🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🔖🦶🏻🛡️ Uzuv Forsu 🔖🦶🏻🛡️
Dünyayı İçine Çekmek Erdoğan Özmen
Yazarken, düşünürken, anlatırken hep aynı işi türlü kılıklarda tekrar edip durmuyor muyuz aslında: Isırmak, çiğnemek, öğütmek. Dışarıdaki ham gürültüyü, içimizdeki çıplak sarsıntıyı, göğsün içindeki kör titreşimi, dilin dişlileri arasına alıp parçalamak. Parçalarken adlandırmak; adlandırırken sakinleşmek. Sonra bir kelimeyi bulup, o kelimeyi yerine oturtup, o yerleştirme hareketinin kendisini bir zafer gibi yaşamak. Bir anlığına. Kısa, keskin, geçici.
Çene dediğimiz şey yalnızca bir kemik değil; bir sınır, bir eşik, bir vana, bir değirmen. İç ile dış arasındaki en kirli, en sıcak, en tükürüklü, en kanlı, en “ben” sandığımız geçitte çalışan bir öğütme aygıtı. Çatırdayan, gıcırdayan, ritim tutan, çiğneyen, yutan; yer yer tekleyen, yer yer taşkınlaşan, yer yer kendini tekrar eden. İşte ben o aygıtı yıllarca bir nesneyle, bir dumanla, bir ritüelle, bir tekrar zorlantısıyla yağladım: dudak–nesne–içe çekiş; dudak–nesne–içe çekiş. Sanki dışarıdaki düzensizlik, yalnızca o dar ağız boşluğundan geçince terbiye edilebilirmiş gibi. Sanki hayat, dişlerimin arasında “anlam”a dönüşüyormuş gibi.
Sonra bir gün, çene kendi kendine yabancılaşır. Sessizce. Bedenin en arkada çalışan, en geride kalan, en görünmeyen işçiliğiyle. Bir leke, bir sertlik, bir pütür, bir yara; sonra o yaranın kendi mantığını kurması. Kendi yönetimini. Kendi çoğalmasını. Çenenin kıvrımlarında, oyuklarında, kör noktalarında; sızının, yanmanın, batmanın, zonklamanın, uyuşmanın; tükürüğün, kokunun, tadın, metalik bir pas hissinin; diş etinin, damak çizgisinin, dil kökünün; nefesin, boğazın, yutkunmanın, konuşmanın; hepsinin üstüne üstüne binip, hepsini kendi karanlık düzenine ekleyerek ilerlemesi. En ürkütücü yanı da şu: Gürültü yapmaz. Büyük bir patlama, dramatik bir işaret, sahneye yakışır bir duyuru beklerken; o, küçük bir sessizlik gibi büyür. Bir susuş gibi. Konuşurken bile, konuşmanın altını oyar.
Bu noktada akıl devreye girer. Akıl dediğim şu soğuk, açgözlü, boşboğaz, hiperdüzenleyici, hiperaktif makine. Paniklemez; paniklememek için kavram üretir. Kavramları zincirler; zincirleri cümleye dizer; cümleyi paragraf yapar; paragrafı metne çevirir. Bedenin sözsüz gürültüsünü dilin yumuşak yatağına yatırır, üstünü örter, kenarlarını katlar, düzgünce yerleştirir. “Teşhis” der. “Süreç” der. “İlerleme” der. “Tedavi” der. Bunu derken de, sanki adını koyunca şeyin kendisini küçültecekmiş gibi davranır. Sanki kelime, tümörü inceltecek; sanki sözdizimi, ağrının şiddetini azaltacak; sanki tutarlılık, ölüm olasılığını geri çevirecek.
Burada bir hile var: Çeneyi kaybederken dili keskinleştirmek. Isırma gücü giderken yorumu diş bilemek gibi kullanmak. Bir savunma. Bir düzenek. Bir mühendislik.
Ama ben daha ileri gidiyorum. Abartının hakkını veriyorum. Çünkü burada mesele yalnızca konuşmak değil; çeneyi geri almak değil; çeneyi yeniden icat etmek değil. Mesele, dünyanın çenesini çalmak.
Yavaşlayarak dünyayı içime çekmek, sindire sindire, tek tek, sabırla: yüzleri, mimikleri, sokakları, ışıkları, sesleri… bu güzel bir teknik; ama eski alışkanlığın yankısını taşır. İçe çekmek, dumanı hatırlatır. Ben şimdi başka bir fiil istiyorum: Çalmak. Dünya beni ısırmadan önce, ben onun ısırma kapasitesini alacağım. Onun öğütme aygıtını, onun kesici dişlerini, onun kaba kuvvetini. Çünkü çene yalnızca yemez; çene kaderi çiğner. Bana sunulan “olanı” yenilebilir hale getirir. Benim çenem benden alınırken, ben dünyanın çenesini alıyorum.
Bu “çalma”, hırsızlığın sevinci değil; var kalmanın soğuk tekniği. İçeride bir kara boşluk kabarıp alçalırken, yayılıp toplanırken, büzüşüp genişlerken; ben de dışarıdan parça topluyorum: başkalarının bakışları, cümleleri, susuşları; merdiven boşluklarının kokusu, kahvenin acılığı, taş duvarın soğuğu; bir hayvanın kayıtsız sabrı, bir ağacın rüzgârla yaptığı bitmeyen pazarlık; gündeliğin küçük ritimleri, küçük sapmaları, küçük tesadüfleri. Hepsini çeneye dönüştürüyorum. Çenenin yerine, dünyadan örülmüş bir mekanizma koyuyorum.
Çünkü “ben” dediğin şey zaten böyle kurulmadı mı? İçeri alınmış, sindirilmiş, özümsenmiş, eklemlenmiş, tekrar tekrar yerleştirilmiş parçaların geçici dengesi. Şimdi o denge bozulurken ben daha fazla parça alıyorum. Daha açgözlü, daha iştahlı, daha takıntılı. Bir ben daha. Bir iç daha. Bir iç boşluğunu, başka bir iç kalabalıkla bastırma işi. Kanserin sessiz, kara, ağır, zehirli boşluğu çoğalırken; ben de anlamın hafif, dağınık, çok sesli, çağrışımlı kalabalığını çoğaltıyorum.
Ve evet: Bu bir simetri kurma girişimi. Bir intikam değil; daha kuru, daha acımasız bir eşitleme. Yabancı doku beni öğütürken, ben de dünyayı öğütmüş olayım. Son anda bile, çenesiz kalırken bile, dünyanın çenesini bende bırakan bir hırsızlık.
Dipnot
- Freud’un sigarayı bırakmayı reddettiği ve 1923’te ağız/damak bölgesinde skuamöz hücreli karsinom tanısı aldığı; ayrıca ‘cigars have served me for precisely fifty years as protection and a weapon in the combat of life’ sözünün Freud Museum tarafından aktarımı. (Freud Museum London)






























Geri bildirim: Uzuv Forsu 🔖🦶🏻🛡️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER