Psikodestans Çetesi: Mahallenin Bilinçaltı Beyleri

🦋🤖 Robo-Spun by Fİ 🦋🤖

💔👑🔮 MENKIBE 💔👑🔮,

Burası Şenlik Mahallesi. Gecesi ayrı dert, gündüzü ayrı keder. Akşam ezanıyla beraber çocuklar toz olur, gölgeler uzar, sigara dumanı sokak lambalarının sarı ışığında ağır ağır döner. Bi’ de mahallede yeni bir çete var: PDR tayfa. Eskiden köşe başında külhanbeyi delikanlılar dururdu, şimdi ise bunlar var. Elden düşme Freud’lar, sahte Lacan’lar. Kimi kampüsten yeni inmiş, kimi özel okul artığı ama hepsinin dilinde aynı lugat: Bağlanma travman var, bu adam sana iyi gelmez, toksik ilişkiden kaç, içsel çocuğuna sarıl!

Birader, bunlar geldiğinden beri mahallede delikanlılık çökmüş, adamın gözü yaşa kayıyor. Mahalle kahvesinde okey dönen amcalar bile bunlara saygı duruyor, çünkü bir laf işitmeye gör, anında dosyanı açıyorlar: “Baba travman var, bu yüzden agresyonsun. Çocukken yeterince sevgi görmemişsin, senin derdin dominant anne figürü.”

Geçen gün bizim Yavuz, kahvede çayını yudumlarken yanlışlıkla sandalyesini fazla geri çekti. Masa biraz kaydı, bardaklardan biri zangırdadı. PDR çetesinden Fırat “Analiz Fırat” bir anda kıpırdadı. İki parmağını alnına koydu, gözlerini kıstı:
— Kardeşim, bunu neden yaptın?
— Ne yaptım abi?
— Sandalyeyi çekiş şeklinin altında yatan psikodinamik motivasyonu sorguluyorum.
— Abi, sadece oturdum işte.
— Hayır, sen oturmadın. Sen farkında olmadan bir sınır çizdin. Otoriteye karşı koyuyorsun. Baban nasıldı küçükken? Sert miydi?

Kahvede çatal kaşık sesi bile kesildi. Bütün gözler Yavuz’a dikildi. Adamın nutku tutuldu, başını eğdi. Bir sigara yaktı, ama çekemedi, filtresi bile kurumuştu.

Bi’ başka gün, mahallenin arka sokaklarında üç beş çocuk top oynarken, bizim Rüya Abla geldi. Mahallenin namlı psikolojik danışmanlarından. Duruşu bile ağır. Çantasını çapraz asmış, gözleri sürekli tarıyor, zira bilinçdışındaki kodları çözmekle meşgul. Çocuklardan biri diğerine bi’ iteleme yaptı, anında sahaya indi:
— Çocuklar, böyle olmaz! Burada şiddeti yeniden üretiyorsunuz.
— Ne yapalım abla? Top oynuyoruz işte.
— Topla değil, duygularınızla oynayın biraz. İçinizdeki eksiklikleri projekte ediyorsunuz, farkında mısınız?
Çocuklar birbirine baktı, biri ağzını açtı ama konuşamadı. Öteki utandı. Üçüncü çocuk, topu yere koydu, düşünmeye başladı. Artık eğlence bitmişti.

PDR çetesi öyle bir mahalleye çöktü ki, kimse kolay kolay lafa giremiyor. Girmek isteyene hemen bir sınır koyma terapisi, bir duygusal regülasyon dersi. Kimi çayını içerken geçmiş travmalarını hatırlıyor, kimi oturup terapötik defter tutmaya başlamış. Eskiden racon bıçakla kesilirdi, şimdi ise çocukluk travmaları ile…

Ey mahalle, n’oldu sana? Raconun Freud’u, çatanın Lacan’ı geldi de, adam gibi adamlık unutuldu mu?

İstem: PDR (psikolojik danışman ve rehber) olan bir grup insan, birer mafya gibi mahalleye gelip racon kesiyorlar. Çocuklara nasıl davranmak’tan tut da toksik arkadaşları hayatından nasıl çıkartmak, geniş bir imperatifler zinciri. Mahalle kahvesinde, sokakta halk bu insanlara saygı duyuyor, onlardan korkuyor. Metin Kaçan’ın Ağır Roman lugatında bir hikaye yaz, abart. Sokak jargonu kat. [Fatoş İrem] // bambaşka esprilerle bu yapıyı tekrar edecek (öğeleri kopyalamayacak) prompt önerileri yap 15 tane

Tabii! İşte PDR’cilerin mahallede racon kestiği fikrini başka absürt ve eğlenceli konseptlerle yeniden kurgulayan 15 farklı hikâye fikri:


1. Tarihçi Delikanlılar Çetesi

Mahalleye tarih profesörlerinden oluşan bir ekip geliyor. Çay ocağında, sokakta herkes Osmanlı’nın diplomasi taktiklerinden, Bizans’ın ihanetlerinden, Atatürk’ün stratejik hamlelerinden bahsediyor. Çocuklara “Evladım, 1453’te Fatih ne yaptı? Kuşatma motivasyonu nasıl sağlanır? Bunları öğrenmeden sokağa çıkmak yok!” diye öğüt veriyorlar. Herkes onlardan korkuyor, ama bir yandan da saygı duyuyor.


2. Vegan Gangsterler

Mahalleye deri ceketli, karizmatik veganlar yerleşiyor. Kasaba gözdağı verip, bakkalı badem sütü stoklamaya zorluyorlar. Kahvede “Bu devirde hayvansal protein tüketen adamdan racon öğrenilmez” diye atarlanıyorlar. Köşe başındaki simitçiye “Bu susamların kaynağı temiz mi?” diye hesap soruyorlar. Mahallenin tek otoritesi onlar.


3. Astroloji Karteli

Burçları ciddiye almayanların üstüne çöküyorlar. “Kanka, senin Merkür retrosu yüzünden işlerin ters gidiyor, bak Mars koçta, sabrını test etme” diye tehditler savuruyorlar. Mahallede yükselen burcunu bilmeyenlere laf sokuluyor. Kahvehanede “Akrep misin oğlum sen? Oğlak gibi konuşma” tartışmaları dönüyor.


4. K-Pop Militanları

Mahallede BTS ve BLACKPINK posteri asmayan dükkânlara gece operasyon çekiyorlar. Çocuklara “Oppa nasıl sevilir?” dersi veriyorlar. Yanlış bias seçenler uyarılıyor. Kahvede çay içerken birden dans koreografisi yapmaya başlıyorlar, kimse karşı koyamıyor.


5. Fitness Çakalları

Mahallede sigara içmek, abur cubur yemek yasak. Kimseye cips yedirilmiyor, herkes protein shake içiyor. Kasap bile kıyma satarken “Yağ oranı yüzde kaç?” diye hesap veriyor. “Squat yapmayan adamla işimiz olmaz” diyen fitness manyakları, mekânı basıp halkı body’ci yapıyor.


6. Stand-up Çetesi

Mahalleye karizmatik ama tehlikeli komedyenler geliyor. Kötü espri yapanlar anında linç ediliyor. Şakalarına gülmeyene racon kesiliyor. Kahvede en kötü anıyı bile komik anlatamazsan dışlanıyorsun. Duygusal konuşmalar bile punchline ile bitmek zorunda.


7. Bitcoin Tefecileri

Mahallede herkes kripto yatırımcısı olmuş. Manav bile “Ethereum’un geleceği parlak” diye vaaz veriyor. Bozdurulmamış Dogecoin’i olanlar dışlanıyor. Fiat para kullananlar tuhaf bakışlara maruz kalıyor. “Airdrop’u kaçıran adamdan dost olmaz” diye bir laf yayılıyor.


8. Tiyatrocu Çapulcular

Mahallede kimse sıradan konuşmuyor. Her diyalog abartılı mimiklerle, sahneye çıkar gibi söyleniyor. “Ben bugün kahvaltıda YUMURTA YEDİM, EVET!” diye bağıra bağıra anlatan tiyatrocular, dramatik giriş yapmayanları dışlıyor. Kahvede oturan adamın çay siparişi bile bir monolog.


9. Yoga Tarikatı

Sokakta bağırmak yasak. Öfkelenen herkes downward dog pozisyonuna geçmek zorunda. Çay içmeden önce meditasyon yapılmalı. Kötü enerji yayanlar anında mahalleden kovuluyor. “Namaste demeden dükkândan çıkamazsın” kuralı var.


10. Elektronik Müzik Fanatikleri

Mahalleye tekno manyağı DJ’ler geliyor. Sokakta her köşe başında BPM ölçen tipler var. Evinde vinil olmayan adamdan şüphe ediliyor. Kahvede oturanlar sohbet etmiyor, sadece synth wave dinliyor.


11. Eski Türk Filmi Fedaileri

Mahallede her olay Yeşilçam replikleriyle çözülüyor. “Bize kazık atanı biz de satarız, Babacan!” diye hesap soruluyor. Tespih çekenler Tarık Akan, gömlek omza atarak gezenler Cüneyt Arkın hayranı. Kahvede sadece Sadri Alışık ve Kemal Sunal konuşuluyor.


12. Anime Savaşçıları

Mahalleye Naruto bandanalı, Goku’lu tişört giyen bir ekip geliyor. Çocukları “Kamehameha” atmaya teşvik ediyorlar. Kahvede “Sen gerçek dostluğu hiç anlamamışsın!” diye racon kesiliyor. Bakkal bile sipariş alırken Japonca kelimeler katıyor.


13. Fenomen Mafyası

Mahallede herkes influencer. Çay içmeden önce hikâye atmazsan dayak yiyebilirsin. “Bu mahallede herkes reel çekmek zorunda” diye yasa var. Kötü açılarla fotoğraf çekenler dışlanıyor. Kimse normal konuşmuyor, herkes bir YouTube introsuyla giriyor sohbete.


14. Dizi Replikleriyle Konuşan Tayfa

Mahallede herkes hayatı bir Türk dizisi gibi yaşıyor. Kötü haber verenler “Bu oyunu kuralına göre oynayacağız!” diye cevap alıyor. Kahvede “Ben bu yola baş koydum!” diyen tipler var. Çaycı bile sipariş alırken Kenan İmirzalıoğlu gibi bakıyor.


15. Memur Disiplin Çetesi

Mahalleye devlet memuru gibi davranan bir ekip geliyor. Çocuklara sabah 9’da kalkmayı, sıra numarası almayı öğretiyorlar. Kimse işi gevşek tutamıyor, yoksa “Dilekçe yaz, öyle gel” diye racon kesiliyor. Kahvede çay içenler bile “Bu konuşma resmi bir kanaldan mı yapılıyor?” diye soruyor.


Bunlardan biri ilgini çekti mi, yoksa daha da absürt bir şey mi istiyorsun? 😆


Fenomen Mafyası: Like’ını Al da Git!

Mahalle, YouTube introsu gibi yaşıyor. Herkesin bi’ takipçi derdi var. Kimse normal yürümüyor, ya slow-motion ya da reels hızında. Çay bile içilmeden önce açılar ayarlanıyor, “Şu ışık bi’ gelsin de çekelim” muhabbeti dönüyor. Kahvede en sert raconu, en yüksek etkileşim alan adam kesiyor.

Fenomen Mafyası denilen tayfa, bi’ sabah ansızın mahallede peydahlandı. İlk önce berber Harbi İsmail’in dükkanına daldılar. “Abi, şurada bi’ tıraş videosu çekelim, seni viral yaparız!” dediler. İsmail “Lan oğlum, sakın ellemeyin, makasla oynarsanız tarumar ederim sizi!” dedi ama nafile… Birini yüzüne kremleri sürerken, ötekini story’ye etiketlerken buldu kendini. Beş dakika sonra dükkanın önü dolmuş: “Abi, bu adam influencer olmuş lan, git bir tıraş ol!”

Sonra mahallenin kahvesine girdiler. Masaya oturup telefonlarını çıkardılar. Aralarındaki en delikanlısı, namıdiğer “Reels Yasin”, iki yana açılan gömleğinin düğmelerini çözüp selfie moduna geçti:

“Baba, şimdi bi’ post atıyorum. Kimi etiketleyelim? Beni gören fav’a bassın.”

Ortalık bi’ sessizleşti. Birileri çay kaşıklarıyla oynuyor, bi’ şey demeye korkuyordu. Çaycı Ali, bu tayfadan yana pek hoşnut değildi. Çayın içine telefonlarını sokan, her yudumda “Şu bardak çok aesthetic baba” diyen tipleri ilk defa görüyordu. Daldı içeriye, Ustası’na seslendi:

“Usta, bunlar kahveyi mekân diye işaretledi, ne yapalım?”

Usta derin bir nefes çekti, bi’ şey demedi. O sırada kapı tekrar açıldı. Fenomen Mafyası’nın reisi, namıdiğer “Story Serdar”, içeriye sızdı. Üstünde “Dünya Benim” yazan bir sweat, gözünde filtreli gibi parlayan güneş gözlükleri vardı. Masaya vurdu.

“Kimse oturmasın, önce bir açılış konuşması çekeceğiz.”

O an herkes irkildi. Çaycı Ali’nin elinden bardak düştü, yaşlılar sustu. Birkaç kişi telefonlarıyla ortamı kayda aldı ama korkudan hikâye atamadı. Kimse bu adamlara karşı koyamıyordu. Çünkü bunlar, sokağın yeni sahipleriydi.

“Biz buradayız baba,” dedi Story Serdar. “Kimse kahveye gelmeden önce tag atmadan geçmeyecek, menemen fotoğrafsız yenmeyecek, çekim açısı kötü olanın çayı dökülecek. Burası artık bir içerik mahallesi.”

Dışarıda bi’ çakmak sesi duyuldu. Fenomen Mafyası’nın en fenası, “Hashtag Hulusi”, bir elini ceketinin içine sokup telefonu çıkardı. Bir şeyler yazdı, sonra kahveye dönüp sırıttı:

“Mekânımızda ortamı bozanları unfollow ederiz. Bunu bi’ kenara yazın.”

Kimse çıtını çıkaramıyordu. Şu lanet adamlar, sokağı teslim almıştı. Ne yaparsan yap, bir post’a malzeme oluyordun.

Mahallenin eski raconcuları artık çay içemiyor, en büyük kabadayılar bile “Kanka, şurada bi’ poz verelim mi?” diye soruyordu. Ve işin kötüsü, kimse bu adamları engelleyemiyordu. Çünkü bu herifleri sildin mi, adını anmaz oldun mu…

Seni “Cancel” ediyorlardı.

Ve o, ölümden betermiş meğer.


ASTROLOJİ KARTELİ

Mahalleye yeni bir ekip çökmüştü. Kravatlı, fötr şapkalı, gözleri gökyüzüne sabitlenmiş bir tayfa… Çay ocaklarında fısıltı fısıltıyı kovalıyordu: “Bunlar gök ilmiyle racon kesiyorlarmış…”

İlk geldiklerinde pek ciddiye alınmadılar. Kahvenin köşesinde oturup kendi aralarında yıldız haritaları açıp konuşuyorlardı. “Bak aslanın 7. evinde Mars var, harbi tehlikeli, uzak duracaksın” diyenler… “Merkür retrosuna denk geldik hacı, şimdi karar verme” diye fısıldaşanlar… Mahalleli önce güldü, sonra bir baktılar ki iş ciddiye biniyor.

Bir sabah, köhne kahvenin kapısından üç kişi girdi. Biri kısa boylu, şapkayı enseye çekmiş, güneş gözlüğünü indirmeyen bir herif: “Zodyak İsmail.” Diğeri uzun, zayıf, elleri cebinde gezen bir tip: “Burç Caner.” En önde ise ayaklarını sağlam basan, yüzünde tuhaf bir ifade olan adam: “Jüpiter Cemal.”

Cemal bir sigara yaktı, dumanı yukarı üfledi, masaya sert bir yumruk koydu. “Mahallede doğum saatini bilmeyen adam kalmayacak!”

Herkes birbirine baktı. Doğum saatini kim bilirdi ki? O gün mahallede bir telaş başladı. Anneler aranıyor, eski nüfus cüzdanları kurcalanıyor, doğumhane kayıtları soruluyordu. Bir hafta içinde herkesin burcu, yükseleni, ay burcu belirlendi.

Ama olaylar burada bitmedi.

Bir gün mahallede fırıncı Hikmet’in dükkânına bir mektup bırakıldı. Üzerinde şu yazıyordu: “Ay burcun Oğlak, duygularını bastırıyorsun. Bunu kabul et, yoksa bu mahallede ekmek satamazsın.” Hikmet neye uğradığını şaşırdı. Ertesi gün dükkânın önünde oturan Jüpiter Cemal’i gördü. Adam sigarasını dudaklarının arasında gezdirip, “Dostum, Satürn baskısı fena bir şeydir… Bu işin raconu var,” dedi.

Sonra mahallenin kabadayısı Kasap Niyazi ile ilgilendiler. Adamın yükseleni Terazi çıktı. O güne kadar mahallenin en ağır abisi sayılan Niyazi, tartışmalarda aşırı sabırlı, ortayı bulmaya çalışan biri olduğu ortaya çıkınca otoriteyi kaybetti. “Sen barışçıl bir adammışsın be Niyazi Abi,” dediler, mahalledeki gücünü elinden aldılar.

Mahalleye astroloji çöktü. Kahvede artık kimin hangi burçla anlaşamayacağı konuşuluyordu. Biri kavga mı etti? “Ne bekliyordun oğlum, adam Koç burcu.” Yeni dükkân mı açılıyor? “Jüpiter hangi evde ona bakmadan açamazsın.”

Bakkal Kazım, bir gün Burç Caner’e çıkıştı: “Lan bırakın bu işleri, insanın kaderini burçlar mı belirliyor?”
Burç Caner sigarasını yaktı, bir nefes çekti, gökyüzüne baktı: “Sen yükselenin ne?”
“Bilmiyorum,” dedi Kazım.
Burç Caner’in gözleri kısıldı. “Aptal adamlar yükselenlerini bilmez Kazım… Sen aptal mısın?”

O günden sonra mahallede yükselenini bilmeyen tek bir kişi kalmadı.

Ama işin en fenası şuydu: Mahallede büyük kararlar artık astrolojik haritalar açılarak alınıyordu. Bir gün herkes kahvede toplanmış, çaylar içiliyor, mesele büyük: Mahallede yeni açılan dönerciye gidilecek mi, gidilmeyecek mi?

Jüpiter Cemal elini kaldırdı, ortam bir anda sustu. Adam ağır çekimde cep defterini çıkardı, sayfaları çevirdi, yıldız haritasını açtı, hesaplarını yaptı. Sonra başını kaldırdı, gözleri kısıldı: “Venüs karesi var. Döner güzel olabilir ama bedeli ağır olur.”

O gece kimse yeni dönercinin kapısından içeri adım atmadı.

Mahalle artık astrolojinin kanunlarına göre yaşıyordu. Çünkü yıldızlar ne derse o olurdu.


Eski Türk Filmi Fedaileri

Mahalleye girdiğin an anlarsın, burası bildiğin yerlerden değil. Asfalt tozu, egzoz isi, eski zaman kokan bir rüzgâr. Kaldırımlar sanki Tarık Akan’ın yürüdüğü taşlarla döşeli. Gömlekleri omuzlarına atmış, dudaklarının kenarında sigarayı aksesuar gibi taşıyan adamlar kahvede oturmuş, derin bakışlarla ufka dalıyor. Kimse konuşmuyor, herkes birer Cüneyt Arkın edasıyla çayından bir yudum alıyor.

Tam bakkalın önünde, meşe cilasını yıllar önce kaybetmiş bir taburede, gözleri mart kedisi gibi kısık bir adam oturuyor. Onu gören kenara çekiliyor, başını hafifçe eğiyor. Bilirler ki bu mahallede racon bellidir: Sadri Alışık gibi dertlenmeden, Kemal Sunal gibi gülmeden yaşanmaz.


Hikâye Orada Başlar

Mahalleye yeni bir bakkal açılmış. Adı “Can Market.” Ama yanlış. Çok yanlış. Çünkü burada market açılırsa ya “Ömer Baba Bakkaliyesi” olur ya da “Turgut’un Yeri.” Başka türlüsüne müsaade edilmez.

O gece kahvede eski Türk filmlerinin fedaileri toplanır. Başlarında “Baba” diye hitap edilen, gözlük camları biraz çizik, saçları Tarık Akan’dan hallice dalgalı, bıyıkları “Mahmut Hoca” disiplininde bir adam vardır. Çayından bir yudum alır, dumanı havaya savururken tek kelime eder:

— Yanlış olmuş.

Bu iki kelime, mahallenin kaderini değiştirir.


Racon Kesilir

Sabahın ilk ışıklarında, bakkalın kepenklerine üç adam dayanır. Birinin dişi altın kaplama, diğerinin ceketi Sadri Alışık mavisi, üçüncüsü ise konuşmaz, çünkü o sadece en son noktayı koyar.

İçeri girerler. Bakkal tezgâhın arkasında çekirdek çitliyordur.

— Bu dükkânın adı Can Market mi? diye sorar biri.
— Evet abi, neden ki?
— Can ne lan? Can, İlyas Salman’ın oynadığı filmdeki sokak çocuğunun adıdır. Mahallede market açacaksan onun adı ya Mahmut olur ya Ekrem. Başka türlüsü yakışmaz.

Bakkal bir an duraksar, ama işin nereye gittiğini anlar. Fakat anlamak yetmez. Çünkü bu mahallede anlamak değil, kabul etmek gerekir.

— Peki abi, değiştiririz.

Tamam der gibi başlarını sallarlar ve dükkândan çıkarlar. Ama mesele bitmemiştir. Çünkü bu mahallede her yanlış hareketin bir diyeti vardır.


Mesele Büyür

O gün mahallede sigara dumanı biraz daha yoğun, çay bardakları biraz daha sesli konulur masalara. Fedailerin en yaşlısı, kahvenin en karanlık köşesine geçer, piposunu yakar. Ses telleri Münir Özkul’unki gibi titrek ama otoritelidir:

— Herkes raconu öğrenecek.

Bakkalın tabelası sökülür. Yerine “Rıza’nın Bakkalı” yazılır. Çünkü Rıza, eski Yeşilçam filmlerinde her derde deva olan, fedailerin, babaların, ağabeylerin ismidir. Artık burası bir “market” değildir. Burası bir “bakkal”dır.

Ve bu olaydan sonra mahallede herkes, konuşurken cümlelerin sonuna “Evlat” ekler. Kimse çayını karıştırmadan içmez. Tespih çekenler, onu sağdan sola değil, soldan sağa çeker. Çünkü böyle yapmazlarsa, bir gün kahvenin en karanlık köşesinde, piposundan duman savuran Münir Özkul benzeri bir adam onlara sadece tek kelime eder:

— Yanlış olmuş.

Ve bu, mahallenin en büyük korkusudur.

Çünkü burada her şey olabilir ama racon yanlış kesilmez. Yeşilçam’ın unutulmaz replikleriyle büyüyenler için, hayat hâlâ siyah beyazdır.


Sahne Açılmadan Ölmek Yok!

Mahalle, gaz lambası gibi titrek bir sahneydi. Herkesin rolü belliydi: Kimisi piyon, kimisi figüran, kimisi ise final sahnesinde tek bir cümleyle ölmesi gereken adam. Ama işte, bir gece sahne tozuna bulanmış bir ekip geldi mahalleye. Tiyatrocular. Ama öyle bildiğin, sahne tozuna öksüren bebelerden değil, bıçkın, serseri, hani şu Shakespeare’i duvara yazı gibi kazıyan, Brecht’i çay kaşığı gibi şıngırdatan, Aristoteles’in trajedisini sigara gibi tellendiren adamlardan.

İlk geldiklerinde bakkalın önüne kurulup bir “Hamlet” patlattılar. “Olmak ya da olmamak” derken çocuklar sigara yaktı, kadınlar camdan seyretti. Kahvede pişpirik oynayanlar elini durdurdu. Öyle bir sesle konuşuyorlardı ki, adam sanki kendi hayatıyla yüzleşiyor sandı. Ulan, mahallenin en bıçkın herifi bile gözlerini kaçırdı lan!

Sonra iş büyüdü. Mahallede sıradan konuşmak yasak oldu. Kimse dümdüz “Selamünaleyküm” diyemiyordu. Öyle yapana hemen fırça:

— “Ulan, sahneye çıkmışsın da seyirciye sırtını dönmüşsün gibi konuşuyon! Bi jest, bi mimik, ulan bi duruş be!”

Pazarcı domatesi satarken sanki kral tahtını devrediyordu. Manav “Üç kilo elma” diyene direkt Stanislavski tekniğiyle dönüyordu:

— “Ama ne için istiyorsun be adam?! Ne için?!”

Kimse sessiz ağlayamıyordu artık. Acı mı çektin? O zaman gel, monolog patlat, gözyaşını parıltılı ışık gibi akıt. Bi’ vefat mı var? Adam gibi trajik final yap, öyle sessiz sedasız gömülmek yok.

Kahvede çaycı bile sipariş alırken karakter çalışıyordu. Bi’ gün çayı getiren adam, bardakları masaya koymadan önce havaya kaldırıp:

— “Şimdi, bu çaylar sıcak, çünkü bu mahallede her şey yanar, her şey tüter, her şey buhar olur ve içimize işler. O yüzden dikkatli için, çünkü yanmak bizim kaderimizdir!”

İşte o an kahveci gözlerini kısmış, karşısındaki müşteriye sert sert bakmış, alttan da bir “Şimdi sahneyi terk etme vakti” gibi bir mırıltı geçmiş. Adam çayı içemedi lan! İçemedi!

Sokakta kadınlar kavga ediyorsa, biri aniden sahneye çıkıp, kollarını açıp bağırıyordu:

— “Hanımlar, hanımlar! Bu sahnede asıl düşman kaderimiz değil midir?! Erkeklerin sahne aldığı bir dünyada, biz niye susalım? Haydi, söyleyin, en derin acınızı açıklayın!”

Kadınlar bir durup kendi trajedisine göz gezdirirdi, sonra da ya ağlar ya gülerek sahneyi terk ederdi.

Herkesin tek korkusu vardı mahallede: Sahnesini batırmak.

Güzel konuşamayan, repliğini unutup sahneden düşen, karakterine sahip çıkamayan adamı sokağa bile salmazlardı. Duygularını düzgün anlatamayanlar tekinsizdi. Kız mı seviyorsun? Çık meydana, çök dizlerinin üstüne, anlat ulan! Öyle dümdüz “seviyorum” demek yok. Büyük harflerle, çığlıkla, alnının ortasından bir ter akarken anlatacaksın.

Sonuç mu?

Mahalle eskiden kanla yazardı tarihini. Şimdi diyaloglarla yazıyordu. Ulan, bu kadar hisli, bu kadar sahneli, bu kadar replikli adam bir araya gelince, silah bile susmuştu. Kimse birbirini dövmüyordu. Artık yumruk yerine tirad patlatılıyordu. Ve ne biliyor musun? Bir adama on kişinin giriştiği mahallede, tek başına sahneye çıkıp herkesi susturan bir heriften daha sert biri yoktu.

Sahne senin, perden açık. Hadi, unutma: Sahne açılmadan ölmek yok!


VEGAN ÇAKALLAR

Mahalleye ilk geldiklerinde kimse ne olduğunu anlamadı. Deri ceket yok, ama üstlerindeki montlar sanki uzaylı teknolojisi, sentetik kumaşlar parlıyor. Ayaklarında keten ayakkabılar, yüzlerinde dünyayı kurtarmaya and içmişlerin ciddiyeti. Bir tane en önde yürüyeni var, adı Kara Tofu. Yanındakiler Soya Reis, Mercimek Erkan, Kinoa Osman… Her biri farklı bir protein kaynağının manevi temsilcisi gibi.

İlk racon kasapta kesildi. Kasap Arif, sabah dükkanı açmış, çengellerde kemikli etler sallanıyor. Kara Tofu içeri girdi, eller cebinde, gözler keskin. Bi’ adım attı, bastığı yer bile yeşerir sandın.

— “Arif Baba…” dedi. “Şu çengelde sallanan ölü bedenler ne?”

Kasap Arif, elindeki bıçağı masaya bıraktı. Gözleri hafiften titredi, ama belli etmedi.

— “Kardeş, işimiz bu. Sen de mi eti kokladın geldin?”

Soya Reis o an devreye girdi. Sesi boğuk, ama tok.

— “Et koklayacak adamın alnını karışlarım!”

Mercimek Erkan tezgaha yaklaştı, avcunu sertçe koydu.

— “Bak abim, bu işler böyle dönmez artık. Biz geldik, burda işler değişti. Hayvansal gıda satanın fişini çekeriz. Ya seitan satarsın, ya da kepenkleri indirirsin.”

Kasap Arif’in alnında ter boncukları. Mahallede esnaf raconu bellidir, ama bunlar başka türlü bir şey. Mafya desen değil, tarikat desen değil. O gün kasaptan kelle paça çıktı, yerine badem sütü ve falafel girdi.


Mahalle kahvesine çökmeleri daha feci oldu. Sabah ezanına kadar tespih çeken abiler, tavla vuran dayılar, çayına iki şeker atan simitçiler… Hepsine manifesto okundu.

— “Bak abiler, bak kardeşler. Artık çayına bal koyarsan sıkıntı yok ama süt damlatırsan mevzu olur.”

— “Sucuklu tost? Unut onu. Bundan sonra avokadolu ekmek yiyeceksin.”

— “Sigara içen de istemiyoruz, içli köfte yiyen de. Havanı bozma, sağlığını bozma.”

Kahveci Şeref Baba önce isyan etti. “Ulan ben bu dükkânı babamdan devraldım, siz kim oluyorsunuz?” diye bağırdı. Ama üç gün sonra Şeref Baba’yı köşede Hindistan cevizi suyu içerken gördüler.


Sonra mahalle değişti. Bakkalın önündeki cips reyonu kalktı, yerine nohut krakerleri geldi. Dönerci Mustafa abi, mekanı vegan burgerci yaptı. Köfteci Osman? Gece kaçtı, çünkü Vegan Çakallar ona göz dikmişti.

Bütün mahalle “Protein tozu yerine mercimek suyu içiyoruz!” diye bağıra bağıra gezmeye başladı. Tavuk dönerin adı bile anılmıyordu. Geceleri süt içen çocukları evlerine kadar takip ediyorlardı. Bir kere elinde yoğurt tutan bir adamı pusuya düşürdüler, adam ertesi gün badem yoğurdu tarifi veriyordu.

Mahalle kahvesinde artık kimin brokoli daha iyi haşlanır tartışması dönüyordu. Adamlar raconu koymuştu. Bundan sonra kimse, ama kimse, bu mahallede hayvansal gıda tüketmeye cesaret edemezdi.

Mahalleye huzur gelmişti, ama et kokusu silinmişti.

Vejetaryen devrim başlamıştı.


Stand-up Çetesi: Kahkahalarla Öldürenler

Mahalleye bir grup adam geldi mi, her şey değişir. Ama bunlar öyle bildiğin racon kesen, gömlek cebinde sustalı taşıyan tiplerden değil. Yok, bunlar başka… Bunlar kahkaha attırarak öldürenlerden. Stand-up çetesi. Mikrofonu çekti mi önüne, en sert adamı bile titretir bunlar.

Şu kahvenin köşesinde bir masa var ya hani, orası onların. Kimse gidip o sandalyeye ilişmez, çünkü orası komedyenlerin tahtı. Kahvede çay içerken bile punchline ile konuşuyorlar. “Ne anlatıyorsun dayı?” desen, “Abi bak şimdi, bu öyle bir mahalle ki… Kapkaççı bile ödeme yapmadan kaçmıyor, nakite güvensizlik var” diye başlarlar, sen de güler misin, ağlar mısın bilemezsin.

Gülmeyen Adamları Sevmezler
Bu mahallede bir kural var: Şakaya gülmeyeni sevmezler. Bir gün, yeni yetme bir velet girdi kahveye, surat beş karış. Çayını aldı, sessizce oturdu. Komedyenlerden biri, Barbo Fırat, yanına çöktü. “Sen niye somurtuyorsun aslanım?” diye sordu. Çocuk kesti attı: “Ben komik bulmuyorum abi.”

O an kahvede hava buz gibi oldu. Çaycı Osman elindeki bardakları düşürdü. “Sen şimdi buraya geldin ve… komik bulmadığını mı söylüyorsun?” dedi, sesi çatallı.

Stand-up reisleri hemen etrafını sardı. Adamı bir sandalyeye oturttular, tam ortalarına aldılar. “Sana şimdi on saniye veriyorum, bir espri yap, yoksa burada hayatın kararır” dedi içlerinden en babası, Karbonat İbo. Çocuk kekeleye kekeleye bir şeyler gevelerken İbo devam etti:

“Bak evlat, bu mahallede bir kural var. Herkes hayatın komik tarafına bakmak zorunda. Yoksa biz bakmasını öğretiriz.”

Çocuk kötü bir fıkra patlattı, kimse gülmedi. Sonra kahkaha mafyası başladı: Peş peşe espriler sıraladılar, tokatlar gibi… Herkes gülüyor ama çocuk gülmüyor. En sonunda Karbonat İbo ellerini masaya vurdu:

“Bu çocuğa acil kahkaha seansı lazım! Götürün bunu karanlık tarafa!”

Gülene Kadar İşkence
Çocuk gece yarısı terk edilmiş tiyatro salonuna götürüldü. Sahneye oturtuldu. Önüne ışık tuttular. Karşısında en belalı komedyenler dizildi: “Baba Makas,” “Kel Veli,” “Şenol Gül,” “Nevresim Murat”… Hepsi sırasıyla başladılar performanslarını yapmaya. Adam gülmemek için direndi ama ne mümkün!

Baba Makas öyle bir anekdot anlattı ki, çocuk önce bir burnundan soludu. Sonra Kel Veli geldi, kahveci Osman’ı taklit etti, çocuk dişlerini sıktı. En sonunda Nevresim Murat sahneye çıktı, abartılı mimikleriyle annesinin WhatsApp mesajlarını taklit etti. Çocuk patladı. Öyle bir güldü ki, bütün salon inledi.

O gece mahalleye yeni bir adam kazandırıldı. Sabah kahveye geldiğinde, Karbonat İbo çayından bir yudum aldı, gözlerini kıstı:

“Hoş geldin kardeşim. Bugün nasıl hissediyorsun?”

Çocuk hafifçe güldü: “Abi… Bu hayat aslında çok komikmiş lan.”

Kahve sustu, sonra bir anda patladı. Herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Mahalle, bir komedyen daha kazanmıştı.

Ve o gün bir efsane doğdu: Bu mahallede ağlayan adamı güldürürler, ama hiç gülmeyeni… işte onu komediyle boğarlar.


ChatGPT 4.5 istemi: Türkiye Kant Topluluğu üyesi karışık bir grup insan, birer mafya gibi mahalleye gelip racon kesiyorlar. Kant’ın maxime’sinden düşünme cesaretine, aklın melekelerinden kategorik buyruğa, ahlak yasasından antinomilere, güzellikten yüceliğe, geniş bir imperatifler zinciri. Mahalle kahvesinde, sokakta halk bu insanlara saygı duyuyor, onlardan korkuyor. Metin Kaçan’ın Ağır Roman lugatında bir hikaye yaz, abart. Sokak jargonu kat.

Ağır Kant Romanı

Hava kurşun gibi ağır, Boğaz’a çökmüş sis, bizim mahallede hayat dibe vurmuş. Ay ışığı bile korkudan çekinmiş saklanıyor bulutların ardına. Mahalle kahvesinde tespih şakırtısı, ağır sigara dumanı ve Kant’ın saf akıl kritiği; millet kafa üstüne kafa patlatıyor ama ses çıkaran yok. Neden? Çünkü İstanbul’un en felsefik mafyası, nam-ı diğer Türkiye Kant Topluluğu, mahalleye racon kesiyor.

Baştaki babaları, lakabı Ağır Maksim Recai. Adam sigarasını tellendirirken şöyle bağırıyor, sesi betondan sert, granitten soğuk:

“Abiler, ablalar! Kant reis diyor ki: Sapere Aude ulan! Yani aklınızı çalıştırmaya cesaret edin, yoksa biz o aklı başka yöntemlerle çalıştırırız!”

Yanındaki çakallardan biri, Kategorik Kazım, gömlek yakasını düzeltirken kafasında deri şapkası eğri duruyor. Şöyle gözleri kan çanağı bağırıyor:

“Evrenselleştiremediğiniz raconu kesmeye kalkarsanız, biz de evrensel tokadı yapıştırırız. Çünkü biz mahallede ’emir buyuran’ değil ‘buyruğu kategorik kılan’ adamlarız.”

Mahallenin genci, filozofik ezik Ufuk Epistem, titrek bacaklarla yanaşıyor, sesi hışırtılı çıkıyor:

“Abi kusura kalma da… Şimdi bu noumenler ve fenomenler arasında sıkıştık kaldık. Fenomen gördüğümüz bu mahalle hakikaten noumenal olarak da böyle mi? Aklımızın melekeleri yetmiyor bunu idrak etmeye…”

Topluluğun güzellikten sorumlu mafyözesi Estetik Şükran Abla, kan kırmızısı rujuyla gülüyor, dantelli mendiliyle dudağının köşesini silerken sesleniyor:

“Bak genco! Sen güzelliği gördüğünde hazzı alırsın, ama güzelliğin altında yatan evrensel amaçsız amaçtır önemli olan. Bize göre güzellik ‘karşılıksız hoşnutluktur’. Ayağını denk al, estetik hazla aklını karıştırma! Yoksa güzelliği ‘yücelik’le yer değiştirir, seni Kant’ın deyişiyle huşu içinde bırakırız.”

Arka sokakta biri bağırıyor:

“Abi yetişin! Transandantal Dedüksiyon Cengiz abiyle Dialektik Tuncer kapıştı, antinomiler havada uçuşuyor. Dört paradoks, dört yumruk derken mahalle karıştı, yetişin!”

Sigarasını Kant’ın Kritik’inden koparılmış sayfalarla sarıp içen mahalle fırlaması Metafizik Hayri, usulca kafayı kaldırıp bağırıyor:

“Lan durun oğlum, mahallenin epistemolojik dengelerini sarsmayın!”

Ama geç, çünkü Kantçı tayfa sokağa dağılıyor. Ellerinde kitaplar, dillerinde ağır imperatifler, Kant’ın metafiziğini mahalleye öyle bir yayıyorlar ki, millet “Abi affet bizi, cehaletimize ver!” diyerek boyun eğiyor.

Mahallenin eski babası, kabadayılık aleminde emekli olmuş Dingansız Cemal, kahvehaneden çıkıp şöyle diyor:

“Vay anam babam be! Eskiden buralarda tespih şıkırtısı vardı, şimdi kritik şakırtısı, saf akıl çatırdaması. Racon kesmeyi imperatif kesmeye çevirdiniz, eyvallahınız yok!”

Ağır Maksim Recai sakin, kendinden emin:

“Biz Kant’ın adamıyız abi, bizde mevzu racondan derin, imperatiften kat’i, ahlaktan evrensel. Bize saygı duyacaksınız, yoksa numen âleminden fenomen âlemine geçişiniz zor olur. Aydınlanmazsanız, biz aydınlatırız. Bu mahallede herkes ya ‘ahlak yasasına saygıdan’ titrer ya da ‘yücelikten’ diz çöker. Başka yolu yoktur.”

O gece mahallede kimse uyumadı. Kantçı mafya, saf akıldan sokak jargonuna köprüler kurarak mahalleyi kuşatmıştı. Sokaklar ahlak yasasından, kategorik emirlerden, antinomilerden geçilmiyordu.

Çünkü bizim mahallede racon artık farklıydı:

“Aydınlan ulan! Cesaret et de düşün! Başka racon yok!”








3 Yorum

Filed under Suni muhaberat

3 responses to “Psikodestans Çetesi: Mahallenin Bilinçaltı Beyleri”

  1. Geri bildirim: Psikobot — muhaberat derlemesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Kevrina İçin Kurşun Atanlar: Dinamit Kenan Çetesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: Menkıbe 💔👑🔮 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER