Algoritma nasıl olur, nasıl olmaz

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Giriş: Algoritma kelimesine sinen tedirginlik

Algoritma kelimesi bugün iki ayrı korkuyu aynı anda taşıyan tuhaf bir kelime haline geldi. Bir yanda matematik derslerinden ve bilgisayar biliminden gelen, nispeten masum bir anlamı var: Belirli bir işi yapmak için yazılmış, başı sonu belli adım adım talimat dizisi (🔗). Diğer yanda gündelik konuşmalarda, özellikle de Z kuşağı arasında, “algoritma beni gömdü”, “algoritma beni sevmiyor”, “algoritma yüzünden görünmez oldum” diyen cümlelerin taşıdığı daha karanlık bir anlam var. Burada artık ortada sadece bir tarif değil, davranışları, umutları, hayal kırıklıklarını eğiten görünmez bir düzenleme var. Aynı kelime hem kuru bir teknik tanıma, hem de neredeyse kader gibi işleyen bir sisteme işaret edince, düşünmek ve itiraz etmek zorlaşıyor. Ne zaman gerçekten kodlanmış bir düzenle karşı karşıya olunduğu, ne zaman sadece şartlandıran bir ortamın içindeyken ona “algoritma” adı verildiği karışıyor.

Gündelik sahnelerde bu karışım herkesin hayatına çoktan sızmış durumda. Otomatik reddedilen iş başvuruları ekranlara düşüyor; “değerlendirme sonucunda uygun bulunmadınız” cümlesinin arkasında kimin, neyin olduğu belirsiz. İçerik üreten gençler, bir gün binlerce kişiye görünen videolarının ertesi gün neredeyse kimsenin ekranına düşmemesine anlam vermeye çalışıyor. Uygulamalar, oyunlar ve sosyal ağlar günlük giriş ödülleri, seri bozulmasın uyarıları, “bugün çok iyiydin, yarın da gel” mesajlarıyla davranışları küçük küçük itiyor. Tüm bu hareketlilik tek bir kelimeyle açıklanıyor: algoritma. Bu kelimenin içine hem açıkça yazılmış kurallar, hem de sadece ödül ve ceza ritmiyle çalışan şartlandırma mekanizmaları tıkıştırılıyor. Bu makale, bu ikisini birbirinden ayırmak için baştan sona bu kelimenin etrafında dolaşır. Algoritma nasıl olur sorusuna verilen cevap, kodlanmış, tartışılabilir kuralları; nasıl olmaz sorusuna verilen cevap ise kuralı saklayan, sadece davranışı yoğuran şartlandırmayı adım adım açar.

Algoritmanın günlük dilden daha dar, ama daha temiz anlamı

Algoritma kelimesinin teknik anlamı, günlük dildeki kadar geniş değildir. Aksine, daha dar ve daha nettir. En basit haliyle bir algoritma, bir girdi alıp, belirli adımlar uygulayıp, bir çıktı üreten tarifler dizisidir. Bu adımlar sıralıdır, sonludur ve her adım, “şunu yap, sonra buna bak, şöyleyse bunu, değilse şunu yap, sonra dur” gibi açık ifadelerle yazılabilir (🔗). Burada önemli olan, hem başlangıcın hem sonun belli olması ve aradaki adımların bir insan ya da makine tarafından uygulamaya elverişli açıklıkta olmasıdır. Sıradan bir yemek tarifinde bile bu mantık görülebilir: Malzemeler sayılır, sonra sırayla ne yapılacağı anlatılır, en son “ocaktan al” denir. Tarifin içinde “biraz hislerine göre tuz at” gibi belirsiz yerler olsa bile, genel iskelet okunabilir ve biri o iskeleti değiştirmek için kaleme sarılabilir.

Bu net tanımın iki kritik sonucu vardır. Birincisi, algoritma denilen şeyin adımları yazıya dökülmüşse, o adımlar değiştirilebilir. Bu, “ben böyle yazdım, asla ellemem” demek zorunda değildir; aksine, yazılmış oldukları için tartışılabilir hâle gelmişlerdir. İkincisi, algoritma, tanımı gereği durmasını bilen bir şeydir. Sürekli ve durmadan işleyen, ne zaman başlayıp ne zaman bittiği bilinmeyen bir duygu ya da baskı, teknik anlamda algoritma değil, daha çok ortamın genel şartlandırma düzenidir. Bu ayrım, günlük konuşmalarda unutulduğunda, her tür etkileyici kuvvet, her tür görünmez baskı “algoritma” etiketiyle anlatılmaya başlanır ve kelime bulanıklaşır.

Bu bölümde sınav notu üzerinden küçük bir sahne hayal edilebilir. Bir sınıfta öğretmen, dönem sonu notlarının nasıl hesaplandığını tahtaya yazar: yazılı sınav yüzde elli, proje yüzde otuz, performans yüzde yirmi gibi bir dağılım vardır. Bir öğrencinin notu, bu katsayılarla çarpılıp toplanarak bulunur. Burada görülen şey minik bir algoritmadır. Öğrenci hesaplamayı yanlış bulabilir, ağırlıkları adaletsiz sayabilir, ama en azından düzenin nasıl işlediği açıktır. Algoritma dediğimiz şey budur: yaptığını göstermeye mecbur olan, adım adım izlenebilen bir hesaplama iskeleti. Bu iskelet olmadan, yani kural dillendirilmeden sadece “sistem böyle uygun gördü” dendiğinde, artık ortada algoritma değil, adı algoritma konmuş bir sis tabakası vardır.

Şeffaf algoritma: kodun insan diline çevrilebildiği yer

Algoritmayı kodlayarak kurmak, aslında kuralları insan diline çevirmekle başlar. Örneğin bir banka kredi başvurularını ele alındığında, teoride şu tür bir hikâye yazılabilir: Bir başvuru geldiğinde sistem, başvuran kişinin gelirine, önceki kredi geçmişine, üzerindeki mevcut borçlara, yaşına, varsa kefiline, sigorta durumuna bakar. Bu her bir bilgi parçacığına sayısal bir karşılık verilir, sonra bu sayılar belirlenen çarpanlarla kombine edilip tek bir risk puanına dönüştürülür. Belirli bir eşik değerinin üzerindeki puanlar kabul edilir, altındaki puanlar reddedilir. Kredi sisteminin teknik detayları ne kadar karmaşık olursa olsun, temel mantık budur: giriş verileri, hesaba dönüşen ara adımlar, sonuç.

Bu mantık yazıya döküldüğünde, kredi algoritması bir anda görünür hâle gelir. Ayrımcı olabilir, belirli yaş gruplarını, belirli mahalleleri, belirli gelirlileri haksız yere dezavantajlı kılabilir, ama artık bu adaletsizlik, gizli bir kader gibi değil, değiştirilebilir bir kural gibi durur. Bir grup insan, “bu yaş kriteri haksız” diyebilir; bir başka grup, “şu mahallenin posta kodunu otomatik risk saymak ayrımcılıktır” diye itiraz edebilir. Şeffaf algoritma, mükemmel olduğu için değil, eleştiri ve revizyon için bir zemin sunduğu için önemlidir. Kod yazanların ve karar vericilerin gözünde bu, teknik bir “yorumlanabilirlik” sorunudur; ama gündelik hayatta bu, “beni eleyen mekanizmanın mantığını görebiliyor muyum, yoksa sadece sonucunu mu yaşıyorum” sorusudur.

Bu farklılık, üniversite başvuru sistemlerinde de netleşir. Bir ortamda, hangi bölüm için kaç puan gerektiği, hangi sınavdan hangi barajı aşmak gerektiği, kaç kişilik kontenjan olduğu bilinir. Adaylar, hesaplamayı beğenmeseler bile, hangi adımda elendiklerini az çok tahmin edebilir. Başka bir ortamda ise, “yapay zekâ destekli uygunluk skoru”ndan söz edilir; başvuruların bu sayede daha “verimli” elendiği anlatılır, ama bu skorun nasıl oluştuğu kimseye açıklanmaz. Birincisi, şeffaf algoritmanın rahatsız edici ama konuşulabilir yüzüdür. İkincisi, algoritma adı verilmiş bir kara kutudur. Kodlayarak algoritma yapmak, o kara kutuyu mümkün olduğunca camlaştırmak anlamına gelir. İnsanlar, kendilerini ilgilendiren kararların ardındaki iskeleti gördükçe, o kararlara dair söz söyleme ihtimaline de yaklaşır.

Kara kutu ve şartlandırma: kuralın saklanıp davranışın eğitildiği alan

Şartlandırma denilen şey, bambaşka bir düzlemde durur. Burada artık bir hesaplamanın adımlarını görmek değil, belirli davranışların hangi ödül ve cezalarla yoğrulduğunu anlamak gerekir. Psikoloji, uzun zamandır operant koşullanma adı verilen mekanizma üzerinden bu alanı inceler. Bir canlı, belirli bir davranışın ardından hoşuna giden bir sonuçla karşılaşırsa, o davranışı tekrar etme eğilimi artar; nahoş bir sonuçla karşılaşırsa azalır. Bu döngü, ödül ve cezanın düzenli ya da düzensiz verilme biçimleriyle oynandıkça güçlenir. Özellikle ne zaman ödül geleceğinin belli olmadığı, sürprizli düzenlerde, beynin ödül sisteminin daha çok uyarıldığı bilinir. Sosyal medya bağımlılığı, oyun bağımlılığı gibi alanlarda yapılan çalışmalar, bildirim seslerinin, rastgele gelen beğeni patlamalarının, loot box denilen şans kutularının bu mekanizma üzerinden çalıştığını tekrar tekrar gösterir (🔗).

Bu düzlemde “algoritma” kelimesi, günlük kullanımda bir kez daha sahneye girer ama anlamı değişir. Artık ortada gerçekten adımları okunabilir bir hesaplama değil, bir davranış eğitimi vardır. Örneğin bir sosyal medya platformu, beğenilerin ne zaman gösterileceğini, içeriğin kimlerin önüne düşeceğini, bildirimlerin ne sıklıkla geleceğini belirlerken, bir yandan da kullanıcıların platformla ilişkisini biçimlendirir. Bazen yavru bir köpeği ödülle eğitir gibi, bazen daha sert yöntemlerle, insanların sürelerini ve dikkatlerini yönlendirir. Platformun içinde dolaşan biri, “algoritma hesabımı gömdü” dediğinde, çoğu zaman bu davranışsal düzenlemeden söz eder. İçerik üretmeye devam etmesi için onu motive eden de, bir gün bir anda hevesini kıran da, bu ödül–ceza ritminin ta kendisidir.

Kara kutu algoritma kavramı, bu noktada iyice önem kazanır. Bazı otomatik karar sistemlerinde kullanılan modeller o kadar karmaşıktır ki, onu geliştiren ekip bile tek tek kararların nedenini açıklamakta zorlanır. Buna rağmen bu sistemler, işe alım, sigorta, kredi, adalet gibi alanlarda insan hayatını belirler. Kuralın ne olduğu tam olarak bilinmediğinde, ödül ve ceza çıktıları geriye doğru okunup “demek ki böyle yaparsam sistem beni sever” diye yorumlanır. Böylece insanlar, görünmez bir öğretmenin önünde, sürekli kendi davranışlarını ayarlamaya çalışan öğrencilere dönüşür. Şartlandırmanın en keskin tarafı burada ortaya çıkar: Ortada net bir “şu yüzden reddedildin” cümlesi yoktur; buna rağmen herkes, “bir şeyleri yanlış yaptım” hissiyle kendini düzeltmeye çalışır.

Sosyal medya, oyunlar ve uygulamalar: görünmez öğretmenler

Sosyal medya akışları, oyunlar ve çeşitli uygulamalar, şartlandırmanın en yoğun hissedildiği alanlardır. Bir video platformunda, bir kez belirli bir tür içerik izlenince, bir sonrakinde benzer videolar ardı ardına önerilir. Otomatik oynatlama devrede olduğu için, insan farkında olmadan dakikalarca, bazen saatlerce benzer içeriklere gömülür. Zaman zaman bu akış bozulur, bambaşka videolar araya girer; algoritmanın deneme yaptığı, hangi tür içerikte daha uzun tuttuğuna baktığı sezilir. Kullanıcı tarafında ise bu, “bu ara bu tür videoları bana daha çok atıyor” cümlesiyle anlatılır. Nedenini kimse tam bilmez, sadece bir dalganın içinde olunduğu hissedilir.

Görünürlük dalgalanmalarında da benzer bir mekanizma çalışır. Bir gün atılan bir fotoğraf ya da kısa video, binlerce, on binlerce kişiye ulaşıp yoğun etkileşim alır. Aynı kişi, benzer bir içeriği bir hafta sonra paylaştığında, neredeyse kimse görmez. Bu zikzak, üreticinin içinde kaygı ve merak karışımı bir duygu üretir: Ne yaptım da böyle oldu, ne yapmadım da böyle olmadı? Platformlar bu sorunun net cevabını vermez. Sadece “kaliteli içerik üretmeye devam edin” tarzı genel cümleler kurar. Ortada yine adımları okunamayan, ama sonuçları çok belirgin olan bir şartlandırma düzeni vardır. İçerik üreticisi, bir öğretmenin önünde sınava giren öğrenci gibi, neyin beğenileceğini tahmin etmeye çalışarak kendi kendini terbiye eder.

Oyunlar ve fitness uygulamaları ise günlük giriş zincirleriyle bu davranış eğitimini pekiştirir. Bir oyuna üst üste her gün girildiğinde bir seri oluşur, seri bozulduğunda ekrana kırık bir zincir simgesi düşer. Aynı şey, adım sayar uygulamalarda da görülür; belli bir adım hedefi tutturulmadığında grafik kırmızıya döner. Teknik olarak bakıldığında, bu sadece birkaç sayı ve renk değişimidir. Psikolojik olarak bakıldığında ise, “bugün de girmek zorundayım, yoksa seri bozulacak” hissini üretir. İnsan, gerçekten oyun oynamak istediği için değil, seriyi korumak için oyuna girerken bulur kendini. Kuralın yazılı hâli her yerde değildir; ama hissedilen, ödül ve cezanın ritmidir. Bu ritim, algoritma diye anılan şeyin şartlandırmaya dönüşmüş hâlidir.

İş başvuruları, puanlama sistemleri ve “sistem uygun görmedi” cümlesi

Görünürlük, oyun ve eğlence alanından çıkıp iş ve eğitim alanlarına geçildiğinde, algoritma–şartlandırma karışımı daha sert bir yüz gösterir. İş başvurularının bir kısmı artık yapay zekâ destekli filtreler üzerinden işlenir. Adaylar, klasik özgeçmiş ve niyet mektubu göndermek yerine, çevrimiçi formlar doldurur, kısa testler çözer, bazen kamera karşısında otomatik mülakat sorularına cevap verir. Sürecin sonunda ekrana düşen cümle çoğu zaman aynıdır: “Değerlendirme sonucunda uygun bulunmadınız.” Bu cümlenin dışında, hangi adımda, hangi kriterde, hangi puan sebebiyle elenildiğine dair somut bir bilgi verilmez. Bazen genel ifadelerle, “diğer adaylarla karşılaştırıldığında tecrübe düzeyiniz daha düşüktü” gibi cümleler kurulur, ama bu da adım adım bir algoritma açıklaması sayılmaz.

Bu tür ortamlarda kara kutu algoritma denen şey devreye girer. Model, önceki işe alımlardan gelen verilerle eğitilmiş olabilir; belli kelimeleri daha olumlu, belli okulları daha prestijli sayıyor olabilir; belli yaş aralıklarını, belli boşluk sürelerini risk unsuru olarak işaretliyor olabilir. Ancak bu detayların hiçbiri başvuru sahibine açıklanmaz. O kişi, sadece sonuca bakarak “demek ki eksik olan şey şuydu” diye tahmin yürütür. Böylece algoritmanın kendisi değil, onun ürettiği sonuçlar üzerinden insan kendini şekillendirmeye başlar. Bu, şartlandırmanın iş hayatındaki versiyonudur. “Sistem uygun görmedi” cümlesi, kuralı değil, sonucu bildirir. Buna rağmen, davranışı değiştiren, kural değil, sonuç olur.

Bu durum, kredilendirme ve puanlama sistemlerinde de benzer şekilde işler. Kredi skoru, puan kartı, risk profili gibi kavramlar, çoğu insan için sadece bir rakamdır. O rakamın arkasındaki hesaplamayı tam olarak bilmeden, o rakamı yükseltmek için nelerin yapılması gerektiği kulaktan dolma bilgilerle öğrenilir. “Şu kadar kart borcunu şu seviyede tut, şu tür harcamaları yapma, şu kadar süre gecikme olmasın” gibi tavsiyeler, bir nevi algoritmayı tersten tahmin etme çabalarıdır. Burada da yeniden algoritma ve şartlandırma iç içe geçer. Eğer sistem, puanı hangi adımların hangi ağırlıklarla hesapladığını açıklasa, insanlar o kuralları sorgulayabilir. Açıklamadığında ise, insanlar sadece sonuçlara bakarak, bilinmeyen bir öğretmenin beklentisini tahmin etmeye çalışır.

Kendi mini algoritmalarını fark etmek: insanın kendi kodunu okuması

Dışarıdaki algoritma tartışmaları, bir noktada iç dünyaya dönmeden tam olmaz. İnsanların kendi hayatlarında da küçük “mini algoritmalar” geliştirdiği, ama bunları nadiren yazıya döktüğü bir gerçektir. Kıskanıldığında her seferinde içe kapanmak, rahatsız olunduğunda otomatik olarak şakaya vurmak, eleştirildiğinde anında savunmaya geçip karşı saldırıya başlamak gibi kalıplar, belirli koşullarda tekrar eden davranış dizileridir. Örneğin, WhatsApp’ta mavi tiki görüp uzun süre cevap alamayan birinin, önce kalp atışlarının hızlanması, ardından statüleri okumaya başlaması, sonra sosyal medyada pasif agresif paylaşımlara yönelmesi, sonrasında “demek ki beni istemiyorlar” diye içini kapatması, bir tür iç algoritma gibi düşünülebilir.

Bu mini algoritmaların çoğu, çocukluktan, önceki ilişkilerden, öğrenilmiş savunma mekanizmalarından gelir. Çoğu zaman fark edilmezler; sadece “ben böyleyim” cümlesiyle paketlenirler. Oysa biri, kendi davranışını adım adım yazmayı denerse, ilginç bir şey olur. “Şu durumda şöyle yapıyorum, sonra böyle hissediyorum, ardından böyle davranıyorum” gibi cümleler kurdukça, kendi şartlandırmalarını görmeye başlar. Bu noktada teknik anlamda bir algoritma yazmaktan değil, kendi iç kodunu okumaya çalışmaktan söz edilir. Yazıya dökülmüş her desen, değiştirilebilir hâle gelir. Değiştirmek her zaman kolay değildir, ama en azından “kader” gibi durmaktan çıkar. Kendisini sadece içgüdülerine bırakan biriyle, kendi davranış zincirini gözlemleyip not etmeye çalışan biri arasındaki fark, dış dünyadaki şeffaf algoritma ile kara kutu algoritma arasındaki farka benzer.

Bu iç gözlem, dış dünyanın şartlandırmalarını fark etmeyi de kolaylaştırır. Örneğin, bir uygulamanın bildirim sesi geldiğinde elin telefona otomatik gidiyorsa, bu sadece “dikkat dağınıklığı” değil, belirli bir şartlandırmanın sonucudur. Kişi kendi davranış desenini gördüğünde, “burada ne zaman hangi ödülü bekliyorum, hangi cezadan kaçıyorum” sorusunu da sorabilir. Böylece algoritma kelimesi, dışarıdaki soyut bir gücü anlatmaktan, içerideki somut alışkanlıkları anlamaya da hizmet eden bir araca dönüşür.

Kodlayarak yaşamaya yaklaşmak: şeffaflık talebini kendine de çevirmek

Dışarıdaki algoritmalardan şeffaflık ve hesap verebilirlik beklemek, iç dünyada da benzer bir dürüstlük talebini çağırır. Kişinin kendine “ben böyleyim” demek yerine, “ben genelde şöyle davranıyorum, bunun farkındayım” demesi, davranışlarını bir nebze kodlayarak yaşaması anlamına gelir. Örneğin, bir ilişkide, kıskançlık konusundaki desenini dile getirebilen biri düşünmek yerinde olur. “Şu tür durumlarda kendimi değersiz hissetmeye başlıyorum, sonra içime kapanıyorum, sonra bir anda patlıyorum” cümlesi, iç algoritmanın kabaca yazıya dökülmüş hâlidir. Bu açıklık, karşı tarafın da kendi desenini paylaşmasına yol açabilir; iki kişi, birbirlerini sadece “karakter” diye katı bir etiketle değil, belirli koşullar altında farklı tepkiler verebilen canlılar olarak görmeye başlar.

Kuralları yazmak, her şeyi betonlamak anlamına gelmez. Tam tersine, yazıya dökülen kural, gerektiğinde geri alınabilir, revize edilebilir bir söz hâline gelir. “Ben her zaman böyleyim” diyen katı tavır, aslında değiştirilemez kodlara değil, görünmez şartlandırmalara dayanır. Kişi, “şu an böyle davranmaya çok yatkınım ama bunu konuşabiliriz” dediğinde, kendi mini algoritmasını hem kabul etmiş, hem de gerektiğinde güncelleme ihtimaline açık bırakmış olur. Dış dünyada istenen şeffaflık, iç dünyada da böyle bir açıklığı çağırır. Bu, insanı makineye dönüştürmek değil, tam tersine, kendi otomatikliklerinin farkına varmasına yardımcı olmak için önemlidir.

Bu bölüm, algoritma kelimesini psikolojik bir araç hâline getirir. Zor bir kararda, “şu an bende hangi iç kod çalışıyor” sorusunu sorabilmek, bireyin dış şartlandırmalara da daha dikkatle bakmasını sağlar. Çünkü kendindeki otomatik tepkileri gören biri, platformların, kurumların, toplumsal normların da hangi davranışları hangi ödül ve cezalarla beslediğini merak etmeye daha yatkın hâle gelir.

Şartlandırmaya direnç: puan, beğeni, bildirim rejimine küçük itirazlar

Şartlandırmaya direnmek, her şeyi bırakıp ormana kaçmak anlamına gelmek zorunda değildir. Özellikle dijital dünyada, küçük ayarlamalar bile önemli farklar yaratabilir. Puan, beğeni, bildirim sistemi, insanların davranışlarını ince ince şekillendiren bir rejimdir. Bu rejimle yaşarken, bazı yerlerde sahneyi biraz bozmak mümkündür. Örneğin, beğeni sayılarını gizleme seçeneği olan sosyal medya platformlarında, bu sayıları başkalarına görünmez kılmak, hem kendi gözünde hem de başkalarının gözünde puan baskısını azaltabilir. Bildirimleri tamamen kapatmak yerine, belirli türdekileri filtrelemek, belli saatler dışında sessize almak, telefonun sürekli “bak bana” diyen bir oyuncak olmasını bir miktar engeller. Bu tür müdahaleler, sadece kişisel konfor için değil, şartlandırma düzenine atılan küçük taşlar olarak görülebilir.

Oyunlarda ve uygulamalarda günlük giriş serilerini kırmak da benzer bir direniş sayılabilir. “Bu çizgi bozulmasın” duygusu, başlı başına güçlü bir şartlandırma aracıdır. Biri bilinçli olarak, gerçekten istemediği bir anda o seriyi kırdığında, ilk anda rahatsızlık yaşar, ama ardından, o çizginin aslında sadece ekrandaki bir sembol olduğunu fark etmeye başlar. Aynı şey, takipçi sayısı, view sayısı gibi metrikler için de geçerlidir. Bu sayıları sürekli kontrol etmek yerine, belirli aralıklarla bakmaya karar vermek, şartlı reflekslerin gücünü azaltır. Davranışsal bağımlılık ve dijital dopamin üzerine yapılan çalışmalar, bu tür bilinçli sınırlamaların kişiye alan açtığını, kaygıyı azalttığını göstermektedir (🔗).

Bu tür küçük itirazlar, sistemi kökten dönüştürmez, ama kişinin kendi üzerinde bir miktar egemenlik kurmasına yardım eder. Şartlandırmaya direnç, büyük sloganlarla değil, çoğu zaman günlük mikro kararlarla başlar. Bir bildirim sesine her seferinde koşmamak, sadece boş anlarda değil, gerçekten istenerek sosyal medyayı açmak, uygulamaların önerdiği değil, kişinin kendi belirlediği aralıklarla içerik tüketmek, bu anlamda önemli adımlardır. Bu adımlar, algoritmanın gücünü yok etmese de, algoritma adı verilen şartlandırma düzeni ile araya küçük mesafeler koyar.

Dijital hayatta algoritma–şartlandırma ayrımını tutmaya yarayan basit sorular

Algoritma ve şartlandırma arasındaki farkı gündelik hayatta tutmak için, birkaç basit iç sorunun tekrar tekrar sorulması işe yarar. Bir sistemle, uygulamayla, kurumla ya da kişiyle karşılaşıldığında, önce şuna bakılabilir: Buradaki kurallar yazılı mı, görülebilir mi, anlaşılabilir mi? Adımlar az çok takip edilebiliyor mu, yoksa sadece sonuç mu bildiriliyor? Eğer kural görünürse, o kuralın adil olup olmadığı tartışılabilir. Eğer sadece sonuç görünürse, orada çalışan şey, adını algoritma koysa da koymasa da, daha çok şartlandırma düzenidir. “Algoritma böyle uygun gördü” cümlesi duyulduğunda, arkası doldurulabiliyor mu, yoksa bu cümle, sorgulanamaz bir duvar gibi mi duruyor?

Bir başka soru da, iç dünyaya yönelir: Belirli bir durumda otomatikleşmiş bir tepki mi verilmek isteniyor, yoksa seçenekler üzerinde düşünmek için bir saniye bile olsa durulabiliyor mu? İçteki mini algoritmalar, tanındıkça, değiştirilebilir hâle gelir. Dış dünyadaki algoritma tartışmaları, böylece sadece “kötü teknoloji” öyküsüne sıkışıp kalmaz; insanın kendi alışkanlıklarına ve tercihine kadar uzanır. Arkadaşlıkta, ilişkide, ailede, “bizde kural böyledir” dendiğinde, o kuralın konuşulabilir olup olmadığına bakmak, aynı ayrımı başka bir düzlemde yeniden kurar. Gizli kurallar, tereyağı gibi kayıp giden şartlandırmaları, açık kurallar ise her zaman doğru olmasalar bile, tartışmaya açık algoritmaları andırır.

Sonunda, algoritma kelimesi hem daraltılmış, hem de temizlenmiş olur. Algoritma, ancak kodlayarak, yani adımlarını sererek kurulduğunda, üzerinde konuşulabilir, itiraz edilebilir, değiştirilebilir bir şeydir. Geri kalan, kuralsız ama yönlendirici tüm kuvvetler, daha dürüst bir şekilde, şartlandırma ve ortam baskısı olarak adlandırılmalıdır. Bu ayrım netleştikçe, neyin kod, neyin sadece itme olduğunu anlamak kolaylaşır ve insan, hem dış dünyadaki sistemlerle hem kendi içindeki otomatik tepkilerle pazarlık edebileceği daha geniş bir alan bulur.


Algoritma. Son yıllarda dilimizden düşürmediğimiz, hayatımızın her köşesine sızmış, hem çok havalı duran hem de biraz gözümüzü korkutan bir kelime değil mi? İşte bugün bu kelimenin etrafındaki o gizem perdesini aralayıp neyin ne olduğunu, gerçekten ne anlama geldiğini hep birlikte net bir şekilde anlayacağız.

Bu cümleyi ne kadar sık duyuyoruz, değil mi? Özellikle sosyal medyada bir şeyler üretmeye, sesini duyurmaya çalışan herkes için bu neredeyse günlük bir hayal kırıklığı ifadesi. Bir gün içeriğiniz binlerce kişiye ulaşıyor. Her şey harika. Ertesi gün ise sanki boşluğa konuşuyorsunuz. Görünmez bir el, bir güç sizinle oyun oynuyor gibi. İşte bu his, bu belirsizlik bugünkü konumuzun tam da merkezinde duruyor.

Aslında bütün kafa karışıklığı tam olarak burada başlıyor. Çünkü aynı kelimeyi iki bambaşka şey için kullanıyoruz. Biri adımları belli, şeffaf, neredeyse bir yemek tarifi gibi basit bir süreç. Diğeri ise kurallarını asla bilmediğimiz, hayatımızı derinden etkileyen karanlık ve gizemli bir güç. İşte bu ikili anlam dijital dünyada başımıza gelenleri anlamlandırmamızı neredeyse imkansız hale getiriyor.

Peki bu yolculukta rotamız nasıl olacak? Önce bu kafa karışıklığının nedenlerini konuşacağız. Sonra gerçek bir algoritmanın ne olduğunu, o şeffaf kuralları göreceğiz. Oradan asıl mesele olan görünmez davranış eğitimine yani şartlandırmaya geçeceğiz. Dijital hayatımızdaki kara kutuları, hatta kendi içimizdeki kodları inceleyip en sonunda da bu sisteme karşı atabileceğimiz küçük adımlara bakacağız.

Pekala, hadi konunun özüne inelim. İşe bir algoritmanın teknik olarak gerçekten ne demek olduğunu tanımlayarak başlayalım. Özünde bir algoritma bundan ibarettir inanın. Bir kek tarifi düşünün. Önce iki yumurtayı kır, sonra şekeri ekle. Şu kadar dakika çırp. Başı belli, sonu belli, adımları net bir talimat listesi. İşte algoritma da tam olarak bu. Belirli bir işi yapmak için yazılmış sonlu ve net adımlardan oluşan bir yönergedir.

Bunu daha da somutlaştıralım. Bir profesörün dönem sonu notunu nasıl hesapladığını düşünün. İşte bu mükemmel bir algoritma örneğidir. Kurallar ne kadar açık görüyor musunuz? Yazılı sınavın ağırlığı %50, projenin %30, performansın %20. Bir öğrenci notunun nasıl hesaplandığını adım adım takip edebilir. Sonuçtan memnun olmayabilir, bu oranların adil olmadığını düşünebilir ama en azından sistemin nasıl işlediğini bilir ve anlar. Gizli saklı hiçbir şey yok.

İşte gerçek bir algoritmanın en can alıcı, en önemli özellikleri bunlar. Yazılıdır, şeffaftır. Bu şeffaflık sayesinde üzerine konuşulabilir, tartışılabilir hatta itiraz edilip değiştirilmesi talep edilebilir. Çünkü kurallar masanın üzerindeyse o kuralları tartışabiliriz.

Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne. Hani o sık sık algoritma diye yanlış bir şekilde etiketlediğimiz, o diğer çok daha gizemli ve karmaşık sisteme. İşte bu noktada işin rengi tamamen değişiyor. Artık bilgisayar biliminden çıkıp insan psikolojisinin alanına giriyoruz. Çünkü modern dijital platformları yöneten asıl güç şeffaf bir tarif değil, edimsel koşullanma adını verdiğimiz bu psikolojik ilkedir.

Dijital dünyadaki bu koşullanmanın motoru tam olarak şudur: Belirsizlik. Bir paylaşımınız bir gün on binlerce beğeni alarak ödüllendirilirken çok benzer bir paylaşımınız ertesi gün hiç kimseye ulaşmayarak cezalandırılır. İşte ne zaman geleceği belli olmayan bu ödül ve ceza ritmi sistemi inanılmaz derecede güçlü ve bağımlılık yapıcı hale getiriyor.

Ve işte belki de bütün bu analizin en kilit, en aha dedirten anı bu karşılaştırma. Sol tarafta kuralları açık, adımlarını takip edebildiğimiz şeffaf bir algoritma var. Açık bir kitap gibi. Sağ tarafta ise bir kara kutu var. Kurallarını asla göremediğiniz, sadece sonuçlarına maruz kaldığınız ve sürekli olarak “Acaba ne yaparsam ödüllendirilirim?” diye tahmin yürütmek zorunda olduğunuz bir sistem. “Algoritma beni gömdü.” dediğimizde aslında kastettiğimiz şey soldaki değil, sağdaki bu şartlandırma mekanizmasıdır.

Peki kara kutu olarak gizlenen bu şartlandırmayı günlük hayatımızın nerelerinde, hangi anlarında görüyoruz? İşte size de çok tanıdık geldi değil mi? Sosyal medya akışınızın bir anda değişmesinden, neden reddedildiğinizi asla öğrenemediğiniz otomatik iş başvurusu reddine veya bir gün girmeyi unuttuğunuzda “Seriyi bozdun.” diye sizi cezalandıran o mobil uygulamalara kadar bu sistemlerin hepsi kurallarını bize asla açıklamadan davranışlarımızı ince ince şekillendiriyor.

Bu alıntı, bu kara kutu sistemleriyle yaşamanın psikolojik etkisini o kadar mükemmel bir şekilde özetliyor ki. Düşünsenize bir sınava giriyorsunuz ama size ne konulardan ne de puanlama sisteminden bahsediliyor. Sadece sınavın sonunda geçip kaldığınızı öğreniyorsunuz. Ne kadar sinir bozucu değil mi? İşte bu sistemlerin yarattığı en yıpratıcı duygu da tam olarak bu. Sürekli bir endişe hali ve kendinden şüphe etme. Sistem şeffaf olmadığı için suçu her zaman kendimizde arıyoruz. “Acaba neyi yanlış yaptım?” diyoruz. Çünkü ortada suçlayacak, sorgulayacak başka hiçbir şey yok.

Şimdi konunun gerçekten çok ilginçleştiği bir yere geliyoruz. Bu dış dünyadaki algoritma ve şartlandırma kavramlarını alıp kendimizi anlamak için nasıl içimize doğru çevirebiliriz? Bu soruyu doğrudan size soruyorum. Bir an için düşünün. Hepimizin belirli durumlarda farkında bile olmadan otomatik olarak çalıştırdığı içsel davranış kalıpları var. İşte bunlar bizim kişisel mini algoritmalarımız.

Bu senaryoyu size de tanıdık geldi mi? Birçoğumuzun hayatında çalışan otomatik bir duygusal tepki zinciri bu. Tıpkı bir bilgisayar kodu gibi. Belirli bir girdi, yani cevap gelmeyen o okundu bilgisi, belirli bir çıktıyı, yani geri çekilme ve reddedilmiş hissetme duygusunu otomatik olarak tetikliyor.

Ve işte bütün meselenin püf noktası da bu. Bu otomatik tepkilerimizi, bu içsel kodlarımızı fark edip adını koyduğumuzda onları bir nevi yazıya dökmüş oluruz. Artık bilinçdışımızda işleyen bir şartlandırma olmaktan çıkıp tıpkı o şeffaf not hesaplama algoritması gibi üzerine düşünebileceğimiz, sorgulayabileceğimiz ve hatta değiştirmeyi seçebileceğimiz bir koda dönüşürler. Kontrolü geri alırız.

Peki, anladık. Ama bu devasa güçlü dışsal şartlandırma sistemlerine karşı ne yapabiliriz ki? Elimizden ne gelir? Her şeyi terk etmek zorunda değiliz. Gördüğünüz gibi bu dijital şartlandırmayla aramıza sağlıklı bir mesafe koymak için atabileceğimiz çok somut ve küçük adımlar var. Bir uygulamanın günlük serisini bilinçli olarak kırmak veya bildirimlerin sizi yönetmesine izin vermemek. Bunlar kendi dijital hayatınızda kontrolü geri almanın küçük ama son derece güçlü yollarıdır.

Eğer bu bölümden aklınızda sadece tek bir şey kalacaksa o da bu iki kilit soru olsun. Karşılaştığınız herhangi bir sistem için kendinize bu soruları sorun. Kuralları görebiliyor muyum, anlayabiliyor muyum? Yoksa sadece sonuçlara bakıp kuralları tahmin mi etmeye çalışıyorum? Bu basit test neyle karşı karşıya olduğunuzu anında size gösterecektir.

Ve son olarak sizi bu düşündürücü soruyla başa bırakıyorum. Bu öğrendiğiniz yeni bakış açısını hemen şimdi, şu an kendi hayatınıza uygulamanız için bir davet bu. Farkına vardığınız ilk görünmez kural belki de değiştirebileceğiniz ilk kural olacaktır.

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Algoritma nasıl olur, nasıl olmaz”

  1. Geri bildirim: Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER