Kopuş — A. Kevrina

💔👑🔮 MENKIBE 💔👑🔮

(Kevrina’nın Kopuş Günlüğü: 2016’daki Ruhsal İtiraf, 2025’teki Deniz Gezmiş Fantazisini Nasıl Açığa Vuruyor?)

Evrensel Kültür 289: Ocak 2016

Nicedir içten içe akıl dışı planlar yaptığımı fark edince; ilk kez özeleştiri yapma gücünü bulamadım kendimde… Hayat, adı gibi değildi artık. Ölüm sözcüğü hayatı silip öne geçmişti. Kan sokaklara, meydanlara, dağlara, ovalara yağmur gibi yağarken “dişine kan değmiş” çakalların iştahlı haykırışları her yanda duyuluyordu. İnsan olmak, insan gibi yaşamak, insanlıktan söz etmek; salt bir ağız alışkanlığı olmaktan öte gereksizdi de… Çünkü evrimin en alt katmanına atlayıvermiştik sanki ve bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Yoksa hep böyleydik de birbirimizi ve kendimizi kandırmış mıydık?

Vahşete direnmek yazarak da yapılır gibi gelmiyordu artık bana… Suruç’tan Kobane’ye giden çocukların yanı başlarındaki kırılmış oyuncaklar gibi parçalanmış bedenlerini görünce öylece donup kaldığım için hiçbir şey yapamadım. Bir otomobilin ardına bağlanıp bedeni giderek uzayan genç bir ölüyle birlikte kendimin de sürüklendiği dehşetini duyumsadığımda ise ne yazarsam yazayım, bu vahşeti anlatamayacağımı düşündüm. Ankara’daki kıyameti bile yazamayınca iyice anladım ki; dilsizleşmişim. Kendimi zorlayarak başladığım her yazı, olaylardan dolayı duyduğum tepkiye bir karşılık olamıyordu. Sözcükler anlamlarını yitirmişlerdi. Tümcelerden alev püskürtemiyordum. Bildiğim, konuştuğum, yazdığım dilimi unutmuş gibiydim. Üstelik şairler de olanlardan, olacakları da biliyorlarmış gibi arkalarında bir dolu şiir bırakarak ansızın gidivermişlerdi. Onlar yokken hayata kanat açan barış kuşlarının vurulmalarını nasıl anlatabilirdim? Hele “oh oldu size!” sözlerine nasıl yanıt verebilirdim? Yaralılara gaz sıkmalara, “size az bile!” demelere, havada uçuşan kol ve bacaklara, yağan et, kan ve kemik parçalarına nasıl dayanabilir, nasıl insanmışım gibi yaşayabilirdim?

Vahşet, vahşeti davet edebilir miydi? Vahşete herkes kapılabilir miydi? Her ekilen vahşet tohumunun, kin ve nefret olarak filizlenip kök salarak büyüdüğünü, yeryüzünü bunca zaman hâlâ öğrenememiş miydik? Şiddetin ve zulmün yarattığı öfkenin beni de o eli gibi vicdanı kanlı yaratıklara benzetmesi en büyük korkum olmuştu. İçimdeki eskiden beri var olan öfkenin ateşinden kurtulmak, unutmaya çalışmak için geçirdiğim yıllarda yazmak beni yatıştırıyor, hayatıma anlam katıyordu. Aslında yazarak kaçmanın ustasıydım. Yazarak geçmişimi yeniden yaşayabiliyor, geleceği kurgulayabiliyordum. Bir yaşama biçimiydi yazmak benim için… Yazmazsam yapabileceğim işe yarar hiç bir şey kalmıyordu geride…

Gerçi kısa içsel kaçışlar yaşar, dünyaya tepeden bakan dağlara yaslanır, oralarda bulutlara sarınıp aşağıdaki kargaşadan bir süreliğine olsa da saklardım kendimi… Güçlenerek gelirdim gerçek dünyaya… Ancak son zamanlarda yaşadığım kısa içsel kaçışlarım, eskisi gibi beni yatıştıramıyordu. Çünkü her gün yeni bir vahşete tanık oluyor, daha beteri olamaz diye düşünürken, ertesi gün daha da beteri ile karşılaşıyorduk. Ya böylece yaşayarak sonunda onlara benzeyecektim ya da insanlığımı korumak için gerçek hayattan kopacaktım. Kopuş böyle başladı.

Artık imgele­mimde yarattığım düşler gerçeklikten uzaklaşmaya, renk ve biçim değiştirmeye başlamıştı. Siyah beyaza dönüşmüştü çevremdeki her yer… Tepeleme kar dolu ormanlarda, kara dağların eteklerindeki uçsuz bucaksız ovalarda yalnız başıma dolanıp hayatı yeniden doğru olana çevirmeye dair bir şeyler aranmaktaydım. Sonsuz beyazlı­ğı sivri uçları ile delen ve gri gökyüzüne dallarını uzatan kararmış ağaçlardı güvendiğim tek dostlar… Issızlığın, sessizliğin içinde yalnız rüzgârın uğultusunu duyduğum, yağan karın kokusunu alabildiğim çok uzak bir yerdeydim. Burada insan sesi duymadan günler ve geceler boyu yaşanabilirdi. Tehlikeli olan yalnızca vahşi hayvanlardı. Onlardan da kaçınmanın yolları vardı. Hayatını sürdürebilmek için öldürmek zorunda olan bu vahşi hayvanlardan korkmam anlamsızdı. Çünkü bir hayal olan bu yerde, günümüz gerçeğinde yaşayan insanımsı yaratıklar yoktu. Korkaklıklarını saklamak için donatıldıkları çalıntı ve özentili kaba güçleri ve silahlarıyla her yerde arsızca sırıtarak, ağızlarının kenarından sızan kanla dolaşmıyorlardı.

İnsanlık erdeminin ilk yok edildiği anı ve yeri ararken, zaman ve mekân kavramlarını alt üst ettim. Belki oralardan alacağım ders, bana yol gösterirdi. Uygarlığın oluşabilmesi için insanların yaptıklarıyla yüzleşmesini, utanmalarını ve evrimin yeniden başlamasını diliyordum. Bunun için hayatın yeniden başladığı zamana kadar ulaşmaya çalışıyordum. Ancak gördüm ki; insan yaşadığı her dönemde bir şeylerden korkmuş ve korkutulmuştu. Korktuğuna tapınıyor, korkmayıp karşı duranlara saldırılıyordu. Giderek korkuyla yönetilen toplumlar oluştu… Bu kötücül döngü, ancak korkuya karşı çıkılarak yenilebilirdi. Karşı çıkanlar ise hep zulüm görüp sindirilmeye çalışılır, direnirlerse öldürülürdü. Her şeye karşın gerçek bir insan olabilmek için direnmek, dayanışmak gerekiyordu. Anladım ki; yaşadığımız bugünlerle, insanlığın kadim tarihinde de değişen pek bir şey yoktu. Çünkü insanlar unutuyorlardı yaşadıklarını… Aynı döngüye tutsak olup aynı yanlışları sürdürüyorlardı. İşte bunun için geçmiş deneyimleri anımsayanların onlara hep anımsatması, anlatması gerekiyordu. Mavileşmeye başlayan iki buzdağı arasında kaldığım ikilemde benim yerim besbelliydi. Donup kaldığım yerden dönüp yeniden başlamalıydı direnişim…

Yeniden hayatın yanında ölüme ve zulme karşı durmalıydım. Barış kuşlarının çoğalarak mavi gökyüzünde özgürce hayata kanat açacakları o zamanlara ulaşabilmeliydim. Kırmızıyı ancak karanfillerde ve eşitliğe, özgürlüğe inanmışların bayraklarında görmeliydim. Yazabilmeliydim yeniden… Yazmalıydım. Umudu yeşertip, geçmişten geleceğe aktaracağım öykülerle unutkanlığı yenmeli, kurulan bu korku döngüsünü kırmalıydım. Döngünün kırılıp, caddeler ve meydanlar dolusu insanların güçlü sesleriyle havayı, gökyüzündeki bulutları bile titreştirdiğini gördüğüm zamanları anlatmalıydım onlara… Öylesi ışıklı zamanlar olmuştu, yaşamıştım. Olacaktı, biliyordum. Yeniden güneş doğacaktı, doğmaya koşulluydu. Umut hep vardı ve hep var olacak. Çünkü umut üretken, inançlı ve inatçıdır. Şairlere benzer umut! Onlar asla yenilmez, asla tükenmez, asla ölmezler. Oralardan bile seslenirler bize…

Saygıyla… 🔮

2 Yorum

Filed under Şey