Özgürlük ve Sınıf Özdeşimi: Yabancılaşma ile Ayrılma, Sınıf ile Öbek Arasında

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞

(İngilizcesi ve Almancası, Özgürlük ve sınıf özdeşimi)

Özgürlük nedir? Sadece zincirlerin olmaması mı, baskıcının sessizliği mi, istediği gibi dolaşma, konuşma, eyleme geçme ve yaşama yetisi mi? Yoksa çok daha karmaşık bir şey midir: simgesel evrenimizin dokusuna örülmüş, kim olduğumuzu ve kim olmamıza izin verildiğini tanımlayan toplumsal makinenin içine gömülmüş bir olgu mu?

Slavoj Žižek, The Parallax View [1] adlı eserinde çarpıcı biçimde berrak bir pasajda bize hem zarif hem de sarsıcı bir yanıt sunar: özgürlük, “tanınmış ya da üstlenilmiş zorunluluk”tur. Bu tanım, özgürlüğe dair sıradan anlayışımızı altüst eder. Bizi sadece özgür olmanın ne demek olduğunu değil, aynı zamanda özdeşleşmenin—ait olmanın, eylemde bulunmanın, bir konum üstlenmenin—toplumsal sınıfların tabakalı mimarisi içinde ne anlama geldiğini yeniden düşünmeye zorlar.

Peki, bir zorunluluğu tanımak ne anlama gelir? Ve bu tanıma eylemi—ister bilinçli ister bilinçdışı olsun—bizi toplumsal sınıf yapısının neresine yerleştirir?

Bu düğümü çözmek için, psikanalizin Marksizm’le buluştuğu, simgesel düzenin ekonomik yapıyla kesiştiği, kimliğin verilmiş değil, bir tercih, bir kopuş ya da bir teslimiyet olduğu alana doğru yönelelim.


I. Üstlenilmiş Zorunluluk Olarak Özgürlük: Sınıfsal Yarık

Özgürlük sorusu, sınıf özdeşimi sorusundan ayrılamaz hale gelir; zira her sınıfın zorunlu olduğunu varsaydığı şey—her sınıfın gerçeklik olarak tanıdığı şey—özgürlüğünün iskelesini oluşturur.

Burjuva Koşulu

Burjuva için varoluşunu yöneten zorunluluk, sermayeden çıkarılan artı-değerdir. Onların özgürlüğünün nabzı, yatırım, büyüme ve kârın sürekli genişleyen döngüsüne bağlıdır. Tanınan bu zorunluluk, halihazırda meşrulaştırılmış bir simgesel sistemde kökleşmiştir: “getiri”, “kâr”, “temettü” ve “sermaye getirisi” dünyası. Bu onların gerçekliğidir—doğallaştırılmış, katılaştırılmış ve kurumlar, ideolojiler ve düşünce alışkanlıklarıyla pekiştirilmiş.

İşçinin Açmazı

İşçi sınıfı içinse zorunluluk daha doğrudan, daha bedensel bir şeydir: emeğini satarak geçinme ihtiyacı. Onların özdeşimi mülkiyete değil, hayatta kalmaya dayanır. Simgesel düzen onlara bir “iş” sahibi olmaları gerektiğini söyler. Bu kavram—çok tanıdık, görünüşte masum—konumlarının vahşi rastlantısallığını gizler. Üretim araçlarına sahip değillerdir; kendilerini bu araçlara kiralarlar. Ve yine de bu zorunluluk bile simgesel bir sistem içinde bir kayıttır: işçi de yabancılaşmıştır, kendi yaratmadığı bir anlamlar ağına hapsolmuştur.

Proleter Paradoksu

Ama sonra daha radikal bir figür gelir: proleter—sadece bir işçi değil, kendi zorunluluğunu politik olarak tanıyan, yalnızca sistem içindeki bir rolü değil, onu dönüştürme yetkisini üstlenen bir işçi. Klasik Marksist anlamda proleterya bir paradokstur: hükmeden sınıf haline gelmesi gereken, fakat yalnızca kendini ortadan kaldırmak için hükmeden bir sınıf. Bu, proleter özdeşimdeki temel gerilimdir: iktidarı ele geçirmenin zorunluluğunu yalnızca iktidarı geçersiz kılmak için görmek. Bu çift hareket—fetih ve öz-yok oluş—özgürleşmenin tam da diyalektiğidir.


