Lacan’da Bilmezlik Tutkusu Üzerine (Nümerik Söylemler)

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞

Lacan’da İmleyen Üzerine 🎙️

Bu Robotcast, Google NotebookLM’le aşağıdaki metinden üretilmiştir:

Bilmezlik (ignorance)

İstem: Konuyu GERÇEKTEN ÇOK DERİN irdeleyerek konuşacaksınız!

Merhaba. Psikanalist Lacan’ı düşündüğümüzde genelde sevgi ve nefret gibi temel duygular, tutkular akla gelir. Ama onun bilmezliği de bir tutku olarak tanımladığını söylesem bu başta biraz garip geliyor kulağa, değil mi? Evet, gerçekten de öyle. Hani bilmemek nasıl bir tutku olabilir ki diye düşünüyor insan ilk başta. Aynen. Elimizdeki kaynak da tam bu konuya odaklanıyor aslında. Lacan’ın “ignorance” dediği şeyi neden Türkçede sıkça kullanılan “cehalet” kelimesiyle değil de “bilmezlik” olarak ele almamız gerektiğini bayağı derinlemesine inceliyor.

Anladım. Yani bu sadece bir çeviri tercihi falan değil. Kesinlikle değil. Psikanalizin özüne, işleyiş mantığına dair çok temel bir ayrım yatıyor burada. O zaman hadi bu incelemede bu konuyu biraz deşelim. Neden cehalet tam karşılamıyor da bilmezlik diyoruz? Lacan’ın o meşhur üç tutkusunu bir hatırlayalım kısaca. Sonra da bu bilmezlik tutkusu neymiş, neden tutkuymuş, ona odaklanalım. Tamamdır. Bu konuyu gerçekten derinlemesine irdelemek lazım. Çünkü önemli.

Şimdi Lacan üç temel tutkudan bahsediyor. Evet. Sevgi, bu simgesel dediğimiz yani dil, kurallar, toplum falan ile imgeselin yani kendimiz ve başkalarıyla ilgili imgelerimiz, benlik algımız kesiştiği yer. Nefret ise imgesel ile gerçek, yani o dilin tam yakalayamadığı, temsil edilemeyen alan arasındaki gerilimden doğuyor. Tamam. Ve bizim konumuz olan bilmezlik, işte o tam da bu zor gerçek ile her şeyi anlamlandırmaya çalışan simgesel arasındaki o kritik boşlukta, o aralıkta duruyor. Sadece bir eksiklik değil yani, bir potansiyel alanı.

Peki bu özel bilmezlik haliyle bizim genelde anladığımız, hani biraz da olumsuz bir anlam yüklediğimiz cehalet arasındaki fark ne? Tam olarak kaynakta “kaba cehalet” diye bir terim geçiyor sanırım. Oradan başlayabiliriz. Evet. “Crass ignorance” diyor. Bu şey gibi: sorgulamaya tamamen kapalı olmak. Katı bir duruş. Sanki zihinsel bir zırh örmüşsün gibi. Yeni bilgiye, farklı bir bakış açısına tamamen kapalı olma hali. Direnç hali. Yani aynen öyle.

İşte buna karşılık Lacan’ın vurguladığı ve “öğrenilmiş bilmezlik” – “docta ignorance” – dediği şey bambaşka. Bu pasif bir “ay bilmiyorum” değil. Tam tersi, kişinin kendi bilgisinin sınırlarını, nerede bittiğini, nerede yetersiz kaldığını aktif olarak fark etmesi, bunu kabul etmesi ve hatta buradan yola çıkarak sürekli soru sorması. Yani “bilmediğimi biliyorum”un da bir adım ötesi gibi mi? Gibi, evet. Hatta daha çok, bilginin bittiği yerde başlayan o boşluğu, o bilinmeyeni bir merak ve araştırma alanı olarak görmek.

Lacan diyor ya: “Analiz kendi ölçüsünü yalnızca öğrenilmiş bilmezliğin yollarında bulur.” Yani bu psikanalitik sürecin yıkıcı değil, tam tersi kurucu bir ilke. Bu durumda analistin rolü de bayağı değişiyor. Hani o her şeyi bilen bilge kişi imajı… Evet, o yıkılıyor. Analist, her şeyi bilen, cevapları cebinde olan kişi değil. Kesinlikle. Aksine, kendi bilgisini, sınırlarını, kendi bilmezliğini de tanıması gerekiyor. Hatta kaynakta şey diyor: Analistin aşırı bilme arzusu, yani her şeyi hemen anlama, açıklama çabası süreci tıkayabilir.

İlginç. Demek ki o boşluğa izin vermek gerekiyor. Tabii. Çünkü o bilmezlik alanı dediğimiz yer aslında hakikati, kişinin kendi sahiciliğini arama süreciyle doğrudan bağlantılı. Onu besleyen şey o. Peki bilmezliği ne harekete geçirir? Soru sormak, merak etmek. Hı hı. Eğer soru yoksa, merak yoksa, orada yapıcı bir bilmezlik değil, işte o başta konuştuğumuz katı, kaba cehalet vardır.

Dolayısıyla bu öğrenilmiş bilmezlik aslında sürekli yeni bir alan açma çabası. Kaynakta Daninobus’un bir gözlemi var, o da bunu sanki biraz daha somutlaştırıyor. Diyor ki: “Nevrotik hasta analize gelirken genelde bir şeyleri bilmediği varsayımıyla, bir soruyla geliyor.” Evet. “Ama psikotik hasta çoğunlukla her şeyi zaten bildiğini düşünüyor veya bilginin kendisini ele geçirdiğini hissediyor.” Nobus’un “bilmezliğin yokluğu psikoz belirtisidir” demesi de bu açıdan çok çarpıcı değil mi?

Analiz, soru üzerine kurulu yani. Çok çok kritik bir nokta bu. Ve Lacan’ın şu sözüyle direkt bağlantılı: “Hakikat etkisi, bilginin düşüşünden ibarettir.” Bilginin düşüşü ne demek bu tam olarak? Yani, sahip olduğumuzu sandığımız o kesin, katı bilgiler var ya, işte onlara dair bir şüphe duymaya başladığımızda, o bilgi yapıları sarsıldığında, adeta düştüğünde, tam o anda yeni bir hakikat, yeni bir sahicilik alanı açılıyor.

Bilmezliği kabul etmek, o bilgi zırhını indirmek gibi bir şey. Yeni olasılıklar beliriyor. O zaman toparlayacak olursak: Lacan’ın bu “ignorance” kavramını, hani Türkçede ilk akla gelen “cehalet” gibi pasif, eksik bir şey olarak değil de; evet, aktif, sorgulayan, dinamik, sürekli hakikati aramaya iten bir oluş tutkusu yani “bilmezlik” olarak anlamak, Lacancı düşünceyi kavramak için gerçekten anahtar bir nokta.

Kesinlikle öyle. Ve baksana, bu öğrenilmiş bilmezlik fikri sadece psikanalizle sınırlı değil gibi. Günlük hayatta da, kendi öğrenme süreçlerimizde de sence de çok ufuk açıcı değil mi? Tabii canım. Yani kendi bildiklerimizin sınırını dürüstçe fark etmek, en emin olduğumuz konuda bile “acaba başka türlüsü var mı” diye sorabilmek, sürekli sorularla yolda kalmak… Bu hem öğrenme hem de kendini anlama yolculuğunda müthiş bir araç olabilir.

Kesinlikle katılıyorum. Ve bitirirken kaynak metnin sonundaki o düşündürücü soruyu sana da soralım: Eğer bu yapıcı, bu üretken bilmezliği kaybedersek, yani her şeyi bildiğimizi düşünürsek ya da artık sormaktan vazgeçersek ne olur? Acaba o zaman sadece yeni bilgilere değil, aynı zamanda yaratıcılığımıza, esnekliğimize, belki de o içsel özgürleşme potansiyelimize de farkında olmadan bir set çekmiş olur muyuz?

Çok iyi bir soru. Üzerine düşünmeye değer.

5 Yorum

Filed under Suni muhaberat