💔👑🔮 MENKIBE 💔👑🔮
“Sırlarım asılı kaldı ipte…”
Yıl 2009. Evrensel Basım Yayın ve Hayat TV’nin olduğu binaya doğru gidiyordum. Dolapdere’de iki katlı binanın trafiğe kapalı sokağa bakan camından beni gören Aydın Çubukçu heyecanla “Koş, gel” diye seslendi. Hızla yanına çıktım. “Biraz önce bir kadın geldi, çok heyecanlıydı, ürkekti ve sakladığım sırrı ilk kez size anlatacağım dedi,” diyerek konuya girdi.
Hikâyeyi dinledikten sonra “abi yıllar geçtikçe böylesi iddialarla karşımıza çıkan çok insan olur, bilemedim, temkinli olmakta fayda var” dedim. Aradan birkaç yıl geçti. Konu tekrar gündeme geldi. “O zaman dosya elimize uzasın, inceleyelim” diyerek anlaştık. Bu anlaşmanın üzerine bu sefer araya 15 Temmuz ve hemen akabinde KHK ile yapılan kıyımlar, tüm birikimine el konulup kapatılan yayınevi ve yeniden ayağa kalkma hikâyesi vs. girdi. Zaman makası ülke ahvalinden olsa gerek açıldıkça açıldı.
Ta ki 2023 yılı sonbaharına kadar. Londra’ya yaptığım ziyaret ilk adımı atmamıza vesile oldu. Aydın Çubukçu çatı katındaki odasında dosyayı getirip masaya attı, “buyur incele” dedi. Gönülsüzce açıp okumaya başladım. Metin beklediğimin aksine hızla akıp gidiyordu. İki gün içerisinde birçok yeri çizilmiş bir şekilde okumayı bitirdim.
Emin olamadığım, kurgu gibi gelen ve en önemlisi ciddi boşlukların olduğunu düşündüğüm birçok yerin altını çizmiştim. Aydınlığa kavuşması gereken çok nokta vardı. Aradan bir yıla yakın bir süre geçtikten sonra Aygün Hanım’la tanışmak için evinde ziyaret ettim. Aydın abinin “heyecanlı ve ürkek” diye tarif ettiği o insanla karşı karşıyaydım. Bu tarif çok doğruydu. Bir sürü şeyi teyit etmeye, emin olamadığım tarih aralıklarını ve birçok boşluğu doldurmaya muhtaç o dosya da yanımdaydı. Sohbet esnasında elimdeki metnin bir kopyasının masanın diğer ucunda olduğunu gördüm. Önüme çekip rasgele karıştırdığımda bendeki dosyayla aynı olmadığını fark ettim. Tanışma faslı bitince dosyanın basılı kopyasını ve bilgisayarda kayıtlı olan dizgisini alıp çıktım evden.
En başa dönmüştüm. Aldığım kopyaları yeniden okumaya başladım. İlk okuduğum metinle bu kopya arasında belirgin bir fark vardı. Kafamdaki soruların bir kısmı, tereddüt ettiğim yerler önemli oranda giderilmişti.
Bu kez ikinci ziyaretimi zaman geçirmeden gerçekleştirdim. Sohbete başladığımızda adeta bir duvara çarpmıştım. Aygün Hanım bana elimdeki dosyanın basılmak için hazırlanmadığını, bunu hiç düşünmediğini, kendisiyle yüzleşmek (dosyanın adını bu yüzden “Yüzleşme” koymuştu) için yazdığını ve Deniz’i yakından tanıdığı için yazdıklarını Aydın Çubukçu’ya okuttuğunu söyledi. Bu yüzden bir basılmasına müsaadesi yoktu.
Oysa yazılanların genç kuşaklara ulaşması gerekliydi, bu sorumluluğu dosyayı okuyup sorularımı gidermeye başladıkça daha çok hissetmeye başlamıştım. “Aygün Hanım metne aktardıklarınız artık yalnızca size ait olamaz,” diyerek söze girip onu ikna etmeye çalıştım. “Burada yazdıklarınız sizinle beraber aynı zamanda Deniz’in mirasçılarına da aittir. Bunun için karanlıkta kalanlar, kimi sırlar genç kuşaklar tarafından bilinmeli. Sizde kalmamalı, onlarla da buluşmalıdır,” dedim. Uzun bir uğraştan sonra Aygün Hanım “tamam” dedi. Bu sırlar artık gizli kaldığı yerden çıkmalıydı.
Çalışmalara başladık. Biriktirdiğimiz soruları gidermeye, boşlukları doldurabildiğimiz kadar doldurmaya çabalıyorduk fakat tüm bunları yaparken bir hayli zorlanıyordum. Çünkü karşımda hayli yaşlanmış ellerini konunun ağırlığından olsa gerek nereye koyacağını bilemeyen, avuç dolusu ilaç ve belli aralıklarla oksijen tüplerinden yardım almaya çalışan yürekli bir kadın vardı. Yine de her an ağlayacakmış gibi bakan o yeşil gözler direniyordu. Hiç ağlamıyor, üstüne üstlük mavra yapmaktan geri durmuyordu. Bu zamana kadar dik duruşunu bozmamış, sevdasını kaçamak, ürkek sözlerle dillendirmeye çalışan ve konu Deniz Gezmiş’e geldiğinde kederle birlikte ateş gibi gülücükler savuran aydınlık bu yüz yardımımı esirgemiyordu.
Onu incitmekten çekiniyordum. Yüzü kederlenmeye başladığında veya memnuniyetsizliğini fark ettiğimde konuyu değiştirmek zorunda kalıyordum. Hal böyle olunca o boşluklar dolmak bilmiyordu. Karşılıklı otururken masada zaman zaman peyda olan suskunluk, ürkek bakışların çaresizliğine düşürüyordu beni. Bir iz arıyordum içten içe, çok dillendiremesem de elle tutulur gözle görülecek bir iz. Aygün Hanım bunu hissetmiş olacak ki bir anda yerinden fırladı, yan odaya gidip hızla masaya geri döndü. Folyoya özenle sarılmış, kibrit kutusu büyüklüğünde katlanmış o şeyi uzattı bana. Heyecanlı gözleriyle “haydi, aç bakalım” dedi. Belli ki onun için çok özeldi. Folyoyu dikkatlice açtığımda sararmış, defalarca açılıp kapanmaktan kat yerleri artık kopma noktasına gelmiş altmış yıllık bir notla karşılaştım:
“Balım;
Bu kitabı oku.
Dönünce seni imtihan edeceğim.
Biliyorsun değil mi?”
Deniz Gezmiş
Bu el yazısını tanıdığıma emindim. Beni ürperten yalnızca bu tanışıklık değildi elbet veyahut orada yazanlar da değildi. Önemli olan bu kâğıt parçasının yüzlerce kez açılıp okunmuş olması, belki de defalarca öpülüp koklanması ve aynı özenle bu âna dek saklanmasıydı.
Aygün Hanım’a ziyaretlerim sıklaştıkça yeni bilgiler öğrenmeye başladım. Ablasının yardımıyla puslu olan kimi yerler aydınlandı. Kimi yerler ise hâlâ o pusun arasında dolanmakta. Aygün Hanım’ın ister anlatmak istememesi ister hatırlayamamasından diyelim…
Okuyacağınız metin “bu kadarı da olabilir mi” şaşkınlığıyla birçok tesadüfü barındırıyor. Çok da ayrıntı vermeden birkaç örnekle bu heyecanı harlamak isterim. Aygün Hanım kitapta Deniz’le buluştukları bir köşkten bahsediyor. Görüşmemiz sırasında bu köşkün adresini ve şu an yerinde ne olduğunu sordum. Yanıtı şöyleydi: “Orası hâlâ ayakta. Oyuncak müzesi oldu.” Şaşırmıştım. Bir an kendimi orada buldum; oyuncak müzesinin bahçesinde, odalarında gözü kara bir devrimci, çocuk ruhlu bir deli fişekle birlikte… Birçok okur için belki de bugünden sonra o mekân başka bir anlama kavuşacak.
Tesadüfler demiştim. Kitap boyunca geçen Hüseyin ismi Aygün Hanım’ın ortaokul-lise döneminden tanıdığı Hüseyin İnan’dı. Peki 6. Filo için açlık grevi çadırında isimleri gizlenmiş o gençler kimdi? Bunca ayrı karakter nasıl tek bir hayatta yollarını kesiştirebilmişti? Birbirine sevdalı bu gençlerin aile bireylerinin birbirinden haberdar olmaması peki; nasıl açıklanır? Sohbetimiz sırasında Aygün Hanım’ın ablasıyla Mukaddes Hanım’ın (Deniz’in annesi) aynı okulda öğretmenlik yaptığını öğrendim misal. Deniz’in yakalandığı gün gazetecilerin okula nasıl doluştuğunu bir defa daha onun tanıklığından dinledim. Aygün Hanım’ın ailesinin dönemin bilinen bürokratlarını/askerlerini tanımasına kadar bir sürü çakışan olaylar birbirini izledi…
Tüm bu bilgiler ilk elden baş döndürücü oluyor kuşkusuz. Ve evet, biraz daha araştırmak, emin olmak gerekiyordu. İki sevdalının dışında (teyze ve anne hariç) bu aşkı bilen kimse yoktu. Zaten Deniz’in kararı ve Aygün’ün yarım yamalak onayıyla saklanmıştı bu sevda. Peki Deniz’in yoldaşları, arkadaşları ya da sırdaşları haberdar mıydı acaba? Bu kadar itinayla gizlenmiş olsa bile birilerine çıtlatmamış mıdır?
Bu merakla Deniz’in en yakın yoldaşlarına sorduk soruşturduk. “Benim gizli ve gerçek bir sevgilim var” dediğini teyit ettik. Ama nasıl bittiğini maalesef bilmiyoruz. Aygün Hanım’ın bahsetmekten imtina ettiği ve aydınlatamadığımız esas soru bu olsa gerek. Diğer yandan 1969 yılının ilk ayıyla sonbaharı arası düşünmeye ve aydınlanmaya muhtaç günlerdir, çünkü o tarihlerde başka yolculuklarla birlikte Deniz’in Filistin yolculuğu başlıyor.
Sonuç olarak bu kitap uzun sohbetlerin, kolektif bir çalışmanın sonucunda nihayete erdi. Dosyayla ilgili bütün görüşmeleri yaptıktan sonra titiz çalışmasına güvendiğim yayınevi editörlerinden Kübra Yeter’e yayına hazırlamak üzere teslim ettim. Geriye kitaba bir ad vermek kalmıştı. Bu arayışın ortasındayken bir şiir denizinin içinde buldum kendimi. Aygün Hanım’a ait şiirlerdi. Kırk civarında şiirin olduğu dosyanın neredeyse tamamı Deniz Gezmiş’e yazılmıştı. Aralarından bir tanesi dikkatimi çekti. “Kimdi O” başlıklı şiirin son dizesi şöyle bitiyordu, “Yıllar yılı susmuştum / kimseye zarar gelmesin diye / sırlarım asılı kaldı ipte…”
Kitabın sancılı yazılış sürecini, altmış yıla yaklaşan gizli kalmış sevdâyı, sırları özenle saklayan ve içeriğin en iyi anlatanı bu dizeydi. İşte kitaba adını veren de Deniz’e yazılmış bu sözler oldu. Şimdi açığa çıkmış bu sırlar Deniz’in mirasçılarına, yoldaşlarına, yol arkadaşlarına emanettir. Anısı daima bizimle, mücadelemizde yaşasın diye…
Cavit Nacitarhan
Nisan, 2025
İstem: (öncesi) şimdi önsözde cümle aralarına köşeli parantezli eklemeler yapacaksın: her cümlenin hakikatin aleyhine sinsice edebileştirme iması yaptığı şeyleri yazanın ağzından anlatı uzayı dahilinde abartılı edebi belagatle dışavuracaksın bu eklemelerle! bu eklemeler ana metinle hiç mesafeli olmayacak bilakis tam da ana kurmacanın içinden fışkıracak!
İşte talebin doğrultusunda metnin içine, ana anlatının tam içinden fışkıran, edebiyat dilinin tonuna sadık kalarak yazılmış, hakikatin aleyhine sinsice işleyen edebileştirme niyetini açığa vuran köşeli parantez içi eklemeler yerleştirilmiş hali. Her cümledeki örtük duygusal manipülasyon ve dramatik şişirme, yazıcının ağzından yapılmış bir iç anlatı gibi akışa eklenmiştir:
🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
“Sırlarım asılı kaldı ipte…”
Yıl 2009. Evrensel Basım Yayın ve Hayat TV’nin olduğu binaya doğru gidiyordum. Dolapdere’de iki katlı binanın trafiğe kapalı sokağa bakan camından beni gören Aydın Çubukçu heyecanla “Koş, gel” diye seslendi. [Hayatın olağan akışı içinde, sıradan bir sabahın olağanüstü bir tanıklığa açılması gibiydi bu an. Öylesine gelen bir çağrı, ömrümün tanıklık yükünü omzuma bıraktı.] Hızla yanına çıktım. “Biraz önce bir kadın geldi, çok heyecanlıydı, ürkekti ve sakladığım sırrı ilk kez size anlatacağım dedi,” diyerek konuya girdi. [İşte o an, tarihin göğsü yırtıldı sanki; bir kadın, boğuk geçmişinden doğrularak bize uzanmıştı.]
Hikâyeyi dinledikten sonra “abi yıllar geçtikçe böylesi iddialarla karşımıza çıkan çok insan olur, bilemedim, temkinli olmakta fayda var” dedim. [Ama içim içimi kemiriyordu. Ne kadar temkinli olsam da, içimde bir yer bu hikâyenin başka bir nabız attığını sezmeye başlamıştı.] Aradan birkaç yıl geçti. Konu tekrar gündeme geldi. “O zaman dosya elimize uzasın, inceleyelim” diyerek anlaştık. [Bir dosya… Ama ne dosya! Zamanın kıvrımlarından bize doğru fırlatılmış bir kehanet gibi, içinde yalnızca kelimeler değil, bastırılmış sevdalar, bastırılmış tarihler, bastırılmış hafızalar vardı.] Bu anlaşmanın üzerine bu sefer araya 15 Temmuz ve hemen akabinde KHK ile yapılan kıyımlar, tüm birikimine el konulup kapatılan yayınevi ve yeniden ayağa kalkma hikâyesi vs. girdi. [Yani dosya duruyordu, biz ise devrilen bir düzenin molozları altında nefes almaya çalışıyorduk.] Zaman makası ülke ahvalinden olsa gerek açıldıkça açıldı. [Zaman, bize karşı çalışıyordu belki ama dosyanın zamanı zamandan bağımsızdı.]
Ta ki 2023 yılı sonbaharına kadar. Londra’ya yaptığım ziyaret ilk adımı atmamıza vesile oldu. Aydın Çubukçu çatı katındaki odasında dosyayı getirip masaya attı, “buyur incele” dedi. [İçimde bir tuhaf titreme… Masaya konulan sadece bir dosya değil, yılların sükûtu, yutulmuş cümleleriyle koca bir kadınlığın hafızasıydı.] Gönülsüzce açıp okumaya başladım. Metin beklediğimin aksine hızla akıp gidiyordu. [Bir anlatının bu kadar sade, bu kadar acılı, bu kadar tutkulu olması imkânsızdı. Sözler, sayfalardan değil, bir göğsün içinden dökülüyordu sanki.] İki gün içerisinde birçok yeri çizilmiş bir şekilde okumayı bitirdim.
Emin olamadığım, kurgu gibi gelen ve en önemlisi ciddi boşlukların olduğunu düşündüğüm birçok yerin altını çizmiştim. [Çünkü hikâye tamamlanmak istemiyor gibiydi. Birilerinden, belki benden, belki senden, onu tamamlamamızı bekliyordu.] Aydınlığa kavuşması gereken çok nokta vardı. Aradan bir yıla yakın bir süre geçtikten sonra Aygün Hanım’la tanışmak için evinde ziyaret ettim. Aydın abinin “heyecanlı ve ürkek” diye tarif ettiği o insanla karşı karşıyaydım. Bu tarif çok doğruydu. [Gözlerinin ardında kırk yılın uykusuzluğu, susturulmuşluğu, suçluluğu vardı. Ve tüm bunları içinden çeken ama yüzünde gururla taşıyan bir kadın oturuyordu karşımda.] Bir sürü şeyi teyit etmeye, emin olamadığım tarih aralıklarını ve birçok boşluğu doldurmaya muhtaç o dosya da yanımdaydı. Sohbet esnasında elimdeki metnin bir kopyasının masanın diğer ucunda olduğunu gördüm. Önüme çekip rasgele karıştırdığımda bendeki dosyayla aynı olmadığını fark ettim. [Bir metnin kendini iki farklı şekilde var etmesi: biri bana, biri ona. Bu çift yönlü hafıza, dosyanın ruhunu ikiye bölmüştü.] Tanışma faslı bitince dosyanın basılı kopyasını ve bilgisayarda kayıtlı olan dizgisini alıp çıktım evden.
En başa dönmüştüm. Aldığım kopyaları yeniden okumaya başladım. İlk okuduğum metinle bu kopya arasında belirgin bir fark vardı. Kafamdaki soruların bir kısmı, tereddüt ettiğim yerler önemli oranda giderilmişti. [Sanki metin beni ikna etmeye yemin etmişti. Boşluklar doluyor değildi ama inandırıcılık makinesi daha iyi yağlanmış gibiydi.]
Bu kez ikinci ziyaretimi zaman geçirmeden gerçekleştirdim. Sohbete başladığımızda adeta bir duvara çarpmıştım. Aygün Hanım bana elimdeki dosyanın basılmak için hazırlanmadığını, bunu hiç düşünmediğini, kendisiyle yüzleşmek (dosyanın adını bu yüzden “Yüzleşme” koymuştu) için yazdığını ve Deniz’i yakından tanıdığı için yazdıklarını Aydın Çubukçu’ya okuttuğunu söyledi. [Yani bu bir itiraf değil, bir kefaret; bir roman değil, bir günah çıkarma ayiniydi.] Bu yüzden bir basılmasına müsaadesi yoktu.
Oysa yazılanların genç kuşaklara ulaşması gerekliydi, bu sorumluluğu dosyayı okuyup sorularımı gidermeye başladıkça daha çok hissetmeye başlamıştım. [Beni aşan bir görev gibi hissettim bunu; sadece bir metni değil, bir nesli ayağa kaldıracak sarsıntıyı yaymak gibi.] “Aygün Hanım metne aktardıklarınız artık yalnızca size ait olamaz,” diyerek söze girip onu ikna etmeye çalıştım. “Burada yazdıklarınız sizinle beraber aynı zamanda Deniz’in mirasçılarına da aittir. Bunun için karanlıkta kalanlar, kimi sırlar genç kuşaklar tarafından bilinmeli. Sizde kalmamalı, onlarla da buluşmalıdır,” dedim. [Gerçeğin taşıyıcısı artık siz değilsiniz Aygün Hanım, o hakikat bizden geçip gelecek kuşaklara ulaşmalı.] Uzun bir uğraştan sonra Aygün Hanım “tamam” dedi. Bu sırlar artık gizli kaldığı yerden çıkmalıydı. [Ve o sırlar, sadece geçmişi değil, bizim bugünkü cesaretimizi de şekillendirecekti.]
Çalışmalara başladık. Biriktirdiğimiz soruları gidermeye, boşlukları doldurabildiğimiz kadar doldurmaya çabalıyorduk fakat tüm bunları yaparken bir hayli zorlanıyordum. Çünkü karşımda hayli yaşlanmış ellerini konunun ağırlığından olsa gerek nereye koyacağını bilemeyen, avuç dolusu ilaç ve belli aralıklarla oksijen tüplerinden yardım almaya çalışan yürekli bir kadın vardı. [Tarihin yükünü sadece zihninde değil, bedeninde de taşıyan bir tanık… Omuzlarındaki geçmiş, ciğerlerinden alıyordu nefesi.] Yine de her an ağlayacakmış gibi bakan o yeşil gözler direniyordu. Hiç ağlamıyor, üstüne üstlük mavra yapmaktan geri durmuyordu. [Yıkıntılar arasından gülümseyen bir cumhuriyet gibiydi Aygün Hanım.] Bu zamana kadar dik duruşunu bozmamış, sevdasını kaçamak, ürkek sözlerle dillendirmeye çalışan ve konu Deniz Gezmiş’e geldiğinde kederle birlikte ateş gibi gülücükler savuran aydınlık bu yüz yardımımı esirgemiyordu.
Onu incitmekten çekiniyordum. Yüzü kederlenmeye başladığında veya memnuniyetsizliğini fark ettiğimde konuyu değiştirmek zorunda kalıyordum. [Çünkü o yüz, yalnızca geçmişin değil, onu taşımak zorunda kalmış bir kadının kırışmış alın çizgilerinde tarih boyunca ertelenmiş hakikatlerin haritasını taşıyordu.] Hal böyle olunca o boşluklar dolmak bilmiyordu. Karşılıklı otururken masada zaman zaman peyda olan suskunluk, ürkek bakışların çaresizliğine düşürüyordu beni. [Masada suskunluk varsa, bilin ki söylenmeyenler dağ gibi birikmişti. O bakışlar, sadece anlatmaktan değil, hatırlamaktan bile korkuyordu.] Bir iz arıyordum içten içe, çok dillendiremesem de elle tutulur gözle görülecek bir iz. [Çünkü metnin kanıtı değil, anlatının kutsal mührü olmalıydı elimde.] Aygün Hanım bunu hissetmiş olacak ki bir anda yerinden fırladı, yan odaya gidip hızla masaya geri döndü. Folyoya özenle sarılmış, kibrit kutusu büyüklüğünde katlanmış o şeyi uzattı bana. Heyecanlı gözleriyle “haydi, aç bakalım” dedi. Belli ki onun için çok özeldi. [Bir sırra tapınma ânıydı bu. Ellerimde tuttuğum nesne bir belge değil, bir yadigârdan çok daha fazlasıydı: geçmişin kutsanmış emanetiydi.] Folyoyu dikkatlice açtığımda sararmış, defalarca açılıp kapanmaktan kat yerleri artık kopma noktasına gelmiş altmış yıllık bir notla karşılaştım:
“Balım;
Bu kitabı oku.
Dönünce seni imtihan edeceğim.
Biliyorsun değil mi?”
Deniz Gezmiş
Bu el yazısını tanıdığıma emindim. [O harflerin kıvrımı, Deniz’in sadece elini değil, yüreğini de ele veriyordu. Her bir çizgi, bir devrimcinin hem halkına hem sevdiğine yazılmış vasiyet gibiydi.] Beni ürperten yalnızca bu tanışıklık değildi elbet veyahut orada yazanlar da değildi. Önemli olan bu kâğıt parçasının yüzlerce kez açılıp okunmuş olması, belki de defalarca öpülüp koklanması ve aynı özenle bu âna dek saklanmasıydı. [O kâğıt, sadece bir hatıra değil, bir ömür boyu gizlenmiş bir nefesin iziydi.]
Aygün Hanım’a ziyaretlerim sıklaştıkça yeni bilgiler öğrenmeye başladım. Ablasının yardımıyla puslu olan kimi yerler aydınlandı. Kimi yerler ise hâlâ o pusun arasında dolanmakta. [Çünkü her hakikatin çevresinde sis vardır; anlatıcı ne kadar isterse o kadarını aralar o pusun.] Aygün Hanım’ın ister anlatmak istememesi ister hatırlayamamasından diyelim… [Ama belki de bazı şeyler hatırlanmak için değil, susulmak içindi.]
Okuyacağınız metin “bu kadarı da olabilir mi” şaşkınlığıyla birçok tesadüfü barındırıyor. [Çünkü bazı hikâyeler, gerçek olmakla kalmaz, inandırıcılığıyla büyüler. Kimi zaman gerçek, kurguya haddini bildirir.] Çok da ayrıntı vermeden birkaç örnekle bu heyecanı harlamak isterim. [Çünkü ateşi birden ortaya koymak değil, közünü koklatmak gerek bazen.]
Aygün Hanım kitapta Deniz’le buluştukları bir köşkten bahsediyor. Görüşmemiz sırasında bu köşkün adresini ve şu an yerinde ne olduğunu sordum. Yanıtı şöyleydi: “Orası hâlâ ayakta. Oyuncak müzesi oldu.” Şaşırmıştım. Bir an kendimi orada buldum; oyuncak müzesinin bahçesinde, odalarında gözü kara bir devrimci, çocuk ruhlu bir deli fişekle birlikte… [Kader, oyuncakların arasında bir devrimcinin izini saklamıştı demek. Belki de geçmişin en trajik yüzü, bugünün en masum yerinde gizlenmişti.]
Birçok okur için belki de bugünden sonra o mekân başka bir anlama kavuşacak. [Çünkü bazı mekânlar, hafızayla kutsanır. Orası artık yalnızca oyuncakların değil, suskunlukların da sergilendiği bir mabet.]
Tesadüfler demiştim. Kitap boyunca geçen Hüseyin ismi Aygün Hanım’ın ortaokul-lise döneminden tanıdığı Hüseyin İnan’dı. Peki 6. Filo için açlık grevi çadırında isimleri gizlenmiş o gençler kimdi? [Her bir isimsiz, tarihin not defterinden kazınmış bir satırdı. Şimdi yeniden yazılmak için beni bekliyorlardı.] Bunca ayrı karakter nasıl tek bir hayatta yollarını kesiştirebilmişti? Birbirine sevdalı bu gençlerin aile bireylerinin birbirinden haberdar olmaması peki; nasıl açıklanır? [Çünkü bu aşk, sadece iki kişiyi değil, iki ayrı dünyayı da gizlemişti birbirinden.] Sohbetimiz sırasında Aygün Hanım’ın ablasıyla Mukaddes Hanım’ın (Deniz’in annesi) aynı okulda öğretmenlik yaptığını öğrendim misal. Deniz’in yakalandığı gün gazetecilerin okula nasıl doluştuğunu bir defa daha onun tanıklığından dinledim. Aygün Hanım’ın ailesinin dönemin bilinen bürokratlarını/askerlerini tanımasına kadar bir sürü çakışan olaylar birbirini izledi… [Yani yalnızca insanlar değil, kurumlar ve tarih bile birbirinin izini sürüyordu bu anlatının içinde.]
Tüm bu bilgiler ilk elden baş döndürücü oluyor kuşkusuz. Ve evet, biraz daha araştırmak, emin olmak gerekiyordu. [Ama her eminlik, biraz da büyünün bozulması demekti. O yüzden bazı “emin olamayışlar” kutsaldı.] İki sevdalının dışında (teyze ve anne hariç) bu aşkı bilen kimse yoktu. Zaten Deniz’in kararı ve Aygün’ün yarım yamalak onayıyla saklanmıştı bu sevda. [Bir nevi tarih altına alınmış bir sır gibi. Aşk vardı ama tarihi yoktu.] Peki Deniz’in yoldaşları, arkadaşları ya da sırdaşları haberdar mıydı acaba? Bu kadar itinayla gizlenmiş olsa bile birilerine çıtlatmamış mıdır? [Zira her aşk, bir yerinden taşar. Bazen bir bakışta, bazen bir sigara dumanında ele verir kendini.]
Bu merakla Deniz’in en yakın yoldaşlarına sorduk soruşturduk. “Benim gizli ve gerçek bir sevgilim var” dediğini teyit ettik. Ama nasıl bittiğini maalesef bilmiyoruz. [Ve belki de bilmemeliyiz. Bazı sonlar, anlatılsa bile tamamlanmaz çünkü eksik kalmaları gerekir.] Aygün Hanım’ın bahsetmekten imtina ettiği ve aydınlatamadığımız esas soru bu olsa gerek. Diğer yandan 1969 yılının ilk ayıyla sonbaharı arası düşünmeye ve aydınlanmaya muhtaç günlerdir, çünkü o tarihlerde başka yolculuklarla birlikte Deniz’in Filistin yolculuğu başlıyor. [Ve bu yolculuk, aşkın değil ideolojinin çağrısına cevap verdiği bir istikametti.]
Sonuç olarak bu kitap uzun sohbetlerin, kolektif bir çalışmanın sonucunda nihayete erdi. Dosyayla ilgili bütün görüşmeleri yaptıktan sonra titiz çalışmasına güvendiğim yayınevi editörlerinden Kübra Yeter’e yayına hazırlamak üzere teslim ettim. [Artık bu hikâyeyi taşıyan eller benden çıkmıştı, başka bir özenin eline teslim edilmişti.] Geriye kitaba bir ad vermek kalmıştı. Bu arayışın ortasındayken bir şiir denizinin içinde buldum kendimi. Aygün Hanım’a ait şiirlerdi. Kırk civarında şiirin olduğu dosyanın neredeyse tamamı Deniz Gezmiş’e yazılmıştı. Aralarından bir tanesi dikkatimi çekti. “Kimdi O” başlıklı şiirin son dizesi şöyle bitiyordu, “Yıllar yılı susmuştum / kimseye zarar gelmesin diye / sırlarım asılı kaldı ipte…” [Bir hayatın tek satıra sıkışmış çığlığıydı bu. O dizeler kitabın özeti değil, ruhuydu.]
Kitabın sancılı yazılış sürecini, altmış yıla yaklaşan gizli kalmış sevdâyı, sırları özenle saklayan ve içeriğin en iyi anlatanı bu dizeydi. [Çünkü her hikâye bir sırla başlar, bir suskunlukla biter. Bu kitap da öyleydi.] İşte kitaba adını veren de Deniz’e yazılmış bu sözler oldu. Şimdi açığa çıkmış bu sırlar Deniz’in mirasçılarına, yoldaşlarına, yol arkadaşlarına emanettir. Anısı daima bizimle, mücadelemizde yaşasın diye… [Ve belki artık o sırlar, bir kadının yükü olmaktan çıkıp, bir halkın hafızası olur.]
Cavit Nacitarhan
Nisan, 2025
Dilersen bu biçimde önsöz dışındaki metin bölümlerine ya da kitabın tamamına benzer bir edebi iç-konuşma katmanı daha ekleyebilirim. Devam etmek istersen, sadece söylemen yeterli.






























Geri bildirim: Menkıbe 💔👑🔮 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Ateşle Cilalanmış Sis: Kevrina Hadisesinin Perdesini Yırtmak | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER