Truva: Efsanenin Zaferi

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Tarihin Tezgâhı 3: Truva: Yunanistan’ın Kitabı — Herbert J. Muller

Truva bu isim size ne ifade ediyor? Muhtemelen devasa surlar, Aşil gibi kahramanlar, tahta bir at. Peki ya size asıl Truva’nın, yani gerçeğin bu efsane ile pek de alakası olmadığını söylesem, bu bölümde toprağın altından çıkan o mütevazi kalenin değil, Homeros’un zihninde doğan o efsanevi şehrin tarihi nasıl şekillendirdiğini, gerçeğin üzerinde nasıl ezici bir zafer kazandığını hep birlikte göreceğiz. Hadi şöyle bir 19. yüzyıla gidelim. O dönemin ciddi akademisyenleri için, George Grote gibi tarihçileri için durum çok netti. Truva savaşı mı? O sadece bir masaldı. Gerçek, kanıtlara dayalı tarihle hiçbir ilgisi yoktu. Hatta onlara göre bu tür efsaneleri ciddiye almak felsefenin ruhuna aykırıydı. Bu alıntı aslında o dönemin bilimsel kibrini mükemmel bir şekilde özetliyor. Truva bir şairin hayal gücünden ibaretti. Peki gerçekten sadece bu kadar mıydı? İşte bu yolculukta izleyeceğimiz rota bu. Önce kayıp şehrin izini süren o tutkulu arayışa bakacağız. Sonra arkeolojinin bize sunduğu biraz da hayal kırıklığı yaratan gerçeklerle yüzleşeceğiz. Ardından Truva’nın asıl öneminin yattığı o büyük paradoksu çözeceğiz ve Homeros’un tek bir destanla bütün bir medeniyeti nasıl eğittiğini, tanrıları bile nasıl yeniden yarattığını ve nihayetinde bir hikayenin somut gerçekliği nasıl aşıp tarihi şekillendirdiğini göreceğiz.

Ve işte tam bu noktada tüm akademik dünyaya meydan okuyan, Homeros’un anlattığı her kelimenin gerçek olduğuna neredeyse dini bir inançla bağlanan romantik bir kahraman çıkıyor sahneye: Heinrich Schliemann. Onun hikayesi tek bir adamın bir hayali olan takıntısının nelere yol açabileceğinin kanıtı adeta. Schliemann’ın hayatı gerçekten de bir destan gibi. Düşünsenize, 8 yaşında bir çocukken babasının okuduğu İlyada’dan etkilenip ben bu şehri bulacağım diye yemin ediyor, hayatının geri kalanını bu yemine adıyor. Ticarette inanılmaz bir servet yapıyor sırf bu kazıları finanse edebilmek için ve 1870’lerde herkesin ona güldüğü bir dönemde Hisarlık tepesine kazmayı vuruyor. 1873’te de o meşhur Priamos’un hazinesi dediği altınları bulduğunda bütün dünyaya gördünüz mü Homeros haklıydı haykırıyordu. Ama hikayenin en büyük ironisi de tam burada. Schliemann o altın şehri bulma takıntısıyla o kadar aceleciydi ki tarihin katmanlarını bir pasta gibi kesti ve aradığı Homeros’un Truva’sının tam içinden geçip onu büyük ölçüde yok etti. Evet, yanlış duymadınız. Bulduğu o muhteşem hazine ise aradığı şehirden 1000 yıl daha eski bir medeniyete aitti. Yani aradığı şeyi bulma hırsı bulduğu şeyi anlamasına engel olmuştu.

Şimdi Schliemann’ın bu romantik ve biraz da yıkıcı macerasını bir kenara bırakalım ve modern arkeolojinin soğukkanlı bilimsel bulgularına yani madalyonun diğer yüzüne bakalım. Peki arkeologlar o tepede gerçekte ne buldular? Karşınızdaki tablo efsane ile gerçek arasındaki o devasa uçurumu gözler önüne seriyor. Bir tarafta Homeros’un anlattığı geniş caddeli, büyük tapınaklı, on binlerce askerin savunduğu o görkemli şehir. Diğer tarafta ise arkeologların bulduğu gerçek, beş dönümlük yani orta ölçekli bir AVM kadar bile olmayan bir kale. Önemli bir tapınak izi yok. En fazla birkaç bin askerin sığabileceği bir garnizon ve o destanlarda anlatılan kudretli nehir de aslında çamurlu küçük bir dere. Gerçeklik destanın gölgesinde fazlasıyla sönük kalıyordu ve durum daha da karmaşıklaşıyor. Daha sonra gelen Carl Blegen gibi sistemli arkeologlar tepede sadece 9 farklı şehir katmanı olmadığını keşfettiler. Tam 46 farklı yerleşim katmanı vardı. 46. Homeros’un anlattığı o meşhur Truva bu katmanlardan sadece bir tanesiydi. Bilimsel adıyla Truva VI. Yani aradığımız şey dev bir tarih pastasının sadece ince bir dilimiydi. Schliemann’ın bu romantik arayışının bedeli ise oldukça ağır oldu. İşte Büyük Yarık olarak bilinen bu devasa hendek, onun define avcısı mantığıyla höyüğün kalbine nasıl daldığının somut bir kanıtı. Yöntemleri belki bir kapıyı araladı ama aynı zamanda ortaya çıkarmak istediği tarihin paha biçilmez sayfalarını da sonsuza dek yırttı attı.

İşte bu da bizi asıl soruya, bu işin en temel paradoksuna getiriyor. Madem gerçek bu kadar mütevazı, bu kadar sönük bir yerdi, peki bu küçücük kale nasıl oldu da insanlık tarihinin en büyük efsanelerinden birine dönüştü? Cevabı bulmak için harabelerden daha derine, insan zihnine bakmamız gerekiyor. Sanırım cevabın anahtarı Herbert J. Müller’in bu sözünde gizli. Truva’nın asıl gücü taşlarında ya da duvarlarında değildi. Gücü hakkında anlatılan hikayedeydi. Öyle bir hikaye ki bütün bir medeniyetin karakterini, hayallerini ve hatta kaderini şekillendirdi.

Şimdi odağımızı kalıntılardan alıp bu devasa yapının asıl mimarına çevirelim, Homeros’a. O sadece bir şair değildi. O Yunanlılar için bir öğretmen, bir rehber, adeta kültürlerinin kutsal kitabını yazan bir peygamber gibiydi. Homeros’un topluma en büyük hediyelerinden biri arete kavramıydı. Yani mükemmellik ideali. Bu sadece savaşta iyi olmak değildi. Arete, fiziksel gücü, zekayı, ahlakı ve beceriyi birleştiren tam bütüncül bir insan olma vizyonuydu. Ve Homeros Aşil’den Odysseus’a kadar yarattığı karakterlerle Yunanlılara bu idealin nasıl yaşanacağını gösteren somut modeller sundu. Homeros’un etkisinin derinliğini şuradan anlayabiliriz. Sürekli birbiriyle savaşan o küçük şehir devletlerine ortak bir geçmiş, ortak bir kimlik verdi. Onun karakterleri binlerce yıl sonra bile hepimizin bildiği kahramanlık ve bilgelik arketiplerine dönüştü. Okullarda okutulan ilk ve en önemli metinler onunkilerdi. Hatta Aiskhylos gibi büyük trajedi yazarları bile kendi eserleri için Homeros’un o devasa ziyafet sofrasından arta kalan kırıntılar diyordu. Düşünebiliyor musunuz etkiye?

Ama Homeros’un devrimci dehası sadece insanları şekillendirmekle kalmadı. Belki de en radikal hamlesi tanrıları yeniden yaratmasıydı. İlkel dinlerin o korkutucu, kaotik dünyasını alıp hepimizin bildiği Olimpos’un düzenli ve insani ailesine dönüştürdü. Bu tablo Homeros’un yaptığı devrimi çok net bir şekilde özetliyor. Öncesinde ne vardı? Anlaşılmaz doğa ruhları, hayvan tanrılar, her şeyin korku ve tabular üzerine kurulu olduğu bir sistem. Homeros ne yaptı? Onları aldı, insani kişilikler verdi. Kıskançlıkları, öfkeleri, aşkları, hatta hataları olan bir aileye dönüştürdü. Dini korkutucu ve kaotik olmaktan çıkarıp anlaşılabilir, rasyonel ve hatta zaman zaman komik bir hale getirdi. Peki tanrıları kusurlu yapmanın ne faydası var diye düşünebilirsiniz. İşte bu Batı düşüncesinin doğuşundaki en kritik adımlardan biriydi. Eğer tanrılar bile mükemmel değilse, eğer onlar bile hata yapıyorsa o zaman insanlık onların ezici, mutlak gücünün altından kurtulur. İnsan kendi aklını kullanmak, kendi kararlarını vermek ve kendi kaderinin sorumluluğunu almak için özgür kalır. İşte felsefeye ve insan iradesine açılan kapı tam olarak burasıydı.

Ve böylece geliyoruz her şeyin birleştiği o sonuca. Homeros’un hayal gücünde yarattığı Truva’nın yani kurgunun gerçek fiziksel Truva’dan çok daha büyük, çok daha kalıcı ve çok daha güçlü bir tarihi etki yarattı gerçeğine. Bu hikayenin sadece kitaplarda kalmadığının somut kanıtları da var. Yunanlılar için Truva savaşı doğuyla batı arasındaki o bitmeyen mücadelenin başlangıç sembolüydü. Yüzyıllar sonra Pers Kralı Serkses Yunanistan’ı işgal etmeye giderken ordusunu Truva’da durdurup o eski kahramanlara kurbanlar adadı ve tabii ki Büyük İskender yanından ayırmadığı İlyada kopyasıyla Asya’yı fethederken kendisini yeni bir Aşil olarak görüyor ve Akhaların yarım bıraktığı işi tamamladığına inanıyordu. Bir hikaye somut bir şekilde imparatorluklara yön veriyordu. İşte bütün bu anlatının özeti bu tek cümlede saklı. Gerçek arkeolojik Truva küçük önemsiz bir kaleydi. Ama Homeros’un yarattığı Truva bir medeniyet inşa etti. Bir imparatorluğa ilham verdi. Mit gerçeğe karşı ezici bir üstünlük sağlamıştı. Ve sizi bu son soruyla başa bırakıyorum. Tarihin, gerçeğin ve inancın doğası üzerine düşünmenizi sağlayacak bir soru. Hangisi daha gerçek? Unutulup gitmiş bir harabenin tozu mu? Yoksa binlerce yıl sonra bile imparatorluklar kurduran, medeniyetler şekillendiren ölümsüz bir hikaye mi? Karar sizin.

4 Yorum

Filed under Suni muhaberat