II. Yabancılaşma ve Ayrılma: Özne Olmanın İki Mantığı

Bu analizi derinleştirmek için, özellikle Žižek’in yeniden yorumladığı Lakançı psikanalize dönelim. Burada öznenin simgesel düzene ilişkisini yapılandıran iki temel süreç vardır: yabancılaşma ve ayrılma.

Yabancılaşma: Büyük Öteki’nin Altındaki Özgürlük

Yabancılaşma, zorunluluğun simgesel düzende önceden kayıtlı olduğu yerde meydana gelir. Özne kendini zaten dil, normlar, değerler ve beklentiler tarafından yapılandırılmış bir dünyada bulur. Bu, göreli bir özgürlüktür—“Büyük Öteki” tarafından aracılanan, otorite ve anlamın soyut mekanı.

  • Burjuva, kârda yabancılaşmıştır, sermayenin rasyonelleştirilmiş mantığında.
  • İşçi, işte yabancılaşmıştır, yaşamın emeğe adanması fikrinde.
  • Hatta proleter bile yabancılaşabilir, eğer görevini öznel bir edim olarak değil, tarihsel bir kaçınılmazlık, “Tarih”ten gelen bir talep olarak üstlenirse.

Yabancılaşma, bu nedenle bir bilgisizlik değil, sınırlar içinde tanımadır—halihazırda var olana boyun eğen bir özgürlüktür.

Ayrılma: Mutlak Özgürlüğün Kurucu Eylemi

Buna karşılık ayrılma, öznenin önceden verilmiş bir simgesel çerçevede kendi koordinatlarını artık bulamadığı noktadır. Bunun yerine özne, dışarı çıkar, üstlendiği zorunluluğu yaratan bir edimde bulunur. Bu, mutlak özgürlüktür: kopuşun, icadın, hiçten yaratımın anı.

  • Burjuva, artı-değerin “katı olan her şeyi buharlaştıracak” (Marx) kadar soyutlandığı noktada ayrılma yaşar.
  • İşçi, emek-gücünün bir zaruret hakkına (right of distress)—bir reddediş, isyan ya da grev anına—temel oluşturduğu anda ayrılma yaşar.
  • Proleter ayrılma en radikal olanıdır: kişinin artık Parti’yi izlemek yerine, Parti haline geldiği andır. Brecht’in dediği gibi: “Parti kimdir? Sen ve ben ve o—hepimiz.”

Ayrılma, kurucu bir edimdir, boşluğa atılan bir sıçrayıştır. En derin anlamıyla politiktir—simgesel düzeni yeniden kurar.


III. Sınıf ve Öbek: Hesaplamalı Bir Benzetme

Şimdi, alışılmadık bir kaynaktan bir mecaz ödünç alalım: bilgisayar biliminden.

Makine öğrenmesinde, sınıflandırma gözetimli bir yöntemdir. Yeni verileri, önceden tanımlanmış kategorilere göre etiketler. Bu, yabancılaşmadır—özne, kendisinden önce var olan bir yapının içine kaydedilir.

Buna karşılık, öbekleme gözetimsizdir. Verileri, önceden etiketlenmemiş biçimde, kendi iç benzerliklerine göre gruplar. Bu, ayrılmadır—özne kendi koordinatlarını, kendi anlamını üretir. Bir öbek, bu anlamda bir proto-sınıftır—simgesel bir sınıfa dönüşüp dönüşmeyeceği belirsiz olan bir etkinlik kümelenişidir.

Sınıf özdeşimlerini bu çerçevede yeniden tanımlayalım:

  • Sınıfsal yabancılaşma: Özne, önceden etiketlenmiş bir toplumsal role (örneğin işçi, kapitalist) yerleştirilir.
  • Öbeksel ayrılma: Özne, kendi anlamını yaratan yeni bir rolü icra eder—bir sınıfa dönüşebilecek ya da hiçbir iz bırakmadan silinip gidebilecek bir ortaya çıkan özdeşliktir.

IV. Esas-İmleyen Olarak Dayanışma: Anlamın Ortaya Çıkışı

Siyasi anlamda “dayanışma” sözcüğünü ele alalım. Bu sözcük bir Esas-İmleyen olarak dile getirildiğinde, dağınık, bağlantısız destek, empati ve direniş eylemlerini bir öbek haline getirir—bir proto-sınıf etkinliği. Başlangıçta, bu eylemler henüz bir sınıf değildir. Henüz sabitlenmemiştirler. Ama eğer bu imleyen yerleşirse—pratikte ve dilde tortulaşırsa—o zaman yeni bir simgesel zinciri başlatır.

Yine de bu garanti değildir.

Bir dayanışma anı geçici olabilir. Geçip giden bir fırtına gibi yok olabilir, geride sadece politik yoğunluğun anısını bırakabilir. Ya da kristalleşebilir, kalıcı bir referans noktasına—bir sınıfa, bir harekete, yeni bir anlam rejimine—dönüşebilir.


V. Öbeksel Ayrılmanın Üç Biçimi

Şimdi, öbeksel ayrılmanın her bir toplumsal kategori içinde nasıl tezahür ettiğini inceleyelim.

Burjuva Öbeksel Ayrılma

Burjuvazi, yenilikçi biçimde hareket ettiğinde, gerçekliği çözer ve yeniden birleştirir: sabit olan her şey akışkan hale gelir. Bu değişim halinde, girişimsel etkinlik öbekleri ortaya çıkar. Eğer başarılı olurlarsa, yeni ekonomik sınıflara—teknoloji elitleri, finans patronları vs.—katılaşırlar. Başarısız olurlarsa, sermayenin mantığı tarafından emilerek yok olurlar.

İşçi Öbeksel Ayrılma

İşçiler için ayrılma çok daha kırılgandır. Grevler, sendikalar, karşılıklı yardımlaşma etrafında örgütlenen öbekleri nadiren katılaşmalarına izin verilerek şekillenir. Kapitalizm altında, çabaları kalıcı olarak kırılgı kalır. Ama tam da bu dışlanmış statü, “zaruret hakkı”nın etik gücünü üretir—tarihin alt katmanından gelen isyanı meşrulaştıran Hegelci ilke.

Proleter Öbeksel Ayrılma

Burada riskler en yüksektir. Proleter, tarihin hizmetkârı olarak değil, onun yazarı olarak hareket eder. Marksist kaderin ona atfettiği rolü üstlenmek yerine, proleter özgürlük içinde, risk içinde, karar içinde hareket eder. Devrimci pratik öbekleri yaratır; bunlar yeni bir düzenin doğuşuna yol açabilir—ya da geçmişin tüm yitip giden aracıları gibi silinip gidebilir. Bu süreçte, Parti izlenen bir yapı değil—dönüşülen şeydir.

Brecht’in bize hatırlattığı gibi: “Biz haksız olabiliriz, sen haklı olabilirsin—bu yüzden bizimle kalmalısın!” Bu, ayrılmanın etiğidir: henüz ait olmayanlardan, sınıflandırılmamış olanlardan, gözetimsiz olanlardan, yeni olanlardan dönüşmeye açık olmak.


Sonuç: Tarih, Öznel Özgürlüğün Ürünü Olarak

Öyleyse özgürlük, zorunluluğun yokluğu değildir. Spontan bir seçim değildir. Liberal anlamda bireysel özgürlük hiç değildir. Özgürlük, zorunluluğun tanınmasıdır, ama bu tanıma yabancılaşmış olabilir—öznenin yaratmadığı bir simgesel düzene kaydedilmiş olabilir—ya da ayrıcı olabilir—kendi zeminini yaratan bir jest olabilir.

Sınıf özdeşimi yalnızca sosyolojik bir etiket değildir. O, yabancılaşma ile ayrılma arasındaki bu diyalektiğin içindeki öznel bir konumdur. Ve en devrimci özdeşlik, önceden var olan bir sınıfla değil, bir öbekle kurulan özdeşliktir—önceden onay almadan harekete geçmeye cesaret eden, simgesel düzeni yeniden tanımlamaya cüret eden bir proto-sınıfla.

Bu anlamda proleter sadece bir işçi değildir. Proleter, özgürce hareket ederek “ne olmuş olacak”a karar veren kişidir.

Kaynaklar:

[1] Žižek, S. (2006). The Parallax View, s. 206. https://vanishingmediator.blogspot.com/2011/06/loop-of-freedom.html

[2] Jean-Claude Milner’ın Indistinct Names’deki “paradoksal sınıf” kavramı, öbek fikriyle örtüşür.

5 Yorum

Filed under Suni muhaberat