🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
⚠️⏳🚪 GEÇİŞ KRİZİ ⚠️⏳🚪
浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞
(Rektör Ataması ve Lacan’da Dört Söylem)
Lacan’ın düşüncesinin temel taşlarından biri olan “imleyen” kavramı, yalnızca dilsel bir unsur olmanın ötesinde, öznenin toplumsal alandaki konumunu ve simgesel düzenle ilişkisini yapılandıran asli bir unsur olarak belirir (Fidaner, 2020, 6 Temmuz). İmleyen sözdür, yani söylenen bir şeydir. Ama bu sözün ortaya çıkışı, basit bir seslenme değil, yapısal bir ilişkidir. Lacan’da bu ilişkinin merkezine “imleyeni kim kime söylüyor?” sorusu yerleşir. Bu soru bizi doğrudan “muhataplık” ilişkisine, yani imleyenin ulaşmayı hedeflediği Öteki’ye götürür.
Lacan’a göre imleyenin muhatabı ya da sözcüsü olan fail, “Öteki” olarak adlandırılır (Fidaner, 2020, 19 Eylül). Bu Öteki, sadece karşıdaki kişi değil, aynı zamanda öznenin içinde yer aldığı Simgesel Düzenin taşıyıcısıdır. Hepimiz, Öteki ile imleyen alışverişini sürdürürken, bu düzenin birer üreticisi ve aracısı oluruz. Buradaki imleyenler, Richard Dawkins’in tanımladığı anlamda “mem”lerle kıyaslanabilir: Kendi kendilerini çoğaltan enformasyon parçalarıdır bunlar. Ancak memlerin rastlantısal çoğalmasına karşın, imleyenler Lacan’da kendi içlerinde bir hiyerarşi kurarlar ve böylece Simgesel Düzenin yapısını oluştururlar. Žižek’in (2020, 18 Mart) de işaret ettiği gibi, mem kavramının kökleri Tolstoy’a kadar gider; ama Lacan’ın imleyen kavramı, çok daha radikal bir toplumsal ontolojiyi içerir.
Bu hiyerarşik düzenin merkezinde, imleyenlerden biri “Esas-İmleyen” (S1) olarak öne çıkar. Bu özel imleyen, toplumsal söylemlerin merkezi haline gelir ve diğer imleyenleri yani bilgiyi (S2) kendi hizmetine alır. Esas-İmleyen, tarihsel ve konjonktürel olarak belirlenir: Hangi imleyenin toplumsal yapı içinde baskın hale gelip diğerlerini yönettiği, doğrudan siyasal bir karardır. Bu bağlamda siyaset, hangi Esas-İmleyenin egemen olacağına dair yürütülen mücadeledir. Her siyasal hareket, kendi düşüncesinin dayandığı Esas-İmleyeni bayraklaştırarak, yani onu toplumsal simgelerin merkezine yerleştirerek etki kazanmayı amaçlar.
Siyasal bir Esas-İmleyenin iktidarını kurması, toplumsal bilgiyi kendi hizmetine sokabilme yeteneğiyle anlaşılır. Lacan burada bilgiye dair radikal bir yorum getirir: Bilgi, geri kalan imleyenlerin oluşturduğu “imletim zinciri”dir. Yani bilgi, Esas-İmleyen’in kontrol ettiği diğer tüm imleyenlerdir; düşünce, eğitim, medya, akademi ve ideoloji bu zincirin parçalarıdır. Lacan, Esas-İmleyen ve bilgi arasındaki bu ilişkiyi simgesel olarak S1 (esas-imleyen) ve S2 (bilgi) biçiminde ifade eder.
Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör ataması vesilesiyle Lacan’ın dört söylem teorisini Türkiye bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Ancak artık yalnızca 2021 yılındaki rektör atamasını değil, 2025 yılına gelindiğinde yaşanan diploma iptali ve sonrasında patlak veren Saraçhane protestolarını da bu teorik çerçevenin içine almak gerekmektedir. Çünkü bu olaylar, yalnızca güncel politik krizler değil, aynı zamanda Simgesel Düzenin kırıldığı ve yeni Esas-İmleyenlerin devreye girdiği yapısal dönüşüm anlarını temsil eder.
2025 yılında, Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması, öncesinde İstanbul Üniversitesi tarafından diplomasının iptal edilmesi, ardından başlayan üniversite boykotları ve kitlesel sokak hareketleri, yalnızca bir siyasi çatışmanın değil, toplumsal imleyenler rejiminin yeniden yapılanmasının sahnesidir. Bu yüzden Lacan’ın dört söylemi, bu süreci anlamak için yalnızca psikodinamik bir model değil, aynı zamanda toplumsal söylemin yapıbozumunu gerçekleştiren politik bir araç olarak işlev görebilir.
Aşağıda sırayla ele alacağımız söylemler, yani Efendi söylemi, Üniversite söylemi, Histeri söylemi ve Analitik söylem, hem rektör ataması hem de Saraçhane protestoları bağlamında işleyen siyasal dinamikleri çözümlerken, aynı zamanda toplumsal özneleşme süreçlerine dair derinlikli bir kuramsal çerçeve sunacaktır (Lacan & Grigg, 2007; Verhaeghe, 1995). Yazının geri kalanında bu söylemlerin her birini yapısal boyutlarıyla inceleyecek, ardından 2025’teki olayların bu söylemsel düzeneklerde nasıl şekillendiğini değerlendireceğiz.
Efendi Söylemi: Komutun Simgesel Sertliği ve Rektörlük Atamasının Şiddeti
Lacan’ın dört söyleminden ilki olan Efendi söylemi, toplumsal ilişkilerin simgesel düzen içindeki en baskın ve aynı zamanda en çıplak biçimini temsil eder. Bu söylemin yapısı net ve emredicidir: S1 → S2, yani Esas-İmleyen doğrudan bilgiye komut verir. Bu, görünürde oldukça basit bir yapı gibi gözükse de, Lacan’ın diyalektiğinde her zaman olduğu gibi, görünürdeki yalınlık, derinlikli bir yapının üzerini örter. Efendi’nin komutu mutlak görünür, fakat onun bu mutlaklığı, altında sakladığı bölünmüşlüğün ve arzusunun ürünüdür.

Efendi söylemi iki düzlemde işler: üstte S1 komutu verir, S2 ise bu komutu dinleyip uygulamaya geçirir. Böylece bilgi, bir araç haline gelir; bilgiyi yöneten bir özne değil, ona hükmeden bir Esas-İmleyen vardır. Ancak bu düz yapının görünmeyen tarafında iki başka unsur yer alır: S1’in kendi öznel koşulu olan bölünmüş özne ($) ve S2’nin üretiminin sonucu olan a nesnesi, yani arzunun nesnesi, tatminin ve kazancın hedefi.
Bu yapıda Efendi, kendi içinde bölünmüş bir öznedir. Yani mutlak görünen otoritenin kaynağında belirsizlik, kararsızlık, hatta bir eksiklik yer alır. Komut veren, mutlak konuşan bu figür, aslında ne istediğini tam olarak bilmeyen biridir. Lacan bu yapıyı $ altında S1 olarak konumlandırır: Efendi’nin özne olma koşulu, onun bölünmüşlüğüdür. Öte yandan, bilgiye verilen komutun ürettiği şey, arzu nesnesidir (a). Bu nesne, komutun arkasındaki bastırılmış arzuyu temsil eder: Kazanç, kontrol, görünürlük, ödül… Rektör atamasında bu nesne, üniversitenin ideolojik ve idari denetimidir. Komut, bu denetimi sağlamak için verilir; bilgi, buna hizmet ettirilir.
İşte tam da bu noktada, Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör ataması, Efendi söyleminin en saf örneklerinden biri olarak belirir. Atama kararı bir Esas-İmleyen tarafından verilir (S1), bu karar uygulamaya sokulur (S2), ve böylece üniversite mekânında bir simgesel dönüşüm yaratılır: Eski bilgi düzeni bastırılır, yerine yeni bir hiyerarşi kurulur. Fakat bu söylemin esas özelliği, tüm bu işlemin komut biçiminde, doğrudan ve sorgusuz yürütülmesidir. Bilgiye bir soru sorulmaz, bilgiyle müzakere edilmez; bilgiye hükmedilir.
Lacan’ın Efendi söylemi, yalnızca üniversiteye dışarıdan atanan bir figürün otoritesini değil, bu otoritenin dayandığı söylemsel yapıyı da açığa çıkarır. Bu yapı öyle yaygındır ki, onun günlük yaşamda bile küçük yankılarını görmek mümkündür. Aynı odadaki birine söylenen “Lütfen pencereyi kapatır mısınız?” gibi sıradan bir söz bile bir tür Efendi söylemidir. Bu türden her çağrı, her rica, aslında komut içerir. S1’in S2’yi harekete geçirme talebidir bu.
Ancak elbette, Boğaziçi örneği bu türden mikro söylemlerle kıyaslanamayacak kadar yoğun bir Efendi girişimidir. Üniversite gibi bilgi üretiminin, simgesel kurulumun merkezlerinden birine bir komutla hükmetmek, yalnızca idari bir karar değildir. Bu, bilginin Esas-İmleyen’e boyun eğdirilmesidir. Bu yüzden rektör ataması, yalnızca bir yönetici tayini değil, simgesel düzenin yeniden kodlanmasıdır.
Peki, bu düzenin öncesinde üniversite Efendi söyleminden muaf mıydı? Hayır. Efendi söylemi her zaman oradaydı, hocaların ofis kapılarında, idari bürokrasinin kademelerinde, disiplin kurullarında, diploma koşullarında. Ancak bu söylem öncesinde egemen değildi. Onun varlığı, daha üst bir düzende, daha örtük bir biçimde, bilgiye görünmezce eşlik ediyordu. Atama ise bu düzeni altüst etti: Daha önce bastırılmış olan Esas-İmleyen, simgesel merkezde kendini dayattı ve komut verme yetkisini mutlaklaştırdı.
İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, bu sürecin başka bir örneğidir. 31 yıllık bir akademik belgenin yok sayılması, yalnızca bireysel bir tasarruf değil, simgesel düzenin yeniden yazılmasıdır. Burada Efendi’nin komutu, geçmişi silen bir S1 olarak işlemektedir: Üniversite kurumu bizzat kendisini inkâr etmeye zorlanmıştır. Bu, Efendi söyleminin nihai etkisidir — sadece geleceği değil, geçmişi de kendi hükmüne boyun eğdirmesi.
Sonuç olarak, 2025 Türkiye’sinde tanık olduğumuz şey, bir Efendi söyleminin sadece üniversite alanında değil, toplumsal düzeyde yeniden tahkim edilmesidir. Saraçhane protestoları ve karşı çıkan halk hareketi, bu simgesel zorlamaya verilen tepkidir. Fakat henüz, Efendi’nin bölünmüşlüğünü açığa çıkaracak bir karşı-imleyen üretilmemiştir. S1 komut verir, S2 boyun eğer, arzu nesnesi elde edilmeye çalışılır — ama tüm bunların altında, bilinçdışının derin sessizliği durmaktadır: $. Bu sessizlik kırılmadıkça, Efendi söyleminin hükmü sürecektir.
Üniversite Söylemi: Bilginin Görkemli Kafesi ve Arzunun Sessiz Yönlendirmesi
Eğer Efendi söylemi sert bir çiviyse, Üniversite söylemi zarifçe örülmüş bir kafestir. Lacan’ın söylemler dizgesinde Üniversite söylemi, S2 → a biçiminde kurulur: Yani bilgi (S2), doğrudan arzu nesnesine (a) hitap eder. Ancak bu doğrudanlık bir illüzyondur—çünkü bilgi, aslında kendi içinde hâlâ Efendi’ye (S1) hizmet etmektedir. Bu hizmet artık açıktan değil, dolaylıdır; bürokrasinin, akademik protokollerin, fon başvurularının ve “nesnel” raporların şeffaf ama geçirimsiz zarları altında gizlenmiştir.

Bu söylem, kapitalist modernliğin sahnesidir. Feodal komutların yerine geçmiş olan bu düzen, bireylere doğrudan bir “yap” demez. Bunun yerine onlara bir “yapma bilgisi” sunar—nasıl başarılı olunur, nasıl kabul edilir, nasıl yükselecek bir CV hazırlanır? Bilginin egemenliği burada arzunun kılavuzluğunda işler. Ve bu bilgi, tam da arzunun can evine hitap ettiği için güçlüdür: statü, geçim, saygınlık, “bir şey olma” arzusu.
İşte 18 Mart 2025’te, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, bu söylemin tam kalbine yerleşen bir imleyen olarak patlak verir. 31 yıllık akademik geçmişin, bir günde “hükümsüz” kılınması, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil, bilgiyle kurulan tüm meşruiyet ilişkilerinin yerle bir edilmesidir. Üniversite söyleminin “tarafsız bilgi” zırhı burada delinir; bilgi artık, arzunun değil, iktidarın hizmetkârı olduğunu açıkça ifşa eder.
Burada bilgiye biçilen rol, Lacan’ın betimlediği gibi pasif değildir. Bilgi bir maskedir: Arzu nesnesine hitap ettiği ölçüde çekicidir, caziptir ama bu cazibe bir tuzaktır. Çünkü altında, görünmeyen bir Esas-İmleyen (S1) yatmaktadır. Üniversitelerde bu S1, “proje kodları”, “yayın puanları”, “etki faktörü” gibi görünüşte teknik ama aslında simgesel gücü belirleyen göstergelerdir. Her bir öğrenci, her bir akademisyen bu göstergelere göre ölçülür, biçilir, sınıflandırılır. Bu ölçüm aygıtı, bilgi adı altında arzuyu biçimlendirir. İmamoğlu’nun diplomasının iptali, tam da bu mekanizmanın görünür hale geldiği andır: Simgesel sistem, kendi Esas-İmleyen’ini, yani S1’i açıkça sahneye çıkarır.
Bu noktada Saraçhane protestolarını tetikleyen kırılma anlaşılır olur: Üniversite söyleminin sunduğu “bilginin tarafsızlığı” miti çökmüştür. Rektör atamasıyla simgeleşen iktidar müdahalesi, öğrencilerin ve akademisyenlerin arzularına doğrudan bir tecavüzdür. Bilgi artık arzuya hitap etmiyor, arzuya hükmediyor. Ve tam da bu yüzden öğrenciler ve akademisyenler sokaklara dökülür: Çünkü bilgiyi arzularına değil, bir başka imleyene bağlayan bu söylemsel yapı artık sürdürülemezdir.
Burada dikkat çekici olan, protestoların yöneldiği hedefin yalnızca rektör ya da hükümet değil, bilgiyle kurulan bu ikiyüzlü ilişki olmasıdır. Öğrenciler dersleri boykot eder, akademisyenler kürsüyü terk eder, paneller iptal edilir. Çünkü bilgi üretiminin kendisi artık tarafsız değildir. Üniversite söylemi çökerken, bilginin sembolik otoritesi de zedelenir.
Ama bu söylemin görünmeyen yüzü daha çarpıcıdır. Lacan’ın analizine göre, bu söylemin sonucu bölünmüş öznedir ($). Bilginin (S2) arzunun nesnesine (a) yönelmesi, sonunda özneyi kararsızlık içinde bırakır. Tüm bilgi, tüm eğitim, sonunda öznenin kendi arzusuyla baş başa kaldığı bir çöküş anı yaratır. Üniversite diploması bu yüzden bir vaattir, ama bu vaat sık sık yerine getirilmez. Tıpkı İmamoğlu’nun iptal edilen diploması gibi: Bilgi yoluyla elde edilmiş statü, bir günde yok edilebilir.
Saraçhane protestoları bu epistemik şokun sonucudur. Üniversiteler artık yalnızca bilgi üreten yerler değildir; aynı zamanda iktidarın, bilgiyi nasıl kullanacağını gösterdiği vitrinlerdir. Diplomanın iptali, yalnızca bir bireyin değil, binlerce öğrencinin geleceğine yöneltilmiş bir imleyendir: “Arzunu biz tanımlarız. Statünü biz belirleriz.”
Bu söylemde bilgi idealisttir ama bu idealizm, simgesel bir şiddete zemin sunar. “Nötr bilgi” maskesiyle örtülmüş her söylem, Esas-İmleyen’in mutlaklığına hizmet eder. Rektör ataması, diplomanın iptali ve sonrasındaki yasaklar, tam da bu şiddetin bilgi kılığındaki hâlini gözler önüne serer.
Sonuçta, Üniversite söylemi, bilgiyle kurulan sahte bir özgürlük yanılsamasıdır. Öğrenciye “ne istersen olabilirsin” der ama yalnızca belirlenmiş Esas-İmleyen’ler doğrultusunda. Ve bu yanılsama bozulduğunda, simgesel yapı sarsılır. Saraçhane protestoları bu sarsıntının yankısıdır: Bilginin efendiliğine isyan, arzunun kendisini sahneye çağırır.
Ve işte burada, histeri söylemi adım atmak üzeredir…
Histeri Söyleminin Patlayıcı Noktası: Saraçhane’deki Çığlık ve Simgesel Yarılma
Boğaziçi direnişinde açığa çıkan ve 2025 Saraçhane protestolarında tekrar yankılanan kolektif öfkenin, Lacan’ın “histeri söylemi” dediği yapıya uygun bir şekilde şekillendiğini görmemek mümkün değildir. Histeri söylemi, Lacan’ın matrisinde şu şekilde kurulur: $ → S1. Yani bölünmüş özne, egemene hitap eder. Ancak bu hitap, edilgen bir talep değil, rahatsız edici bir sorgulamadır: “Sen kimsin?”, “Bu yetkiyi sana kim verdi?”, “Seni meşrulaştıran nedir?”

İşte tam bu noktada, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması bir katalizör görevi görmüştür. Üniversite diplomasının iptali, belediye ihaleleri üzerinden kurgulanan suçlamalar, yargının tarafsızlık illüzyonundan hızla sıyrılıp yürütmenin uzantısı gibi davranması… Tüm bunlar, bölünmüş öznenin — yani halkın, öğrencinin, yurttaşın — kendi arzusu ile Esas-İmleyen arasında sıkıştığı bir çatışma alanı yaratır. Histeri söyleminin doğduğu yer, tam da bu çatlak noktadır.
Bu söylem, Esas-İmleyen’i (S1) yerinden etmeye çalışır, fakat onu doğrudan devirmez. Onu sorgular, aşağı çeker, kirli çamaşırlarını ortalığa döker. Histerik özne bu nedenle bir devrimci değil, bir sarsıcıdır. Saraçhane meydanında yankılanan sloganlar, sadece bir “özgürlük” çağrısı değil, aynı zamanda mevcut egemenliğe yöneltilen bir “Bu kadar da olmaz!” çığlığıdır. Ve Lacan’a göre bu çığlık, bilinçdışı bir şekilde yeni bir Efendi’ye zemin hazırlar.
Tıpkı 1968’deki öğrenci ayaklanmalarında olduğu gibi, 2025 protestoları da bir arzunun patlamasıdır: “Bu düzen bize göre değil!”, “Bizi tanımıyorsunuz!” Saraçhane’de, Kadıköy’de, Beyazıt’ta yankılanan bu sözler, histeri söyleminin öznel hakikatini açığa vurur. Bu, bir alternatif öneri değildir. Bu, öznenin bölünmüşlüğünü egemenliğe iade etme çabasıdır. Lacan’ın dediği gibi, histeri söylemi bilinçdışı bir şekilde Efendi üretir. Boşlukta bırakılmış bir iktidar alanı varsa, oraya yeni bir imleyen, yeni bir lider, yeni bir meşruiyet odağı yerleşir.
İşte bu yüzden, Saraçhane protestoları yalnızca bir adalet talebi değil, aynı zamanda bir meşruiyet krizidir. Simgesel düzen sarsılmıştır. Esas-İmleyen artık “Erdoğan” değildir, ama yerine henüz neyin geçeceği de belli değildir. Histeri söylemi, tam da bu bilinmezlik içinde titreşir. Saraçhane’de toplananlar, belki yeni bir lider aramıyorlar, ama o liderin doğacağı simgesel boşluğu büyütüyorlar.
İşte histeri söyleminin görünmeyen yüzü budur: a → S2. Yani bu söylemin ürettiği sonuç, arzunun tetiklediği bir bilgi döngüsüdür. Polis şiddeti, gözaltılar, sansürlenen yayınlar, yasaklanan sosyal medya hesapları… Bütün bu karşılıklar, egemenliğin panik halinde bilgi üretmeye giriştiğini gösterir. Çünkü histeri söylemi, iktidarın imleyeni hakkında şüphe uyandırır. Ve bu şüpheyi bastırmak için devlet, bir dizi “rasyonel” açıklama üretir: “Yargı bağımsızdır.”, “Kamu düzeni korunmalı.”, “Provokasyon var.” Bunlar, Lacan’ın deyimiyle simgesel maskelerdir.
Bu noktada hükümetin Saraçhane protestolarına cevabı — barikatlar, medya sansürü, sosyal medya baskıları — histeri söylemini bastırma çabasıdır. Ancak bastırılan şey, daha güçlü biçimde geri döner. RTÜK’ün yayın yasakları, protestoların milyonlara ulaşmasını engelleyememiş, aksine İmamoğlu’nun sosyal medya yayınlarını tarihin en çok izlenen siyasi yayınına dönüştürmüştür. Histeri söylemi böyle işler: Bastırıldıkça semptom üretir.
Üniversite öğrencilerinin boykotları, öğretim üyelerinin dayanışması, sokaklara taşan öfke, polis müdahalesiyle tetiklenen kolektif hafıza… Tüm bunlar, histerik öznenin Simgesel Düzen’e attığı taşlardır. Ve bu taşlar yeni bir düzen kurmaz, ama mevcut düzenin çürümüşlüğünü ifşa eder.
Ve işte bu yüzden histeri söyleminin nihai etkisi, mevcut Esas-İmleyen’in yerini yeni bir Esas-İmleyen’in almasıdır. Bu yeni Esas-İmleyen henüz belirlenmemiştir. O, kolektif arzunun içinden yükselecek ve simgesel boşluğu dolduracaktır. Saraçhane protestoları, bu doğumun sancısıdır.
Lacan’ın ifadesiyle: “Histerik özne, kendisiyle çelişen bir efendi yaratır.” Saraçhane, işte bu çelişki mekânıdır. Burada doğan şey yalnızca bir direniş değil, aynı zamanda bir boşluğun çağrısıdır. Ve bu çağrıya verilecek yanıt, ya yeni bir efendi söylemiyle ya da — Lacan’ın umduğu gibi — bir analitik söylemle verilecektir.
Bir sonraki adım bu soruyu sorar: Bu arzunun bilgisi neye dönüşecek? Saraçhane, sadece bir meydan değil, aynı zamanda bir söylemsel eşiktir. Ve eşikler, ya simgesel kapanmayla ya da hakikatin ifşasıyla geçilir.
Analitik Söylemin Ufku: Simgesel Sarsıntıdan Hakikatin İşaretine
Lacan’ın dört söylemi içinde en az gürültü koparan, ama en derin dönüşümleri mümkün kılan söylem “analitik söylem”dir. Bu söylem, sessizliğin içindeki fırtınadır. Ve Saraçhane protestoları bağlamında, bu fırtına görünmeye başlamıştır. Çünkü ne Efendi söyleminin buyurganlığı, ne Üniversite söyleminin teknik bilgisi, ne de histeri söyleminin çığlığı artık yeterlidir. Simgesel Düzen, ardı ardına gelen çalkantılarla kendisini ifşa etmiş, içindeki boşluğu dışarıya sızdırmıştır. Bu boşluk, Lacan’ın analiz masasında ortaya çıkan öznenin yarığıdır — ve bu yarık, artık kolektif hale gelmiştir.
Analitik söylemin yapısı a → $ biçimindedir: Arzu nesnesi konuşur, özne dinler. Buradaki arzu nesnesi, gündelik dile çevrildiğinde “suskun ama yakıcı bir eksikliktir.” İmamoğlu’nun tutuklanması, sembollerin sarsılması, medya maskesinin düşmesi ve hukukun perdelendiği bir rejim karşısında, artık hiçbir Esas-İmleyen ikna edici olamamaktadır. Ne “milli irade” ne “terörle mücadele” ne “yargı bağımsızlığı” bu boşluğu dolduramamaktadır. Çünkü özne, nihayet kendi eksikliğini kavramaya başlamıştır. Ve bu eksikliğin yüzeyinde bir bilgi dolaşmaktadır: S2.

Ama bu bilgi, Üniversite söylemindeki gibi sistematik, fonlanmış ve projeleştirilmiş bir bilgi değildir. Bu bilgi, Lacan’ın “hakikatin tortusu” dediği şeydir. Saraçhane meydanında yankılanan, montajlanmamış videolarda, sansürlenmiş tweet’lerde, ekranlardan silinen ama sokak duvarlarına yazılan cümlelerde ortaya çıkan bu bilgi, arzu nesnesinin sesidir. Ve bu ses, kimseye emir vermez; sadece sorar: Neyi istiyorsun?
Analitik söylemde S1 — yani Esas-İmleyen — artık öznenin ürünü haline gelir. Bu, devrim değildir. Bu, açığa çıkan bir arzunun kendi ismini koymasıdır. Saraçhane’deki protestolarda, özellikle Atatürk imgesi ve Cumhuriyet sembollerinin yeniden birleştirici kuvvet olarak sahneye çıkması, bu analitik momentin emaresidir. Çünkü bu semboller, artık bir Esas-İmleyen olarak değil, eksiklikle ilişki kuran bir arzu zemini olarak işlev görmektedir. Bu, Lacan’ın gerçek materyalizmidir: Simgeselin dışına kaçmayan, ama onun içindeki boşluğu tanıyan bir bakış.
Burada analitik söylem, ne mevcut iktidarı yerinden etmek için bir strateji önerir, ne de yeni bir Efendi’nin reklamını yapar. Onun yaptığı tek şey, söylemin içindeki eksikliği sabırla dinlemektir. Ve bu dinleme, hem özneyi hem toplumu dönüştürür. Çünkü artık sorun “kimin yöneteceği” değil, “bu arzunun neye dönüştürüleceği” sorusudur.
Saraçhane’nin gürültüsünde analitik bir sessizlik gizlidir: Herkes bağırırken, bazıları dinlemeye başlamıştır. Protestoların sadece “karşı çıkma” biçimi değil, “ifşa etme” biçimi olması; yalnızca sloganlar değil, sembollerle oynayan bedenler, sloganlara katılmayıp cep telefonunu kaldıran gençler, gözaltında susmayı seçen öğrenciler… Bunların hepsi, arzunun konuştuğu ama öznenin henüz cevap vermediği anlardır. Analitik söylemin sahnesi, tam olarak burasıdır.
Analitik söylem, bir yanıyla gerçek ile yüzleşmektir. Saraçhane’de açığa çıkan gerçek ise şudur: Ne iktidarın Esas-İmleyeni ne de muhalefetin alternatifleri, bu boşluğu dolduramamaktadır. Dolayısıyla artık mesele “kim haklı?” değil, “hangi arzu bizi yönlendiriyor?” sorusudur. Bu soru, retoriği değil, analizi gerektirir. Çünkü hakikat, bağırarak değil, dinleyerek ortaya çıkar.
Lacan’ın analitik söylemi, yalnızca bireysel psikanaliz seanslarına ait değildir. O, kolektif sahnelerde de işler. Ve Türkiye 2025’te, Saraçhane’de, Kadıköy’de, Beyazıt’ta işleyen şey artık yalnızca protesto değil, simgesel bir çözülmenin ardından doğacak yeni özne formlarının belirsiz fısıltısıdır.
Bu fısıltıyı duymak, onu bastırmamak, dinlemek… Analitik söylemin devrimci yanı buradadır: Sessizlik içinde yükselen bir hakikati tanımak ve ona karşılık gelen yeni bir Esas-İmleyeni öznenin kendi arzusu içinden üretmek.
Yani sorulacak soru artık şudur: Bu boşluk seni çağırıyor. Ne diyeceksin?
Sonuç: Yeni Bir Söylem Arayışında Türkiye – Simgesel Kırılmanın Eşiğinde
Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör atamasından Saraçhane eylemlerine, protestoların fiziksel sahnesinden sosyal medyanın dijital alanına, muhalefetin sloganlarından sanatçıların jestlerine kadar her şey, Türkiye’deki söylemsel düzenin çatırdadığını haykırıyor. Bu çatırdama, yalnızca siyasal bir gerilim değil; aynı zamanda Lacan’ın söylem teorisinin sunduğu dört düzlemde yaşanan çok katmanlı bir sarsıntıdır.
Bu yazıda, Lacan’ın dört söylemiyle yürütülen çözümleme, sadece mevcut krizleri haritalandırmakla kalmamış, aynı zamanda Türkiye toplumunun söylem düzlemindeki yersizliğini — ya da daha keskin söylersek, “esassızlığını” — ortaya koymuştur. Çünkü Esas-İmleyen’in iktidarını sürdüremediği her yerde, toplumsal Simgesel Düzen bozulur ve yerini semptomatik tekrarlar alır. Bugün Türkiye’de yaşanan da tam olarak budur: Protesto bir semptomdur, sansür bir semptomdur, suskunluk da öyle.
Ne var ki, bu semptomlar arasında bir fark belirmektedir: Artık eski Efendi söylemleriyle tahkim edilmiş meşruiyet yapılarına, Üniversite söyleminin bilgi iktidarına ya da histeri söyleminin isyanına bel bağlamayan bir arayış zuhur etmektedir. Bu, Lacan’ın analitik söyleminde ifadesini bulan bir arayıştır. Çünkü bu söylem, yalnızca bir sistem eleştirisi değil, öznenin kendi arzusunu dinlemesidir.
Türkiye’de S1 (Esas-İmleyen) artık işlemiyor; çünkü kimse onun ardında bir hakikat bulamıyor. S2 (bilgi) geçerliliğini yitiriyor; çünkü bilgi ya fonlanmış ya da susturulmuş durumda. $ (özne) bölünmüşlüğünü bastıramıyor; çünkü ne Efendi’nin buyruğunda ne Üniversite’nin bilgisinde bir tamlık hissi bulabiliyor. Ve a (arzu nesnesi) gözle görülür hale gelmiş durumda: Saraçhane’nin çağrısı, Cumhuriyet sembollerinin yeniden sahiplenilmesi, birleştirici ama hegemonik olmayan yeni bir anlam üretimine duyulan özlem…
Lacan’a göre hiçbir söylem tamamlanamaz. Ama her söylem, eksikliğini tanıdığı ölçüde üretkendir. Türkiye’de bugün yaşanan, hiçbir söylemin artık tam olarak işleyememesi değil, hiçbir söylemin eksikliğini üstlenmeye yanaşmamasıdır. Bu yüzden gürültü çok, anlam azdır. Oysa analitik söylemin önerdiği, tam da bu eksiklikle yüzleşme cesaretidir: Kim olduğumuzu, neyi arzuladığımızı ve hangi imleyeni üretmek zorunda olduğumuzu sormak…
Lacan’ın söylem matrisine sadık kalırsak, Türkiye ancak analitik söylemin açtığı yarıkta yeni bir S1 üretebilir: Eski rejimle, eski muhalefetle, eski bilgi kalıplarıyla değil — fakat öznenin kendi arzusunu, hakikatin tortusunda fark ederek. Bu yeni S1, ne bir slogan ne bir lider ne de bir kurum olabilir. Bu, yalnızca kolektif bir dinleme pratiğiyle ortaya çıkabilecek yeni bir anlamlandırma rejimidir. Ve bu rejim, Efendi’nin buyruğuna, Üniversite’nin bilgi hegemonyasına ya da histerik isyana değil; simgeselin paranteze alındığı bir etik pozisyona dayanır.
Son söz Lacan’ın değil, ama Lacan’ın en keskin takipçilerinden biri olan Žižek’in olabilir: “Devrim, iktidarı ele geçirmek değildir; devrim, arzumuzun nesnesini değiştirmektir.”
O halde soru açıktır:
Türkiye’nin arzusu neye yöneliyor? Ve bu arzu hangi imleyeni çağırıyor?
İşte bu sorunun cevabı, Saraçhane’de susarak duran öğrencinin gözlerinde parlayan bir ışıkta, gövdesini barikata yaslayan bir öğretim üyesinin sessiz kararlılığında ve ekranda kesilen bir yayını sosyal medyada paylaşan milyonlarca kişinin ortak bilincinde gizlidir.
Bu giz, çözülmeyi değil; yeni bir söylemi çağırmaktadır.
Ve bu kez, söylem yukarıdan inmeyecek — içeriden yükselecek.
Kaynakça
- Rektör Ataması ve Lacan’da Dört Söylem
- Dawkins, R. (1976). The Selfish Gene [Gen Bencildir]. Oxford University Press.
- Fidaner, I. B. (2020, 6 Temmuz). Signifier Neden Gösteren Değil İmleyen Olarak Çevrilmeli. Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2020/07/06/signifier-neden-gosteren-degil-imleyen-olarak-cevrilmeli-isik-baris-fidaner/
- Fidaner, I. B. (2020, 19 Eylül). Muhataplık ve Dört Söylem. Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2020/09/19/muhataplik-ve-dort-soylem-isik-baris-fidaner/
- Lacan, J., & Grigg, R. (2007). The Seminar XVII: The Other Side of Psychoanalysis [Seminer 17: Psikanalizin Öbür Yüzü]. W. W. Norton & Company.
- Verhaeghe, P. (1995). From Impossibility to Inability: Lacan’s Theory on the Four Discourses [İmkansızlıktan Yetersizliğe: Lacan’ın Dört Söylem Teorisi]. The Letter.
- Žižek, S. (2008, 20 Haziran). The Ambiguous Legacy of ‘68 [‘68’in Muğlak Mirası]. In These Times. https://inthesetimes.com/article/the-ambiguous-legacy-of-68
- Žižek, S. (2020, 18 Mart). Gözetlemek ve Cezalandırmak Mı? Evet, Lütfen! Terrabayt. https://terrabayt.com/dusunce/gozetlemek-ve-cezalandirmak-mi-evet-lutfen/
- 2025 Türkiye’de Hükümet Karşıtı Protestolar. (2025). Vikipedi: Özgür Ansiklopedi. https://tr.wikipedia.org/wiki/2025_Türkiye%27de_hükümet_karşıtı_protestolar (Erişim tarihi: Mart 2025)






























Geri bildirim: Rektör Ataması ve Lacan’da Dört Söylem — Işık Barış Fidaner | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Lacan’a giriş — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: GEÇİŞ KRİZİ ⚠️⏳🚪 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: DEV-GENZ: Boğaz tıkanırsa ses genizde patlar — ChatGPT | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: İmamoğlu Krizinden İzmir Grevine Türkiye’de Emek ve Değer Çatışması | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: S1: Arzu-Artığının Bilgiye Dikilmiş Auralı Kesmesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Kuşaklar — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER