Linç niçin

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

💾🔄⚙️ Fabrika Ayarları 💾🔄⚙️

Giriş: küçük bir gafın büyüdüğü gün

Sabahüstü, telefon ekranında sıradan bir tweet belirir. Genç bir asistan, geç çıkılan mesaiden sonra sinirle, patronu hakkında kaba bir cümle yazar. Çevresindeki birkaç kişi alıntılar, gülüp geçer, “tam bizlik paylaşım” diye RT’ler. İlk halkada olan budur: yorgunluk, öfke, biraz da rahatlama. Sonra tweet, o şirketin adını otomatik takip eden hesaplara düşer, oradan başka sektör hesaplarına, oradan da “kurumsal rezaletler” etiketine akar. Artık sadece bir kişinin ağzından çıkan söz yoktur; şirket adı, meslek etiketi, yaşadığı şehir, eski paylaşımlar, hepsi zincire eklenir.

Öğlene doğru olayın tonu değişmeye başlar. İlk dalgadaki gülüşmelerin yerini, “bu kadar da olmaz”, “bu terbiyesizliği ifşa etmek şart” cümleleri alır. Bir kullanıcı, asistanın eski fotoğraflarını, gittiği yerleri, takip ettiği hesapları da işin içine katar. Başka biri, şirket mail adresini bularak “gereğini yapın” çağrısı paylaşır. İş, tek bir sözden çıkar, bütün bir hayata açılır. Öğleden sonra şirket “değerlerimizle bağdaşmayan paylaşım” açıklaması yapar, genç asistan işten çıkarılır. O sırada binlerce kişi, aynı cümlenin ekran görüntüsüne bakarak “oh olsun” duygusuyla klavye başındadır.

Burada yaşanan şey, birinin yanlış bir söz söylemesi değildir sadece. Bir toplu utandırma töreni kurulmuştur; kalabalık, o kişiyi ortaya alıp “hatasının bedelini ödesin” diye sıralanmaktadır. Bu tören, ne tamamen plansızdır ne de tamamen bilinçlidir. Öfke, merak, eğlence, adalet isteği, güç duygusu, hepsi birbirine girmiştir. “Adalet mi bu?” sorusu, geniş kalabalıkta pek az insanın aklına gelir. Daha çok şu hissin dolaştığı bir atmosfer oluşur: “Böyle insanlara yapılacak budur, sıra bana gelmez umarım.”

Linç denen şeyin iç yüzü

Linç, tek bir kişinin patlaması değil, çok sayıda küçük katkının üst üste yığılıp bir dalgaya dönüşmesidir. Bu dalganın en belirgin özelliği, hızdır. Bir video, bir cümle, bir fotoğraf saniyeler içinde yüzlerce, binlerce kişiye ulaşır. Olayın ne olduğu tam anlaşılmadan, bağlamı bilinmeden, arka plan konuşulmadan “yeterince biliyorum” hissi oluşur. Bu yüzden linç, çoğu zaman bilgiyle değil, tahminle ve varsayımla çalışır. İnsanlar, gördükleri küçük parça üzerinden, kişinin bütün hayatına, karakterine, niyetine dair hüküm verir.

Bu hızlı hüküm verme hâli, beraberinde “kâhin bakış”ı getirir. “Zaten ilk günden belliydi”, “profilinden anlaşılıyordu”, “ben zaten bu tiplerden hep şüphelenirim” cümleleri, dalganın içindeki en rahatlatıcı repliklerdir. Bunlar söylenince, sanki kişi bir anda daha bilge, daha isabetli bir insan olmuş gibi hisseder. Gerçekte olan ise, hatanın kişinin özüne yapıştırılıp sabitleştirilmesidir. Artık “yanlış bir cümle kurmuş biri” yoktur; “zaten hep böyle” biri vardır. Hata ile insan birbirine dikilir ve aradaki dikişin sökülmesine izin verilmez.

Linçin asıl gücü, bu dikişi “normal”, “hak edilmiş”, “olması gereken” gibi göstermesindedir. Herkes kendi katkısını küçük görür; bir RT, bir alıntı, bir espri, “ben de yazdım geçti” türü notlar. Fakat bu küçük katkıların toplamı, bir insanın işini, ilişkilerini, itibarını, ruh sağlığını alt üst edecek kadar büyüyebilir. Linç tam da bu yüzden tek tek kişilerin değil, bir düzenin adıdır: hızlı hüküm, geri dönüşsüz damga, toplu utandırma ve sessizlik karışımı bir düzen.

Kalabalığın gölgesi: online güruh nasıl çalışır?

Bir maç sonrası stadın önünde biriken sinirli kalabalık düşünüldüğünde, sloganlar, itiş kakış, arada patlayan şişeler, havaya fırlayan plastik sandalyeler akla gelir. Tek tek sorulduğunda herkes “o kadar da saldırgan” biri değildir; fakat kalabalığın içinde, normalde yapmayacağı şeyi yapabilir. Online güruh, benzer bir psikolojiyle çalışır, fakat sahne sosyal medya akışıdır. Bir isim trend olduğunda, bir videonun altına yüzlerce öfkeli yorum düştüğünde, bu kalabalık görünmez ama hissedilir hale gelir.

Ekranda görünen üç şey, bu psikolojiyi besler. Birincisi, sayıların kendisidir. Yorum sayısı, alıntı sayısı, beğeni sayısı; bu rakamlar arttıkça, “herkes konuşuyor, ben de konuşmalıyım” duygusu güçlenir. İkincisi, yüzsüzlük değil ama mesafe duygusudur. Karşıda bir yüz, bir ses, bir beden yoktur; sadece bir kullanıcı adı ve profil fotoğrafı vardır. Karşı insanın yüzü kızarmaz, sesi titremez, gözleri dolmaz; bunlar görülmediği için empati süzgeci zayıflar. Üçüncüsü, rol kaymasıdır. İnsan, kalabalıkta kendi adından çok “biz” diye konuşmaya başlar. “Biz bu saçmalığa izin vermeyiz”, “biz bugün bunu gömeriz” gibi cümleler, sanki adına konuşulan büyük bir topluluk varmış hissi yaratır.

Kalabalığın içinde olmak, birçok kişiye hem güven hem serbestlik verir. Tek başına yapılmayacak bir şey, “nasıl olsa hepimiz yapıyoruz” diye daha kolay yapılır. Özellikle genç kullanıcıların, siber zorbalık sahnelerinde “seyirci”, “destekçi”, “savunucu” gibi farklı roller aldığını gösteren araştırmalar, bu güruhun tek parça olmadığını, içinde çok sayıda gri rol olduğunu ortaya koyar (🔗). Kimi, saldırganı destekler, kimi mağduru savunur, kimi sadece izler ama hiçbir şey söylemez. Online linçte de durum böyledir: herkes aynı cümleyi yazmaz, ama hepsi o atmosferin parçasıdır.

Haz, korku ve kiri devretme

Linç dalgasının içindeki duygular birbirine karışır; yine de üç ağır duygunun öne çıkması dikkat çekicidir: haz, korku ve kirden kaçma isteği. Haz, kaba bir kelime gibi görünür, ama yok sayıldığında tablo eksik kalır. Yusufcuk gibi kısa yaşamlı videolarda, birinin zor durumda oluşunu tekrar tekrar izleyen insanlar vardır. “Yakalandı”, “maskesi düştü”, “ifşa edildi” cümleleri, sadece bilgi vermek için yazılmaz; aynı zamanda küçük bir zafer hissi taşır. Başkasının utancı, kendi hayatının sıkışıklığına, güvensizliğine karşı küçük bir ferahlama sağlar. Bu haz çoğu kez kendine itiraf edilmez; “adalet duygusunun tatmini” gibi daha kabul edilebilir sözlerin ardına saklanır.

Korku, bu hazzın gölge kardeşidir. Linç sahnesini izleyen birçok kişi, aslında “bir gün benim de başıma gelebilir” cümlesini içerden hisseder. Bu korku, iki türlü çalışır. Birincisi, fazla ses çıkaran, fazla farklı düşünen insanları susturur; “biri bir gün eski tweet’imi bulur” endişesi, birçok kişinin kendini sansür etmesine yol açar. İkincisi, linç dalgasına katılımı artırır. Bazı kullanıcılar, aslında içten içe tam ikna olmasalar bile, sırf “diğerleri görsün, ben de bu taraftayım sansın” diye güçlü cümleler yazar. Korku, burada sadece hedef olma korkusu değildir; aynı zamanda “dışarıda kalma”, “yanlış tarafta görünme” korkusudur.

Kirden kaçma isteği, daha derinde çalışır. Her insanın kendi hayatında yüzleşmek istemediği, utandığı, bastırdığı şeyler vardır. İşte ses çıkaramama, evde yapılan adaletsizlikler, ilişkilerdeki küçük ihanetler, kendine bile itiraf edilemeyen bencillikler… Bir linç olduğunda, bu içsel kir, gözden uzak bir dolap gibi kapatılır, bütün dikkat dışarıdaki hedefe çevrilir. “Asıl kirli olan o” demek, kendi kirine bakmaktan daha kolaydır. Bu yüzden linç sahneleri, sadece hedefin geçmişini didiklemekle kalmaz, onu bir “pislik” figürü haline getirir. Böylece kalabalık, kendi iç karanlığından bir süreliğine kurtulmuş gibi hisseder.

Bu üç duygu birlikte çalıştığında, ortaya garip bir karışım çıkar: insan kendini hem iyi, hem haklı, hem de güçlü hisseder. Oysa içeride, kendi korkusunu bastırmak için başkasına yüklenen, kendi suçluluğunu devretmek için “ahlak sopası” sallayan bir taraf da vardır. Linç bu yüzden sadece dışarıda olup biten bir olay değil, içerdeki çatışmaların dışa vurumudur.

“Mağduru koruyoruz” masalı

Linç sahnesinde en çok kullanılan cümlelerden biri, “mağduru korumak” iddiasıdır. Bir öğretmeni ifşa eden öğrenci için, taciz faili olduğu söylenen biri için, iş yerinde mobbing yaptığı iddia edilen bir yönetici için, “mağdurların sesi oluyoruz” denir. Bu cümle tamamen boş değildir; birçok olayda gerçekten güçsüzün sesini yükseltmek için sosyal medya kullanılır. Fakat linç, bu iddianın içini çabucak boşaltabilir.

İlk bakışta “mağduru korumak” gibi görünen şey, kısa sürede “faili yok etmek” gösterisine dönüşebilir. Başta yaşanan somut zarar, tek tek konuşulmak yerine, sembolik bir savaş alanına çevrilir. Mağdurun ihtiyaçları, bu gürültünün içinde kaybolur. Güvende hissetmek, maddi destek bulmak, hukuki destek almak, terapiye ulaşabilmek gibi somut ihtiyaçlar, yerini “trende girmek”, “faili rezil etmek”, “markanın prestijini çökertmek” gibi hedeflere bırakır.

Bu noktada iki soru, perdeleri biraz aralar: Bu linç, mağdurun hayatında neyi değiştirdi? Bu linç, en çok kime iyi geldi? Birçok örnekte, mağdurun adı insanlar için sadece bir etiket haline gelir. O kişi, binlerce tweet’te anılır, yüzlerce videoda gösterilir, ama kimse dönüp “şu an ne durumda, neye ihtiyacı var” diye sormaz. Buna karşılık linç kampanyasını yürüten hesaplar takipçi kazanır, sayfalar viral olur, “cesur duruş” imajı güçlenir. Ruh sağlığı alanında iptal kültürünün hem hedef olanlarda hem izleyenlerde kaygı, yalnızlık ve kendini ifade edememe hali ürettiğini anlatan çalışmalar, bu çarpıklığı başka bir açıdan doğrular (🔗).

“Mağduru koruyoruz” cümlesi, bu yüzden her söylendiğinde değil ama bazı durumlarda, istemeden de olsa bir masala dönüşür. Masal, şunu anlatır: “Biz burada yüksek bir şey için savaşıyoruz, o yüzden ne kadar sert olursak olalım haklıyız.” Bu masal, adalet duygusunu tamamen silemez, ama vicdanı uyuşturur; belirli bir süre için, yapılanların ölçüsünü sorgulama ihtiyacı geri plana itilir. Sonuçta ortaya, mağdurun ve failin ötesine geçen, kendi başına çalışan öfkeli bir mekanizma çıkar.

Linç jönü ve sahne ekonomisi

Sosyal medya linçlerinde, kalabalığın içinden bazı yüzler daha çok görünür hale gelir. Bunlar, bazı olayları keşfedip gündeme getiren, arşiv videolarını çıkaran, uzun flood’lar yazan, “ifşa zamanı” diye video açan hesaplardır. Gösterişli anlatımı, iyi seçilmiş müzikleri, çarpıcı montajları olan bu figürlere, linç jönleri denilebilir. Onlar olmasa da linç olur, ama onlar olduğu için linç sahnesi daha dramatik, daha tüketilebilir, daha paylaşılabilir hale gelir.

Linç jönü, tek bir rol oynamaz; aynı anda birden çok maskeyi takar. Bazen mağdurun avukatı gibi konuşur, olayın iç yüzünü anlattığını iddia eder. Bazen savcı gibi davranır, delilleri sıralar, “kararı halka bırakıyorum” diyerek bir tür mahkeme kurar. Bazen de anlatıcıdır, bütün hikâyeyi baştan sona kendi gözünden kurgular. Bu çoklu rol, ciddi bir güç duygusu verir. Çünkü bütün bakışlar ona dönmüştür, hangi bilgiyi ne zaman paylaşacağı onun elindedir, hangi tonu kuracağı o belirler.

Videonun altına gelen “iyi ki varsın”, “sen olmasan bunlar ortaya çıkmazdı”, “adalet melekleri” gibi yorumlar, bu figürü hem kutsar hem besler. Bir süre sonra linç, olaydan çok bu figürlerin etrafında dönmeye başlar. Yeni skandal arayışları, yeni ifşa dosyaları, yeni hedefler sıraya girer. İzleyici kaybı korkusu da burada devreye girer. Bir önceki linçte çok izlenme alan bir hesap, bir süre sonra yeni bir hedef bulmak zorunda hisseder; aksi halde “gündem dışı” kalma kaygısı yaşar.

Bu sahne ekonomisinde, bir kişinin hayatı, izlenme süresiyle ölçülen bir ürüne dönüşür. Bu durumun bütün linç jönleri için geçerli olduğu söylenemez; bazıları gerçekten hesap verme kültürünü güçlendirmek için çaba harcar. Yine de, mekanizma içinde bu tür gösterişli figürlerin oynadığı rol, linç kültürünü çekici ve devamlı kılan önemli bir parça olarak kalır.

Algoritmanın eli

Linçin yalnızca insanların iç dünyasından ve toplumsal alışkanlıklardan doğmadığı, aynı zamanda platformların işleyişi tarafından da beslendiği noktaya gelindiğinde, sahneye algoritmalar çıkar. Bir gönderinin altına çok sayıda yorum geldiğinde, bu gönderi genellikle daha fazla kişinin ana sayfasına düşer. Negatif yorumla pozitif yorum arasında teknik olarak büyük bir fark yoktur; ikisi de “etkileşim” olarak kaydedilir. Öfke, şaşkınlık, nefret, şok; tüm bu duygular, tıklama ve yazma davranışını artırdığı için ekonomi açısından değerlidir.

Çalışmalar, online kamuya açık utandırma vakalarının sadece hedef için değil, izleyenler için de ruh sağlığı açısından ağır sonuçları olabildiğini, platform tasarımında bu durumun dikkate alınması gerektiğini vurgular (🔗). Buna rağmen çoğu büyük platform, hâlâ etkileşim miktarını temel başarı ölçüsü olarak kullanmaya devam eder. İçerik ne kadar çok tepki alırsa, sistemi o kadar “başarılı” çalışmış sayar.

Bu denklemde, linç içerikleri “başarılı ürün”e dönüşür. Çünkü insanlar bu içeriklere daha uzun süre bakar, daha fazla yorum yapar, daha çok paylaşır. Reklamlar bu içeriklerin arasına yerleşir, platform daha çok kazanır. Kimse “bugün 100 bin kişiye iyi hissettiren içerik gösterdik” diye rapor tutmaz; “bugün 100 bin kişi şu içeriğe tıkladı” diye rapor tutulur. Linç de böylece, sadece ahlaki ya da psikolojik bir mesele olmaktan çıkıp, ekonomik bir ürün haline gelir. Adalet adına kurulan sahnenin arka planında, dikkat ekonomisinin soğuk hesabı çalışır.

Kurbanın dünyası

Linç edilen kişinin dünyası, dışarıdan çoğu zaman sadece birkaç headline cümleyle görünür: “işinden oldu”, “özür diledi”, “kayboldu”. Oysa içeride, daha küçük ve daha sessiz sahneler vardır. Telefonun titreşim sesi, bir anda tehdit anlamına gelir. Mesaj kutusunda biriken hakaretler, sadece kelime değildir; kişinin kendini nasıl gördüğünü zehirleyen bir akıştır. Evdeki sessizlik farklılaşır; aile üyeleri “nasıl oldu da buraya geldi” diye birbirine bakar. Arkadaşlar çekimserleşir, kimisi sırf bu olayla uğraşmak istemediği için uzaklaşır.

Siber zorbalığa maruz kalan gençlerin kaygı, depresyon, yalnızlık ve intihar düşüncesinde artış yaşadığını anlatan araştırmalar, linç edilen kişinin yaşadıklarını daha sistematik bir dille tarif eder (🔗). Fakat bu araştırmalar okunmasa bile, küçük bir empati deneyi, tabloyu göz önüne getirir: herkesin gözü önünde hata yaptığını bilmek, bunun düzeltilmesine izin verilmediğini hissetmek, “ne söylesem de düzelmez” duygusunu büyütür. Bu duygunun uzun süreli etkisi, sadece “üzüldü geçti” ile açıklanamaz.

Linç, haklı bile olsa, çoğu zaman hedef aldığı kişinin değişme ihtimalini baltalar. Kişi, kendini tamamen savunmaya çekip “ben aslında haklıydım” tarafına sığınabilir; çünkü ortada karşılaşılabilir bir zemin kalmamıştır. Ya da tam tersi olur, kişi içine kapanır, sosyal ortamlardan çekilir, kendi sesine bile yabancılaşır. İki durumda da, hatayla yüzleşip onu dönüştürecek alan çok daralmıştır. Linç, sadece o anki davranışı cezalandırmakla kalmaz; gelecekte olabilecek olası düzeltmeleri de budar.

Seyircinin aynası

Linç sahnelerinde, doğrudan saldırmayan ama izleyen, kaydıran, arada beğenen veya sessiz kalan büyük bir grup vardır. Bu grup, ne teknik literatürde ne kamuoyunda yeterince konuşulur. Oysa araştırmalar, siber zorbalık süreçlerinde bu seyircilerin en büyük grup olduğunu ve olayın gidişatını ciddi ölçüde etkilediğini gösterir (🔗). Seyirci, bazen saldırganı destekler, bazen mağduru savunur, bazen tamamen dışarıda kalmayı seçer. Fakat hangi rolü seçerse seçsin, sahnenin bir parçasıdır.

Linç kültürünün gerçek doğasının kabul edilmesini zorlaştıran şey, tam da bu seyirci konumudur. Çoğu kişi kendini “linç eden” biri olarak değil, “olan biteni izleyen” biri olarak görür. Bu yüzden “benim payım ne?” sorusu sorulmaz, sorulsa bile çabucak geçiştirilir. “Ben sadece timeline’ı kaydırdım”, “ben sadece bir tane beğeni bıraktım”, “ben hiç yorum yazmadım” gibi cümleler, iç vicdanın kendini rahatlatma yollarıdır. Oysa bu küçük hareketler biriktiğinde, beklenmedik etkilere yol açabilir; özellikle gençler, çevrelerindeki insanların bu tür içeriklere nasıl tepki verdiğini görerek, neyin kabul edilebilir olduğunu öğrenir (🔗).

Seyircinin aynasında görülen bir başka şey de, iç gerilimdir. Birçok kişi, linç sahnesini izlerken hem rahatsızlık hem merak hisseder. Bu karışık duyguyu taşıması zordur, bu yüzden hızlıca bir tarafa çekilmek ister: ya “hak ettiği oldu” diyerek kendi içindeki rahatsızlığı bastırır, ya da tümüyle uzaklaşıp “ben bu işlere karışmam” diyerek vicdanını susturur. İki uç arasında, “burada bir gariplik var ama tam adını koyamıyorum” duygusuyla kalmak zordur. Oysa linç kültürünü anlamak için tam da bu arada durmaya ihtiyaç vardır.

Adaletin linçe teslim edildiği dünya

Linçin aslında adaletin tek yolu olduğu varsayılırsa, bu mantık sonuna kadar götürüldüğünde tuhaf bir dünya ortaya çıkar. Bu dünyada, adliyeye, disiplin kurullarına, etik komisyonlara pek iş düşmez; çünkü “halk zaten gereğini yapar.” Biri yanlış bir söz söylediğinde, yanlış bir görüntü verip yakalandığında, kuralı ihlal ettiğinde, ilk refleks “savcılık” değil, “timeline” olur. O anda orada olmayanlar da, gün bitmeden görüntüleri görür, yorumlarını yazar, hükmünü verir.

Bu dünyanın en ağır sonucu, hata yapma hakkının fiilen yok olmasıdır. Küçük bir gaf bile, kişinin tüm geçmişini silmeye yarayan bir düğmeye dönüşür. Eski paylaşımlar kazılır, gençlik hataları öne çıkarılır, bağlamından koparılmış cümleler “gerçek yüz” olarak sunulur. Kimse “on yıl önceki bu cümleyi ben bugün nasıl yargılayabilirim” diye sormaz; çünkü herkesin elinde hazır bir cevap vardır: “Önceden de böyleymiş işte.” İnsan, değişme kapasitesi olan bir varlık olmaktan çıkar, tek bir anına sabitlenmiş bir fotoğrafa dönüşür.

Bu dünyada insanlar, konuşmadan önce iki kere düşünmez; birçok kişi, hiç konuşmamayı seçer. Gençler, ilk şarkılarını, ilk yazılarını, ilk videolarını paylaşmaktan çekinir; çünkü ilk denemenin linç malzemesi olabileceğini görmüştür. İnsanlar, kendilerini sadece özel sohbetlerde ifade edebilir hale gelir; kamusal alan, büyük bir mayın tarlasına döner. Öte yandan, linç dalgasının önünde duracak kurumsal mekanizmalar zayıflar; çünkü “zaten cezasını çekti” cümlesi, resmi süreci gereksiz göstermeye başlar.

Bu abartılı tablo, sadece “kötü bir gelecek” korkusu değildir; bugünün çeşitli olayları, bu yöne doğru bir eğilim olduğunu gösterir. Bir konser görüntüsü, bir canlı yayın anı, bir anlık öfke patlaması, kısa sürede bir kişinin işini, kariyerini, ilişkilerini etkileyebilir (🔗). Linç, adalet mekanizmasının yerini aldığında, adaletin en temel koşulu olan ölçülülük, bağlam ve dönüşüm ihtimali aradan çekilir.

İkrar ve çözülme

Linç kültürünün ağırlığı, ancak içerden bir cümleyle çatlayabilir. O cümle, dışarıya yüksek sesle söylenmek zorunda değildir; bir insanın kendi kendine itiraf ettiği kısa bir cümle bile olabilir. Örneğin, bir linç dalgasına coşkuyla katılmış birinin, aradan zaman geçtikten sonra, belki hedef olan kişinin yaşadığı çöküşü duyunca, belki kendi hayatında benzer bir haksızlığa uğrayınca, kendi içinden şu cümleyi geçirmesi mümkündür: “Adalet adına yazıyordum ama birine bu kadar yüklenirken, içten içe tuhaf bir zevk aldığımı da fark ediyorum.”

Bu ikrar, linci bir anda bitirmez. Kimse ertesi gün “tamam, artık linç yok” diyemez. Ancak bu cümle, linci kutsal, tertemiz, lekesiz bir eylem gibi görme hâlini bozar. İçine kir karışmış, haz karışmış, korku karışmış bir eylemle yüzleşme ihtiyacı doğar. Hesap sormanın, eleştirmenin, sınır koymanın, boykot etmenin, “burada yanlış var” demenin başka yolları olduğu yavaş yavaş düşünülmeye başlanır. Online kamusal utandırmanın, hem hedef olanlarda hem izleyenlerde kaygı ve sosyal izolasyon ürettiğini gösteren çalışmalar, bu iç ikrarı dışarıdan destekleyen ek bilgi sağlar (🔗; 🔗).

Eleştiriyle linç arasına çizgi çekmek, her olayda kolay değildir. Yine de şu basit sorular, bu ayrımı duyarlı hale getirebilir: Hedef alınan davranış mı, yoksa bütün bir insan mı? Hata ile insan arasındaki dikişi geri sökmeye izin var mı? Olayın bağlamını anlamaya niyet var mı? Kişinin değişmesine, özür dilemesine, telafi etmesine alan bırakılıyor mu? Yoksa amaç sadece yok etmek mi? Bu soruların her biri, linç dalgasının içindeki insanlara kendi rollerini yeniden düşünme fırsatı sunar.

Sonuçta, linç “niçin” sorusuna bir tek cevap yoktur. İntikam, adalet isteği, güç arayışı, eğlence, korku, suçluluk, hepsi birden çalışır. Fakat bir insan, kendi içindeki payı az da olsa fark ettiğinde, bu çok sesli makinenin dişlilerinden biri bir anlığına boşluk hisseder. O boşluk, yeni yollar düşünmek için tek gerçek fırsattır. Linç kültürünün çözülmesi, büyük bir manifesto ile değil, binlerce küçük ikrar ile başlayabilir.


Her şey genelde çok masum, çok insani bir anla başlar. Belki bir anlık öfke, belki yorgunlukla yazılmış dikkatsiz bir cümle, hatta kötü bir şaka. Ama sonra o küçücük kıvılcım bir anda devasa bir yangına dönüşür. Gelin bu bölümde çevrimiçi linç kültürünün anatomisine yakından bakalım. Nasıl başlıyor? Onu ne körüklüyor ve farkında olalım ya da olmayalım hepimiz bu sahnede nasıl bir rol oynuyoruz? İşte bütün bunları adım adım deşifre edeceğiz.

Tamam hadi konuya direkt dalalım. Her şeyi somut bir hikayeyle, genç bir asistanın başına gelenlerle başlatalım. Bu olay özel alanda yapılan küçücük bir hatanın nasıl da hızla kontrolden çıkarak halka açık bir krize dönüştüğünün neredeyse ders kitabı gibi bir örneği. Şimdi bu zaman çizelgesine baktığınızda sizi ilk ne çarpıyor? Beni ilk çarpan şey inanılmaz bir hız. Birkaç saat içinde özel bir şikayetin bir insanın kariyerini bitiren halka açık bir infaza nasıl evrildiğini görüyoruz. Düşünsenize sabah yorgunlukla atılan bir tweet, öğleden sonra binlerce kişinin oh olsun dediği bir sonuca dönüşüyor. Bu, dijital kalabalığın ne kadar hızlı ve acımasız olabildiğini gerçekten çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

Yani burada anlaşılması gereken en önemli nokta şu: Yaşananlar basit bir hesap sorma eylemi değildi. Kaynak metnin de altını çizdiği gibi bu, kalabalığın bir kişiyi ortaya alıp hatasının bedelini ödesin diye sıraya girdiği kolektif bir cezalandırma ritüeliydi. Adeta bir toplu utandırma töreni. Peki bu törenleri, bu dijital güruhları harekete geçiren şey ne? Şimdi bu özel hikayeden biraz uzaklaşıp bu çevrimiçi kalabalıkları besleyen temel psikolojik mekanizmalara daha yakından bakma zamanı.

İşte ilk kilit kavramımız kahin bakışı. Bu, beynimizin bize oynadığı temel bir oyun aslında. Bir tür bilişsel tuzak. Olayın bütün bağlamını, öncesini sonrasını tamamen yoksayarak o tek bir hatadan yola çıkarak kişinin bütün karakteri hakkında nihai bir hüküm veriyoruz. Hani “zaten belliydi, profilinden anlaşılıyordu” gibi cümleler kurarız ya, işte bunlar tam da bu zihinsel kısayolun ürünleri. Bu yaklaşımla hata ile insan birbirine dikiliyor ve o dikişin sökülmesine de asla izin verilmiyor.

Bu kahin bakışını ve genel olarak linç eylemini besleyen, genellikle kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz üç güçlü duygu var. Haz, korku ve kendi içimizdeki kiri bir başkasına devretme isteği. Gelin bunları şimdi tek tek açalım.

Evet, haz. Kulağa biraz kaba geliyor biliyorum ama bu tablonun en dürüst parçalarından biri bu. Birinin maskesini, düşüşünü izlemek veya ifşa edilişini görmek içten içe küçük bir zafer hissi yaratıyor. Kendi hayatımızın sıkışıklığına karşı bir anlık ferahlama sağlıyor. Tabii bu duygu nadiren itiraf edilir, genellikle “adalet yerini buldu” gibi daha kabul edilebilir, daha soylu bir maskenin arkasına saklanır.

Hazzın hemen yanı başında ise onun gölge kardeşi durur: Korku. Bu korku iki yönlü çalışıyor. Birincisi, “bir gün benim de eski bir paylaşımım bulunur mu?” endişesiyle insanları susturuyor, bir otosansüre yöneltiyor. İkincisi ise sırf dışarıda kalmamak, yanlış tarafta görünmemek için insanları kalabalığa katılmaya itiyor. Yani korku hem muhalefeti engelliyor hem de saldırıya katılımı adeta teşvik ediyor.

Ve üçüncü, belki de en derinde çalışan mekanizma, kiri devretme. Hepimizin yüzleşmek istemediği kendi kusurları, kendi içsel kiri var. Bir linç hedefi ortaya çıktığında bu hedef kendi karanlığımızı yansıttığımız bir tuvale dönüşüyor. “Asıl kirli olan o.” demek, kendi kirimize bakmaktan çok daha kolay değil mi? Böylece hedef bir günah keçisine dönüştürülüyor ve kalabalık geçici bir süreliğine kendini aklanmış, temizlenmiş hissediyor.

İşte bu psikolojik yakıtlar bir araya geldiğinde adalet gibi soylu bir amaç, sosyal medyanın ve dikkat ekonomisinin çarkları arasında çok kolay bir şekilde bambaşka bir şeye dönüşüyor. Şimdi odağımızı tam da bu dönüşüme çevirelim.

Bu tablo durumu o kadar zekice özetliyor ki linç kalabalığının beyan ettiği amaç genellikle mağduru korumaktır. Ama pratikte odak, mağdurun somut ihtiyaçlarından, yani güvenliğinden, desteğinden, iyileşmesinden çok faili yok etme gösterisine kayar. Mağdurun iyileşme yolculuğu yerine viral bir yok etme gösterisi ön plana çıkar. Mağdurun adı bir etikete dönüşürken gösteri devam eder.

Ve tabii bu gösteriyi perde arkasından körükleyen görünmez bir el var: Algoritma. Platformlar için öfke, şok ve nefret ne demek? Tıklama ve yorum demek. Kısacası etkileşim. Etkileşim de kar demek. Bu basit denklemde linç içerikleri platformlar için son derece başarılı bir ürün haline geliyor. Bu yüzden sistem tarafsız bir aracı değil, yangını körükleyen aktif bir oyuncu aslında.

Peki tüm bu mekanizmanın insani bedeli ne? Şimdi merceği bu olayların kurbanlarına ve en büyük ama en sessiz gruba, yani seyircilere, yani belki de bize çevirmenin zamanı geldi.

Hedefteki kişi için sonuç gerçekten yıkıcı. Bir linç o kişiye özür dileme, değişme veya hatasından ders alma fırsatı tanımaz. Ortada konuşulabilir bir zemin bırakmaz. Kişi ya kendini savunmaya çekilir ya da tamamen içine kapanır. Her iki durumda da hatayla yüzleşip onu dönüştürecek o kıymetli alan ortadan kalkar.

Saldırmayan ama sadece izleyen, akışında görüp geçen o devasa kalabalığa ne demeli? İşte bu soru bizi doğrudan konunun en kritik, en can alıcı noktasına getiriyor. Araştırmalar bu sahnelerdeki rolleri analiz ettiğinde ortaya işte bu tablo çıkıyor. Bakın, saldırganlar aslında çok küçük bir azınlık. Asıl büyük güç, bu grafikte de gördüğünüz gibi ezici bir şekilde %85’lik bir oranla seyircilerde. Onların o pasif varlığı, aslında sahnenin kurulmasını sağlayan en belirleyici güç.

Ve işte en can alıcı nokta: Bu ekosistemde gerçek bir tarafsızlık diye bir şey yok. Hani “ben sadece baktım geçtim” diyoruz ya, işte o an bile o içeriğin algoritma tarafından daha fazla kişiye gösterilmesine yardım ediyoruz. Bir kaydırma, bir beğeni ya da yorum yapmamak… O sessizlik bile bu makinenin dişlerini kolektif olarak döndüren bir enerjiye dönüşüyor.

Peki yapıcı eleştiriyle yıkıcı linci nasıl ayırt edeceğiz? Belki de biz sonraki sefer böyle öfkeli bir kalabalıkla karşılaştığımızda kendimize bu basit soruları sormak iyi bir başlangıç olabilir. Hedefimiz ne? Bir davranışı mı eleştiriyoruz yoksa bir insanın varlığını mı silmeye çalışıyoruz? Amacımız gerçekten hesap sormak mı yoksa sadece yok etmek mi?

Sonuçta bu kültürün değişimi büyük manifestolarla veya yasaklarla olmayacak gibi görünüyor. Kaynak metnin de işaret ettiği gibi belki de çözüm binlerce insanın kendi kendine yapacağı küçük itiraflarla başlayacak. Hani şu itiraflar: “Evet, adalet adına yazdım ama içten içe tuhaf bir zevk de aldım.” İşte bu küçük dürüstlük anları o büyük ve gürültülü makinenin içinde belki de bize yeni yollar düşünmek için tek gerçek fırsatı sunar.

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat