Pasif Alay: Hakim Kültürün Pasif İçiciliği ve Hülyasız Espri Alanı

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🍂🏚️🪪 Haymatlos 🍂🏚️🪪

Giriş – Pasif alay ne değildir, neyi görünür kılar

Pasif alay dendiğinde çoğu zaman akla hemen tanıdık birkaç sahne gelir. Birinin bir başkasına konuşurken ses tonunu hafifçe kısması, cümlenin ortasına ince bir iğne yerleştirmesi, sonra da “şaka yaptım ya” diyerek geri çekilmesi. Ya da sofrada, toplantıda, sohbet arasında havayı bir anda ağırlaştıran, hedefini tam adlandırmayan ama herkesin üzerine alınmak zorunda kaldığı bir laf. Bu tablo, pasif agresif davranış denen şeyin gündelik karşılığıdır ve kapsamlı bir analizini, kılıfına uydurulmuş iletişim biçimlerinde üç seviye pasif agresif kurnazlık olarak açan metinde bulmak mümkündür (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Ancak burada “pasif alay” bundan daha fazla bir şeyi, hatta bambaşka bir düzeyi işaret eder.

Pasif agresiflik hâlâ belirli bir öznenin niyetiyle, tercihleriyle ve kişisel tarihçesiyle açıklanabilir. Birinin kırgınlığı vardır, cesaret edemediği bir itirazı vardır, gücünün yetmediğini hissettiği bir alan vardır, bunları doğrudan söylemek yerine dolaylı yollara başvurur. Pasif alayda ise ağırlık, tek tek kişilerin niyetinden çok, konuşmaların üzerinden aktığı “ortam fiziği”ne kayar. Bu yüzden pasif alayı bir karakter kusuru ya da “kişilik tipi” olarak değil, iletişim kanallarına sinmiş bir gürültü biçimi olarak ele almak gerekir.

Bu noktada bir ayrım netleşir. Pasif agresif davranış, tek tek cümlelerde ve jestlerde görülebilen, göndereni belirlenebilir bir mesaj tekniğidir. Pasif alay ise, mesajlar tek tek temizlenmiş olsa bile, konuşmanın geçtiği alanın tamamına yayılmış bir ton olarak kalmaya devam eder. Herkes çok dikkatli konuştuğunda, kimse doğrudan alay içeren cümleler kurmadığında bile, ortamda ince bir küçümseme, hafif bir imkânsızlık ve sürekli tetikte olma duygusu dolaşıyorsa orada artık bir davranıştan değil, bir alan etkisinden söz etmek gerekir.

Bu alan etkisi basit bir benzetmeyle tarif edilebilir. Sigara içmeyen birinin, kapalı bir mekânda başkalarının dumanını soluması, dumanı üretmemiş olmasına rağmen ondan etkilenmesi gibi, pasif alay da çoğu zaman onu aktif biçimde kurmayanların ciğerine kadar işler. Sigara ve duman üzerine yazılarda, dumanın yalnızca sağlığa zarar veren bir sis değil, ateşin ruhu, zamanın imzası olarak tarif edilmesi boşuna değildir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Dumanı görünce irkilen ama ateşi hiç sorgulamayan bir bakıştan söz edilir. Pasif alay da benzer şekilde, herkesin solumak zorunda kaldığı ama kaynağına bakmaya pek yanaşmadığı bir atmosfer olarak işlev görür.

Kültürün rahatsızlık üreterek işleyen yüzü düşünüldüğünde bu atmosfer daha da berraklaşır. Kültürün yalnızca yasalar, cezalar ve açık kurallar üzerinden değil, bakış kaçırmalar, kısa suskunluklar, boğucu gülüşler ve “havayı soğutan” küçük jestler üzerinden de işlediğini tarif eden analizler, bu görünmez işleyişi “caydırıcılık” kavramıyla açıklar (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Burada caydıran şey, çoğu zaman söylenen söz değil, henüz söylenmemiş sözlerin başına gelebileceklerdir. İnsanlar bu yüzden yalnızca neyi söyleyip söylemeyeceklerine değil, söylediklerinin hangi alay tonuna malzeme olabileceğine göre de kendilerini ayarlamaya başlar.

Bu makale, pasif alayı tam da bu düzeyde, yani hakim kültürün pasif içiciliği olarak düşünmeyi önerir. Pasif alay, tek tek insanların “ince mizahı” olmaktan ziyade, iletişim kanallarına eşlik eden, sürekli ve düşük dozlu bir alay radyasyonudur. Bu radyasyonun nasıl üretildiğini, kimleri nasıl vampirleştirip kimleri nasıl zombileştirdiğini, kültürel yamyamlıkla ve estetizmle nasıl eklemlendiğini, dalga/ironi ayrımı ve Hülya Espri hattıyla nasıl çaprazlandığını anlamak için önce bu radyasyonu bir “kanal gürültüsü” olarak tanımak gerekir. Girişin devamında, pasif alayın bir karakter kusuru olarak değil, sütur ve südur kavramları aracılığıyla düşünülebilecek bir alan fiziği olarak nasıl belirdiği ayrıntılandırılacaktır.

Birinci bölüm – Pasif alay bir karakter kusuru değil, kanal gürültüsüdür

Pasif alayın en görünür yüzü, çoğu zaman getürkt iletişimin ince ayarlı hamlelerinde kendini gösterir. Kılıfına uydurulmuş, süslenmiş, emek verilerek hazırlanmış ama sanki doğaçlama gibi sunulan cümleler, özellikle kırılganlığın sezildiği anlara denk getirilir. Günlük örneklerde, saç kesimi, kıyafet seçimi, iş tercihi, ilişki kararı gibi görece “kişisel” alanlara temas eden sözler sık sık bu tür bir kurnazlığın taşıyıcısı haline gelir. “Cesur durmuş tabii, sen zaten böyle farklı şeyleri denemeyi seversin” cümlesi, ilk bakışta övgü gibi görünürken, içinde barındırdığı “aslında sana yakışmadı ama sen de böylesin” alt tonuyla karşıdakini dar bir çerçeveye kilitler. Birinci katmanda hafif bir utandırma, ikinci katmanda “ben seni tanırım” diyerek yetkilenme, üçüncü katmanda ise her şeyi “şaka yaptık ya” ifadesiyle sıfırlayan masumiyet iddiası vardır. Getürkt iletişim üzerine yazıda, pasif agresif kurnazlığın bu tür örnekleri öznelerarası ima, gruplararası ima ve hikâyeleştirerek egzotikleştirme biçimlerinde ayrıntılandırılır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Ancak bu analiz, hâlâ mesajı gönderen öznenin kurnazlığına, sezgisine ve niyetine odaklanır.

Kanal gürültüsü düzeyine geçildiğinde, bu üç seviyenin tekil teknikler olmaktan çıkıp, sosyal alanın genel tonunu belirleyen bir arka plan titreşimine dönüştüğü görülür. Aile içinde, iş yerinde, arkadaş çevresinde ya da çevrimiçi ortamlarda insanlar, henüz kimse bir şey söylemeden bile, hangi tarz ifadelerin “hemen alaya alınacağını”, hangi jestlerin “goygoy malzemesi” yapılacağını, hangi duygulanımların “aşırı” bulunacağını kestirmeye başlar. Bu kestirimler bilinçli hesaplar değil, içselleşmiş beklentilerdir. İletişim alanına giren her mesaj, sanki üzerinde görünmeyen bir filtreyle, bu beklentilerin ışığında otomatik olarak düzeltilir, yuvarlatılır, silikleştirilir.

“Kültürün rahatsızlığı ve caydırıcılık işlevi” tam da bu noktada önemli bir kavşak sunar (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Orada kültürün, kaba yasaklar ve cezalarla değil, rahatsızlık üreten ince ayarlı jestlerle işlediği gösterilir. Toplu taşımada yüksek sesle konuşan birine yönelen bakış, sofrada politik bir konu açıldığında oluşan ani sessizlik, aile toplantısında belirli bir ismin geçmesiyle masaya yayılan gergin gülüş, bu rahatsızlığın örnekleridir. Bu jestler, “bu konuyu burada açma”, “bu tonda konuşma”, “bu coğrafyada böyle gülme” gibi ifadeleri açıkça kullanmadan, bedenler ve bakışlar üzerinden iletir. Pasif alay, tam da bu rahatsızlık ekonomisine eklemlenen bir gürültü biçimi olarak çalışır: rahatsızlık, çoğu zaman alaya kanalize edilir ve alay, rahatsızlığı taşınabilir hale getirir.

Non-ofens gestalt başlığı altında toplanan metinler, bu alanın bir başka yönünü görünür kılar (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Orada, “offensif” yani açık saldırı ya da kavga yerine, kimseyi doğrudan hedef almayan, bu yüzden de kimsenin tam olarak hesap soramadığı bir “non-ofens” yüzeyden söz edilir. Bu yüzeyde, nezaket jestleri, esprili geçişler, hafif laubali dokunuşlar, küçük imalar, bir tür deterjan kokusu gibi her yere siner. Görünürde kimse kırıcı değildir, kimse kavga çıkarıyor gibi davranmaz, herkes kibar ve ölçülüdür. Ama tam da bu yüzden, gerçek sınırlar konuşulamaz, gerçek itirazlar dillendirilemez, gerçek kırılmalar dile geldiği anda “abartı” olarak damgalanır. Pasif alay, bu non-ofens yüzeyin, caydırıcı bir fon gürültüsü haline gelmiş biçimidir.

Bu noktada sütur ve südur kavramları, pasif alayı bir karakter meselesi olmaktan çıkarıp, alan fiziği olarak düşünmeyi mümkün kılar. Sütur ve südur üzerine yazıda sütur, dikişlemek, isim vermek, bir şeyi adla cismini birbirine tutturmak olarak tanımlanır; südur ise yayılım, neşir, ışığın, dalganın, radyasyonun ortama dağılmasıdır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Birine bir ad vermek süturdur; o kişinin etrafa yaydığı izlenim, aura, söylenti, bu ad etrafında şekillenen duygulanımlar ise südur alanını oluşturur. Sütur, sınır çekme ve sorumluluk verme işlevi görürken; südur, bu sınırları aşan bir dolaşıma, bir alan etkisine işaret eder.

İletişim kanallarında sütur, örneğin “burada şu şekilde konuşulur”, “bu kurumda bu tür sözler ciddiye alınır”, “şu tür şakalar kabul edilemez” gibi kurallar, alışkanlıklar ve adlandırmalarla işler. Südur ise, bu kuralların ötesinde, herkesin farkında olmadan soluduğu ton, tempo ve atmosferdir. Süturun güçlü olduğu bir alanda, kimin ne dediği kadar, bunu hangi sorumlulukla söylediği, hangi adla konuştuğu, hangi bağlamda söz aldığı da bellidir. Südurun baskın olduğu, ama süturun zayıfladığı bir alanda ise sözler, anonimliğin ve akışın içinde kayar; kimse tam olarak “kimin ne yaptığı”nı soramaz, sadece sonuçta ortaya çıkan genel hava ile baş başa kalınır.

Pasif alay, bu ikinci durumda, yani südurun baskın, süturun zayıf olduğu alanlarda belirginleşir. Alay, tek tek cümlelerde değil, sözlerin üzerinden geçtiği taşıyıcı dalgada örgütlenir. İnsanlar, kimin hangi cümleyi kurduğundan çok, cümlenin bu dalgaya nasıl eklendiğine bakarak hareket etmeye başlar. Böylece pasif alay, tek tek kişilerin “alaycı” olmasından bağımsız biçimde, kanala karışan düşük dozlu ama süreğen bir sinik titreşim haline gelir. Bu titreşim, neyi söylemeye cesaret edildiğini ve neyin hiç dile gelmeden boğulduğunu belirleyen asıl kuvvet halini alır.

Bu bölümün sonunda, pasif alayın, belli insanlar değiştiğinde ya da “daha nazik davrandığında” kendiliğinden ortadan kalkacak bir sorun olmadığı netleşir. Sorun, konuşanlardan çok, konuşmaların üzerinden aktığı altyapıdadır. Getürkt kurnazlık, kültürel rahatsızlık jestleri ve non-ofens yüzey bir araya geldiğinde, sütur zayıflar, südur sinikleşir ve ortaya pasif alay denen kanal gürültüsü çıkar. Bir sonraki bölüm, bu gürültünün gündelik sahnelerde tam olarak nasıl işlediğini, “getürkt ton”un yaşamın çeşitli alanlarına nasıl sızdığını somutlaştırarak açacaktır.

İkinci bölüm – Gündelik pasif alayın anatomisi ve “getürkt” ton

Kanal gürültüsü soyut bir şey değil, gündelik hayatın çok somut anlarında hissedilen bir baskı biçimidir. Bir saç kesimi, kıyafet, kilo değişimi, ilişki durumu ya da iş tercihi üzerine edilen sıradan bir söz, bu baskının üzerimizden geçtiği kanallardan biridir. Bir cümle düşünmek yeterlidir: “Cesur durmuş tabii, sen zaten böyle şeylere girersin.” Bu cümlede, ilk bakışta bir takdir, “cesur” kelimesinin çağırdığı olumlu aura vardır. Ama aynı anda, “böyle şeylere girersin” ifadesi, kişinin riskli, ölçüsüz, belki de “kendini bilmez” oluşunu ima eder. Bu ikili yapı, getürkt pasif agresif kurnazlığın tipik bir örneğidir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Önce hafif bir utandırma, ardından övgü kisvesiyle masumlaştırma, en sonunda da “abartma, şaka yaptım” kaçışı.

Bu tür cümlelerin etkisi, tekil olayların sayısıyla değil, yarattıkları genel beklentiyle ölçülmelidir. İnsanlar, bu cümleleri defalarca yaşadıkça, henüz kimse ağzını açmadan önce konuşmanın hangi yönden “tiye alınabileceğini” hesaplamaya başlar. Bir şey anlatmadan önce “şimdi bunu söyleyince kesin şöyle diyecekler” diye düşünüldüğünde, aslında henüz gerçekleşmemiş pasif alay, geleceğe dönük bir gölge olarak şimdiki zamanda faaliyete geçmiştir. Getürkt ton tam burada ortaya çıkar: kelimeler seçilmeden önce bile, cümlenin nasıl karşılanacağına dair bir sinik öngörü, konuşmayı baştan gölgeler.

Bu tonun en rahat işlediği zeminlerden biri nezakettir. Akraba ilişkilerinde görünmez bir denetimin anatomisini çıkaran “nezaket gorili” yazısı, nezaket kisvesi altında kurulan teftiş zorlantısını anlatır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Orada, birinin bir başkasının hayatına dair nesnel gibi görünen sorularla, aslında kendi keyfine göre bir tasvir dayattığı; “şöyle olmuşsun”, “böyle olmuşsun” diyerek onun bedenine, işine, ilişkisine ayağını bastığı anlatılır. Bu teftişin en masum biçimlerinde bile, karşı tarafı öfkelendirip ardından bu öfkeyi yasaklama, yani “sen çok alıngansın” diyerek sözünü değersizleştirme taktiği devreye girer. Pasif alay, işte bu teftiş zorlantısının gündelik versiyonudur: kimse bağırmaz, kimse açıkça hakaret etmez, herkes “sadece soruyorum” ya da “merakımdan” der; ama soruların tınısı, alaycı bir resim çizmiştir bile.

Getürkt ton, sadece sözlü ifadelerde değil, anlatı kurma biçimlerinde de kendini gösterir. Birinin hayat hikâyesi, bu ton üzerinden başkalarına aktarıldığında, o kişi çoğu zaman “egzotik yan karakter”e indirgenir. “O da biraz öyledir zaten, bir keresinde şöyle yapmıştı” diye başlayan cümleler, tekil bir davranışı karakter özelliğine dönüştürür, bu karakteri de alaylı bir hikâyenin süsü haline getirir. Hikâyenin anlattığı kişi, artık kendisi değildir; başkalarının ağzında dolaşan bir karikatürdür. Getürkt iletişim analizinde bu süreç, pasif agresif kurnazlığın üçüncü seviyesi olarak adlandırılır.(YERSİZ ŞEYLER) Fakat burada önemli olan seviye isimleri değil, bu hikâyeleştirmenin, alay tonunu nasıl pekiştirdiğidir.

Non-ofens gestalt, bu tonun niçin bu kadar zor teşhis edildiğini açıklar (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Non-ofens yüzeyde kimse doğrudan saldırgan değildir; herkes bir şekilde haklı görünür. Nezaket jestleri, nazik sorular, hafif laubali ifadeler, “senin iyiliğini düşünüyorum” kalıpları, getürkt tonu cilalayan bir parlatıcı gibidir. Bu parlatıcı sayesinde, alayın kendisi değil, alaya maruz kalan kişinin tepkisi problemmiş gibi görünür. Tepki veren, suskunluğu bozduğu için “olayı büyüten” kişi konumuna yerleştirilir. Bu mekanizma, pasif alayın en güçlü kalkanlarından biridir.

“Kültürün rahatsızlığı” kavramı burada yeniden belirir. Rahatsızlık, sadece alaya uğrayan kişide değil, tüm alanda üretilir. Sofradaki bir cümle, sadece hedefini değil, masadaki herkesin bedenini gerer. Herkes biraz susar, biraz gülümser, biraz konuyu değiştirir. Bu “herkesin biraz”lığı, pasif alayın kolektif üretimine işaret eder. Alay eden, bir cümle kurar; ama o cümlenin etkisini taşıyan, onu normalleştiren, üzerini örten ya da hafifleten jestler hep birlikte üretilir. Pasif alay böylece bireysel bir jest olmaktan çıkar, ortaklaşa sürülen bir fon gürültüsü haline gelir.

Bu fon gürültüsü, zamanla insanların iç sesine yerleşir. Kişi, bir karar verirken, birini aramadan önce, bir fotoğraf paylaşmadan önce, hatta sadece bir soruyu yüksek sesle sormadan önce, zihninde getürkt tonla kurulmuş cümleler duymaya başlar. “Şimdi şöyle derler”, “böyle görünürüm”, “bunu söylediğimde herkes bana şöyle bakar” gibi düşünceler, pasif alayın içselleşmiş versiyonudur. Bu iç ses, alayın artık dışarıdan gelmediğini, içeriden çalıştığını gösterir. Pasif alay sadece başkasının yaptığı bir şey değil, herkesin kendi üzerine de uyguladığı bir otosansür mekanizmasına dönüşür.

Getürkt tonun anatomisi bu nedenle yalnızca “başkalarının suçu” üzerinden yazılamaz. Bu ton, nezaket gorilinin teftiş zorlantısıyla, non-ofens yüzeyin belirsiz sınırlarıyla, kültürün rahatsızlık üretme tarzıyla ve kişisel kırılganlıkların bir türlü açıkça konuşulamamasıyla birlikte örülür. Her sahnede, biraz utandırma, biraz masumlaştırma, biraz hikâyeleştirme, biraz da “şaka yaptık” geri çekilişi vardır. Bu karışım, zaman içinde tutarlı bir karakter kazanır ve artık bir kişinin konuşma tarzı olmaktan çıkarak, bir ortamın doğal sesi haline gelir.

İkinci bölümün sonunda elde kalan tablo, pasif alayın gündelik hayatta zaten hep orada olduğu, sadece adının konmadığı bir gürültü biçimi olduğudur. İnsanlar bu gürültüye uyum sağlamak için kendi cümlelerini, bedenlerini, jestlerini ve suskunluklarını sürekli ayarlar. Sonraki adımlar, bu gürültünün estetizmle, nazarla, vampirleşme ve zombileşmeyle nasıl kesiştiğini ve hangi çıkış yollarının mümkün olduğunu tartışacaktır; ancak bunun zemini, pasif alayın önce alan, sonra ton, en son da iç ses olarak nasıl örgütlendiğini görmekten geçer.

Üçüncü bölüm – Estetist pasif alay ve Nazar Sendromu

Pasif alay alanının en yoğunlaştığı yerlerden biri, estetizm diktasının işleyişidir. Estetizm burada basitçe “güzellik sevgisi” değildir; belli bir estetik standardın görünmez yasa haline gelmesi, bedenleri, yüzleri ve hayatları bu standarda göre ölçen, tartan, sıralayan bir rejimdir. Estetizm diktası üstüne yazılan metinde, illüzyona mahkûm edilmiş bir dünyadan söz edilir: gerçek bedenden çok fotoğrafın, gerçek mekândan çok kadrajın, gerçek ilişkiden çok sahnelemenin kıstas olduğu bir düzen (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Bu düzenin asıl gücü, neredeyse kimsenin “ben estetizm diktatörüyüm” diye ortaya çıkmaması, buna rağmen herkesin bu ölçülere göre kendini ayarlamak zorunda kalmasıdır. Pasif alay, tam da bu ayarlama baskısının temel tonu haline gelir.

Estetizm diktası, insanlara doğrudan “çirkinsin”, “yanlışsın” demez. Bunun yerine, hangi yüzlerin sürekli vitrinde tutulacağına, hangi bedenlerin kamusal tartıya sürüleceğine, hangi hayat tarzlarının film ve reklam metinlerinde tekrar tekrar sahneleneceğine karar verir. Seçilmiş birkaç imge, “normal” ve “arzulanır” olana dair ortak bir şablon haline geldikçe, bu şablona uymayan her beden ve hayat, söz kullanılmadan alay konusu kılınır. Kimse açıkça alay etmez; ama herkes, kaderini bu görünmez karşılaştırma çizelgesine göre düşüne düşüne, içten içe kendisiyle alay etmeye başlar. Estetist pasif alay, işte bu içselleşmiş, süregen karşılaştırma baskısıdır.

Nazar Sendromu tam bu noktada devreye girer. Nazar Sendromu, medyanın özenle seçilmiş ve kürate edilmiş bakışının içsel yargıca dönüşmesi olarak tanımlanır: kişi artık kendi yüzüne, bedenine, hayatına dışarıdan, hatta düşmanca bir gözle bakmaktadır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Fotoğraf çekerken ya da ayna karşısında dururken, kendiyle ilişki, “bu sahne hoş mu, bu açı iyi mi, bu kare izlenmeye değer mi” sorularına indirgenir. Kişi kendini bir insan olarak değil, “kullanılabilir kare” olarak görmeye başlar. Bu bakışın alayla ilişkisi açıktır: kendini dışarıdan izlerken, bedeninin duruşuyla, yüzünün ifadesiyle, yaşamının temposuyla alay eden bir iç ses sürekli konuşmaktadır.

Nazar Sendromu’nun sinematik versiyonunda, bu bakış dosdoğru beyazperdeye tercüme edilir. Belirli filmler ve dizilerde, özellikle yoksul, kırılgan, marjinalleştirilmiş figürlerin hayatı, estetize edilmiş bir yıkım koreografisi içinde gösterilir. Seyirci bir yandan karakterle duygudaşlık kurduğunu sanır, öte yandan onun çaresizliğine ve “şaşkınlığına” uzaktan bakarken sessiz bir alayın içinde konumlanır. Nazar Sendromu’nun sinematik mazbata üzerinden estetist ulamayı anlattığı metin, idealize edilmiş temsillerin süreğen etkisinin obsesif kıyaslama ve çarpıtılmış öz-algı ürettiğini açıkça yazar (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Burada nazar, yalnızca kıskanç, zarar verici bir bakış değil, insanın kendine yönelttiği estetist pasif alayın altyapısıdır.

Estetist pasif alay, dolayısıyla iki düzeyde işler. Birinci düzeyde, kamusal imgeler ve algoritmalar, hangi yüzlerin ve bedenlerin “olması gereken” olduğuna dair bir model dayatır. Reklamlarda, dizilerde, influencer hesaplarında tekrar eden bu model, çoğu insan için zaten erişilemezdir. İkinci düzeyde, bu modele erişemeyenler, sadece dışarıdan hor görülen değil, içten içe kendileriyle alay eden bir konuma sürüklenir. Pasif alayın asıl gücü, tam da burada ortaya çıkar: kişi kendisiyle alay ettikçe, başkalarının alayına daha açık, daha savunmasız hale gelir.

Bu çerçevede estetist pasif alay, sadece medyada üretilen imgelere değil, sıradan jestlere de siner. Birinin fotoğrafını çekerken “şöyle dursana, yüzün daha toplu çıkıyor” demek, basit bir öneri gibi durur, fakat aynı anda yüzün “toplu çıkmadığı” bütün anları görünmez biçimde alaya alır. Beden tartılarını, kilo tablolarını, “ideal ölçü” grafiklerini sağlıklı yaşam rehberi gibi sunan kampanyalar, kimseye hakaret etmeden, ama herkesin bedenini bir ayıplı mal gibi hissettiren bir pasif alay zeminine katkıda bulunur. Estetizm diktatörlüğünün kanıt ve etkilerini toplayan yeniden yazımlarda, bu görünüşte masum grafiklerin ve kampanyaların aslında ayrımcı bir yargı rejimi kurduğu gösterilir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER)

Bu soyut baskıya karşı Raumdeutung stratejisi, nazarın soyut tehdidini somut alanlara, isimlendirilebilir sahnelere çözerek yanıt vermeyi önerir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Soyut “dijital büyük öteki”nin sanki her yerde var ama hiçbir yerde yakalanamaz oluşu, insanlarda sürekli bir alay korkusu ve kendinden utanma üretiyorsa, bu alanların tek tek adlandırılması, “şu uygulamada şu biçimde”, “şu kampanyada şu sloganla” diye somutlaştırılması, estetist pasif alayın sisini dağıtmanın ilk adımıdır. Çünkü pasif alay, sisli kaldığı sürece en güçlüdür; bir kez somutlaştığında, cümle cümle, kare kare, grafik grafik çözümlenebilir hale gelir.

Estetist pasif alay, özetle, estetizm diktasının ve Nazar Sendromu’nun birleştiği noktada ortaya çıkar. Görünüşte kimse kimseyle dalga geçmiyordur; herkes sadece “güzeli seviyor” ve “kendi en iyi halini sunmak istiyordur”. Fakat bu “en iyi hal” tanımı, birkaç seçilmiş imgenin diktatörlüğüne bırakıldığında, geri kalan herkes, farkında olmadan kendisiyle alay etmek zorunda kalır. Pasif alay, burada artık bir şaka türü değil, görüntü ekonomisinin temel dilidir.

Dördüncü bölüm – Vampirleşme ve zombileşme: pasif alay alanında özne tipleri

Pasif alayın estetizmle ve nazarla eklemlendiği bu alan, herkesi aynı şekilde etkilemez; bazıları bu alanı aktif olarak kullanarak güç devşirir, bazıları ise bu alanda hareket etmeye çalışırken giderek tükenir. Vampirleşme ve zombileşme imgeleri, bu iki özne tipini aynı alan içinde düşünmenin bir yolu olarak kullanılabilir. Amaç, insanları “iyi” ve “kötü” diye ahlaken ayırmak değil; pasif alay radyasyonunun, içinde yaşayan öznelikleri nasıl farklı biçimlerde şekillendirdiğini betimlemektir.

Vampirleşme, burada, pasif alay alanını bilinçli ya da yarı bilinçli olarak istismar eden bir konumu ifade eder. Estetizm diktasıyla ilgili metinlerde, “gurur alayları” ve gösterişli teşhir rejimlerinin, bedenleri ve imgeleri bir tür kanıt paketine dönüştürdüğü anlatılır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Belli bir estetik başarıya, belli bir sosyal sermayeye ya da belli bir “doğruluk” iddiasına yaslanan özne, pasif alay alanında dolaşan utanç ve kırılganlık enerjisinden beslenir. Başkalarının hataları, gafları, estetik “kusurları” ve simgesel başarısızlıkları, bu özne için bir tür besin haline gelir. Her alaycı gönderme, her “şu tipe de bak” bakışı, başkalarının kırılganlığını damıtarak kendine güç kazandırmanın bir yoluna dönüşür.

Vampiritorluk başlıklı metin, bu konumu ironik bir şiir ve tasvir eşliğinde tartışır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Vampiritor, hem vampir hem monitör hem de imparator birleşimidir; başkalarının hayatına dair izleri, verileri, imgeleri, “başarı” ve “başarısızlık” gösterge panolarına dönüştüren bir figürdür. Pasif alay alanında vampirleşmiş özne, yalnızca alay eden kişi değildir; alayı aynı zamanda ölçen, kategorilere ayıran, istatistiklere bağlayan, beğeni sayıları ve takipçi grafikleriyle ilişkilendiren kişidir. Birinin bedeni, sesi, düşüncesi, attığı her adım, “ne kadar komik”, “ne kadar cringe”, “ne kadar rezil” gibi ölçütlerle derecelendirilirken, vampir özne bu derecelendirmenin yorumcusu ve kazananı rolüne yerleşir.

Zombileşme ise başka bir uçta, aynı pasif alay alanının sürekli hedefi haline gelen öznenin durumunu betimler. Estetizm diktasının çöküşü ve yapay zekânın gelişi üzerine yazılan metinde, sürekli uyarılmış ama içi boşalmış bir özne figürü, yani zombi toplumdan söz edilir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Bu figür, durmaksızın içerik tüketir, durmaksızın cevap yetiştirir, durmaksızın üretmeye zorlanır; fakat bütün bu hareket, gerçek bir özneleşmeye değil, alışkanlık düzeyinde reflekslere dayanır.

Pasif alay alanında zombileşmiş özne, her an alaya alınabileceği ihtimaline göre hareket etmeye o kadar alışır ki, kendi sesini tanıyamaz hale gelir. Bir fotoğraf paylaşırken, bir fikir söylerken, bir ilişkiye başlarken ya da bitirirken, asıl kıstas, neyin gerçekten istendiği değil, neyin daha az “rezil” görüneceğidir. Bu özne, başkalarının vampirleşmiş bakışını içselleştirir; kendisiyle konuşurken bile o alaycı sesi kullanır. Kendi yazdığı yazıya, kendi çektiği fotoğrafa, kendi anlattığı anısına, sanki bir başkasının malzemesiymiş gibi, soğuk ve acımasız bir gözle bakar.

Vampirleşme ve zombileşme arasında sabit bir sınır yoktur; aynı kişi, farklı bağlamlarda, kimi zaman vampir, kimi zaman zombi gibi davranabilir. Bir grupta alay edilen kişi olduğunu hissederken, başka bir grupta alay eden konumuna yerleşebilir. Bu geçişkenlik, pasif alay alanının yapısal karakterini gösterir: alan, insanları belli rollere hapseden durağan bir sahne değil, rolleri sürekli yeniden dağıtan bir mekanizma olarak işler. Birinin hatası bugün başkasının şakası olur; yarın roller değişir. Önemli olan, bu değişim içinde alay radyasyonunun hiç azalmaması, sadece hedef değiştirmesidir.

Bu radyasyonu yoğunlaştıran şey, “akış” denen yapıdır. Akış üzerine yazıda, dijital ve kültürel akışların, durmaksızın yeni içerik, yeni şaka, yeni skandal talep eden bir makine gibi çalıştığı anlatılır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Akış, pasif alay için ideal bir taşıyıcıdır; çünkü hiçbir şakanın sonuna varmak gerekmez, hiçbir yüzleşmenin tamamlanması istenmez, hiçbir özür ya da onarım sahnesi sabitlenmez. Bir alay dalgası biter bitmez, yenisiyle yer değiştirir. Vampir özne bu akışta hep taze malzeme bulur, zombi özne ise akışın hızına yetişmeye çalışırken giderek tükenir.

Bu bölümün kritik noktası, pasif alayın sadece mağdur üreten değil, aynı zamanda belirli türden bir güç dolaşımı yaratan bir alan olduğu gerçeğidir. Vampirleşme, pasif alay alanını ustaca kullanabilme yeteneği gibi görünür, ama aslında vampir özneyi de akışa daha sıkı bağlayan bir bağımlılıktır. Zombileşme ise, alayın hedefi olmaktan kaçınmak için sürekli daha az yaşayan, daha az risk alan, daha az konuşan, daha az hayal kuran bir özne tipi üretir. Her iki durumda da pasif alay, yaşam enerjisini, hayal gücünü ve kolektif dayanışma ihtimallerini aşındıran bir alan fiziği olarak işlemeye devam eder.

Beşinci bölüm – Kültürel radyasyon altında yamyamlaşma

Pasif alay radyasyonunun bir adım ötesinde, kültürel yamyamlaşma denen daha ağır bir süreç başlar. Yamyamlaşma burada, bir topluluğun kendi üyelerinin deneyimlerini, acılarını ve zevklerini, sürekli çiğnenen, tüketilen, yeniden paketlenen bir malzeme haline getirmesi anlamına gelir. Bu süreçte komşunun yaşadığı travma, yaptığı hata, taşıdığı arzu ya da uğradığı haksızlık, sadece “konu” ya da “gündem” olmakla kalmaz; defalarca anlatılan, üzerine sayısız espri ve yorum üretilen, fakat nadiren onarım ya da adalet arayışına bağlanan bir çiğneme nesnesi olur.

GRAVITAS metni, bu süreci “komşunun jouissance’ını kamusal bir çiğneme oyuncağına dönüştürmek” biçiminde tarif eder (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Jouissance, kabaca, kişinin kendi zevki, kendi saplantısı, kendi sıkıntılı haz alanı olarak okunabilir. Bu zevk, mahrem bir deneyimken, conversation yani bitmeyen konuşma alanına taşındığında, herkesin ağzında gevelediği bir şeye dönüşür. Birinin mahrem hatası, başka birinin özensiz şakasına, üçüncü birinin didaktik yorumuna, dördüncü birinin alaylı caps’ine malzeme olur. Herkes bir parça “ağzına alır”, biraz çiğner, biraz tükürür, sonra sıradaki malzemeye geçer.

Burada pasif alayın rolü, bu çiğneme sürecini “normal” hissettirmektir. Linç, ifşa ya da ağır saldırı anlarında bile, alaycı tını ve hafif mizah, yapılanın ciddiyetini maskeleyebilir. “Sadece şaka yapıyoruz”, “biraz dalga geçtik” gibi ifadeler, tam da şakanın ve dalganın komşunun jouissance’ını nasıl parçalayarak dolaşıma soktuğunu görünmez kılar. GRAVITAS metni, conversation tek başına hüküm sürdüğünde südurun süturu yakacağını, akışın ateş gibi yanacağını ve öznenin yakınmanın ötesinde sözü yetkilendirecek bir kesintiye varamayacağını söyler (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Bu, pasif alay radyasyonunun yamyamlaşma eşiklerinden biridir: konuşma hiç durmaz, ama hiçbir kırılma noktası, hiçbir gerçek adlandırma ve sorumluluk alınma anı oluşmaz.

Sütur ve südur ayrımına geri dönmek, yamyamlaşmanın bu yapısını daha iyi kavramayı sağlar. Sütur, adlandırma ve dikiş atma eylemidir; bir deneyimi adla tutmak, ona yer açmak, onunla ilişkili sorumlulukları belirlemek anlamına gelir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Südur ise yayılma ve taşma alanıdır; bir deneyimin söylentiler, dedikodular, caps’ler, yorumlar ve espriler halinde ortama dağılmasıdır. Sağlıklı bir alanda sütur ve südur arasında bir gerilim, ama aynı zamanda bir denge vardır: bir olay anlatılır, yayılır, yorumlanır; ama aynı zamanda bir yerde adlandırılır, sorumlular belirlenir, onarım ya da dönüşüm imkanları tartışılır.

Kültürel yamyamlaşma, südurun süturu tamamen yakmasıyla başlar. Bir olayın, bir travmanın, bir ifşanın, yalnızca yayılım tarafı çalışır; herkesin dilinde gezer, herkesin “içerik” deposuna girer, fakat hiçbir yerde adlandırmaya, dikiş atmaya, onarıma izin verilmez. Bu durumda komşunun acısı, sonsuz bir içerik döngüsünde yeniden ısıtılıp servis edilen bir öğeye dönüşür. Pasif alay, bu döngünün her aşamasında, çiğnemenin “hafif” kılıfıdır. En ağır saldırılar bile, “çok ciddiye alma”, “espri yaptık” zırhının arkasına saklanabilir.

Estetik yamyamlık, bu süreçte özel bir rol oynar. Estetizm diktasının kurbanları üzerine yazılan metinlerde, örneğin popüler bir figürün estetik rejim altında nasıl harcanabildiği analiz edilir; bu analizler, aynı zamanda medyanın başkasının bedenini, acısını ve düşüşünü nasıl görsel şölen haline getirdiğini gösterir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Yamyamlık burada yalnızca “yemek” fiiline indirgenmiş bir vahşet değil, başkasının varoluşunu bir görsel besin kaynağına dönüştürme pratiğidir. Bu pratiğin yanında pasif alay, bir baharat gibi görünür: görüntüyü hafifletir, acıyı mizahi bir sosla kaplar, böylece yenmesi daha kolay hale getirir.

Kültürel yamyamlaşmanın bir başka yönü de, onarım ve suçluluk devresinin tıkanmasıdır. Başkasının zarar gördüğü, haksızlığa uğradığı ya da kendine zarar verdiği hikâyelerde, normalde suçluluk ve onarma isteği devreye girebilir; “burada bir hata yaptık”, “bir şeyleri düzeltmemiz gerekiyor” gibi cümleler bu devrenin göstergesidir. Oysa pasif alay radyasyonu altındaki yamyamlaşma sahnelerinde, bu devre çalışmaz. İnsanlar “ne kadar saçma”, “ne kadar aptalca”, “başına gelene bak” diyerek çiğner, güler, geçer; ama “burada bizim payımız ne” sorusu neredeyse hiç sorulmaz. Suçluluk duygusu yerine, üstünlük duygusu geçer; onarım arzusu yerine, bir sonraki “malzeme”yi bekleme arzusu güçlenir.

Bu atmosferde, yamyamlaşmaya maruz kalan kişi sadece dışarıdan yenmiş olmaz; çoğu zaman kendi kendisini de çiğnemeye başlar. Başına geleni anlatırken, başkalarının önceden kullandığı alaycı ifadeleri tekrarlar; kendi travmasını, sanki başkasının ağzından anlatıyormuş gibi taklit eder. Bu öz-yamyamlaşma, pasif alayın içselleştirilmiş halidir. Kişi, kendi acısına bile ciddi bir alan açamaz; en fazla birkaç saniyeliğine ciddileşir, sonra “neyse canım, çok da şey yapmamak lazım” diyerek konuyu kapatır. Bu kapanış, konuyu gerçekten bitirmez; sadece başka bir çiğneme turuna kadar askıya alır.

Kültürel radyasyon altında yamyamlaşma böylece üç düzeyde işler: komşunun deneyimi kamusal çiğneme oyuncağına dönüştürülür, sütur yakılarak hiçbir gerçek dikiş atılmasına izin verilmez, suçluluk ve onarım devresi tıkanır. Bütün bu süreç, pasif alayın “hafif” tonuyla sarılıp normalleştirilir. Öyle ki, sonunda yamyamlık bile mizah adı altında pazarlanır; “yiyip bitirmek” ifadesi, gerçek bir tahribatı değil, eğlenceli bir seyri çağrıştırır hale gelir.

Bu bölüm, pasif alay radyasyonunun vardığı uç noktayı gösterir: başkalarının hayatı, acısı ve zevki, ciddi bir ortak mesele değil, bitmeyen bir atıştırmalık haline geldiğinde, kültürel yamyamlaşma tamamlanmış olur. Böyle bir alanda pasif alay, sadece bir iletişim stili değildir; görünürde masum, gerçekte yıkıcı bir beslenme rejiminin temel bileşenidir. Makalenin ilerleyen kısımlarında, bu rejime karşı süturu yeniden çağıran, adlandırma ve onarım imkânlarını açan ironi ve Hülya Espri hattının neler yapabileceği tartışılacaktır.

Altıncı bölüm – Dalga ve alay, ironi ve sinizm, nesnel dalga ve nesnel alay

Pasif alayın alan fiziğini netleştirmek için, önce aynı ailenin diğer jestlerini birbirinden ayırmak gerekir. Dalga ve alay gündelik dilde birbirine karışır; ironi ve sinizm çoğu zaman eşanlamlı kullanılır. Oysa pasif alay tam da bu farkların silindiği, jestlerin birbirine kaydığı gri bölgede çalışır. Dalga ile alay arasındaki ayrımı sistematik biçimde açan metin, dalgayı hakikate oyunlu bir mesafe, alayı ise hakikate üstünlük taslayan bir bakış olarak tarif eder (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Dalga, konuşanı da işin içine katan, “ben de bunun parçasıyım” diyen, hem kendisini hem karşısındakini ve durumu birlikte gülünçleştiren bir jesttir. Alay ise, konuşanı bir tür hakem koltuğuna oturtur; karşısındakini, konuyu ya da sahneyi tek yanlı bir karara mahkûm eder. Dalga alan açar, alay alan kapatır.

Bu ayrım, ironi ve sinizm karşıtlığıyla birleştiğinde daha berrak bir hal alır. Sinizm, ne yaptığını çok iyi bilip yine de yapma formülüyle açıklanır; kişi, sahnenin ikiyüzlülüğünü, adaletsizliğini veya saçmalığını görür, hatta bunu yüksek sesle dile getirir, ama bu farkındalığı hiçbir gerçek tavır değişikliğine dönüştürmez (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Sinik özne, “zaten herkes böyle, ben de mecburen böyle yapıyorum” diyerek kendi eylemini sürekli mazur gösterir. İroni ise, sahneyle arasına mesafe koyar ama bu mesafeyi sadece keyif için değil, hakikate farklı bir açıdan yaklaşmak için kullanır. İronik dalga, alayın aksine, sabit yargıyı değil, çelişkiyi, çatlağı, beklenmedik bağlantıları görünür kılar.

Nesnel dalga ve nesnel alay kavramları, bu jestleri öznenin niyetinden bağımsız çalışan süreçler düzeyine taşır. Nesnel alay derlemesi ve ilgili yazılar, dünyadaki belirli ideolojik düzeneklerin, kimse özel olarak alay etmeyi amaçlamasa bile alaycı sonuçlar üretebildiğini gösterir (🔗, 🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Örneğin, “herkes için fırsat eşitliği” söylemiyle pazarlanan bir sistem, fiiliyatta bazı grupları sürekli aynı yerde tutuyorsa, bu durumun kendisi nesnel bir alaydır; eşitlik vaadi, eşitsizliği mühürleyen bir maske haline gelmiştir. Tam tersine, nesnel dalga, tarihin ve dünyanın beklenmedik tersyüz oluşlarında, insanların niyetlerinden bağımsız işleyen ironik düzeni ifade eder. Örneğin, baskı kuran bir iktidarın tam da kendi hamleleriyle güç kaybetmesi, kimse espri yapmak istemese de nesnel bir dalga sahnesidir.

Pasif alay, bu çerçevede, öznel sinizmi ve nesnel alayı gündelik mikro-sahnelerde birbirine bağlayan alan etkisi olarak anlaşılabilir. Sinik özne, “zaten kimse değişmez, zaten herkes çıkarcı” dediğinde, bu cümle sadece bir iç ses olarak kalmaz; konuşma kanallarına yayılan bir ton üretir. Bu ton, kültürel yapıda zaten var olan nesnel alay süreçleriyle rezonansa girer. İnsanlar “fırsatlar eşit” dendiğinde bunun alaycı bir yalan olduğunu sezmekte, ama aynı anda bu yalanın içinde yaşamaya devam etmektedir. Pasif alay, işte bu sezgi ile kabulleniş arasındaki gerilimi, hafif espriler, suskunluklar, imalar ve “tiye alma” jestleriyle taşır.

Dalga ve nesnel ironi ise bu alanın içinde başka bir hattı açık tutar. Komik Somutlama: Ciddi Dalga Geçmek Nedir metninde anlatıldığı gibi, komik somutlama yanlış soyutlukları gülünç kılarken, trajik somutluğu ayakta tutar (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Buradaki dalga, hakikati iptal etmek için değil, hakikate yanlış eklenmiş soyut fazlalıkları söküp atmak için devreye girer. Bu nedenle, komik somutlama bir pasif alay tekniği değildir; aksine, pasif alayın sisini dağıtmak için kullanılabilecek bir jesttir. Alayın yaptığı, birini ya da bir şeyi tümden değersizleştirmek, “buna hiç gerek yok” deyip sahneden kovmaktır. Komik somutlamanın yaptığı ise, “burada fazlalık olan ne, asıl acı veya adaletsizlik nerede” sorusunu gülme yoluyla netleştirmektir.

Pasif alay alanında söylenen bir cümle, bu yüzden, aynı laf yapısına sahip olsa bile farklı hatlara düşebilir. “Bu memlekette hiçbir şey değişmez” cümlesi, sinik alay hattına düştüğünde, herkesi edilgenliğe çağıran bir kadercilik üretir. Aynı cümle, komik somutlamayla işlendiğinde, belirli bir kurumu, pratiği ya da refleksi hedef alıp “hiç değişmeyen tam olarak ne” diye soran bir analize dönüşebilir. İlk durumda pasif alay, ikincisinde dalga çalışır. Nesnel alay ve nesnel dalga kavramları, bu ayrımı yalnızca bireysel tonla değil, yapısal sonuçlarla düşünmeyi sağlar: hangi jestler hakikati sabitler, hangileri hakikate yeni bir hareket alanı açar.

Altıncı bölüm böylece, pasif alayı yalın bir “alaycılık” türü olmaktan çıkarıp, sinizm, ironi, dalga ve nesnel süreçler arasında kurulmuş bir alan etkisi olarak konumlandırır. Pasif alay, sinik öznenin “ben de biliyorum ama ne yapayım” söylemini, nesnel alayın “dünya zaten böyle” işleyişiyle birleştirir. Dalga ve komik somutlama ise bu alanın içinde, Hülya Espri hattına bağlanacak olan karşı-öznelik imkanlarını taşır.

Yedinci bölüm – Pasif alay ve Hülya Espri: iki alanın çarpışması

Pasif alayın alan etkisini tersinden okumak için, ona zıt bir alan düşünmek gerekir. Hülya Espri kavramı bu noktada devreye girer. Hülya Espri Nesnel İronidir/Dalgadır başlıklı metin, Hülya Espri’yi nesnel ironi alanı olarak tanımlar (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Burada söz konusu olan, bir kişinin “şakacılığı” değil, tarihsel ve simgesel düzeyde işleyen bir espri alanıdır. Hülya Espri, geçmişle geleceği bir arada tutan, hatayı ve trajediyi sadece acı olarak değil, dönüşüm imkânı olarak da kavrayabilen bir ironik işleyişi ifade eder.

Žižek Ünlem belgeseline dair metin, Hülya Espri’yi üçlü bir şemayla ilişkilendirir: geçmişsiz gelecek, geleceksiz geçmiş ve bu ikisi arasındaki hareket alanı (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Geçmişsiz gelecek, “hülyasız espri”dir; yani espri vardır, mizah vardır, şaka vardır, ama bunların hiçbirinin arkasında ortak bir gelecek tahayyülü, bir dönüşüm arzusu yoktur. Bu alan saf alay alanıdır. Geleceksiz geçmiş ise “esprisiz hülya”dır; yani idealler vardır, yüce hedefler vardır, nostalji ve duygusallık vardır, ama bunların hiçbirinin yanında, kendini ve kendi tarafını gülünçleştirebilen bir ironi yoktur. Bu alan da saf didaktik alanıdır. Hülya Espri, bu iki tek taraflılığı birbirine çarptıran, hem hülyayı hem espriyi birlikte tutan bir üçüncü alandır.

Pasif alay tam bu şemada konum alır: Hülya Espri’nin değil, hülyasız esprinin alanıdır. Pasif alay kanalında dolaşan espriler, şakalar ve alaylar, çoğu zaman zekice, çoğu zaman yerinde, çoğu zaman “hak edilmiş” bile görülebilir; ama bu jestlerin hiçbirinin, ortak bir geleceğe, yeni bir ilişki tarzına, başka türden bir birlikte yaşama biçimine doğru açılan bir kapısı yoktur. Pasif alay, hülyayı iptal eder; yeni bir şeyin mümkün olduğuna dair inancı kemirir. Her espri, hafifçe gülünür ve unutulur; her alay, hedefini küçültür ve tarihsizleştirir. Geriye, hafızası olmayan ama doymak bilmeyen bir mizah iştahı kalır.

Hülya Espri alanında ise aynı malzeme, başka şekilde çalışır. Bir gaf, bir travma, bir politik skandal ya da bir kişisel kırılma, burada sadece tüketilecek bir içerik değil, üzerinde düşünülerek yeniden sahnelenecek bir düğüm olarak ele alınır. İroni, bu düğümü kesip atmak için değil, düğümün nasıl atıldığını göstermeye yarar. Komik somutlama, bu yüzden Hülya Espri hattının tekniklerinden biridir; yanlış soyutlukları gülünçleştirirken, somut acıya ve somut sorumluluğa alan açar (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Pasif alayın yaptığı şey, tam tersine, hem soyutu hem somutu birden iptal etmek, “hepsi saçma” diyerek bütün malzemeyi aynı çöpe atmak ve bu iptal jestinden bir üstünlük zevki devşirmektir.

İki alanın çarpışması, bu yüzden en çok aynı olayın farklı biçimlerde ele alınışında görünür. Bir linç kampanyasını düşünmek yeterlidir. Pasif alay alanında bu kampanya, “hak etti, oh olsun” tonuyla, binlerce alaycı yorum ve caps üretir; hedef kişi, tek bir hatasına ya da tek bir özelliğine indirgenir, geçmişi ve geleceği bu indirgemeye göre yeniden yazılır. Hülya Espri alanında ise aynı olay, linç mekanizmasının kendisini, oyunun kurallarını, kimin kimi hangi koşullarda hedef seçtiğini ve bu süreçte kimin hangi zevki devşirdiğini gözler önüne sermek için kullanılır. Burada da mizah vardır, ama bu mizah tek bir kişiyi tüketip geride bırakmak yerine, herkesin içinde bulunduğu oyunun saçmalığını açığa çıkarır.

Pasif alay ve Hülya Espri, bu bakımdan iki ayrı jest değil, iki ayrı alan fiziğidir. Pasif alay alanında konuşan özne, çoğu zaman kendi sözünün nereye bağlandığını fark etmeden, hakim alay tonunu yeniden üretir. Hülya Espri alanında konuşan özne ise kendi sözünü, tarihin ve ortak hafızanın içinde bir müdahale olarak kurar. Bu fark, basit bir “iyi niyet” ayrımı değildir; hangi alanın hangi jestleri güçlendirdiğiyle ilgilidir. Bir medya ortamı, bir sohbet kültürü, bir platform mimarisi, bir topluluk dili, espriyi hep iptal yönünde, hep küçültme yönünde teşvik ediyorsa, orada pasif alay alanı baskındır. Aynı ortam, kendi kendisini de hedef alan, kendi tarafını da komik somutlamanın konusu yapabilen ironiyi teşvik ediyorsa, Hülya Espri hattına açık bir alan oluşmaya başlamıştır.

Hülya Espri bu nedenle, pasif alaya karşı bir “kibar espri” önerisi değil, alan değiştirme stratejisidir. Pasif alay, Hülya Espri’nin malzemesini çalmış, espriyi hülyadan koparmış, onu bir tür mahkeme mizahına indirgemiştir. Hülya Espri hattı bu çalmayı geri almaya çalışır: gülmenin hakkını, sadece başkasının mahvına değil, ortak bir dönüşüm ihtimaline bağlar. Aynı malzemeyle, aynı olaylarla, aynı hikâyelerle, iki farklı alan mümkün hale gelir. Makalenin son bölümlerinde tarif edilecek semptom dili, bu alanlar arası gerilimin bedenlerde ve duygulanımlarda nasıl yazılı olduğunu göstermeye yöneliktir.

Sekizinci bölüm – Pasif alayın semptom dili: beden, kaygı, patlama

Pasif alayın alan fiziği, sonunda insan bedenine, duygularına ve gündelik davranışlarına semptom olarak yazılır. Bu semptomlar bireysel “hassasiyet” ya da “zayıflık” işareti değildir; alanın radyasyonunu taşıyan işaretlerdir. Nazar Sendromu metni, medyanın ve estetist bakışın yarattığı içsel yargıcın, kişiyi sürekli kendine dışarıdan bakan bir gözle yaşamak zorunda bıraktığını anlatır (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Bu iç göz, sadece “güzel miyim, başarılı mıyım” diye soran narcisistik bir bakış değildir; aynı zamanda “rezil olur muyum, dalga geçerler mi, yanlış anlaşılır mıyım” diye soran kaygılı bir pasif alay filtresidir.

Bu filtreden süzülen gündelik deneyim, bir dizi mikrosempotomla kendini belli eder. Topluluk içinde konuşurken cümlenin ortasında duraklama, belli kelimeleri kullanmaktan kaçınma, belirli konularda hiç söz almama, kendi hikâyesini anlatırken otomatik olarak “kendiyle dalga geçme”ye başvurma, bunların hepsi pasif alay radyasyonunun bedene yazdığı küçük işaretlerdir. İnsan, daha konuşmaya başlamadan önce, başkalarının ağzından gelebilecek alaycı cümleleri zihninde prova eder; bu provalar, jestleri daraltır, nefesi kısar, sesi titreten bir eşik kaygısı üretir.

Kültürün rahatsızlığı ve caydırıcılık işlevi üzerine metin, görünüşte sıradan olan, fakat güçlü caydırma etkileri olan jestleri analiz eder: bakışların kaçması, havanın soğuması, konunun aniden değiştirilmesi, kimsenin açıkça “bunu konuşmayalım” dememesine rağmen herkesin bu mesajı alması (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Pasif alay alanında bu rahatsızlık, hafif gülüşler, içten içe güldüğünü belli eden küçük mimikler, “sen de hep böylesin” gibi yarı şaka kalıplarla iç içe geçer. Semptom dili, bu iç içeliğin altında oluşur: kişi rahatsızlığını açıkça adlandıramaz, çünkü ortada “resmi bir hakaret” yoktur; ama beden, bu belirsizliği kasılma, kızarma, terleme, nefes darlığı gibi tepkilerle kaydeder.

Semptomlar iki uç davranışta yoğunlaşma eğilimi gösterir. Bir uçta kronik kasılma vardır: kişi risk almaktan kaçınır, yeni fikir ortaya atmaz, kişisel bir malzeme açmaz, sadece onaylanmış cümleleri tekrarlar. Pasif alay radyasyonu altında, her yeni söz potansiyel rezillik kaynağı gibi hissedildiği için, susmak en güvenli strateji haline gelir. Bu, görünüşte uyumlu, uygar, dengeli bir profil sunar; fakat içeride “söylenmemiş cümleler” birikmeye devam eder. Diğer uçta ani patlamalar vardır: uzun süre bastırılmış kızgınlık, bir anda, bağlamı aşan, kendini de yakabilecek bir öfke çıkışına dönüşür. Bu patlamalar çoğu zaman “abartılı” bulunur; pasif alay alanında, tam da bu patlama sahneleri alaya alınır ve malzeme yapılır.

Nazar Sendromu ile pasif alayın kesişiminde ortaya çıkan bir başka semptom, kendi bedenine ve yüzüne yabancılaşmadır. Kişi, aynaya baktığında kendi yüzünü bir profil fotoğrafı gibi değerlendirir; ses kaydını dinlerken kendi sesini yabancı birinin sesi gibi, “çekilir mi çekilmez mi” kıstasıyla ölçer. Bu yabancılaşma, sadece narcisistik bir hoşnutsuzluk değil, aynı zamanda “şimdi biri bunu görse ne der” sorusunun hiç susmamasıdır. İçsel alay sesi, her hareketi ve sözü muhtemel bir “rezillik sahnesi” olarak etiketler. Böylece kişi, kendi hayatının seyircisi ve yargıcı haline gelir; yaşarken bile kendini izler, eleştirir, tiye alır.

Pasif alayın semptom dili, siyasal ve tarihsel meselelerde de özel bir biçim alır. Ciddi bir mesele açıldığında, örneğin bir adaletsizlik, bir toplumsal travma, bir savaş ya da bir baskı pratiği konuşulmaya başlandığında, alanın pasif alay tonuna alışmış özneler, refleks olarak konuyu hafifletme ihtiyacı duyabilir. “Şimdi buna da girmeyelim”, “bizi aşar”, “moral bozmayalım” gibi cümleler, hem kendi kaygılarını bastırmanın, hem de ortaya çıkan ciddiyetin potansiyel patlayıcılığından kaçmanın yolları olarak devreye girer. Bu refleks, yamyamlaşma bölümünde anlatılan çiğneme ekonomisiyle birleştiğinde, ağır meselelerin bile caps ve goygoy malzemesine indirgenmesine zemin hazırlar.

Bütün bu semptomların ortak özelliği, kişinin kendini “yanlışlıkla gülünç duruma düşme” ihtimaline karşı sürekli tetikte tutmasıdır. Bu tetiklik, zamanla kronik yorgunluğa, odaklanma güçlüğüne, sosyal ortamlardan kaçınmaya, ya da tam tersine, aşırı şakacılığa ve kendinden sürekli “malzeme çıkarma”ya dönüşebilir. Aşırı şakacılık, burada sağlıklı bir neşe değil, “kimse benden önce bana saldırmasın, ben kendimi zaten yeterince tiye alıyorum” diyen savunmacı bir performanstır. Pasif alay alanında sık görülen bu performans, neşe ile kendinden nefret arasında ince bir çizgide yürür.

Sekizinci bölümün sonunda pasif alayın semptom dili, bireyin kişisel kusurlarına indirgenemeyecek kadar sistematik bir desen olarak görünür hale gelir. Nazar Sendromu’nun tarif ettiği içsel bakış, kültürün rahatsızlık üretme biçimleri ve non-ofens yüzeyin belirsiz nezaketi, birlikte, bedende ve duygulanımda okunabilen bir alay alfabesi yazar. Bu alfabenin harfleri kaygı, kasılma, patlama ve öz-alaydır. Makalenin kapanış bölümleri, bu semptomları “kendini düzeltme” ödevi olarak değil, alan değiştirme ihtiyacının işaretleri olarak okumayı ve Hülya Espri hattı, komik somutlama ve Raumdeutung stratejisi gibi araçlarla pasif alay radyasyonunu yeniden çerçevelemeyi tartışacaktır.

Dokuzuncu bölüm – Pasif alay radyasyonuna karşı alan değiştirme imkânları

Pasif alay bir karakter kusuru değil, alan radyasyonuysa, ona karşı tek tek “daha nazik olmak” ya da “incelikli şakalar yapmayı öğrenmek” yetmez. Gerekli olan, alan değiştirme jestleridir. Alan değiştirmek, kanalda dolaşan anlam akımlarını, gecikme sürelerini, kesinti ve taşma noktalarını farklı şekilde ayarlamak demektir. Bu bölümde, böyle jestlerin birkaçını, pasif alay radyasyonunu doğrudan hedef alacak biçimde bir araya getirmek mümkündür.

İlk jest, ima silahına karşı gecikmedir. Sigarafobi metninde, dumandan korkmanın aynı zamanda ateşle, yani hakikatle karşılaşmaktan korkmak olduğu anlatılır (🔗). Dumandan irkilmek, dumanı sadece boğucu sis sanmak, ateşin ruhunu görmemektir. Pasif alay alanında ima da böyledir: ne açık saldırıdır ne de masum bir şakadır; gri bir sis gibi kanala yayılır. Gecikme jesti, bu sisi refleksle geri püskürtmek yerine, dumanın nereden geldiğini anlamaya çalışmaktır. Bir cümlenin altında yatan ima fark edildiğinde, hemen savunmaya geçmek, karşı-ima üretmek, “ince bir laf sokmak” yerine, kısa bir proses uykusuna girmek, yani cümleyi, bağlamıyla birlikte sindirmek, soru sormak, açıklama istemek ya da hiç cevap vermemek, pasif alay döngüsünü beslemeyen bir yanıt biçimi açar. Gecikme, alaya katılmamak kadar, alayın nereye bağlandığını görmek için de gereklidir.

İkinci jest, komik somutlamayı pasif alayın yerine geçirmekten geçer. Komik Somutlama: Ciddi Dalga Geçmek Nedir metninin tarif ettiği teknik, yanlış soyutlukları gülünçleştirip trajik somutluğu ayakta tutmayı hedefler (🔗). Pasif alayda gülme, çoğu zaman kişinin varoluşuna, kimliğine, bedenine yönelir; somut acı ve somut eşitsizlikler görünmezleşir. Komik somutlama ise tam tersini yapar: soyut sloganları, boş moral çağrılarını, sahte samimiyet gösterilerini gülünç hale getirirken, somut yarayı görünür bırakır. “Sen de çok abartıyorsun” diye bir travmaya uyarı çekmek yerine, travmayı görünmez kılan “abartma” refleksiyle alay etmek, pasif alay alanını tersine çeviren bir jesttir. Gülüş, bu kez kurbanın üzerine değil, kurbanı susturan soyutlukların üzerine yönelir. Böylece alaycılık sinik kapatma olmaktan çıkar, dalga geçirici açma hareketine dönüşür.

Üçüncü jest, non-ofens gestalt’ı bozmak, yani “sessiz uyumluluk halesi”ni adlandırmaktır. Non-Ofens Gestalt başlığı altında toplanan metinlerde, kamusal ve yarı-kamusal alanların görünür nezaketle, parıltılı yüzeylerle, sabit gülümsemelerle yönetildiği anlatılır; etik bir yüzleşmenin yerini “risk yokmuş” hissi alır (🔗, 🔗). Bu uyumluluk yüzeyi, pasif alayın en iyi gizlendiği yerdir: kimse kimseye doğrudan zarar vermiyormuş gibi görünür, herkes “kibar”dır, ama alt metinde sürekli bir küçümseme, tırtıklama, sınır aşındırma jesti işler. Alan değiştirme jesti burada, bu yüzeyi “non-ofens” diye adlandırmak, yani görünmez nezaket rejimini görünür kılmaktır. “Burada kimse bağırmıyor ama herkes birbirini içten içe tırtıklıyor” cümlesi, hem laubali saldırının hem de pasif alayın ortak zeminini teşhir eder. Sınırı konuşamayan laubali jestin, sınırı tırtıklamaya yöneldiğini anlatan analizler, konuşmak ile tırtıklamak arasındaki ayrımı netleştirerek, pasif alayın “şaka yollu sınır ihlali” rejimini kırar (🔗).

Dördüncü jest, Raumdeutung stratejisidir; yani soyut tehdidi mekânsal olarak yeniden yorumlama, adlandırma ve yerleştirme girişimi. Nazar Sendromu’na karşı önerilen bu strateji, “dijital büyük göz”ün soyut baskısını, somut mekanlarda, somut ekranlarda, somut sahnelerde yakalamayı hedefler (🔗). Pasif alay, çoğu zaman “her yerde” hissedilir ama hiçbir yerde somutlaşmamış görünür: “herkes dalga geçiyor” ya da “her yerde ince alay var” cümleleri, bu yaygın hissi dile getirir. Raumdeutung, bu her yerlik hissini parçalara ayırır: hangi uygulamada, hangi toplantı düzeninde, hangi aile masasının hangi yerleşiminde, hangi mimik ve bakış kombinasyonunda pasif alay yoğunlaşıyor, bunu tek tek işaretler. Böylece alay, soyut bir kader olmaktan çıkar; belirli sahnelerle, belirli jestlerle, belirli rollerle ilişkilendirilir. Bu somutlaştırma, alanı tamamen değiştirmese bile, öznenin içinde bulunduğu sahneleri yeniden seçebilmesini, bazı sahneleri terk edip bazılarını dönüştürmeyi denemesini mümkün kılar.

Beşinci jest, Hülya Espri hattına küçük, ama stratejik bağlılık jestleridir. Hülya Espri metni, Hülya Espri’yi nesnel ironi/dalga alanı olarak düşünür; geçmişsiz geleceğin hülyasız esprisiyle, geleceksiz geçmişin esprisiz hülyası arasındaki üçüncü yol olarak (🔗). Pasif alay alanında bir olay, yalnızca “en komik versiyonuyla” yaşatılır; bütün yorumlar, en keskin, en acımasız espiriyi bulma yarışında birbirini iter. Hülya Espri jesti ise, aynı malzemeyi, ortak bir hikâye kurmanın imkânı olarak sahiplenir. Bir travma, sadece rezillik ya da sadece mağduriyet değildir; aynı zamanda, hep birlikte başka türlü bir alan kurma denemesinin düğümüdür. Bu düğüme gülmeyi, ama gülerek onu iptal etmemeyi, tam tersine, onunla dalga geçerek yeni bir kavrama alanı açmayı hedefleyen jestler –örneğin kendi tarafının ikiyüzlülüğüyle açıkça dalga geçmek, kendi pozisyonunu da şakanın içine katmak– pasif alayın sinik sertliğini çözer. Gülme, burada, artık içten içe nefretin değil, birlikte düşünmenin eşlikçisidir.

Altıncı jest, İftihar Heyeti ve benzeri gösteri cemiyetlerinin sahte yargı rejimlerini reddetmektir. İftihar Heyeti yazısında, “değer yargısı makamı” gibi görünen ama gerçekte temsiliyet illüzyonu üreten bir gösteri yapısı tasvir edilir (🔗). Pasif alay alanı, bu tür gösteri mahkemeleriyle iç içe geçmiştir: linç kampanyaları, caps zincirleri, “goygoy” programları, hep bir tür gayriresmî İftihar Heyeti gibi çalışır. Alan değiştirme jesti, bu mahkemelere “seyirci” olmayı bile reddetmektir. Bir olay karşısında “hak etti mi, etmedi mi” tartışmasına girmek yerine, “bu mahkeme neyi gizliyor, kimi temize çıkarıyor, kimin jouissance’ını çiğniyor” sorusunu sormak, pasif alay döngüsünü bir süreliğine kesintiye uğratır. Bu kesinti, pasif alayın siyasal işlevini, yani yargı karikatürünü gizleme işlevini görünür kılar.

Alan değiştirme imkânları, böyle bakıldığında, bir “doğru davranışlar” listesi değildir. Her jest, başarısızlığa, yanlış anlaşılmaya, yeni bir alay dalgasına maruz kalmaya açıktır. Fakat bu risk, pasif alay radyasyonuna bütünüyle teslim olmakla karşılaştırıldığında, göze almaya değer bir risktir. Gecikme, komik somutlama, non-ofens yüzeyi adlandırma, Raumdeutung ile somutlaştırma, Hülya Espri hattına bağlanma, gösteri mahkemelerine seyirci olmayı reddetme gibi jestler, birlikte düşünüldüğünde, pasif alayın alan fiziğini değiştirmeye dönük bir strateji dizisi olarak okunabilir. Bu stratejiler, bireysel kurtuluş reçeteleri olmaktan çok, kültürel radyasyona karşı yeni kanal konfigürasyonlarının ipuçlarıdır.

Onuncu bölüm – Pasif alayı alan fiziği olarak düşünmenin getirisi

Makale boyunca pasif alay, tek tek insanların “huysuzluğu”, “acı dili” ya da “ince zekâsı” değil, kültürel alanın işleyişi ve iletişim kanallarının fiziği olarak ele alındı. Son bölümde bu bakış açısının ne kazandırdığı, neyi görünür kıldığı ve hangi kavramları hangi düzeyde yeniden konumlandırdığı özetlenebilir. Alan fiziği metaforu, öncelikle sorumluluğu dağıtmak için değil, sorumluluğu yeniden yerleştirmek için kullanıldı: ne her şeyi soyut “sistem”e havale eden bir kadercilik, ne de bütün suçu birkaç “kötü insan”a yıkan moralcilik, pasif alayın gerçek etkisini açıklamaya yetiyor.

Pasif alayı alan fiziği olarak düşünmek, ilk olarak mağduriyet ve suçluluk dilini yeniden kurmayı mümkün kılar. Bireysel düzeyde, biri alaya alınmış, diğeri alay etmiş gibi görünür; fakat alan düzeyinde, her iki özne de aynı radyasyon alanının farklı konumlarında yer alır. Vampirleşme ve zombileşme imgeleri, bu farkı ahlaki etiketlere indirgemeden kavramaya izin verir: vampir, başkalarının kırılganlığından beslenen, zombi ise bu kırılganlık alanında tükenen özne tipidir. Alan fiziği bakışı, vampiri sadece “kötü niyetli birey” olarak değil, platform tasarımları, estetizm politikaları, algoritmik görünürlük rejimleri tarafından teşvik edilen bir konum olarak görmeye zorlar. Aynı şekilde zombi, sadece “iradesiz insan” değildir; pasif alay radyasyonunun sürekli hedefi haline gelmiş, kendi sesini tanıyamaz hale gelmiş öznenin bir figürüdür. Böylece mağduriyet anlatısı, karikatürleşmeden, ama aynı zamanda mutlaklaşmadan yeniden kurulabilir.

İkinci olarak, alan fiziği bakışı, estetizmi ve nazarı kişisel zevk ve kıskançlık meseleleri olmaktan çıkarıp, pasif alayın atmosferik kaynağına bağlar. Estetizm diktası, “herkes güzel olmak ister” gibi masum bir önermeden değil, belirli beden ve yüz tiplerini sürekli vitrine çıkaran, diğerlerini fon gürültüsüne iten bir temsil politikasıyla işler (🔗). Nazar Sendromu, bu politikayı kişinin kendi içine, kendi bakışına taşır: kişi artık sadece “beğenilir miyim” diye değil, “rezil olur muyum” diye yaşar (🔗, 🔗). Pasif alay, bu iki sürecin birleştiği atmosferin adıdır. Alan fiziği yaklaşımı, bu atmosferi görünür kıldığında, estetizm eleştirisi beden olumlama kampanyalarından ibaret kalmaz; temsilin, bakışın ve mizahın iç içe geçtiği bir güç alanı haritasına dönüşür.

Üçüncü olarak, kültürel yamyamlık ve GRAVITAS/Conversation ayrımı, pasif alay radyasyonunun komşunun zevki ve acısı üzerindeki etkisini, “goygoy”un masumiyet maskesini düşürerek gösterir. Conversation, sonsuz konuşma ve içerik akışı olarak işlediğinde, komşunun jouissance’ını kamusal çiğneme oyuncağına çevirir; pasif alay, bu çiğnemenin vicdan azabını bastıran hafif sosudur (🔗). GRAVITAS’ın çağrısı, pasif alay alanının tam zıddı değildir; zira ağırlık da tek başına çözüm değildir. Ancak alan fiziği bakışı, hafiflik ve ağırlık arasında sadece bir “denge” aramaz; hangi hafifliğin yamyamlığa, hangi ağırlığın da moralizme hizmet ettiğini sorgular. Böylece pasif alay, kültürel radyasyon altında yamyamlaşmanın bir belirtisi ve hızlandırıcısı olarak konumlanır.

Dördüncü olarak, dalga–alay ve ironi–sinizm ayrımlarının alan düzeyinde yeniden düşünülmesi, mizahın kendisini suçlulaştırmadan pasif alaya karşı koymanın yollarını açar. Dalga, ironik mesafe ve komik somutlama, pasif alaya çok benzeyen jestler gibi görünebilir; hatta çoğu zaman aynı kelimelerle ifade edilirler. Alan fiziği bakışı, farkı niyette değil, etkide aramayı önerir: hangi jestler anlamı çoğaltır, hangileri sabitler; hangileri yeni bir ortak hikâye imkânı açar, hangileri hikâyeyi iptal eder; hangileri özneyi şakanın içine katar, hangileri şakayı tek taraflı bir mahkeme kararına çevirir. Pasif alay, bu sorular karşısında hep aynı tarafa düşer: iptal eden, sabitleyen, tek taraflılaştıran tarafa. Hülya Espri ve komik somutlama hattı ise, mizahı iptalden çok dönüşüme bağlayan, gülüşü nefretin değil düşünmenin eşlikçisi yapan tarafa yerleşir.

Beşinci olarak, pasif alayın semptom dili, bireyin bedeninde ve duygulanımında okunduğunda, alan fiziği bakışı “sen çok alıngansın” ya da “bu kadar da ciddiye alma” türü basit etiketleri geçersiz kılar. Sürekli yanlış bir şey söyleme korkusu, kronik kasılma veya aşırı şakacılık, yalnızca psikolojik özellikler değil, belirli bir kanal konfigürasyonuna verilen rasyonel tepkiler olarak anlaşılır. Nazar Sendromu’nun tarif ettiği içsel yargıç, kültürün rahatsız edici caydırıcılık repertuarı ve non-ofens yüzeyin bastırılmış gerilimi, birlikte düşünüldüğünde, pasif alayın semptomları birer “hastalık belirtisi” olmaktan çıkar; alanı yeniden kurma çağrısı olarak görünür hale gelir. Semptom, bu anlamda, sadece çekilen bir acı değil, fark edilmeyi bekleyen bir bilgi taşıyıcısıdır.

Son olarak, alan fiziği bakışı, pasif alaya karşı önlemleri bireysel ahlak kurallarına indirgemekten kaçınmayı sağlar. “İyi insan olmak”, “kimseyle dalga geçmemek”, “daha kibar konuşmak” gibi çağrılar, pasif alayın atmosferik gücü karşısında zayıf kalır. Alan değiştirme jestleri –gecikme, komik somutlama, non-ofens yüzeyi adlandırma, Raumdeutung, Hülya Espri’ye bağlanma, gösteri mahkemelerine seyirci olmayı reddetme– ancak bir arada, bir konuşma tarzı, bir topluluk kültürü, bir medya okuryazarlığı biçimi haline geldiklerinde etkili olabilir. Bu da pasif alayı, tek tek “yanlış davranış”ların toplamı değil, üzerinde çalışılması gereken bir alan konfigürasyonu olarak kavramsallaştırmayı gerektirir.

Pasif alayı alan fiziği olarak düşünmenin getirisi, en özet haliyle, iki yanlış kutuptan uzaklaşmaktır: “kötü insanlar”a indirgenen bir nefret dili ile “mizahın dokunulmazlığı”na sığınan savunma dili. Birincisi, alayın yapısal işlevlerini gizleyerek, tüm enerjiyi fail avına yönlendirir; ikincisi, alayın verdiği zararı görünmez kılarak, her eleştiriyi “espri düşmanlığı” diye damgalamaya yarar. Alan fiziği yaklaşımı, bu iki dili de aşmayı hedefler: pasif alayı, südurlaşmış kültürel radyasyonun bir formu, ama aynı zamanda Hülya Espri, komik somutlama ve diğer karşı-öznelik biçimlerini çağıran bir teşhis adı olarak konumlandırır. Böylece pasif alay, yalnızca kaçınılması gereken bir davranış değil, dönüştürülmesi gereken bir atmosfer; yalnızca maruz kalınan bir zarar değil, birlikte yeniden düzenlenebilecek bir kanal fiziği olarak görünür hale gelir.

8 Yorum

Filed under Suni muhaberat