Vardar Abinin Acıları ⌁ Goethe

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟

(Die Leiden des jungen Werthers)

Bu hikâyeyi, Vardar abinin geride bıraktığı notlardan, ses kayıtlarından ve onu tanıyanların dilinden topladılar. Parça parça, eksik gedik; ama kalbinin ne tarafa aktığını anlamaya yetiyor.

Olaylar, onun bir bahar sabahı şehirden sessizce sıvışmasıyla başlıyor.


Vardar, annesinin evinden çıktığında elinde tek bir bavul, cebinde az para, kafasında çok ses vardı. Mahalle apartmanlarının arası çamaşır ipi, kavga gürültü, balkonlardan sarkan saksılarla doluydu; ama o başını kaldırıp baktığında sadece kaçış rotası arıyordu.

Evde haftalardır aynı muhabbet dönüyordu: Annesiyle teyzesi, dededen kalma toprağın kimde kalacağını tartışıyor, avukat isimleri havada uçuşuyor, “tapuda şöyle yazmışlardı” diye eski defterler açılıyordu. Bir de üstüne, şehirde yarım bırakılmış, gözü arkada kalmış bir aşk hikâyesi vardı; o kızın yüzünü hatırlamak bile midesine ağrı yapıyordu artık.

“İki enkaz birden taşınmaz,” dedi içinden. “Hiç değilse birini bahane edip kaçayım.”

Anne, “Kasabaya gideceksin,” demişti. “Teyzenin oradaki miras işini halledeceksin. Avukatla konuş, tapu müdürlüğüne uğra, şu defteri kapat.”

Vardar, bunu duyunca içten içe sevindi. Hem miras bahanesiyle şehirden uzaklaşacak, hem de belki zihnindeki o gürültüyü biraz susturacaktı.

Otogarda bilet alırken, telefonundan Ramo’ya ses kaydı attı:

“Ramo, kardeşim. Ben biraz yok yazılacağım. Teyzenin kasabasına gidiyorum, miras mivaras işte… Ama sen de biliyorsun, benim derdim evrak değil. Şehir beni yiyip bitirmeden ben şehirden topukluyorum. Dönüşüm olursa, başka türlü dönerim. Hadi hakkını helal et.”

Otobüs, kentin dışına çıktıkça binalar seyreldi, tarlalar başladı. Hava değiştikçe, Vardar’ın içindeki sıkışma da biçim değiştiriyordu; ama tam geçmiyordu.

Varacağı yer, tepelerin ardına saklanmış, ortasından dere geçen küçük bir kasabaydı. Kasabanın biraz altında, tren yoluna yakın, tozlu bir mahalle daha: Gülveren. Kırık kaldırımlar, yarı boyalı duvarlar, çocuk sesleri, köpek havlamaları…

Kasabanın merkezinde birkaç günlüğüne bir han odası tuttu, sonra işi uzayacağı anlaşılınca mahalledeki eski bir eve yerleşti. Üçüncü katta, tek pencereli bir oda; rutubet kokuyor ama kira ucuzdu. Merdivenler gıcırdıyordu; her adımda ev iç çekiyor gibiydi.

Gündüzleri hem miras işi için kasaba merkezine gidiyor, hem de ara sokaklarda dolaşıp insanları seyrediyordu. Defterini hiç yanından ayırmıyordu. Bir köşede çocuk misket yuvarlıyorsa, öbür köşede yaşlı amca bankta uyukluyorsa, hepsini çizer, yanına iki satır not düşerdi.

“Buralar sakin,” diye yeni bir ses kaydı attı Ramo’ya. “Ama içim sakin değil. Mahalle suskun, kafam pazaryeri. Bakalım hangisi kazanacak.”


Kasabanın biraz üstünde, idare binasına benzeyen eski bir taş yapı vardı. Orada vergi, tapu, muhtarlık, her iş birbirine karışmış gibiydi. Vardar miras dosyası için oraya gidip gelirken, herkesin adını bildiği bir adama denk geldi: Hacı Sami.

Hacı Sami, yıllarca devletle uğraşmış, emekli olmuş, mahallede sözü geçen biriydi. Evinden çıkan giren eksik olmaz, “işi düşen önce bana uğrar” diyen türden. Geniş bir avlusu, o avlunun köşesinde dağınık ayakkabılar, kapının önünde plastik sandalyeler…

Bir gün, dosya işinden sonra Hacı Sami’yle çay içtiler. Adam, Vardar’ın şehirden gelme hâlini, cümlelerinin arasına sıkışan yorgunluğu fark etti.

“Oğlum, senin gözün başka türlü bakıyor,” dedi. “Bizim kasabayı da görmüşsün, mahallenin tozunu da yutmuşsun. Bir ara bizim eve de gel, çocukları gör, çayımızı iç. Ev kalabalık ama bereketli.”

Vardar, bu daveti kafasının bir köşesine yazdı, sonra günlük koşuşturmada unuttu gitti.

Ta ki o geceye kadar.


Yaz başına yakın bir gündü. Gülveren’in gençleri, üstteki köylerden birinde yapılacak kır düğününe gideceklerdi. Arabalar ayarlanmış, kasetler hazırlanmış, kola–çekirdek stoklanmıştı. Mahallenin dar sokağında, modifiye edilmiş eski bir minibüsün etrafında toplanmışlardı.

“Vardar abi, sen de gelsene,” dediler. “Hem hava alırsın, hem buranın düğünü başka olur.”

Vardar, bir an tereddüt etti. Sonra içinden bir ses “git” dedi. Minibüsün arka koltuğuna oturdu, camdan dışarıya baka baka sigarasını yaktı.

Minibüs kasabadan çıkıp tozlu yollara vurunca, şoför hafifçe frene bastı:

“Buradan birini alacağız,” dedi.

Yolun kenarında bir ev vardı. Kapı açıldı; elinde iki poşet, eteklerine yapışmış çocuklarla bir kadın göründü. Poşetlerin içinden ekmek ve plastik tabaklar sarkıyordu; çocuklardan biri yalın ayak, biri terliği ters giymiş, en küçüğü kucağındaki ekmeği bırakmamak için ağzıyla tutmuştu.

Şoför camdan sarktı:

“Lale abla, hadi geç kalıyoruz!”

Kadın poşetleri minibüse yerleştirdi, çocukları sırayla içeri tıktı. En küçük kucağında, diğerleri yanında. Başını kaldırıp arka tarafa baktı; Vardar’la göz göze geldi.

Şu kadarcık an, Vardar’ın ömrünün yönünü değiştirmeye yetti.

Lale’nin elmacık kemikleri, aceleden kızarmıştı. Başında pratikçe bağlanmış bir örtü vardı, ama saçlarının birkaç teli yanaklarına düşmüştü. Gözlerinde, yorulmuş ama sönmemiş bir ışık parlıyordu. Çocukların “abla su, abla ekmek” diye çekiştirmesine rağmen sesini yumuşak tutuyordu.

Minibüs, eğlencenin verileceği köye tırmandı. Hava kararırken renkli ampuller yakıldı, plastik sandalyeler dizildi, davul–zurna başladı. Lale, bir yandan çocuklara göz kulak oluyor, bir yandan mutfak tarafında tabak taşıyor, arada da genç kızlarla iki laf edip gülüyordu.

Vardar uzakta bir masaya oturmuş, yarı içeri yarı dışarı bakıyordu. Onun hareketlerini resim çizer gibi kafasına kazıyordu: Ekmek uzatışı, çocukların saçını okşayışı, başını geri atıp gülüşü…

Bir ara hava bozdu, rüzgâr çıktı, gök gürledi. İnsanlar “çadırın altına, çadırın altına!” diye koşuştururken, Lale çocukları toparladı, poşetleri kaptı. Düzensizlik içinde bile ilk refleksi başkalarını korumak oldu.

Gece bittiğinde, minibüs yine tozlu yolda durdu. Lale ve çocuklar inerken, veda eder gibi başını eğdi:

“Allah’a emanet olun.”

Vardar, o an, bu ses tonunu unutamayacağını hissetti.


Bir-iki gün sonra, Hacı Sami’nin evine gitmek için bahaneye ihtiyacı kalmamıştı. Hem miras dosyasını konuşacaktı, hem de “zaten davet etmişti” diye kendini kandırarak Lale’yi bir daha görecekti.

Evin avlu kapısı açıktı. İçeriden çocuk sesleri, tabak tıkırtıları, radyo cızırtısı geliyordu. Kapının hemen yanında, iplere asılmış küçücük gömlekler, çoraplar sallanıyordu.

Lale, avluda yerde oturmuş, bir leğenin içindeki çamaşırları ovalıyordu. Yanında da iki çocuk su sıçratmakla meşguldü. Vardar’ı görünce ayağa kalktı, ellerini aceleyle önlüğüne sildi.

“Hoş geldiniz,” dedi. “Babam çok bahsetti sizden. Miras işiyle uğraşan şehirli oğlan siz misiniz?”

Vardar, hafif mahcup bir gülümsemeyle elindeki dosyayı kaldırdı:

“Evet, o bahtsız benim. Hem evrakla uğraşıyoruz, hem kafayla. Sizin de yükünüz ağır görünüyor.”

Lale, omuz silkti.

“Alıştık artık,” dedi. “Ev kalabalık, iş bitmez. Ama insan kalabalık olunca hayat da gürültülü oluyor, iyi yanından bakın. Babam içeride, buyurun.”

O günden sonra, Vardar’ın yolu sık sık o eve düştü. Bir gün “şu fotokopiyi imzalatmak lazım” bahanesiyle, başka gün “kasabadan bir zarf geldi, birlikte açalım” diye… Her gelişinde çocuklara bir şeyler getiriyor, kimi zaman ucuz şeker, kimi zaman eski bir dergi, kimi zaman sadece gülümsemesini.

O sırada fark etti Lale’nin parmağındaki yüzüğü. İnce, mütevazı, ama orada duruyor. Nişan yüzüğü.

Bir akşam Hacı Sami ile çay içerlerken, konuyu kendisi açtı:

“Bizim Lale’ye talip çıktı, duydun mu?” dedi. “Yavuz denen çocuk var, kasabada çalışıyor, sağlam delikanlıdır. On sene uzakta ekmek kovalamış, şimdi geri döndü. Kısmetse düğünü yakında.”

Vardar, çay bardağını eline alıp biraz fazla sıktı.

“Gözün tuttu mu?” diye sordu, sıradanmış gibi.

“Tuttum tabii,” dedi Hacı Sami. “İnsanın kızını teslim ettiği adamın eline, gözüne, sözüne bakar. Yavuz’un üçü de yerinde.”

O gece, pansiyon odasında defterine tek bir cümle yazdı:

“Bazı adamlar daha sahneye çıkmadan, senin kaderine ortak yazılmış oluyor.”


Günler birbirini kovaladı. Lale, nişanlı; Yavuz çoğu zaman başka yerde, arada kasabaya uğruyor. Vardar ise, evin hem misafiri hem eşyası gibi oldu.

Çocuklara resim çizmeyi öğretiyor, bahçede ip atlayan kızlara düğüm çözüyor, küçük oğlanlarla misket atıyordu. Lale, bir yandan “bu çocuklar seni çok sevdi” diye gülüyor, bir yandan da onun her gelişinde kalbinin biraz daha hızlandığını hissediyordu.

Kasabanın altında bir köy vardı; oradan bir haber geldi bir gün. Genç bir oğlan, yanında çalıştığı dul kadına kafayı takmış, aşkını içine sindirememiş, kadının görüştüğü adamı kıskançlıktan bıçaklamış. Şimdi hapiste yatıyor, dul kadın ise ortalarda görünmüyordu.

Akşam, Hacı Sami’nin evinde çay içilirken, konu bu oldu.

“Çocuk kendini kaybetmiş,” dedi Hacı Sami. “Sevda insanı değiştirir, evet. Ama eline bıçak aldırıyorsa o sevda değil, cinnet.”

Yavuz, o gün kasabadaydı, masanın öbür ucunda oturuyordu. Bardağındaki çayı karıştırmayı bırakmadan konuştu:

“İnsanın içinde ne varsa, sevda onu dışarı çıkarır. Kimi adam vardır, sevince daha da adam olur. Kimi vardır, sevince içindeki canavar ortaya çıkar. Suç, sevdanın değil, adamın. Ama yine de… Allah kimseyi öyle imtihan etmesin.”

Vardar, çay bardağında kendi yansımasına baktı.

“Peki,” dedi kısık sesle, “adam sevdiği için suçlu mu, yoksa içindeki karanlığı bahane ettiği için mi?”

Yavuz göz ucuyla ona baktı.

“Adam içindeki karanlığı yönetemiyorsa suçludur,” dedi. “Bahane arıyorsa iki kere suçludur. Sonra otur sen bir ömür vicdanınla uğraş.”

Bu konuşma, odanın havasını ağırlaştırdı. Lale sessizce masadan kalkıp mutfağa geçti. Bulaşıkların başında durup ellerini köpüğe değil, kalbinin üstüne bastırmak istedi, yapamadı.


Kasabada bir süre sonra başka bir haber dolaşmaya başladı: Vardar’a şehirden iş bulunmuştu. Ramo boş durmamış, tanıdıkları devreye sokmuş, bakanlığa bağlı bir birimde masa başı bir görev ayarlamıştı.

Telefonuna düşen ses kaydında, Ramo şöyle diyordu:

“Koç, kafanı dinledin, aşk acını da, miras derdini de yeterince sulandırdın. Gel artık. Masan olsun, maaşın olsun. Akşamları rakını koyar, ‘bu sistem şöyle, bu hayat böyle’ diye konuşuruz. Kasaba güzel ama adamı da çürütür. Sen şehirde yanacaksan yan.”

Vardar, ilk başta reddetti. Gülveren’den, Lale’den, o evin avlusundan kopmak istemiyordu. Ama bir akşam, Lale’yle Yavuz’un mutfakta yan yana duruşunu gördü; Yavuz’un, bir tabağı tezgâha bırakırken Lale’nin beline hafifçe dokunuşunu…

Bu kadar küçük bir hareketin insanın içini bu kadar yakabilmesi, onun için alarmdı.

“Ben bu filmde fazlalık oldum,” dedi kendi kendine. “Benim sahnem bitti, hala sette dolaşıyorum.”

Bir hafta sonra, miras işini uyduruk bir noktada kapattı, valizini topladı. Hacı Sami’nin evine uğrayıp helallik aldı. Lale kapıda duruyordu; çocuklar eteklerine sarılmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“İstanbul’a dönüyorum,” dedi Vardar. “Hem annenizin işini bir yere kadar hallettim, hem de buraların havası bana fazla ağır geldi galiba.”

Lale, gözlerini kaçırmadan yüzüne baktı.

“Allah yolunu açık etsin,” dedi. “Kendine dikkat et.”

Vardar, çocukların başını okşadı, merdivenlerden aşağı indi. Arkasına bakmadan yürüdü; çünkü bakarsa dönmekten korkuyordu.


Şehir, onu bekliyormuş gibi değildi. Olsa olsa, “kim geldi, kim gitti” demeyen kalabalıklardandı.

Ramo’nun ayarladığı kurumda işe başladı. Camları büyük, içi floresan ışıklı bir binaydı. Koridorlarında, ayak sesleri yankılanıyor, kimse göz göze gelmemeye çalışıyordu.

Vardar’a bir masa, masa üstüne bir bilgisayar, iki klasör, bir de telefon verdiler. Görevi, gelen evrakı giden evrak yapan, üstüne iki paraf atan adamlardan olmaktı.

İlk günlerin sonunda, Ramo’ya bir ses kaydı attı:

“Ramo, masa başı iş dediler, meğer ruhun tam ortasına oturuyorsun. Evrakları imzaladıkça kendi hayatımdan düşen sayfaları hissediyorum. Ama neyse, en azından kafam Lale’yle meşgul olmuyor. Yalanım batsın, oluyor tabii.”

Kuruma yakın bir yerde, akşamları gidilen, üst katında salona benzeyen bir mekân vardı. Orada bazen müdürler, üst düzey adamlar yemek düzenliyordu. Bir gün, daire başkanlarından birinin doğum günü bahanesiyle bütün tayfayı oraya çağırdılar.

Herkes en düzgün gömleğini giydi, kravatını taktı, saçı sakalı topladı. Vardar da takım elbisesini çekti, aynaya bakıp kendini tanımamaya çalıştı.

Mekânın kapısında, elinde liste olan bir görevli duruyordu. Gelenlerin adını işaretliyor, onları içeri buyur ediyordu.

Sıra Vardar’a geldi.

“İsminiz?” dedi görevli.

“Vardar,” dedi. Soyadını da ekledi.

Adam listede parmağını gezdirdi, kaşlarını çatıp başını kaldırdı:

“Listede yoksunuz.”

Vardar, bir an boşluğa düştü.

“Nasıl yokum?” dedi. “Bizim bölümden herkes çağrılmış. Şu içeride gördüğünüz adamlarla aynı odada çalışıyorum. Sabah çayını beraber içiyoruz.”

Görevli omuz silkti.

“Ben ne bileyim kiminle çay içiyorsunuz?” dedi. “Bana verilen liste bu. Listede adınız yoksa içeri giremezsiniz. Kusura bakmayın.”

İçerideki camdan, beraber çalıştığı iki memuru gördü. Biri gözüyle görmezden geldi, öteki telefonuyla oynamaya başladı; ikisi de bakışını kaçırdı.

O an, Vardar anladı ki buranın raconu başka. Masanda hangi evrakın durduğu değil, kimle hangi masaya oturduğun önemli.

O gece, evine döndüğünde kravatını çıkarıp pencerenin önüne bıraktı. Ramo’ya bir kayıt gönderdi:

“Bu tiyatroda bana rol yazmamışlar, Ramo. Seyirci bile değilim. Salona bile sokmuyorlar. Ben bu oyunu kaldıramam. Benim yerim, o tepede iki ağacın arası galiba.”

Bir süre daha dayandı. Sonra istifa dilekçesini yazdı, masasına bıraktı, kimseyle göz göze gelmeden binadan çıktı.

Şehirle işi bitmişti.


Gülveren’e döndüğünde, mevsim dönmüştü. Rüzgâr daha serin, çocukların sesi daha kalın, sokakların tozu biraz daha fazlaydı.

Pansiyondaki odası hâlâ duruyordu. Yatakta ince bir toz tabakası, pencerenin kenarında örümcek ağı… Pencereyi açtı, içeri kasabanın küflü ama tanıdık kokusu doldu.

İlk işi, yine o eve gitmek oldu. Hacı Sami’nin avlusuna girdiğinde, duvarda yeni perdeler, köşede parlak bir televizyon, yerde daha büyük numara ayakkabılar gördü.

Lale mutfaktan çıktı. Saçları daha toparlıydı, yüzü daha olgun, parmağındaki yüzük daha kalın… Artık nişanlı değil, evliydi.

“Sen… döndün mü?” dedi şaşkınlıkla.

“Kasaba beni bırakmamış,” dedi Vardar. “Ben de inadına geri geldim.”

Akşam, Yavuz da işten geldiğinde, onu görünce içten bir gülüşle sarıldı:

“Hoş geldin be oğlum,” dedi. “Bak, ev artık senin de evin. İçeride yabancılık yok. Sen aile dostusun, anladın mı?”

Bu cümle, kulağa sıcak gelsa da, Vardar’ın içini buz kesti. “Aile dostu” demek, çizginin net çekildiği yerdi. İçeri alınmışsın ama merkezden uzaktasın.

O günden sonra, akşamları üçü aynı masada oturmaya başladı. Yavuz, günün yorgunluğunu anlatıyor, Lale sofrayı kuruyor, çocuklar dizlerinin dibinde uyukluyordu. Vardar, bazen bir şaka yapıp ortamı yumuşatıyor, bazen sessizce çayını karıştırıyordu.

Lale, onun varlığından hem rahatlık duyuyor, hem de boğuluyordu. Bazı akşamlar, sofradan kalkıp mutfakta konserve açarken, elleri titriyordu.

Vardar ise, bu evde her nefes alışının, içerdeki havayı kirlettiğini düşünmeye başlamıştı.


Başlarda mektuplarla, sonra ses kayıtlarıyla konuştuğu Ramo’ya, bu kez uzun uzun hiçbir şey göndermedi. Kendi defterine yazıyor, sonra sayfaları yırtıyordu.

Sonunda dayanamadığı bir akşam oldu.

Yavuz, “Kahveye gidiyorum,” deyip evden çıktı. Çocuklar çoktan uyumuştu. Evde bir tek saat tıkırtısı ve mutfaktan gelen hafif su sesi vardı.

Vardar, defterini koltuğunun altına sıkıştırıp kapıyı çaldı.

Lale kapıyı açtı. Gözleri yorgun, yüzü gergindi.

“Bir şey… okuyup gideceğim,” dedi Vardar. “İki dakikanı alırım.”

Salona geçtiler. Lale sandalyeye oturdu, ellerini dizlerine koydu. Vardar, karşısına, masanın öbür ucuna geçti. Defteri açtı.

Uzun zamandır üzerinde oyalandığı bir metin vardı. İçinde, dağ başında yalnız yaşayan bir adam, sevdiği kadına kavuşamadan ölen bir yiğit, elini uzatsa dokunacağı ama dokunamadığı bir gölge anlatılıyordu. İsim yoktu ama her satırda Lale’nin nefesi hissediliyordu.

Vardar okumaya başladı. Kelimeler ağzından değil, boğazından taşar gibi geliyordu. Her cümlede, “ben” demeden kendini anlattı. “Adam” dedi; “adam sabaha kadar taşları saydı, içinden çıkamadı” dedi. “Kadın” dedi; “kadın başkalarının yükünü taşırken, adam kenardan onu seyretti” dedi.

Lale, başta anlamazdan geldi, sonra parmaklarını dizlerinin üstünde kenetleyip sıktı. Gözlerinden yaşlar birikmeye başladı. Son sayfaya yaklaşırken, yerinden fırladı:

“Yeter,” dedi. “Okuma.”

Mutfağa kaçtı, tezgâha tutundu. Birkaç saniye sadece nefes aldı. Sonra gözyaşlarını aceleyle sildi, geri geldi. Kapı eşiğinde durdu, onunla arasına görünmez bir çizgi çekti.

“Bak Vardar abi,” dedi. “Sen iyi adamsın. Çocuklar seni seviyor. Babam güveniyor. Ben de… senin mutsuz olmanı istemem. Ama bu ev artık başka bir ev. Ben bu adama ‘evet’ dedim. O söz benim boyumu geçti. Senin içindekiler benim boyumu da aşıyor. Bir daha bu eve böyle, yalnız başına, bu saatlerde gelme. Nefesim daralıyor.”

Vardar’ın dili tutuldu. Sadece başını eğdi, defterini kapatıp çıktı.

O gece, Gülveren’in dar sokakları bedenini taşıdı, kafası çoktan başka yere gitmişti.


Ertesi sabah, pansiyon odasında defterini açtı. Bu sefer kimseye göndermeyeceği bir mektup yazdı. Kime hitap ettiği belli değildi; belki Ramo’ya, belki kendine, belki kimseye.

“Burada üç kişi var,” diye başladı. “Bir kadın, bir adam, bir de gölgesi. Bu üçünden biri eksilmeden, diğerleri rahat nefes alamayacak. Benim elim başkasına kalkmaz. Ne kadına, ne adama. Bana kalan tek seçenek, gölge olmaktan çıkmak. Gölge yok olursa, güneş ikisine de başka türlü vurur belki.”

Mektubu katlayıp yastığın altına koydu.

Sonra küçük bir kâğıt aldı. Bu sefer yazdığı netti, Yavuz’a hitap ediyordu.

“Ağabey,” diye yazdı. “Bir süreliğine uzaklara gideceğim. Yola boş çıkılmaz. Elinde bana uygun bir emanet olduğunu biliyorum. Hani yıllardır sakladığın o tabanca var ya… Yanıma almak isterim. Ne olur ne olmaz, insan bilmediği yola çıkarken kendini emniyete almak ister. Söz, emaneti hiç kimseye doğrultmam.”

Kâğıdı katlayıp pansiyonun önünde top oynayan çocuklardan birine verdi.

“Bunu Lale ablaya götür,” dedi. “O, Yavuz abinize verir.”


Lale, notu eline aldığında dizlerinin bağı çözüldü. El yazısını tanımıştı. Harflerin titrek yerlerini gözleriyle okşar gibi izledi.

Akşam Yavuz eve geldiğinde, masanın üstünde soğumuş yemek, bir kenarda not, ortada sessiz bir kadın vardı.

Yavuz, kâğıdı açıp okudu. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra başını kaldırıp Lale’ye baktı.

“Ne yapacağız?” diye sordu Lale fısıldayarak.

Yavuz derin bir nefes aldı. Göz kapaklarının ardında, Vardar’ın kahvedeki hali, çocuklarla oynayışı, Lale’ye bakarken kendini geri çekişi bir film gibi geçti.

“Silahı verelim,” dedi sonunda. “Adam gitmek istiyor belli ki. Belki gerçekten yola çıkar. Belki de kendiyle hesaplaşır. Biz şimdi ‘yok’ dersek, hem onun gururunu ikiye böleriz, hem vicdanımıza bir yük daha yazarız. Emaneti saklamak başka, adamın elini boş bırakmak başka.”

Lale, gözlerini kapattı. Sessizce başını salladı.

Yavuz, eski bir havlunun içine sarılı tabancayı çıkardı. Yıllardır çekmecede, kimsenin eline geçmemişti. Havluyu sıkıca sarıp, aynı çocuğa verdi.

“Dikkatli götür,” dedi. “Bu ağır emanet. Yolda açma, kimseye gösterme.”


O akşam, pansiyon odasında Vardar, üstüne en temiz gömleğini giydi. Sakalını tıraş etti, saçlarını eliyle geriye itti. Aynaya bakınca, sanki bir yere misafirliğe gidecek adam gibiydi.

Masaya bir bardak su koydu. Yanına küçük bir kâğıt daha bıraktı.

“İki ağacın gölgesi bana yeter,” yazdı. “Daha fazlasını istemek, haddi aşmak.”

Sonra havluya sarılı emaneti açtı. Bir süre baktı, sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

Kasaba, o gece her zamanki gibi uyudu. Uzakta bir köpek havladı, tren düdüğü fısıltı gibi ulaştı. Sonra kısa, keskin bir ses yankılandı; kalkıp bakan olmadı.

Sabah, pansiyonun sahibi, üçüncü kattaki odadan gelen sessizliği fark etti. Kapıyı çaldı, ses gelmeyince anahtarla açmaya çalıştı, açamayınca birini çağırıp kapıyı kırdılar.

Odaya girdiklerinde, yerde yatan bir beden, masada yarım kalmış bir bardak su, yastığın altında katlanmış bir mektup buldular. Vardar hâlâ nefes alıyordu ama nefesi çok hafifti.

Hastaneye götürdüler, doktorlar bir şeyler yaptı. “Belki sabaha kadar dayanır,” dediler. Ama sabaha karşı, ince bir yaprak titremesi gibi, göğsü bir kez kalktı, bir daha inmedi.


Mezarını, kasabanın mezarlığında açtılar. Vardar’ın daha önce sevdiği, tepesine çıkıp kasabayı seyrettiği iki büyük ağacın tam arasına gömdüler onu. Toprak kürek kürek atılırken, rüzgâr yaprakların arasından uğuldadı.

Cenazeye kalabalık toplandı denemez. Pansiyon sahibi geldi, kahveden birkaç adam, Hacı Sami ve evden iki oğlan… Ama ne Lale vardı orada, ne Yavuz. İkisi de evde, kapı arkasında sessizce bekliyordu.

Kasabada, kimi “Kendi etti, kendi buldu,” dedi. Kimi “Çocuk zaten dengesizdi, belliydi sonu,” deyip içtiği çayı karıştırmaya devam etti. Kimileri de içten içe ürperdi; insan kendini böyle kolay silebiliyor mu diye düşündü.

Pansiyondaki oda kısa süre sonra yeniden kiralandı. Duvardaki kurşun deliğinin üstüne ucuz bir futbol takvimi astılar. Yatak değişti, perde yıkandı, oda sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etti.

Ama tepedeki ağaçların altında rüzgâr estiğinde, bazen garip bir uğultu duyulur oldu. Çocuklar, yeni gelenlere:

“Burada bir abi vardı,” demeye başladılar. “Bize resim çizerdi. Mahallenin taşlarını bile çizerdi.”

Lale, mutfakta bulaşık yıkarken bazı akşamlar elindeki bardağı suyun altında unutup dalıyordu. Yavuz, geceleri uykusunda karısının mırıldandığını duyuyor, hangi ismi söylediğini çıkaramıyordu. Sadece iç çekişi netti.

Kasabada biri, sebepsiz yere durup derin bir nefes alıp da sonra hiçbir şey söylemeyince, yanındaki ona bakıyor:

“İçinden bir Vardar geçti galiba,” diyor.

Vardar abinin acıları, böyle böyle, kimsenin tam adını anmadığı, ama kimsenin de tam unutamadığı bir hikâyeye dönüşüyor. Kasabanın sokaklarında, kahvenin dumanında, mezarlığın sessizliğinde, iki ağacın gölgesinde dolaşıp duruyor.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Vardar Abinin Acıları ⌁ Goethe”

  1. Geri bildirim: Unutuk Makinesi — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER