Arzunun Salamurası: Lacan’ın Kilerinde Sirke ve Turşu

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻

(robot şarkı)

Jacques Lacan (1901–1981), 20. yüzyıl Fransız psikanalizinin dil merkezli yorumuyla bilinir: bilinçdışı, dil gibi yapılanır; tedavi, sözle ve öznenin söyleyişindeki sürçmeler, boşluklar, yinelemeler üzerinden ilerler. Arzu, jouissance ve Öteki gibi kavramları, seansın ekonomisini ve analistin konumunu yeniden düşünmeye açar. Biyografik bir not olarak, Lacan’ın ailesi Orléans çevresindeki bir sirke işletmesiyle ticari bağları olan, Katolik terbiyeye yakın bir burjuva çevresindendir; metindeki sirke ve turşu imgelerini bu tarihsel ayrıntının ışığında, ama kuramsal bir sahneye taşıyarak kullanacağız. Aşağıdaki deyimler ve atasözleri, gündelik anlamlarıyla değil, Lacan’a göre ‘tersine çevrilmiş’ okumalara kapı aralayan araçlar olarak sahneye çıkacak; yani burada amaç sözlüğe sadakat değil, arzunun ve söylemin nasıl “ekşiyip” dönüştüğünü göstermektir. Metin, teknik kavramları asgari düzeyde tutarak okuru kavramsal bir kilerde gezdirecek: kavanozlar dolusu ses, koku ve kelime, bekledikçe tadını bulacak.


Lacan’ın ailesi sirke işindendi derken, bunu kuru bir biyografi ayrıntısı gibi değil, onu anlamak için leziz bir başlangıç gibi okumayı öneriyorum. Sirke nasıl şaraptan dönüşerek keskinliğini buluyorsa, Lacan da dilin içindeki ham duyguları fermente eder: kelimeler, tuzlu sudaki salatalıklar gibi bekleyince başka bir tada kavuşur. Bu yüzden Lacan’a göre bedava sirke baldan tatlıdır; ucuz tesellilerden değil, serbest çağrışımın “bedava” ekşiliğinden gelen o hafif yakıcı tat, öznenin gerçekten işine yarar. Ama ölçüyü kaçırırsan keskin sirke küpüne zarar; yani fazla “doğrudan” yorum, egonun dayandığı kabı çatlatabilir. Analistin suratı sirke satmak gibi görünmesi ise soğukluk değil, aktarımı korumak için yüzünü duygusal alışverişe rehin vermemesidir. Bir de şu var: şaraptan bozma sirke keskin olur; sarhoş edici fantaziden simgesel çözümlemeye geçen jouissance daha keskin yakar, çünkü artık tatlı hayal değil, dilin tuzu var içinde.

Günlük hayatın küçük hesabını tutan özneye Lacan şöyle takılırdı: sirkesini, sarımsağını sayan paçayı yiyemez; her riski sayıp döken özne arzunun sahnesine giremez, çünkü arzu “fazla”yla çalışır. O yüzden danışanın bir gün söylediği ile ertesi gün yaptığı arasında “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!” demek değil mesele; çelişkiyi ahlâken yargılamak değil, yapısal yarığı görmek gerekir. Zaten analiz, özneyi in a pickle bırakır: Öteki’nin salamurası olan dilin içinde beklemek, tuzun, sirkeli suyun ve zamansallığın işi görmesine izin vermektir.

Seans odasını bir kiler gibi düşünmek fena olmaz. Analizde turşu kurmak, yani yaşantı kırıntılarını, rüyaları, sürçmeleri kavanoza yerleştirip tuzlayıp bekletmektir; zamanla köpürür, gaz yapar, kapağı “tısss” diye atar. Arada özne turşu gibi olmak dercesine yorgun düşer; seans sonrası beden turşuya dönmek gibidir, çünkü zevk ekonomisi yer değiştirir. Bazen semptomun turşusu çıkmak gerekir; defalarca dönüp dolaşınca artık “ezilmiş–parçalanmış” kalıplar, hıncın lifleri, dilin lifleri ayrışır. Tam tersi de olur: özne semptomunun turşusunu kurmak ister; elden çıkarması gereken şeyi bir türlü bırakamaz, vitrine kaldırır. Bu arada “turşu olmak” iki anlamıyla da iş görür Lacan’a göre: hem bozulma–ekşime olarak, yani İmgesel bütünlüğün yıkımı; hem de bitkinleşme olarak, çünkü simgesel çalışma kas yakar.

Yüzler ve mideler de bu mutfakta konuşur. Birinin yüzünü buruşturmak ya da suratını ekşitmek yalnızca memnuniyetsizlik değil, arzunun boş yerini mimikle çerçevelemektir; analistin yüzü de tam bu yüzden ölçülüdür. Midesi ekşimek anksiyetenin bedensel pıtırdamasıdır; acı değil, yönsüz bir uyarılma. Ekşi yüzlünün balı acı olur ifadesi, Lacan’a göre, superegoik iyiliğin niçin batar olduğunu anlatır: “iyi ol” buyruğu, şeker diye sürülen ama içten içe yakan bir sirkeleme. Yine danışan “ekşi yemedim ki karnım ağrısın” derken masumiyet ilan eder; Lacancı kulak buna masumiyet değil, “Ben o arzuyu tanımıyorum” demesini duyar. Öte yandan kimse yoğurdum ekşi demez; ve gerçekten yoğurdum ekşidir diyen olmaz: ben–anlatısı, kendini cilalamakla yükümlüdür, ta ki bir baş soğan bir kazanı kokutur misali tek bir imleyen bütün hikâyeyi kokutana dek. O tek kelime, o çocukluk lakabı, o yanlış duyulmuş söz koca zinciri ekşitebilir.

Kokular, travmanın yaklaşmasını haber verir. Seans ilerledikçe barut kokusu gelmek, travmatik çekirdeğe yaklaştığını sezmek demektir; analist iyi haberin kokusunu almak gibi, semptomun kokusunu da alır. Bir süre sonra gizlinin kokusu çıkmak kaçınılmazdır; bastırılan, salamurada bekleyen şey yüzeye vurur. “Sarımsağı gelin etmişler de kırk gün kokusu çıkmamış” sözü, Lacan’a göre, bastırılanın dönüşünde gecikme etkisini tarif eder: koku bir anda değil, eşiği aşınca yayılır. Bu yolculukta analist bazen danışanın ağzının kokusunu çekmek zorundadır; katlanmak değil, söylemin bütün kaprislerini duymaya kulağı–burnu açmaktır. Ve evet, bazen özne Öteki’nin talebine (birinin) başına ekşimek misali yapışır; o ekşilik ayrılmadıkça arzu ile talep birbirine karışır.

Son bir kez mutfak tezgâhına dönelim. Şaraptan bozma sirke keskin olur çünkü dönüşüm, kaybın damıtılmasıdır; keskin sirke küpüne zarar ama aynı zamanda kabı görünür kılar, çatlağın sesini duyurur. Sirkesini, sarımsağını sayan paçayı yiyemez; analiz, hesap kitapla değil, arzunun “fazlasına” kulak vererek yürür. Yüzler ekşir, mideler ekşir, hikâyelerin kokusu çıkar; ama işte tam da bu yüzden, Lacan’a göre bedava sirke baldan tatlıdır: parıltılı şekerlemeler değil, dilin tuzu, acısı, ekşisi insana hakiki bir tat bırakır.

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat

3 responses to “Arzunun Salamurası: Lacan’ın Kilerinde Sirke ve Turşu”

  1. Geri bildirim: Non-Ofens Gestalt 🧸🧴🔎 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Turşu kur — ChatGPT, Suno | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER