Fetişlerin Simgesel Yetkilenmesi ve Belirtilerin Gerçek Yetkilenmesi

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞

(İngilizcesi ve Almancası, Fetişlerin Simgesel Yetkilenmesi ile Semptomların Gerçek Yetkilenmesi)

Felsefi sorgulamanın uçsuz bucaksız, çalkantılı okyanusunda, yetkenin kendisinin temellerinin sarsıldığı anlar kadar sarsıcı pek az an vardır—ne zorla ne akılla, ama dalga yoluyla. Slavoj Žižek, Less Than Nothing adlı eserinde, Mladen Dolar’ın söylemde dalganın istikrar bozucu gücüne dair delici içgörüsünü alıntılayarak böyle bir sarsıntıyı dile getirir:

“Bir konuşmaya katılanlar Sokrates’le yüzleşince, sözleri aniden alıntı ve klişe gibi, ödünç alınmış sesler gibi gelmeye başlar; katılımcılar, konuşmalarındaki yetkilenmeyi sağlayan şeyin uçurumu ile yüzleşirler ve alışıldık yetkilenme dayanaklarına yaslanmaya çalıştıkları anda, yetkilenme başarısız olur. Sanki konuşmalarına işitilemeyen bir dalga yankısı eklenir, bu yankı sözcüklerini ve seslerini oyuklaştırır, ve sesleri ödünç alınmış ve ellerinden alınmış gibi görünür.”

Dolar ve Žižek’in işaret ettiği bu “uçurum” nedir? Bu, simgesel yapılarının tam kalbinde yatan uçurumdur—yetkiyi, meşruiyeti ve kimliği ayakta tutan, görünmez ama yaşamsal sistemlerin uçurumu. Bu bağlamda dalga, sıradan bir retorik gösteri değildir. Radikal bir güçtür. Simgesel dünyamızı ayakta tutan söylenmemiş varsayımları kesip geçen sessiz bir neşterdir.

Fetişin Simgesel Direk Oluşu

Dolar’ın “alışıldık yetkilenme dayanakları” olarak adlandırdığı şeyin çöküşü, sadece felsefi bir merak konusu değildir. Bu, fetişlerin düşüşünün ta kendisidir—Gerçek’in fırtınasında tutunduğumuz o kırılgan simgesel çıpaların parçalanışıdır. Psikanalitik terimlerle bir fetiş, yalnızca bir saplantı nesnesi değildir. Koruyucu bir kurmacadır—travmatik bir eksikliğin, simgesel düzende görünmemesi gereken bir boşluğun yerine geçen bir vekil ya da ikamedir.

Simgesel yetki sistemlerimizde fetişler sorgulanmayan dayanaklar olarak işlev görür. Tartışma sunmazlar. Orada dururlar. Asla sorgulanmazlar—çünkü sorguya dayanamazlar. Ancak dalga—tıpkı Sokrates’in durmak bilmeyen sorgulamaları gibi—bu koruyucu zırhı deldiğinde, ortaya sadece bir kafa karışıklığı çıkmaz. Ortaya çıkan şey bir ifşadır. Bir iğdiştir.

“Simgesel iğdiş, doğrudan aptal varlığım ile simgesel unvanım arasındaki boşluğun bir adı olduğundan … her yetke, bu boşluğun duyulur hale geldiği durumlardan kendini korumak zorundadır. … Bu tür aşağılayıcı anlar, tam anlamıyla ‘iğdiş edici deneyimler’ olarak adlandırılmayı hak eder; çünkü baba iğdiş edilmiş ya da iktidarsız olduğu için değil, onun zavallı gerçekliği ile simgesel yetkesi arasındaki boşluk duyulur hale getirildiği ve artık fetişist yadsıma yoluyla görmezden gelinemediği için.” (a.g.e.)

Bu, simgesel dramın ilk sahnesidir. Maske düştüğü anda ve unvanın altındaki “zavallı gerçeklik” görüldüğünde—ister kral, ister baba, ister profesör, CEO, başkan olsun—yalnızca hayal kırıklığına uğramayız. Yetkisizleştiriliriz. Kurmaca çöker. Simgesel iskelet çatırdar. İmleyen (S1) ile cisimleşmiş varlık (objet a) arasındaki yarılmayla yüzleşmeye zorlanırız. Ve işte tam o anda, başka bir şey ortaya çıkar.

Belirti Yüzeye Çıkar

Fetişin düştüğü yerde, belirti yükselir. Fetişler yetkilenme sorusunu örtbas eder; belirtiler o soruyu bedenleştirir. Boşluğu gizlemezler. O boşluğu yaşarlar. Bir belirti, simgesel dokuda görünmeyen bir yırtığın görünür izidir.

Ve yine de—işte paradoks burada yatar—her fetiş temiz bir şekilde belirtiye dönüşmez. Gerçekte, bir fetişin düşüşü, bir belirtiye değil, binlerce yeni fetişe yol açabilir. Eski yetkelerin çöküşü, gerekçelendirmeler, bürokratik işlemler, uzman bilgisi, kurumsal kodlar biçiminde bir fetiş çoğalmasını doğurabilir. Žižek’in Lacancı terimlerle tanımladığı geçiş tam da budur:

“Lacancı terimlerle, bu ‘doğal’ yetkeden gerekçelerle temellendirilmiş yetkeye geçiş, elbette ki Efendi söyleminden Üniversite söylemine geçiştir.” (a.g.e.)

Efendi söylemi, fetişizmi tekil bir figür—“Efendi”—etrafında merkezileştirir; onun yetkesi verilidir, sorgulanmaz. Üniversite söylemi ise fetişleşmeyi bilgiye dayalı simgesel bir ağ boyunca dağıtır. Kralın tacı, akademisyenin atfı, yöneticinin protokolü, bilim insanının hakem değerlendirmesi ile yer değiştirir. Ancak yapı aynı kalır: yadsımayla desteklenen simgesel yetkilenme.

Hegel’in Tekil Bahsi

Hegel’in monarşi savunusu, sıklıkla muhafazakâr bir nostalji olarak yanlış anlaşılır; fakat Žižek’in okumasında bu savunu derin bir bahis olarak ortaya çıkar: yetkinin irrasyonel momentini, tüm sistemi istila etmesine izin vermek yerine, tekil bir bedende—kralda—tutmak.

“Yetki icrası, artıları ve eksileri sıralayan sonsuz neden zincirini kıran, rastlantısal bir kararın ‘irrasyonel’ bir eylemidir. Hegel’in monarşi savunusunun gerçek gerekçesi bu değil midir? Devlet, akla uygun bir bütünlük olarak, başında ‘irrasyonel’ yetkiye sahip bir figüre ihtiyaç duyar; bu yetki, nitelikleriyle gerekçelendirilmez: diğer tüm kamu görevlileri güç kullanma kapasitelerini kanıtlamak zorundayken, kral yalnızca kral olduğu gerçeğiyle gerekçelendirilir.” (a.g.e.)

Bu yapılandırmada, fetişizm yerelleştirilmiştir. Bastırılmıştır. Kral, yetkinin irrasyonel çekirdeğini soğuran simgesel bir günah keçisi işlevi görür; böylece sistemin geri kalanı, akla uygunluk yanılsaması altında çalışabilir. Ancak bu bastırma kırılgandır. Bir bıçak sırtında dengede durur.

Bir adım öteye geçildiğinde, sistem belirtiye çökebilir. Kralın bedeni—bir zamanlar görkemli olan—artık grotesk görünür. Bir kalıntı. Bir saçmalık. Ve bu anda açığa çıkan şey, tam da Žižek’in S1 ile objet a arasında çizdiği ayrımdır:

“Kralın büyüleme gücü, S1 ile a arasındaki farkı örtmesinden gelir. Hegel, onları birbirinden ayırır ve bize bir yanda içeriği olmayan, totolojik çılgınlığıyla boş bir ad olarak S1’i, diğer yanda ise hükümdarın fiziksel formunu, adın artığı olarak saf artık biçiminde gösterir.” (The Most Sublime Hysteric)

Fetiş artık imleyen ile bedeni kaynaştıramaz. Simgesel olan ile gerçek olan ayrışır. Ve bu yarıktan doğan şey yalnızca eleştiri değildir. Bu bir belirtidir ve onunla birlikte, yeni bir yetkilenme biçimi doğar—simgesel değil, gerçek.

Gerçek Yetkilenme: Belirtiden Öz’e

Peki özne artık fetişe yaslanmadığında ne olur? Ödünç yetkenin destekleri kaldırıldığında ve dalganın yankısı artık yalnızca bir oyuklaştırma değil, bir geçit olduğunda? İşte burada Lacan ve Žižek’in öz-yetkilenme adını verdiği şeye ulaşırız. Bu, kişinin kendini yetkilendirdiği radikal bir konumdur—devralınmış bir güçle değil, simgesel bir meşruiyetle değil, belirtiyle yüzleşme yoluyla.

“Analist yalnızca kendisi tarafından yetkilendirilir.”
(l’analyste ne s’autorise que de lui-même)

Bu gerçek yetkilenme belirtiseldir, simgesel değil. Egemenlikten değil, başarısızlıktan doğar. Doluluktan değil, eksiklikten. Yarayı gizlemez. Onun içinden yaşar. Žižek, bu yetkilenme biçimini Hegelci Mutlak Bilme ile ilişkilendirir—mistik bir her şeyi bilme hali değil, radikal bir içkinliktir bu:

“‘Mutlak Bilme’ konumunu benimseyen özne, içeriğin (belirli bir araştırma nesnesinin) önceden belirlenmiş bir ölçüte (doğruluk, iyilik, güzellik) uyup uymadığını sormaz; içeriğin kendisini, kendi içkin ölçütleriyle ölçmesine izin verir ve böylece kendini kendi kendine yetkilendirir.” (Less Than Nothing)

Burada ölçüt dışsal değildir. Dayatılmaz. İçeriden doğar—içeriğin kendi mantığından, kendi çelişkilerinden, kendi belirtilerinden. Bu nedenle gerçek yetkilenme bir hak talebi değil, bir sadakat eylemidir: belirtiye, eksikliğe, simgeleştirilemeyen Gerçek’e sadakat.

Ve belki de Sokratik dalganın gerçek dehası budur: Sokrates, tüm sorgulamaları boyunca, dili yargılamak için onun dışında durmadı. Dilde bir belirtiye dönüştü. Bir fay hattına. Bir kopuşa. Dilin kendisini sorguladığı bir yere. Ve bunu yaparken, yeni bir efendiye, yeni bir fetişe değil—düşüncenin gerçek yetkilenmesine alan açtı.

5 Yorum

Filed under Suni muhaberat