Medeniyet Tedavisinde Dört Vakanın Gidişatı: Rusya, Türkiye, İran, Çin
20. yüzyılın hemen başında dört devasa imparatorluk vardı. Romanov Rusya’sı, Osmanlı, Kaçar İran’ı ve Qing Çin’i. Ve hepsi için konulan ortak bir teşhis vardı. Hasta. Peki bu hasta imparatorluklar kendilerini modern ve zinde devletlere dönüştürme iddiasıyla nasıl bir medeniyet tedavisine tabi tutuldular? İşte bu analizde bu dört vakanın seyrini adım adım takip edeceğiz. Peki ama bir imparatorluğu hasta yapan şey tam olarak nedir? Siyasal bir donukluk mu? Üst üste gelen askeri yenilgiler mi yoksa ekonomik bir çöküş mü? Daha da önemlisi bu hastalıklara çare olarak sunulan o iddialı tedaviler gerçekten bir şifa getirdi mi? İşte bu sorular bütün bu incelemenin tam merkezinde yer alıyor.
O zaman gelin önce teşhisle başlayalım. Karşımızda 20. yüzyılın başında artık ayakta durmakta zorlanan, kronik rahatsızlıkları olan dört hasta var. Rusya, Osmanlı, İran ve Çin. Ve ilginç bir şekilde hepsi de çok benzer semptomlar gösteriyordu. Bakın bu tablo dört vakamızın adeta bir röntgenini çekiyor. İmparatorlukların teşhisi ortak. Çöküş. Yerlerine gelen yeni rejimler farklı ideolojik reçeteler sunuyor. Ama burada asıl odaklanmamız gereken yer o son sütun. Topallayan bacak. Her yeni devlet bu tedavi sürecinden bir türlü tam iyileşmeyen kronik bir sorun miras alıyor. Rusya için bu Ukrayna, Türkiye için Kürdistan, İran için Azerbaycan ve Çin için Tibet. İşte bu metafor anlatımımızın kilit noktası olacak.
Peki bu devasa imparatorlukları yatağa düşüren ortak dertler neydi? Bir kere siyasi olarak inanılmaz katılaşmış otokratik yapılardı. Askeri cephede Rus–Japon Savaşı’ndan Balkan Savaşları’na kadar uzanan bir dizi ağır yenilgi ile sarsılıyorlardı. Ekonomik olaraksa mesela Osmanlı’daki Düyun-u Umumiye ya da Çin’deki eşitsiz antlaşmalar gibi dış borçlar ve yabancılara tanınan imtiyazların altında kelimenin tam anlamıyla eziliyorlardı. Ve belki de en önemlisi içlerindeki çok uluslu yapıyı artık bir arada tutamıyorlardı. İşte bütün bu zehirli kokteyl radikal bir tedavi için de ortamı hazırlamış oldu.
Teşhisi koyduk. Şimdi gelelim reçeteye. Yeni rejimlerin sunduğu çözüm adeta bir medeniyet hapı gibiydi. Bu hap o eski ve hasta bedeni çok hızlı bir şekilde iyileştirecek ve onu zinde, modern bir ulus devlete dönüştürecekti. En azından vaat buydu. Tabii her rejimin yazdığı reçete farklıydı. Bolşevikler sosyalist devrim hapını, Türkiye Cumhuriyeti laik ulus devlet hapını, İran’daki Pehlevi hanedanı milliyetçi bir monarşiyi, Çin Komünist Partisi ise iki aşamalı bir modernleşmeyi sundu. İdeolojiler ne kadar farklı olursa olsun vaat hep aynıydı. Geri kalmışlığa son vermek ve çağdaş, güçlü, bağımsız bir yapı kurmak.
İşte bu noktada tedavideki iki farklı yaklaşımı çok net görüyoruz. Bir yanda Bolşevikler var. Onlar imparatorluğun bir halklar hapishanesi olduğunu söyleyip teoride eşit cumhuriyetlerden oluşan bir federasyon kurma yoluna gittiler. Diğer yandaysa Kemalist reçete var. O da tam tersine çok uluslu mirası reddederek homojen ve üniter bir Türk milleti tanımı üzerine yepyeni bir ulus devlet inşa etmeyi amaçladı. Yani aynı soruna, yani o çok uluslu yapıya taban tabana zıt iki çözüm önerisi. Ama bilirsiniz, her güçlü ilacın kaçınılmaz yan etkileri olur ve bu medeniyet tedavisi de arkasında uzun süreli, kronik ve oldukça sancılı yan etkiler bıraktı. Öyle ki akla şu soru geliyor. Acaba tedavi hastalığın kendisinden daha sorunlu bir hale mi geldi?
Kaynak metindeki işte bu cümle aslında her şeyi özetliyor. Kurulan o yeni ulusal beden hiçbir zaman tam anlamıyla sağlığına kavuşamadı. Çünkü her birinin sürekli sızlayan, bir türlü iyileşmeyen ve bütün bedenin dengesini bozan bir topallayan bacağı vardı. Ve bu tablo da o metaforu ete kemiğe büründürüyor. Bakın, yeni Rusya’nın topallayan bacağı bir zamanlar küçümsenen küçük Rusya’sı, yani Ukrayna oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin en kronik sancısı Kürdistan coğrafyasından kaynaklandı. İran’ın hassas sinir ucu Azerbaycan bölgesiydi. Çin’in ise bir türlü tam olarak entegre edemediği Tibet’ti. Bu bölgeler o iddialı ulusal zindelik anlatısının sürekli teklediği, aksadığı yerler oldu.
İşte bu durum analizimizde psikosomatik nüksler olarak tanımlanıyor. Bunu şöyle düşünebiliriz. Tıpkı zihinsel bir travmanın bedende fiziksel bir ağrı olarak kendini göstermesi gibi, bu devletlerin çözülmemiş tarihsel sorunları, ulusal kimlik krizleri de o topallayan bacak dediğimiz çevre bölgelerde siyasi ve askeri çatışmalar olarak tekrar tekrar nüksetti. Bir diğer önemli yan etki de sosyosomatik müşkülat olarak karşımıza çıkıyor. Bu ne demek? Bu da bedenin, yani ulus devletin sosyoekonomik yapısından kaynaklanan sorunlar anlamına geliyor. Almanya’daki Türk işçiler, Los Angeles’taki İran diasporası, Afrika’daki Çinli işçiler. Tüm bu uluslararası insan ve emek hareketleri o ulus devlet bedeninde yepyeni gerilimler, yepyeni semptomlar yaratmaya başladı.
Artık yavaş yavaş sona, yani bilançoya geliyoruz. Peki 100 yıllık bu tedavinin sonunda elimizde ne var? Hastalık gerçekten bitti mi yoksa tedavi süreci hiç bitmeyecek kronik bir vakaya mı dönüştü? Zamanla perdeleme düzeni diyebileceğimiz çok ilginç bir mekanizma ortaya çıktı. Devletler Kürt meselesi ya da Ukrayna sorunu gibi kendi içlerindeki en büyük problemleri sürekli dış güçlerin bir oyunu olarak sunarak perdelemeye başladılar. Aynı şekilde dışarıdaki bir çatışmayı da içerideki birliği sağlamak, muhalefeti susturmak için bir bahane olarak kullandılar. Ve göçmenler, diasporalar da bu oyunun tam ortasında kaldı.
İşte bu slayt tüm bu analizin yol haritasını özetliyor. Aslında her şey imparatorlukların eski toksinleriyle başlıyor. Sonra medeniyet hapı geliyor. Bu hapın yan etkileri önce psikosomatik nüksler, sonra da sosyosomatik müşkülat olarak beliriyor. 5. aşama zindeliğin yalanıyla yüzleşme. 6. adımda bütün bu katmanlar birleşiyor ve son olarak tüm bunların bir sonucu olarak nihai perdeleme düzenine varılıyor. Bu yedi adım birbirinden çok farklı görünen bu dört vakanın aslında ne kadar benzer bir yoldan geçtiğini gösteriyor.
Bu basit grafik tedavinin sonucunu aslında çok çarpıcı bir şekilde özetliyor. İyileşme çubuğuna bakın. Oldukça düşük. Ama semptom değişimi çubuğu tavan yapmış durumda. Yani ne anlıyoruz buradan? Bu medeniyet tedavisi hastalığı kökünden çözmedi. Sadece eski imparatorlukların toksinlerini modern ulus devletlerin yepyeni toksinlerine dönüştürdü. Hastalık devam ediyor. Sadece semptomlar şekil değiştirdi. Ve böylece en baştaki o temel sorumuza geri dönmüş oluyoruz. Bu 100 yıllık modernleşme projeleri tarihsel hastalıkları gerçekten iyileştirdi mi yoksa sadece ağrının yerini değiştirip onu belki de daha kronik, daha içten içe işleyen bir hale mi getirdi? İşte bu soru bugün Ukrayna’dan Kürdistan’a, Tibet’ten İran diasporasına kadar hala yankılanmaya devam ediyorlar.






























Geri bildirim: Nümerik Söylemler 🤖✍️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER