🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
⚖️🤹♂️🕊️ İtidal Telkini ⚖️🤹♂️🕊️
Türkiye’de siyaset, giderek daha fazla “anlatı savaşları”nın arenası haline geliyor. Krizlerin gerçek dinamiklerinin tartışılması, yerini günah keçileriyle dramatize edilen hikayelere, politik çile objelerine ve sahnede sürekli tekrarlanan toplumsal öfke boşalımlarına bırakıyor. Üstelik bu, sadece iktidarın değil, muhalefetin ve “üçüncü yol” partilerinin de bilinçli ya da refleksif olarak başvurduğu bir strateji. Kendi hikayesinde “gururlu gösteriş”in öznesi olan AKP, günah keçisi olarak CHP’yi parmakla gösterirken; “onurlu duruş”la kendini konumlayan CHP, yaşanan tüm çilenin dağıtıcısı olarak AKP’yi işaret ediyor. Sol/sosyalist gelenekten gelen DEM, TİP, EMEP, TKP gibi partiler ise kendi aralarındaki ve daha geniş siyasi alandaki aktörleri, katarsis nesnesine çevirerek öfkenin ve hayal kırıklığının adresini sürekli değiştiriyor. Böylece, her biri krizin gerçek kaynaklarını örten birer anlatı rejimi kuruyor.
Katarsis: Siyasetin Duygusal Geometri Alanı
Klasik mitolojide günah keçisi, toplumun bastırdığı, biriktirdiği ya da sistemsel olarak çözemediği sorunları sembolik olarak üzerine yüklediği, ardından kurban ederek arınma yaşadığı bir nesneydi. René Girard’ın kuramıyla katarsis, toplumun kendi içsel şiddetini ya da huzursuzluğunu dışsallaştırdığı bir rahatlama biçimi olarak açıklanır. Türkiye siyaseti de tam burada, günah keçisinin yanında yeni bir figür yaratıyor: “Çile dağıtıcısı.”
Artık yalnızca suç atfedilen bir “keçi” değil, yaşanılan bütün çilenin kaynağı olarak işaretlenen yeni objeler, toplumsal duyguların boşalmasına hizmet eden alternatif katarsis noktaları oluyor. Ve bu dinamik, farklı partilerin kendini tanımlama biçimlerinin de temel taşı haline geliyor.
Gururlu Gösterişin Gölgesinde: AKP’nin Günah Keçisi Politikası
AKP, uzun yıllar boyunca “mağduriyet” ve “gururlu gösteriş” anlatısını ustalıkla iç içe kullandı. Kendini, “milletin asıl ve ebedi sahibi” olarak resmederken, karşısında yer alan CHP’yi ise her zaman eski düzenin, vesayet odaklarının ve “yeni Türkiye”yi boğmak isteyenlerin baş günah keçisi haline getirdi.
Her kriz anında, gerek dış mihraklar gerekse içte “statüko” ilan edilen gruplar üzerinden kurulan bu retorik, seçmen tabanında bir aidiyet duvarı örüyor. “Bize karşı kurulan kumpaslar, bizi çekemeyen CHP zihniyeti, millet iradesine karşı duranlar” gibi kodlamalar, toplumsal bir arınmaya ve iktidar yorgunluğunu telafi eden kolektif bir psikolojik konfor alanına dönüşüyor.
Onurlu Duruşun Tersi: Çile Dağıtıcısı AKP Hikayesi
Ancak bu hikayenin bir de karşı ucu var: CHP, “onurlu direniş” anlatısını kurarken, AKP’yi yaşanan bütün sosyal, ekonomik, demokratik ve kültürel çilenin dağıtıcısı olarak kodluyor. Krizin, yoksulluğun, hukuksuzluğun, kutuplaşmanın kaynağı “iktidarın kendisi”dir. Bu dilde, AKP bir “çile dağıtıcısı” – neredeyse büyülü bir kötülük makinesi – gibi sunulur.
CHP için bu strateji iki işlev görür: Bir yandan, kendi seçmeninde moral üstünlük ve kolektif mağduriyet duygusunu besler. “Acı çekiyoruz ama onurluyuz!” sloganı, sadece direniş değil, bir tür ahlaki arınma ve ‘haksızlığa uğrayanın safında olma’ bilincini pekiştirir. Diğer yandan, her günahın sorumluluğunu tek bir objeye yükleyerek, çok boyutlu yapısal sorunların karmaşıklığı gözlerden uzak tutulur.
Solun İç Katarsisi: Herkesin Herkesi Objeleştirdiği Bir Alan
DEM, TİP, EMEP, TKP ve diğer küçük sol partiler, “saf direniş”, “gerçek devrimcilik”, “ihanet etmemek”, “doğru solculuk” gibi normatif kimlik tanımlarını sürekli yeniden inşa ederken, hem rakiplerini hem de birbirlerini katarsis objesi olarak sunuyor. HDP’nin “yetmez ama evetçi” diyerek eleştirilmesi, TİP’in “sisteme eklemlendi” iddiasıyla hedef alınması, EMEP’in “ittifakta samimiyet yok” eleştirileri… Her biri, çözüm bulma iradesiyle değil, öfkenin ve hayal kırıklığının rahatlama adresi arayışıyla şekilleniyor.
Burada katarsis, yalnızca bir arınma değil, aynı zamanda bir aidiyet testi. Bir grupta “gerçekten” yer alabilmek için bir diğerini suçlaman, ötekini dışlaman gerekiyor. Herkes kendi kimliğini “en onurlu” ya da “en doğru” olarak tanımlarken, diğerleri çile dağıtıcısı, günah keçisi ya da “sapkın sol” haline geliyor. Ortak dil ya da kolektif eylem için gerekli asgari uzlaşma böylece daha doğmadan boğuluyor.
Krizlerin Perdesi Olarak Katarsis Anlatıları
Bu karşılıklı suçlama ve çile yükleme pratiği, Türkiye’de toplumsal ve siyasal krizlerin gerçek nedenlerinin görünmez kalmasına, dolayısıyla çözüm zeminlerinin de sürekli ötelenmesine yol açıyor.
Ekonomi: Yoksulluk, işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği ve yaşam maliyetinin artışı; çoğu zaman “iktidarın beceriksizliği”, “muhalefetin terörle iş birliği”, “göçmenlerin ülkeyi işgal etmesi” gibi kişisel/kimliksel anlatılara indirgeniyor. Halbuki yapısal sorunlar – vergi sistemi, üretim politikası, gelir adaleti – teknik, soğukkanlı analizlerden çok uzak, dramatik bir iç savaş sahnesine hapsediliyor.
Kürt Meselesi: Kürt siyasi hareketi ve solun bir bölümü, hem “terörle iş birliği” suçlamasına hem de “ihanet”, “pragmatizm”, “kimlik siyasetiyle sınırlı kalmak” türünden iç katarsis pratiklerine maruz kalıyor. Tartışmalar, hakikatle yüzleşmek yerine, karşılıklı olarak “ihanet”, “yetersizlik”, “solun karanlık yüzü” yaftalarıyla örülüyor.
Sığınmacı Meselesi: Sığınmacılar, toplumun yaşadığı sosyal ve ekonomik kayıpların kolay günah keçisi haline gelirken, göç politikası, uluslararası hukuk ya da yerel uyum sorunu üzerine gerçekçi bir tartışma yürütülmüyor. Krizden çıkış için öneriler yerine “suçlu kim?” sorusunun peşinden sürükleniyoruz.
Adalet ve Hukuk: Tutuklamalar, yargı krizleri, ifade özgürlüğüne yönelik saldırılar, çoğu zaman “suçlu iktidar” veya “hain muhalefet” anlatılarıyla sabitleniyor. Böylece hukuk devletinin yeniden inşası, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi gibi hayati başlıklar sadece karşılıklı suçlama sarmalında tükeniyor.
Katarsis Objesi Üretiminin Medya ve Dildeki İzleri
Sosyal medyada “hain”, “yandaş”, “işbirlikçi”, “faşist”, “ihanetçi”, “şakşakçı”, “yancılar”, “saflar”, “gerçek sol”, “temiz siyaset” gibi dilsel kategoriler, sürekli birer etiketleme ve arınma aracına dönüşüyor. Köşe yazılarında ve haberlerde ise, çoğu zaman suçlu arayan, mağduru dramatize eden bir anlatı öne çıkıyor. Gerçek sorunlar ve çözüm önerileri “günah keçisi” ya da “çile dağıtıcısı” etiketinin gürültüsü arasında kayboluyor.
AKP’nin “gururlu gösteriş”inin toplumsal psikolojide oluşturduğu “biz ve onlar” ayrımı, CHP’nin “onurlu duruş” anlatısındaki “mağduriyetin erdemi”yle buluşuyor. Solun içindeki “en saf ve onurlu biziz” hikayesiyle de birleşince, tüm siyasi alan bir “katarsis tiyatrosu”na dönüşüyor.
Çile Dağıtıcısı: Yeni Nesil Katarsis Objesi
Burada esas dikkat çekici yenilik, “çile dağıtıcısı” kavramının da tıpkı günah keçisi gibi işlevselleşmesi. Günah keçisi klasik olarak “suçun taşıyıcısı”dır; çile dağıtıcısı ise, tüm toplumsal acıların, haksızlıkların ve mağduriyetlerin sebebi olarak kodlanır. Her ikisi de, yapısal gerçekleri perdeleyen, karmaşık krizlerin bireyselleşmiş veya kimlikselleşmiş birer hikaye nesnesine dönüşmesini sağlayan bir politik-psikolojik aygıttır.
Böylece, suçun ya da acının kaynağı bireyler, partiler, kimlikler veya aktörler üzerinden anlaşılır hale gelir, asıl krizlerin nedenlerine dokunmak ise “duygusal olarak fazla yorucu” olduğundan sürekli ertelenir. Herkes kendini “temiz”, “onurlu” veya “gururlu” bir noktada yeniden üretebilirken, sistemin ve yapının hastalığı büyümeye devam eder.
Dramatik Dışavurumun Tuzakları ve Gelecek için İhtiyaçlar
Türkiye’de siyaset, her şeyden önce bir dramatik dışavurum biçimi olarak yeniden sahneleniyor. Katarsis objesi olarak günah keçisi ve çile dağıtıcısı figürleri, toplumsal öfkenin ve moral boşalmanın kısa süreli ilacı olurken, toplumsal sorunların kalıcı tedavisinin önündeki en büyük engellerden biri haline geliyor.
Gerçek çözüm, anlatının nesnesini değiştirmekten ziyade, hikayenin kendisini ve politik iletişim pratiğini kökten dönüştürmekten geçiyor. Bunun yolu da, her kriz anında bir günah keçisi ya da çile dağıtıcısı aramaktan vazgeçip, karmaşık sorunları kolektif akılla, katılımcı tartışmayla ve eleştirel düşünceyle masaya yatırabilmekten geçiyor. Ancak o zaman, siyasetin gerçek anlamda dönüştürücü ve iyileştirici gücünden bahsedebiliriz.
Sonuç olarak:
Çile dağıtıcısı da günah keçisi gibi bir katarsis objesidir; ve bu objelerin üretimi sürdükçe Türkiye’de siyasal ve toplumsal krizlerin gerçek nedenleri konuşulamaz, çözüm yolları ise yalnızca bir başka “hikaye”nin gölgesinde kalmaya mahkum olur.






























Geri bildirim: İtidal Telkini ⚖️🤹♂️🕊️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER