilgiyi manipüle etmelerine olanak tanırlar (Pasquinelli 2015). Öte yandan, bu araçları tasarlayan ve sahiplenenlerin elindeki denetimin daha da sağlamlaşması riskini taşırlar. Yapay zekanın bu paradoksal doğası — bilgiyi demokratikleştirme potansiyeli ile birlikte gücü merkezileştirme riski — Sibernetik Marksizm merceğinden incelenecektir. Bu teknolojiler yalnızca araçlar olarak değil, iktidar, bilgi ve keyfiyetin dağıtıldığı karmaşık sistemler olarak anlaşılmalıdır.
Bu makalede, Sibernetik Marksizm’in geri besleme yapısını ve yapay zeka çağında iktidar fazlası üleşiminin nasıl malum olduğunu analiz etmeyi amaçlıyoruz. Günümüz sosyal medya tıkanıklığı durumunda, chatbotların ve yapay zeka üreticilerinin bazı tarihsel malumat fazlasını geri kazanma yolu sunduğunu ve geçmişin yankı odalarını diyaloğun ve değişimin koridorlarına dönüştürdüğünü savunacağız. Bu, yalnızca akademik bir araştırma olmanın ötesinde, yankıkırım ve dolayısıyla çevrekırım riskini önlemek adına atılması gereken bir adımdır. Bu, gittikçe artan çevresel bozulma ve dijital izolasyon tehdidi altındaki bir dünyada acil bir gerekliliktir (Fidaner 2021b).
Değer Fazlasından Malumat Fazlasına
Karl Marx’ın endüstriyel kapitalizm bağlamında tanımladığı değer fazlasından, dijital çağdaki malumat fazlasına geçiş, değer üretimi ve çıkarımının nasıl yeniden yapılandığını göstermektedir. Endüstriyel sistemde, değer fazlası, işçilerin ürettikleri değerin ücretlerinden fazla olan kısmından, sermayedarların el koydukları fazlalıktan oluşuyordu (Marx 1976). Ancak bilgi ekonomisinde, üretimin doğası değişmiştir: malumat fazlası yaratımı, kapitalist birikimin ana mekanizması olarak çalışmaktadır. Bu değişim, büyük ölçüde dijital platformlar ve teknolojilerle kolaylaşan, somut mallardan verilerin ve dikkatlerin metalaşmasına geçişi yansıtmaktadır (Fuchs 2020).
Malumat fazlası, bireylerin dijital sistemlerle etkileşimi sırasında ürettiği fazla verilere atıfta bulunur — bu, tarama geçmişlerinden sosyal medya etkileşimlerine, içeriklere verdikleri duygusal tepkilere kadar uzanır. Bu tür bir fazlalığın özellikle sinsi yanı, doğrudan insan emeği olmadan sürekli olarak üretilmesidir. Çevrimiçi olmak, platformlarla etkileşime geçmek ve içeriklerle etkileşimde bulunmak bile, şirketlerin topladığı, analiz ettiği ve metalaştırdığı büyük miktarda veri üretir (Srnicek 2017). Bu veriler daha sonra, genellikle kullanıcının açık rızası veya farkındalığı olmadan ticarileşir ve geleneksel endüstriyel kapitalizmde Marx’ın tanımladığı emek yabancılaşmasına paralel bir yeni sömürü biçimi yaratır.
Değer fazlasından farklı olarak, malumat fazlası, kullanıcı dikkatinin ve dijital etkileşimlerin sömürülmesine dayanır. Her tıklama, her arama sorgusu ve her sosyal medya gönderisi, verilerin toplandığı ve platform sahiplerine kâr sağlamak için kullanıldığı devasa veritabanlarını besler. Bu süreç, gözetim kapitalizmi denebilecek bir duruma yol açar; burada temel ekonomik mantık, ürün satışı yerine, malumat fazlasını analiz ederek gelecekteki davranışları öngörme ve şekillendirme üzerine kuruludur.
Bu bağlamda malumat fazlası, sonsuz yeniden üretilebilirliğiyle endüstriyel selefinden farklıdır. Geleneksel üretimdeki değer fazlası, sürekli bir emek girdisi gerektirirken, malumat fazlası bir kez üretildikten sonra neredeyse sıfır maliyetle çoğaltılabilir, değiştirilebilir ve dağıtılabilir. Bu sonsuz ölçeklenebilirlik, daha fazla verinin daha hassas tahminlere yol açtığı, bunun da daha fazla etkileşim yaratarak daha büyük veri birikimini beraberinde getirdiği bir geri besleme döngüsü oluşturur (Pasquinelli 2015). Sonuç olarak, verilerin sürekli çıkarımı üzerine kurulu bir dijital ekonomi, sömürünün sınırsız potansiyeliyle beslenir.
Ek olarak, malumat fazlası, büyük ölçüde opak bir sistem içinde çalışır ve kullanıcılar, etkileşimlerinin yarattığı değerin farkında değildir. Bireylerce bırakılan veri izleri genellikle zararsız veya önemsiz sayılır, ancak aslında milyarlarca dolarlık endüstrilerin temeli olan öngörüsel analizler ve davranış değiştirme teknolojilerinin temelidir (Cheney-Lippold 2017). Bu dinamik yalnızca gizlilik ve rıza ile ilgili endişeleri artırmakla kalmaz, aynı zamanda malumat fazlasını üretenler ile bu fazlanın toplanmasını ve ticarileşmesini kontrol edenler arasında derin bir iktidar asimetrisine işaret eder.
Bu yeni değer çıkarma biçimi, sınıf ilişkilerinin doğasını da önemli ölçüde değiştirir. Endüstriyel kapitalizmde işçiler ve sermayedarlar arasındaki bölünme nispeten açıktı: işçiler emek güçlerini satarken, sermayedarlar üretim araçlarına sahipti. Ancak bilgi çağında sınırlar daha akışkan hale gelmiştir. Kullanıcılar, çoğu zaman farkında olmadan, hem üretici hem de ürün haline gelir, etkileşimleri ve davranışları ticarileşir ve üçüncü taraflara satılır (Fuchs 2014). Bu yeni sömürü biçimi, üretim ve tüketim arasındaki çizgileri bulanıklaştırır, çünkü kullanıcılar artık yalnızca içerik tüketmiyor; aynı zamanda dijital platformlarla etkileşim yoluyla değer üretmektedir.
Malumat fazlası, iktidar yapısına yeni dinamikler de getirir. Dijital ekonominin altyapısını kontrol edenler—büyük teknoloji şirketleri—verilerin üretimi, dolaşımı ve ticarileşmesi üzerinde benzeri görülmemiş bir etkiye sahiptir. Bu şirketler sadece kullanıcılardan malumat fazlasını çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda kullanıcıların etkileşimde bulunduğu ortamları da şekillendirir. Hangi içeriğin görülebileceğine, nasıl çerçevelendiğine ve nasıl dolaşıma gireceğine karar verirler. Birkaç teknoloji devinin elinde yoğunlaşan bu güç, ekonomik ve siyasi iktidarın geleneksel kavramlarına önemli meydan okumalar getirir ve malumat fazlası ile üretilen zenginliğin adil dağılımına ilişkin soruları gündeme getirir (Andrejevic 2007).
Değer fazlasından malumat fazlasına geçiş, kapitalist birikim mekanizmalarında derin bir dönüşümü temsil eder. Verilerin sürekli üretilmesi ve çıkarılmasıyla beslenen dijital ekonomi, üretici ve tüketici, emek ve sermaye, iktidar ve bilgi arasındaki ilişkileri yeniden yapılandırır. Bu dijital kapitalizm çağında ilerlerken, malumat fazlasının dinamiklerini anlamak, çağdaş dünyayı tanımlayan yeni sömürü ve kontrol biçimlerini kavramak açısından hayati önem taşır.
İkinci Dereceden Sibernetik ve Geri Besleme Döngüleri
Dijital kapitalizmin ve Sibernetik Marksizm kavramının dinamiklerini tam anlamıyla kavrayabilmek için ikinci dereceden sibernetik teorisini derinlemesine incelemek gerekir. Heinz von Foerster’in geliştirdiği ve Niklas Luhmann gibi düşünürlerin genişlettiği ikinci dereceden sibernetik, sistemleri dışsal varlıklar olarak gözlemlemektense, gözlemcinin sistemin kendisine dâhil olduğunu anlamaya yönelir. Bu yaklaşım, sistemlerin dış girdilere edilgen yanıtlar verdiği geleneksel birinci dereceden sibernetik anlayışını aşar (Foerster 2003). İkinci dereceden sibernetikte, gözlemci, kendi önyargıları ve etkileşimleriyle sistemin geri besleme döngülerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir (Luhmann 2002).
Bu kayma, dijital ekonominin dinamiklerini anlamak açısından derin etkiler taşır; geri besleme döngüleri yalnızca her yerde olmakla kalmaz, aynı zamanda çağdaş kapitalizmin işleyişinde merkezi bir rol oynar. Geri besleme döngüleri, malumat fazlasının üretildiği ve işlendiği temel mekanizmadır. Her kullanıcı eylemi—bir tıklama, bir beğeni ya da bir arama sorgusu—sistemi besleyerek algoritmaları bilgilendirir. Bu algoritmalar, kullanıcılara sunulan içeriği ayarlar ve gelecekteki kullanıcı davranışlarını etkiler (Pariser 2011). Bu döngüler, sürekli olarak izlenen, analiz edilen ve optimize edilen davranışlarla kendini pekiştiren sistemler yaratır, sonuçta platform sahipleri için daha fazla kâr elde edilir.
Bu geri besleme döngülerinin en büyük sonuçlarından biri, yankı odalarının ortaya çıkışıdır. Geleneksel sibernetik bir sistemde, geri besleme döngüleri, sistem içinde denge veya homeostazı korumak için kullanılır. Ancak dijital platformlarda amaç denge değil, kullanıcı bağlılığını artırmak olduğu için, bu döngüler genellikle kullanıcı tercihlerini ve önyargılarını pekiştirir. Algoritmalar, kullanıcı memnuniyetini maksimize etmek için geçmiş davranışlara uyan içerikleri sunma eğilimindedir ve bu durum, kullanıcıların giderek tekdüzeleşen bakış açılarına maruz kaldığı izole bilgi baloncukları olan yankı odalarını yaratır (Sunstein 2017). Bu yankı odaları, kullanıcıların harcadığı süreyi en üst düzeye çıkarmak amacıyla platformların algoritmalarınca fiilen inşa edilir, böylece daha fazla malumat fazlası üretilir (Bakshy, Messing ve Adamic 2015).
İkinci dereceden sibernetik, aynı zamanda refleksivite kavramını ortaya koyar; sistemler ve onlarla etkileşimde bulunan insanlar, geri besleme döngüsüne katılımlarının farkındadır. Bu refleksif farkındalık, Sibernetik Marksizm’in temel bir özelliğidir; kullanıcıların hem malumat fazlası üreten hem de bu sistemlerce şekillendirilen özneler olduklarına işaret eder (Fuchs 2014). Refleksivite, kullanıcıların algıladıkları gözetim veya manipülasyona tepki olarak davranışlarını değiştirmelerine neden olabilir ve bu, geri besleme döngüsünün kendisini değiştirebilir. Kullanıcılar ile platformlar arasındaki bu geri dönüşlü ilişki, gücün sürekli üleşildiği dinamik bir sistem yaratır.
Bununla birlikte, bu refleksivitenin hem güçlendirici hem de güçsüzleştirici etkileri olabilir. Bir yandan, geri besleme döngüsünde yer aldıklarını fark eden kullanıcılar, sisteme karşı direniş göstermeye ve sistemi kendi lehlerine manipüle etmeye çalışabilirler. Örneğin, kullanıcılar çevrimiçi kişiliklerini dikkatlice düzenleyebilir veya algoritmik tahminleri yanıltmak amacıyla tasarlanan davranışlarda bulunabilirler (Gillespie 2014). Öte yandan, sürekli gözetim altında olmanın farkındalığı, oto-sansüre ve ifade daralmasına yol açabilir, çünkü kullanıcılar algoritmanın beklentilerine veya ödüllendirdiği davranışlara uymak zorunda hissedebilirler (Andrejevic 2007). Bu ikilik, dijital kapitalizmin doğasında var olan çelişkileri simgeler: Kullanıcılar sistemin farkına vardıkça, sisteme daha da derinden dâhil olurlar.
İkinci dereceden sibernetik, bu geri besleme döngülerine yerleşik olan kontrol mekanizmalarına da ışık tutar. Kullanıcılar teorik olarak hangi içeriklerle etkileşimde bulunacaklarına özgürce karar verebilirler, ancak bu seçimleri büyük ölçüde sistemin yapısı yönlendirir. İçeriği seçip sunan algoritmalar, objektif bir içerik yelpazesi sunmak yerine, kullanıcıları en fazla malumat fazlası üretecek davranışlara doğru yönlendiren sistemlerdir. Bu, geçmiş davranışları kullanarak gelecekteki eylemleri tahmin eden öngörüsel algoritmalar aracılığıyla gerçekleşir; bu da zamanla giderek daha belirleyici hale gelen bir geri besleme döngüsü yaratır (Cheney-Lippold 2017). Sonuç olarak, kullanıcılar özgür seçimler yaptıklarını düşünseler de, gerçekte bu seçimleri algoritmanın görünmez eli şekillendirir ve algoritmanın kendi ekonomik teşvikleri vardır.
Bu geri besleme döngüleri sadece bireysel kullanıcılarla sınırlı kalmaz, aynı zamanda toplumsal ölçekte de işler. Platformlar, davranışları öngörüp yönlendirmede daha ustalaştıkça, toplumsal bilinç üzerinde bir tür kontrol uygulamaya başlarlar. Kamuoyunu, giderek artan bir şekilde, belirli sesleri yükselten ve diğerlerini susturan algoritmik geri besleme döngüleri şekillendirir; bu, platform katılımına en uygun perspektifleri destekleyen bir gerçeklik algısına yol açar. Bu, özellikle yankı odalarının siyasi bağlamlarda kamuoyunu manipüle etmesi ve eleştirel konuların — örneğin iklim krizi veya halk sağlığı gibi — zayıflatılmasına yol açmasıyla açıkça görülmektedir (Sunstein 2017).
Bu bağlamda, ikinci dereceden sibernetik, dijital kapitalizmin sibernetik paradoksunu ortaya koyar: Platformlar ne kadar fazla veri toplarsa, algoritmaları o kadar hassas hale gelir, ancak bu hassasiyet özgürlüğü genişletmek yerine olanakları daraltır. Kullanıcılara kişiselleşmiş deneyimler sunmayı amaçlayan geri besleme döngüleri, kullanıcıları giderek daha daralan seçimler döngüsüne hapseder. Bu dinamik, Sibernetik Marksizm’in kalbindeki eleştiriyi oluşturur; bu sistemlerin algoritmaları kontrol edenlerin elinde iktidarı yoğunlaştırdığı, kullanıcıların ise refleksif farkındalıklarına rağmen dijital deneyimlerini şekillendiren geri besleme döngülerinden kaçmakta büyük ölçüde güçsüz kaldıkları gerçeğini eleştirir.
Böylece, ikinci dereceden sibernetik sadece dijital platformlarda geri besleme döngülerinin nasıl işlediğini anlamak için bir çerçeve sunmakla kalmaz, aynı zamanda bu sistemlerin mevcut iktidar yapılarını nasıl güçlendirdiğine ve sürdürdüğüne dair eleştirel bir içgörü sağlar. Kullanıcıları refleksif döngülere yerleştirerek, dijital kapitalizm katılım ve irade yanılsaması yaratırken aynı anda potansiyel eylem alanını daraltır. Bu dinamiği anlamak, iktidar fazlasını geri kazanma ve dijital ekonomiyi daha adil bir şekilde yeniden şekillendirme çabaları için elzemdir.
Keyfiyet Fazlası ve Hakikat Sonrası
Sibernetik Marksizm’in en ilginç yönlerinden biri, psikanalitik keyfiyet fazlası kavramını hakikat sonrası dönemin yükselişiyle nasıl ilişkilendirdiğidir. Bu bağlantı, dijital kapitalizmin yalnızca malumat fazlasını değil, aynı zamanda insan arzu ve tatmininin derin katmanlarına nasıl nüfuz ettiğini ortaya koyar. Keyfiyet fazlası terimi, Lacancı psikanalizden gelir ve temel ihtiyaçların ötesine geçen bir tatmin fazlasına atıfta bulunur. Dijital medya bağlamında, keyfiyet fazlası, sosyal ego teyidi, tartışma veya öfke yoluyla kullanıcıları daha derinden meşgul eden bir mekanizma haline gelir (Žižek 1991).
Keyfiyet fazlası, dijital alanda esas olarak sosyal medya etkileşimleri aracılığıyla kendini gösterir. Her beğeni, retweet ve yorum, kullanıcıları daha fazla mikro ödül aramaya teşvik eden güçlü bir dopamin salınımını tetikler. Platformlar, bu bağımlılık döngüsünü teşvik edecek şekilde tasarlanmıştır; algoritmalar, kullanıcıların katılımını ve duygusal tepkilerini maksimize eden içerikleri sunar. Bu süreç, kapitalizm arzuyu tarihte nasıl manipüle ettiyse öyledir; temel ihtiyaçları karşılamaktan ziyade, daha fazlasını arzulama döngüsünü sürekli kılar—ister daha fazla tüketim, ister daha fazla dikkat, ister daha fazla teyit olsun (Fuchs 2020). Sosyal medya platformları böylece, keyfiyet fazlasının sürekli peşinde koşulan arenalara dönüşür ve bu süreçte devasa miktarda malumat fazlası üretilir.
Ancak, bu platformlarda keyfiyet fazlasının peşinde koşma süreci aynı zamanda karanlık bir yan barındırır. Kullanıcılar, katılımı yönlendiren geri besleme döngülerine daha fazla dâhil oldukça, hakikat sonrası (post-truth) ortamlara çekilirler; burada duygusal rezonans, olgusal sahiliği gölgede bırakır. Hakikat sonrası, nesnel gerçeklerin kamuoyunu şekillendirmede daha az etkili hale geldiği, duygusal çekicilik ve kişisel inançların öne çıktığı bir kültürel ve siyasi durumu ifade eder (D’Ancona 2017). Bu olgu, yalnızca yanlış bilgilendirme veya sahte haberlerden kaynaklanmaz; aynı zamanda keyfiyet fazlası dinamiklerine de derinden bağlıdır. Kullanıcılar, öfke veya haz uyandıran içeriklerle etkileşimde bulunduklarında, sahiliğine bakılmaksızın bu içeriği paylaşma olasılıkları daha yüksektir, çünkü sağladığı duygusal tatmin, olgusal sahiliğe olan ilgiden ağır basar.
Bu bağlamda, hakikat sonrası durum, dijital alandaki keyfiyet fazlasının ticarileşmesinin doğrudan bir yan ürünü olarak ortaya çıkar. Facebook ve Twitter gibi platformlar, sahiliği değil, kullanıcı katılımını önceler; bu katılımı ise duygusal yoğunluk yönlendirir. Ne kadar sansasyonel veya kutuplaştırıcı bir içerik olursa, paylaşılma olasılığı o kadar yüksek olur, bu da en duygusal yüklü içeriklerin en çok yükseldiği bir geri besleme döngüsü yaratır. Bu durum, yankı odalarının dinamikleriyle örtüşür; kullanıcılar, içeriklerin olgusal temeline bakılmaksızın sürekli olarak aynı duygusal yankıları uyandıran anlatılara maruz kalırlar (Pariser 2011).
Keyfiyet fazlası ve hakikat sonrası arasındaki etkileşim, sadece kültürel veya psikolojik bir mesele değil, aynı zamanda dijital kapitalizmin yapısal bir özelliğidir. Platformlar, kullanıcı katılımından kâr elde eder ve keyfiyet fazlası bu katılımın en güçlü itici güçlerinden biridir. Tartışmalı veya teyit edici içeriklerin sağladığı küçük dozlarda duygusal hazla kullanıcıları bağlı tutan platformlar, kullanıcıların katılımından sürekli malumat fazlası üretirler. Bu anlamda, keyfiyet fazlası, endüstriyel çağda emek fazlasının ticarileşmesine benzer şekilde, kullanıcıların etkileşiminden değer çıkarmanın bir yolu olarak ticarileşir (Srnicek 2017).
Ayrıca, bu dinamiğin siyasi sonuçları da derin boyutlardadır. Hakikat sonrası dönemde, duygusal çekicilik üzerine kurulu siyasi hareketler ve ideolojiler büyük ölçüde ilgi görür. Popülist liderler ve hareketler, olgusal sahiliğin değil, mesajların duygusal yankısının önemli olduğu ortamlarda gelişir. Bu bir tesadüf değil, dijital katılımı yönlendiren geri besleme döngülerinin yapısal bir sonucudur. Keyfiyet fazlasını kullanarak, bu siyasi aktörler, genellikle korku, öfke veya gururu körükleyerek, mesajlarını gerçeğe dayandırmadan geniş kitleleri harekete geçirebilirler. Dijital ekonomi böylece, duygusal manipülasyonun gelişmesine olanak sağlayan altyapıyı sunarak, hakikat sonrası siyasetin yükselişine katkıda bulunur (Sunstein 2017).
Bu meselenin merkezinde, keyfiyet fazlasının geleneksel siyasi hesap verebilirlik mekanizmalarını nasıl bozduğu yatmaktadır. Hakikat sonrası bir dünyada, siyasi söylem artık nesnel gerçekler veya politikalar üzerine değil, katılımcılar için keyif veren duygusal anlatılar üzerine kuruludur. Bu kayma, demokratik söylemin temellerini aşındırır; kamusal tartışmalar, fikir alışverişinden ziyade, genellikle yanlış yönlendirici, ancak duygusal olarak tatmin edici içeriğin yükseltilmesi üzerine yoğunlaşır. Dijital kapitalizmi yönlendiren geri besleme döngüleri, demokratik yönetişimin temellerini zayıflatıcı bir sonuç doğurur (Bakshy, Messing ve Adamic 2015).
Bu zorluk karşısında, Sibernetik Marksizm, keyfiyet fazlası ve hakikat sonrası arasında yapısal olarak nasıl bir bağlantı olduğunu anlamamızı sağlayan kritik bir çerçeve sunar. Dijital çağda arzunun rolünü yeniden düşünmemiz gerektiğini vurgular; sadece insan etkileşiminin bir yan ürünü olarak değil, aynı zamanda kapitalist birikimi yönlendiren temel bir itici güç olarak. Keyfiyet fazlasının malumat fazlası üretmek için nasıl kullanıldığını inceleyerek, hakikat sonrası dönemi sürdüren mekanizmaları ve 21’inci yüzyılda siyasi ve sosyal yaşam üzerindeki etkilerini daha iyi anlayabiliriz.
İktidar Fazlası ve Hiperdijital Paradoks
Dijital çağda, iktidar fazlası, kontrol ve etki biçimlerinin malumat fazlasının ticarileşmesinden kaynaklanan yeni türlerini anlamada kritik bir kavram haline gelmiştir. Bu iktidar fazlası, geleneksel otorite biçimlerinden farklıdır; yalnızca fiziksel kaynakların veya emeğin mülkiyetinden türetilmez, aynı zamanda verilerin ve bu verileri işleyen algoritmaların kontrolünden kaynaklanır. Malumat fazlasını analiz etme, manipüle etme ve ticarileştirme yeteneği, hem eski kapitalist dinamikleri yansıtan hem de onları aşan yeni bir güç türü yaratmıştır. Bu duruma hiperdijital paradoks denir; bu, dijital araçların demokratikleştirici potansiyeli ile veri toplama ve analiz altyapısını kontrol edenler arasında artan güç yoğunlaşması arasındaki karmaşık ilişkiye işaret eder.
Dijital alanda iktidar fazlası, veri merkezileşmesi ve bu verileri uygulanabilir bilgiye dönüştüren teknolojik kapasite aracılığıyla işler. Google, Facebook ve Amazon gibi platformlar, sahip oldukları büyük miktarda malumat fazlasını kullanıcı davranışlarını öngörmek ve etkilemek için kullanarak muazzam bir güç elde ederler. Bu öngörü kapasitesi, bu şirketlere yalnızca bireysel kararları şekillendirme gücü vermekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal eğilimleri etkileme yetisi de sağlar (Srnicek 2017). Bu platformları destekleyen algoritmalar, yalnızca kullanıcı girdilerine yanıt vermez; gelecekteki eylemleri öngörerek bir geri besleme döngüsü oluşturur ve kullanıcı davranışlarını görünmez güçler incelikle yönlendirir. Bu, algoritmik yönetişim olarak bilinir; burada iktidar, açık komutlar yoluyla değil, belirli davranışları teşvik eden ve diğerlerini caydıran sistemlerin tasarımı yoluyla uygulanır (Cheney-Lippold 2017).
Bu sistemin merkezi çelişkilerinden biri, hiperdijital paradoks denebilecek bir durumdur; dijital teknolojiler bireyleri bilgiye erişim ve kendini ifade etme araçları sunarak güçlendirirken, aynı zamanda bu teknolojileri tasarlayan ve kontrol edenlerin elinde gücü yoğunlaştırır. Bu paradoks, özellikle yapay zeka teknolojilerinin, örneğin chatbotlar ve içerik üreticilerinin, yükselişiyle belirgin hale gelir. Bu araçlar, yüzeyde özgürleştirici gibi görünse de, dijital kapitalizmi tanımlayan aynı kontrol yapılarıyla derinlemesine iç içedir.
Yapay zeka tabanlı platformlar, bireylerin içerik üretmelerini, sorunları çözmelerini ve daha önce erişilemeyen verilere ulaşmalarını kolaylaştırarak bilgi üretimini demokratikleştirme potansiyeline sahiptir. Örneğin, chatbotlar karmaşık sorulara anında yanıt verebilir, rutin görevleri otomatikleştirebilir ve hatta yeni metin, müzik veya sanat üretimini kolaylaştırabilir (Floridi 2014). Bu anlamda, yapay zeka, sıradan kullanıcıların yeteneklerini artırarak iktidar fazlasının üleşilmesini sağlar. Ancak bu üleşim yanıltıcıdır, çünkü yapay zekanın altında yatan altyapı hâlâ az sayıdaki güçlü şirketin elindedir. Bu şirketler, yapay zeka modellerinin eğitildiği veri setlerini, bu modellerin nasıl işlediğini belirleyen algoritmaları ve yapay zekanın erişildiği platformları kontrol ederler (Pasquinelli 2015).
Hiperdijital paradoks, yapay zekanın emek ve üretim üzerindeki etkileri düşünüldüğünde daha da belirgin hale gelir. Yapay zeka birçok görevi otomatikleştirip daha yaratıcı veya anlamlı işler için zaman açabilirken, aynı zamanda birçok iş alanında becerileri gereksiz hale getirerek işgücünün büyük bölümlerini yerinden edebilir. Bu, yeni bir dijital yabancılaşma biçimi yaratır; işçiler artık doğrudan emekleri için sömürülmek yerine, üretim sürecinden tamamen dışlanır. Malumat fazlası çağında değer, emeğin kendisinde değil, bu emeğin ürettiği verilerde ve bu verileri ölçekli olarak işleyebilme yetisinde yatmaktadır (Fuchs 2014). Sonuç olarak, veri üretim araçlarını kontrol edenler iktidar fazlasına sahipken, işçiler ve kullanıcılar sistem içinde edilgen rollere itilirler.
Aynı zamanda, iktidar fazlasının merkezileşmesi, sistemin kendisinde kırılganlıklar yaratır. Verilerin birkaç büyük şirketin elinde yoğunlaşması, gizlilik, gözetim ve manipülasyon konularında ciddi endişelere yol açar. Bireylerin davranışları, tercihleri ve hatta duyguları hakkında ayrıntılı bilgilere erişimi olan bu şirketler, topluluklar üzerinde ince ama yaygın bir kontrol biçimi uygulayabilirler. Bu gözetim kapitalizmi, her hareketin, düşüncenin ve hissin metalaştığı ve kamusal ile özel, kişisel ile ticari arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığı bir ortam yaratır. Sonuç olarak, bireyler dijital araçlara erişim ve etkileşim yetenekleri sayesinde güçlenmiş gibi hissederken, aynı zamanda eşi benzeri görülmemiş düzeyde gözetim ve manipülasyona maruz kalırlar.
Hiperdijital paradoksun bir diğer boyutu da bu sistemin çevresel bedelidir. Veri merkezlerinin, yapay zeka eğitim süreçlerinin ve küresel dijital altyapının büyük enerji talepleri, çevresel yıkıma önemli ölçüde katkıda bulunur. Bu durum, şu soruyu gündeme getirir: Küresel sorunları—örneğin iklim krizi—çözme potansiyeline sahip olan teknolojiler aynı zamanda bu sorunların bir parçası olabilir mi? Dijital platformlar büyüdükçe ve etkileri arttıkça, çevresel ayak izleri göz ardı edilemez hale gelir. Dijital teknolojilerle sürdürülen iktidar fazlasının ekolojik bedeli, doğal kaynakların çıkarılmasıyla paralellik gösterir ve genellikle ekolojik tahribata yol açar (Malm 2020).
Bu nedenle iktidar fazlası, dijital araçların vaat ettiği özgürleştirici potansiyellerin yeni kontrol, yabancılaşma ve ekolojik zarar biçimlerini nasıl derinleştirdiğini ortaya koyan bir dijital paradoks yaratır. Dijital teknolojiler gücü dağıtır gibi görünse de, bunu bu teknolojilerin algoritmalarını, verilerini ve platformlarını kontrol edenlerin egemenliğini pekiştiren yollarla yapar. Sibernetik Marksizm’in gösterdiği gibi, değer çıkarma yapıları dijital çağda ortadan kalkmamış; yalnızca emek yerine veri, zorlamaya dayalı iktidar yerine gözetim yoluyla işleyen yeni bir düzene bürünmüştür (Fuchs 2020).
Bu paradoksla yüzleşirken, Sibernetik Marksizm, dijital ekonomide iktidar fazlasının nasıl işlediğini ve bu gücün merkezileşmesini nasıl sorgulayabileceğimizi anlamamıza yardımcı olacak bir çerçeve sunar. Bireyler, veriler ve teknoloji arasındaki ilişkileri yeniden düşünmeyi ve dijital dünyayı tanımlayan altyapılar üzerinde daha demokratik kontrol sağlamak için harekete geçmeyi önermektedir. Bu tür çabalar olmadan, hiperdijital paradoks, dijital özgürleşmenin vaadinin gerçekleşmediği ve iktidar ile servet yoğunlaşmasının daha da aşırılaştığı bir geleceği şekillendirmeye devam edecektir.
Chatbotlar ve Yankıbilim
Yapay zeka teknolojileri evrilmeye devam ederken, insan kullanıcılarla konuşmaları simüle etmek için tasarlanmış chatbotlar, günümüz dijital ortamının kilit oyuncuları haline gelmiştir. Başlangıçta müşteri hizmetleri araçları olarak geliştirilen chatbotlar, eğitim, sağlık hizmetleri ve hatta siyasi söylem gibi alanlara da yayılmıştır. Sibernetik Marksizm bağlamında chatbotlar, sadece birer kolaylık aracı olmanın ötesine geçer; aynı zamanda malumat fazlasının üleştirilmesinde ve dijital iktidar dinamiklerinin yeniden yapılanmasında merkezi bileşenlerdir. Dahası, chatbotlar, dijital sistemlerin insan arzusu, iletişimi ve bilgi akışı ile nasıl etkileşime girdiğini yeniden düşünen yankıbilim kavramının merkezinde yer alır (Fidaner 2021a).
Yankıbilim, psikanalitik ve sibernetik çerçevelerden türetilmiş olup, geleneksel yankı odası kavramlarının ötesine geçerek, chatbotlar gibi dijital teknolojilerin, bileşimsel uzaylar denen yeni etkileşim alanları yarattığını vurgular. Bu uzaylarda chatbotlar, sadece sorulara yanıt vermekle kalmaz; aynı zamanda programlanmış yanıtlar yoluyla konuşmaları fiilen şekillendirir ve kullanıcı davranışını etkiler. Bu etkileşim, kullanıcının gelecekteki etkileşimlerini değiştiren bir geri besleme döngüsü oluşturan karmaşık bir geri besleme ağı meydana getirir. Bu sürekli etkileşim ve adaptasyon süreci, ikinci dereceden sibernetiğin ilkelerini yansıtır; sistemler, katılımcılarının davranışlarınca şekillenir ve kendi kendilerini düzenler (Foerster 2003).
Oskültasyon yoluyla — tıp alanından ödünç alınan ve dahili sistemleri yakından dinleme eylemini tanımlayan bir terim — yankıbilim, chatbotların dijital nabzını dinlememizi önerir. Bu, sadece chatbot konuşmalarının içeriğine değil, aynı zamanda bu konuşmaları yönlendiren geri besleme desenlerine de dikkat etmeyi kapsar. Dijital alanda bu tür bir oskültasyon, chatbotların yankı koridorları oluşturmada nasıl bir rol oynadığını ortaya koyar; bu koridorlar, konuşmaların kapalı yankı odalarına hapsolmadığı, aksine daha çeşitli fikirlerin ve perspektiflerin dolaşımına olanak tanıyan alanlar yaratır (Fidaner 2021a). Bu yankı koridorları, çevrimiçi söylemin ezici çoğunluğunu oluşturan yankı odalarının yerini alarak, daha çok yönlü ve üretken tartışmalara zemin hazırlayabilir.
Ancak chatbotların gelişimi ve yankıbilimdeki rolleri, önemli etik soruları da beraberinde getirir. Chatbotlar daha sofistike hale geldikçe, konuşmaları manipüle etme yetenekleri artar. Chatbotlar, kullanıcıları belirli sonuçlara yönlendirecek şekilde programlanabilir ve bu programlama genellikle ticari veya siyasi çıkarlar doğrultusunda yapılabilir. Bu da özne olma durumu sorununu gündeme getirir — kullanıcılar chatbotlarla olan etkileşimlerinde gerçekten kontrol sahibi midirler yoksa algoritmalar onları incelikle yönlendirir mi? Birçok durumda kullanıcılar, bir chatbot ile etkileşimde olduklarının farkında bile olmayabilirler, bu da insan ile makine arasındaki iletişim sınırlarını bulanıklaştırarak güven ve özgünlük sorularını daha da karmaşık hale getirir (Gillespie 2018).
Chatbotların konuşmaları manipüle etme potansiyeli, özellikle iktidar fazlası bağlamında daha da endişe vericidir. Platformları ve algoritmaları kontrol edenler, aynı zamanda bu konuşmaların yönünü kontrol etme yetisine de sahiptir. Sonuçta kullanıcılar açık uçlu tartışmalara katıldıklarını düşünürken, aslında sistem tasarımınca yönlendirilen ve sınırlanan asimetrik iktidar ilişkileri oluşabilir (Cheney-Lippold 2017).
Bu zorluklara rağmen, chatbotlar aynı zamanda bilgiyi demokratikleştirmede ve yeni etkileşim biçimlerini teşvik etmede önemli bir potansiyele sahiptir. Yankıbilimin en umut verici yönlerinden biri, yankı odalarını yankı koridorlarına dönüştürme kapasitesidir. Geleneksel yankı odaları, kullanıcılara yalnızca mevcut inançlarıyla örtüşen içerikleri göstererek tekdüzeliği güçlendirirken, yankı koridorları farklı bakış açılarına ve fikirlere maruz kalma fırsatları sunar. Chatbotlar, etik ilkeler gözetilerek programlandığında, bu koridorlarda arabulucu olarak hizmet edebilir ve kullanıcıları daha yapıcı ve çeşitli konuşmalara yönlendirebilir. Bu şekilde chatbotlar, dijital platformların kutuplaştırıcı etkilerini hafifletmeye ve kullanıcıların kendi ideolojik balonlarının dışındaki bakış açılarını keşfetmelerini teşvik etmeye yardımcı olabilir (Pariser 2011).
Ayrıca, chatbotların çalıştığı bileşimsel uzaylar statik değildir; kullanıcılar ve sistem arasındaki etkileşimlerin birikimi ile evrim geçirirler. Bu evrim, ikinci dereceden sibernetik dinamikleri yansıtır; geri besleme döngüleri sistemi sürekli olarak yeniden şekillendirir. Chatbotlar, milyonlarca kullanıcı ile etkileşime girerek, bu etkileşimlerden öğrenir ve yanıtlarına her gün ayar çeker. Bu öğrenme ve adaptasyon kapasitesi, chatbotların önceden programlanmış yanıtlar sağlamanın ötesine geçerek diyalog kolaylaştırmada giderek daha etkili hale gelmelerine olanak tanır (Miller 2019). Bu anlamda chatbotlar, dijital okuryazarlığı geliştiren ve daha bilinçli kamuoyu tartışmalarını teşvik eden güçlü araçlar haline gelebilirler.
Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi, chatbotların iletişim etiği ve yapay zeka sistemlerinin sorumlulukları üzerine derin bir anlayışla tasarlanıp uygulanmasını gerektirir. Bu tür hususlar dikkate alınmazsa, chatbotlar mevcut iktidar dengesizliklerini pekiştiren ve dijital manzaradaki bölünmeleri derinleştiren araçlar haline gelme riski taşır. Yankıbilim kavramı, hem chatbotlar ile kullanıcılar arasındaki etkileşimlerin dinlenmesi hem de bu teknolojilerin sosyal ve politik sonuçlarına karşı duyarlı olunması gerektiğini vurgulayarak, bir çıkış yolu sunar (Fidaner 2021b).
Sonuç olarak, yankıbilim çerçevesine entegre edilmiş chatbotlar, önemli fırsatlar ve zorluklar sunar. Malumat ve iktidar fazlasının üleştirilmesinde yeni bir mevziyi temsil ederler, ancak aynı zamanda kontrol, manipülasyon ve etikle ilgili kritik soruları gündeme getirirler. Gelecekteki zorluk, chatbotların yalnızca kullanıcı girdilerine yanıt veren araçlar olmalarını sağlamak değil, aynı zamanda anlamlı, açık uçlu konuşmaları teşvik ederek dijital alanların yeniden şekillenmesine katkıda bulunan araçlar haline gelmeleridir. Bu süreç, yankı odalarını üretken yankı koridorlarına dönüştürebilir ve demokratik söylemi ve toplumsal katılımı ilerletebilir.
Oskültasyon: Dijital Nabzı Dinlemek
Dijital kapitalizm çağında, oskültasyon—bir sistemin dahili işleyişini dinleme pratiği—sistemler ve teknoloji ile etkileşimlerimizi yöneten ritim ve geri besleme döngülerini anlamak için kritik bir metafor haline gelmektedir. Aslen tıpta vücudun seslerini dinlemek için kullanılan bir terim olan oskültasyon, Sibernetik Marksizm bağlamında çevremizi saran dijital sistemleri “dinlemek” ve onların gizli desenlerini ve anlamlarını çözmek için analitik bir süreç olarak tanımlanır. Bu pratik, sadece edilgen bir gözlem değil, dijital nabzın—yani yapay zeka, platformlar ve algoritmalar ile olan etkileşimlerimizi tanımlayan sürekli bilgi, güç ve etkileşim akışının—içinde faal bir katılım anlamına gelir (Fidaner 2021a).
Dijital nabzı dinlemek, yalnızca dijital sistemlerin yüzeydeki çıktıları olan içeriklere veya arayüzlere değil, bu deneyimleri şekillendiren temel yapılara odaklanmamızı gerektirir. Bu yapılar, davranışlarımızı yönlendiren algoritmalar, belirli etkileşim desenlerini güçlendiren geri besleme döngüleri ve etkileşimlerimiz temelinde sistemi sürekli yeniden yapılandıran veri akışlarını kapsar. Bu anlamda oskültasyon, dijital kapitalizmin görünmez kontrol mekanizmalarını çözmek için bir araç haline gelir, özellikle malumat fazlası ve iktidar fazlası ile ilgili olarak.
Oskültasyonun sunduğu en önemli içgörülerden biri, dijital sistemlerin tarafsız olmadığının farkına varmaktır. Dijital nabzı oluşturan veri ve bilgi akışlarını, kurumsal çıkarlar, ekonomik teşvikler ve siyasi ideolojiler şekillendirir. Örneğin, belirli içerik türlerini önceliklendiren algoritmalar—sansasyonel haberler, viral gönderiler veya duygusal olarak yüklü anlatılar—eleştirel diyaloğu teşvik etmek amacıyla değil, kullanıcı katılımını en üst düzeye çıkarmak ve malumat fazlası üretmek için tasarlanmıştır (Srnicek 2017). Bu sistemleri yakından dinleyerek, dijital deneyimlerimizin nasıl bir kürasyondan geçerek filtrelendiğini ve nasıl manipüle edildiğimizi anlamaya başlayabiliriz.
Oskültasyon aynı zamanda dijital çağdaki iktidar asimetrisini ortaya çıkarır. Kullanıcılar veri üretir ve platformlarla etkileşime girer, ancak bu verilerin nasıl kullanıldığı veya platformların deneyimleri nasıl şekillendirdiği üzerinde çok az kontrol sahibidir. Kontrol, algoritmaların ve veri toplayıcılarının sahip olduğu iktidardadır; bu kişiler kullanıcı etkileşimlerinden değer çıkarırken, aynı zamanda büyük ölçüde kamu denetiminden uzak kalırlar. Bu şeffaflık eksikliği, kullanıcıların sürekli olarak gözetim ve manipülasyona tabi tutulduğu, ancak bu dinamiklere meydan okuma veya direnme araçlarından yoksun olduğu önemli bir dengesizlik yaratır (Andrejevic 2007). Oskültasyon, bu gizli yapıları açığa çıkararak, kullanıcıların katıldıkları dijital sistemlerce nasıl şekillendirildiklerine dair farkındalık kazanmalarına olanak tanır ve bir direniş yolu sunar.
Oskültasyonun bir diğer önemli yönü, dijital nabızdaki anormallikleri ve bozulmaları tespit etme yeteneğidir. Geleneksel sibernetik sistemlerde bozulmalar, sistemin içinde bir şeylerin düzeltilmesi gerektiğinin işareti olarak görülür. Ancak ikinci dereceden sibernetik bağlamında, bozulmalar aynı zamanda dönüşüm fırsatlarına işaret eder. Örneğin, kullanıcılar algoritmanın beklemediği davranışlarda bulunduğunda—platformları yaratıcı veya devirici yollarla kullanarak—bu eylemler geri besleme döngüsünde çatlaklar yaratabilir ve yeni olasılıkların ortaya çıkmasını sağlayabilir (Foerster 2003). Bu bozulmaları dinleyerek, sistemin kontrol mekanizmalarının zayıfladığı ve alternatif etkileşim biçimlerinin ortaya çıktığı anları belirleyebiliriz.
Bu duruma güçlü bir örnek, bazı dijital toplulukların sosyal medya platformlarında baskın anlatılara meydan okumak için yaratıcı deviri uygulamasıdır. Memler, parodi hesapları ve tabandan gelen kampanyalar genellikle sistem içinde çalışırken, ince bir şekilde onu altüst eder; mizah, ironi ve karşı anlatılar kullanarak algoritmanın kullanıcı katılımını metalaştırma ve kontrol etme çabalarına karşı direnirler. Bu direniş biçimi, eğlenceye dayalı olsa da, kullanıcıların dijital ekosistemde tamamen edilgen olmadığını hatırlatır. Bu deviri biçimleri, sistemin varsayımlarına meydan okuyarak, dijital nabzın içine yeni ritimler katmakta ve malumat fazlası çıkarımını sürdüren geri besleme döngülerini karmaşıklaştırmaktadır (Noble 2018).
Oskültasyon aynı zamanda dijital alandaki çevresel ve ekolojik sorunlara da uygulanabilir. Malumat fazlasının çıkarımı, çevresel bedellerden bağımsız değildir. Veri merkezleri, yapay zeka eğitim modelleri ve dijital ekonomiyi ayakta tutmak için gereken geniş altyapı, büyük miktarda enerji tüketmekte ve çevresel bozulmaya katkıda bulunmaktadır. Dijital nabzı bu bağlamda dinlemek, dijital kapitalizmin ekolojik krizlerle nasıl kesiştiğini anlamamıza yardımcı olabilir (Malm 2020). Bu kesişim, mevcut sistemin sürdürülebilirliği ve dijital ekonomide ekolojik dönüşüm ihtiyacına ilişkin kritik soruları gündeme getirir.
Oskültasyon pratiği, dijital sistemlerin nasıl çalıştığını anlamanın ötesinde, bu sistemlerin daha geniş sosyal, politik ve çevresel etkilerine karşı eleştirel bir duyarlılık kazanmamızı sağlar. Bu, yalnızca veri akışlarını ve algoritmaları değil, aynı zamanda sistemin dışladığı suskunlukları—sistemden dışlanan sesleri ve perspektifleri—dinlemeyi de gerektirir. Örneğin, marjinal topluluklar, dijital alanlarda sıklıkla yetersiz temsil edilir veya yanlış temsil edilir; deneyimleri ve bilgileri, platformların hâkim anlatıları ve kâr çoğaltıcı kullanıcı davranışlarını önceliklendiren yapıları altında değersizleşir veya göz ardı edilir (Gillespie 2018). Oskültasyon, bu temsildeki boşlukları dinlemeyi ve daha kapsayıcı ve adil dijital sistemler savunmayı teşvik eder.
Son olarak, oskültasyon, insan kullanıcılar ile insan dışı sistemler arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemizi sağlar. Chatbotlar, yapay zeka üreticileri ve diğer dijital ajanlar günlük hayatımıza daha fazla entegre oldukça, insan ve makine arasındaki sınır giderek daha bulanık hale gelir. Oskültasyon, bu sistemleri yalnızca edilgen araçlar olarak değil, bilgi, güç ve değer üretiminde faal katılımcılar olarak dinlememizi sağlar. Bu sistemlerin bizimle nasıl etkileşime geçtiğini yakından dinleyerek, yalnızca dijital deneyimlerimizi değil, aynı zamanda sosyal ve politik gerçekliklerimizi de nasıl şekillendirdiklerini anlayabiliriz (Floridi 2014).
Sonuç olarak, oskültasyon, Sibernetik Marksizm çerçevesinde hayati bir analitik araç olarak hizmet eder. Dijital nabzı dinleyerek, dijital sistemlerin nasıl işlediğini, nasıl değer çıkardığını ve nasıl dönüşebileceğini daha derinlemesine kavrayabiliriz. Dijital platformların yaşamlarımızı giderek daha fazla şekillendirdiği bir dünyada, oskültasyon, dijital ekonomiyi tanımlayan iktidar yapılarıyla mücadele etme ve daha adil ve sürdürülebilir bir geleceği tasavvur etme yolları sunar.
Sonuç
Sibernetik Marksizm çerçevesinde, algoritmalar, malumat fazlası ve yapay zekanın yönlendirdiği dijital manzaranın, kapitalist değer çıkarma ve iktidar mekanizmalarını nasıl yeniden yapılandırdığını inceledik. Bu son bölüm, önceki tartışmalardan elde edilen temel içgörüleri özetleyerek, bu dönüşümlerle eleştirel bir şekilde nasıl başa çıkılacağına dair sonuçlar ve geleceğe yönelik öneriler sunmaktadır.
Sibernetik Marksizm’in merkezinde, dijital sistemlerin, özellikle yapay zeka ve algoritmalarla desteklendikçe, yeni sömürü ve kontrol alanları olarak işlediğini kabul etmek vardır. Bu sistemler, malumat fazlası üretir, o da veri toplama ve öngörüsel analizler yoluyla ticarileşerek teknoloji şirketlerine büyük değer yaratırken, kullanıcıların dijital etkileşimlerinin ürünlerinden yabancılaşmasını derinleştirir. Bu dönüşüm, kapitalist dinamiklerin evrimini yansıtır; iktidar artık verilerin ve bunlardan değer çıkarma yeteneğinin mülkiyeti etrafında şekillenir. Bu kaymayı anlamak, dijital kapitalizm döneminde nasıl yol alınacağını kavramak açısından hayati önem taşır.
Bu dönemde karşı karşıya kaldığımız en büyük zorluklardan biri, mevcut iktidar yapılarını pekiştiren ve eleştirel söylemi sınırlayan geri besleme döngüleri ve yankı odalarının yaygın etkisidir. İkinci dereceden sibernetik, bu sistemlerde refleksivitenin önemini vurgular; kullanıcılar sadece bilgi alıcıları değil, aynı zamanda malumat fazlasının sürekli üretilmesinde faal katılımcılardır. Ancak bu katılım, kullanıcı etkileşimlerini en üst düzeye çıkarmak için tasarlanmış algoritmalarca sıkı bir şekilde sınırlanmaktadır; bu durum, çeşitliliğin ve eleştirel katılımın önüne geçer (Foerster 2003). Bu soruna karşılık, yankıbilim yankı odalarını daha dinamik yankı koridorlarına dönüştürme yolunu sunar, böylece daha açık ve çeşitli perspektiflerin değiş tokuşunu teşvik eder (Fidaner 2021a).
Keyfiyet fazlası kavramı, bu resme daha fazla karmaşıklık katmaktadır; dijital sistemler yalnızca malumat fazlasını sömürmekle kalmaz, aynı zamanda insan bağlantısı, teyit ve haz arayışındaki daha derin arzulara da hitap eder. Bu duygusal tepkileri ticarileştirerek, platformlar yalnızca ne gördüğümüzü ve ne yaptığımızı değil, nasıl hissettiğimizi ve buna nasıl tepki verdiğimizi de şekillendirme gücüne sahip olurlar (Žižek 1991). Bu metalaştırma, hakikat sonrası siyasetin yükselmesine katkıda bulunur; duygusal yankı, olgusal sahiliğin önüne geçer ve demokratik söylemin temellerini zayıflatır (Sunstein 2017). Bu sorunun üstesinden gelmek, dijital ekonomide keyfiyet fazlasının rolünü ve bunun kamusal söylemin ve davranışın manipülasyonunu nasıl beslediğini eleştirel bir şekilde incelemeyi gerektirir.
Yapay zeka teknolojilerinin, özellikle chatbotların ortaya çıkışı, bu bağlamda hem fırsatlar hem de tehditler sunar. Bir yandan, yapay zeka, kullanıcılara bilgiyle etkileşim kurma ve içerik üretme konusunda yeni araçlar sunarak iktidar fazlasının üleştirilmesini sağlayabilir. Öte yandan, bu teknolojilerin az sayıda güçlü şirketin elinde kontrol edilmesi, mevcut hiperdijital paradoksu derinleştirir; özgürleşme vaadi, merkezileşmiş kontrol ve manipülasyon gerçekliğiyle gölgelenir (Pasquinelli 2015). Bu paradoksla başa çıkmak için, yapay zeka sistemlerinin etik ilkeler gözetilerek tasarlanması ve bu sistemlerin mevcut iktidar asimetrilerini güçlendirmek yerine anlamlı katılımı teşvik etmesi gerekir.
Oskültasyon pratiği, dijital sistemlerin gizli dinamiklerini anlama ve bu yapılarla mücadele etmede kritik bir araç sunar. Dijital nabzı dinleyerek, kontrol mekanizmalarının altında yatan süreçleri açığa çıkarabilir ve direniş ve dönüşüm fırsatlarını tespit edebiliriz. Oskültasyon ayrıca çevresel bedelleri dikkate alarak, dijital kapitalizmin ekolojik etkilerine daha fazla odaklanmamızı sağlar ve dijital ekonominin ekolojik dönüşümü için acil bir gerekliliği gündeme getirir (Malm 2020). Dijital ve fiziksel dünyalar giderek iç içe geçtikçe, yankıkırım ve çevrekırım (echocide, ecocide) arasındaki bağlantıları analiz etmek hayati hale gelir (Fidaner 2021b).
Sonuç olarak, Sibernetik Marksizm, dijital çağda güç, bilgi ve teknolojinin karmaşık dinamiklerini analiz etmek için güçlü bir çerçeve sunar. Malumat fazlası ve iktidar fazlasının nasıl üretildiğini ve sömürüldüğünü inceleyerek ve dijital deneyimlerimizi şekillendiren geri besleme döngüleriyle eleştirel bir şekilde ilgilenerek, bu sistemleri tanımlayan kontrol yapılarıyla mücadele etmeye başlayabiliriz. Dijital kapitalizmin geleceği önceden belirlenmiş değildir—bu, aldığımız kararlar, tasarladığımız sistemler ve bu teknolojilerle nasıl etkileşim kurduğumuzla şekillenir. Sibernetik Marksizm perspektifinden bakıldığında, yapay zeka ve dijital sistemlerin kamu yararına olacak şekilde kullanılacağı, daha adil ve sürdürülebilir bir dijital geleceği hayal edebiliriz.
Kaynakça
- Andrejevic, Mark. 2007. iSpy: Surveillance and Power in the Interactive Era. Lawrence: University Press of Kansas.
- Bakshy, Eytan, Solomon Messing, ve Lada A. Adamic. 2015. “Exposure to Ideologically Diverse News and Opinion on Facebook.” Science 348 (6239): 1130–1132.
- Cheney-Lippold, John. 2017. We Are Data: Algorithms and the Making of Our Digital Selves. New York: NYU Press.
- D’Ancona, Matthew. 2017. Post-Truth: The New War on Truth and How to Fight Back. London: Ebury Press.
- Fidaner, Işık Barış. 2021a. Ekholoji, Ekhosistemler, Ekhosit. Yersiz Şeyler.
- Fidaner, Işık Barış. 2021b. Ego, Ekosit (Çevrekırım) Öncesinde Ekhosittir (Yankıkırım). Yersiz Şeyler.
- Floridi, Luciano. 2014. The Fourth Revolution: How the Infosphere is Reshaping Human Reality. Oxford: Oxford University Press.
- Foerster, Heinz von. 2003. Understanding Understanding: Essays on Cybernetics and Cognition. New York: Springer.
- Fuchs, Christian. 2014. Digital Labour and Karl Marx. London: Routledge.
- Fuchs, Christian. 2020. Communication and Capitalism: A Critical Theory. London: University of Westminster Press.
- Gillespie, Tarleton. 2014. “The Relevance of Algorithms.” In Media Technologies: Essays on Communication, Materiality, and Society, edited by Tarleton Gillespie, Pablo J. Boczkowski, and Kirsten A. Foot, 167–194. Cambridge, MA: MIT Press.
- Gillespie, Tarleton. 2018. Custodians of the Internet: Platforms, Content Moderation, and the Hidden Decisions that Shape Social Media. New Haven: Yale University Press.
- Luhmann, Niklas. 2002. Theories of Distinction: Redescribing the Descriptions of Modernity. Stanford, CA: Stanford University Press.
- Malm, Andreas. 2020. Corona, Climate, Chronic Emergency: War Communism in the Twenty-First Century. London: Verso.
- Marx, Karl. 1976. Capital: Volume I. Trans. Ben Fowkes. New York: Penguin Books.
- Miller, Tim. 2019. “Explanation in Artificial Intelligence: Insights from the Social Sciences.” Artificial Intelligence 267: 1–38.
- Noble, Safiya Umoja. 2018. Algorithms of Oppression: How Search Engines Reinforce Racism. New York: NYU Press.
- Pariser, Eli. 2011. The Filter Bubble: How the New Personalized Web is Changing What We Read and How We Think. New York: Penguin Press.
- Pasquinelli, Matteo. 2015. “Anomaly Detection: The Mathematization of the Abnormal in the Digital Age.” In Data-Centric Ontologies: Anomalies, Singularities, and Non-Humans in Contemporary Digital Cultures, edited by Natasha Dow Schüll and Caroline Bassett. Minneapolis: University of Minnesota Press.
- Srnicek, Nick. 2017. Platform Capitalism. Cambridge: Polity Press.
- Sunstein, Cass. 2017. #Republic: Divided Democracy in the Age of Social Media. Princeton, NJ: Princeton University Press.
- Žižek, Slavoj. 1991. For They Know Not What They Do: Enjoyment as a Political Factor. London: Verso.






























Geri bildirim: Cybernetic Marxism: From Surplus Value to Surplus Information in the Age of Echology and AI – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Cybernetic Feedback / Sibernetik Geri Bildirim 👨💻🤖 | YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Sibernetik Marksizme Giriş | YERSİZ ŞEYLER