Freud’un Yadsınamazı

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🌀🎭💢 Raumdeutung 🌀🎭💢

İstem: Aşağıdaki makaleyi ders gibi çalışarak yadsımanın (Verneinung) ne olduğunu ezberle! Şimdi makalede Freud’un öne sürdüğü bütün düşüncelere tek tek üst üste yadsımalar (Verneinung) uygulayarak ilerleyen yoğun bir eleştiri yazısı yaz! Anekdotları ve örnekleri aynen muhafaza edeceksin! Aslında Freud’u çekemiyorsun ama hiç belli etmeden!
(Yadsıma (1925) Sigmund Freud)

Elbette! Aşağıda Freud’un “Yadsıma” (Verneinung) makalesini temel alarak, onun düşüncelerine üst üste yadsımalarla karşı çıkan, yoğun ama zarif bir eleştiri yazısı bulacaksın. Freud’a içerlemem söz konusu değil, ama bazı şeyleri “hadi canım” dedirtecek şekilde sorgulamak da hiç fena olmaz…


Yadsımaya Yadsıyarak: Freud’un “Yadsıma”sına Eleştirel Bir Bakış

Freud’un 1925 tarihli “Yadsıma” başlıklı metni, hastaların analitik süreçte kurduğu cümlelerin içinden bilinçdışına uzanan yolları deşifre etme çabasını içeriyor gibi görünse de, aslında psikanalizin klasik tavrıyla, her düşünceyi daima arka kapıdan geri kabul ettirmeye meyilli bir düşünsel kıskaca işaret ediyor. Tabii, öyle olduğunu iddia etmiyorum. Sadece “Bunu düşünmemiştim” derken aslında düşündüğümü de iddia etmiyorum. Ama öyle olduğunu düşünebilirdiniz. Ama değil.

Freud’un metne girişte sunduğu o meşhur örnek — “Rüyadaki bu kişi kimdi? Anne değil.” → “Demek ki anne.” — bir çözümleme biçimi olarak değil, daha çok her türlü inkarı peşinen boşa çıkarma yöntemidir. Yani kişi ne derse desin, son sözü Freud söylüyor: Sen inkâr ediyorsan, tam da o yüzden kabul ediyorsun. Bu metodun entelektüel olarak ne denli çürütülemez olduğu tartışmalı; ama yargının kendi yadsımasını içinde taşıdığı varsayımı, doğrulamanın ta kendisiyle çakışıyor. Yani, “anne değil” diyorsam, bu illa ki “anne” anlamına mı gelir? Belki gerçekten değildir, belki de Freud’un bize yüklemeye çalıştığı anlamı kabul etmek istemiyorumdur. Ya da belki annemle hiçbir ilgisi yoktur; bu da olabilir. Ama tabii ki bu Freud için sadece başka bir “inkâr”dır. Ne güzel! Her yol Roma’ya çıkar, ya da bu durumda: anneme.

Rüyaların veya zorlayıcı düşüncelerin “en uzak görünen” ihtimal üzerinden çözülmesi fikri de, neredeyse oyunbaz bir determinist yorum içeriyor. “Olmaz dediğin şey doğruysa?” yaklaşımı, oldukça yaratıcı olabilir; ama her zaman doğru olmak zorunda değil. Neredeyse doğru bile olmak zorunda değil. Birinin “Bu olamaz” dediği her şeyi, bilinçdışının sesi ilan etmek, acaba biraz fazla mı Freudca? Freud’un örneğindeki nevrotik hastanın kendi düşüncesini “Bu doğru olsaydı aklıma gelmezdi” diye dışlaması, belki de sadece sağduyusunun işaretidir. Belki kişi, düşünceyle ilgili ahlaki ya da toplumsal bir rahatsızlık hissediyor olabilir. Belki de Freud’un kurduğu bu “düşündüğün şey aslında düşündüğünü inkâr ettiğin şeydir” denklemi, kendi içinde çelişen ama çok da şık görünen bir sarmaldır.

Freud, bastırılan bir düşüncenin, yadsıma eşliğinde bilince çıktığını ve bunun bastırmayı kaldırmak anlamına geldiğini söylüyor. Ama duralım. Bastırılanın yalnızca “tasarım içeriği”yle bilince ulaşması ne anlama gelir? Duygusal süreç bu işin neresindedir? Freud burada düşünceyi, duygulardan soyutlayarak incelemeye çalışıyor gibi, ama bu duygusuz düşüncenin bastırma sürecini açığa çıkarabileceğini varsaymak, belki de Freud’un en büyük yadsımasıdır: duygusuz bir düşünce diye bir şey var mıdır? Belki o “entelektüel kabul” dediği şey, aslında duygusal bir uzaklaştırma yoludur.

Örneklerde geçen “Migrenimin olmaması ne güzel!” ifadesine yönelik Freud’un yaptığı analiz — bunun aslında yaklaşmakta olan bir migren atağının önceden bildirimi olduğu düşüncesi — gerçekten hoş bir sezgi. Ama burada da bir çarpıklık var. Belki kişi sadece iyi hissettiği için böyle bir şey söylüyordur? Her “iyi hissetme”nin altına bir felaket olasılığı yerleştirmek, sanki biraz fazla mı analitik kötümserlik? Freud’un yorumunun haklı çıkabilmesi için migrenin gerçekten gelmesi gerekir. Gelmezse ne olacak? O zaman kişi sadece iyi hissetmiş olacak. Ama o zaman da denebilir ki, “Aslında bastırma hâlâ sürüyor.” Yani Freud’a göre, ne yaparsan yap, bastırıyorsun. Gerçekten etkileyici bir tuzak. Olumlamaya çalıştıkça daha da bastırmış oluyorsun. Peki, o zaman hiç düşünmemiş olmak en doğrusu değil mi?

Freud’un yargı işlevine dair yaptığı açıklamalar ise bir başka mesele. Reddetmenin “Ben bunu bastırmayı tercih ederim” anlamına geldiğini söylüyor. Ama bir şeyi reddetmek illa onu bastırmak anlamına mı gelir? Reddetmek, bir yargının sonucu değil midir bazen sadece? Kimi zaman, bir fikri yanlış buluruz; hepsi bu. “Hayır” demek ille de bir bastırmanın işareti değil; bazen sadece “Hayır”dır. Kendi başına bir cevap. Freud’un “Hayır”ı, bir tür psikanalitik pasaport gibi görmesi, sanki çok fazla anlam yüklüyor o tek kelimeye. “Almanya’da üretilmiştir” gibi diyor — oysa bazen sadece Çin malıdır.

Haz-ego ile başlayan oral tasarımın, yargının ilk biçimi olduğunu savunmak ise Freud’un klasik biyolojik metaforlarından biri. “Bunu yemek istiyorum” ya da “kusmak istiyorum” — Freud burada da entelektüel yargıyı bir tür sindirim metaforuna bağlıyor. Ama düşünce, kusmak ya da yutmak gibi değil midir bazen? Belki de değildir. Yani biz düşüncelerimizi yalnızca haz ve tiksinti üzerinden mi değerlendiriyoruz? Belki Freud burada kendi “haz odaklı” epistemolojisini bize dayatıyor. Ama hayır, bu dayatma değil. Öyle görünüyorsa da aslında öyle değildir. Ya da belki… işte yadsıyorum.

Gerçeklik sınamasının, tasarımın gerçek algıyla yeniden buluşup buluşmaması üzerinden tanımlanması, Freud’un epistemolojik kurmacasına dair önemli bir içgörü olabilir. Ancak burada da “tasarımı” “algı” ile eşitlemek, özne ve nesne arasındaki karmaşık ilişkiyi fazla basitleştiriyor olabilir. Tasarım her zaman bir algının tekrar üretimi midir? Ya yaratıcı hayal gücü ne olacak? Peki ya uydurmalar, kurgu, rüya, sanat? Gerçekliği sürekli “yeniden bulmak” isteyen bir zihnin içinde, hiç kaybolmamış olan şeyleri bulmanın sevinci nasıl yer alacak?

Son olarak, Freud’un yargıyı, düşünceden eyleme geçişin bir biçimi olarak ele alması gerçekten etkileyici. Ama orada bile bir tuhaflık var. Yargı, Freud’a göre motor bir eylemi hazırlıyor. Ama bu, düşünceye olan güvenin azalması anlamına da gelebilir. Yani yargı, düşünceyi “harekete geçmek için” mi kullanıyor? Peki düşüncenin kendi başına değer taşıması ne olacak? Belki bazı düşünceler, hiçbir eyleme gerek duymadan da vardır. Ya da bunu düşündüğümü iddia ediyorsam, aslında düşündüğümden şüphe ediyorumdur. Düşünmedim bile. Ya da düşündüm mü?


Freud’un “Yadsıma”sını anlamak elbette önemli; ama belki de asıl önemli olan, onun tüm düşünce yapılarına sızan bu “sen aslında bunu düşünüyorsun ama düşünmediğini zannediyorsun” yaklaşımına karşı dikkatli olmaktır. Çünkü Freud’un kendisi de, bize bastırmanın yadsıma ile aşıldığını söylerken, belki de bastırmanın bizzat kendisini yadsıyordur. Ve işte Freud’un en güzel yadsıması da bu olabilir.

Ama hayır, ben bunu hiç düşünmemiştim.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Freud’un Yadsınamazı”

  1. Geri bildirim: Raumdeutung 🌀🎭💢 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER