(playlist)
🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
İnternetin ilk “masum” simgelerinden kedi videolarını hatırla: kimseyi ikna etmeyen, kimseye hesap vermeyen, sadece bakıp geçilen kısa bir saçmalık ekonomisi gibi duruyordu; ama bugün o masumiyetin kendisi, akışın sıralama yasasına bağlı bir yanılsama olarak okunmalı. Çünkü akış, içeriklerin peş peşe dizildiği bir vitrin değil, görünürlüğün dağıtıldığı bir rejim: hangi görüntünün “dünya” olacağına karar veren şey, içerikten çok puanlama ve sıralama. Hegel’in ‘ruhsal hayvanlar alemi’ dediği o özerk failler panayırı da burada güncelleniyor: herkes “işin kendisi”ni yaptığını sanarken, fiilen yaptığı şey ölçüye uygun sinyal üretmek; içerik, sinyalin ambalajı; kedi ise bu ambalajın en ucuz, en risksiz, en seri üretilebilir hammaddesi. Sonuç, finaldeki “boka sarma”nın (platform çürümesi) somut hali: önce kullanıcı çekmek için parlatılan deneyim, sonra reklamveren ve çıkar ortaklarına hizmet ettikçe çamurlaşıyor; geriye, aynı kedinin sonsuz varyasyonlarını iten bir sıralama makinesi ve onun ürettiği dijital çamur kalıyor. (Wikipedia)
Öneri sistemleri: Sıralama neden “içerik”ten daha belirleyici hale geldi
Sosyal medyada “akış” denilen şey, ilk bakışta içeriklerin peş peşe dizilmesi gibi görünür; gerçekte ise bir sıralama problemidir. Bu ayrım basit değildir, çünkü sıralama değiştiği anda “görünen dünya” değişir. “Aynı platform, aynı hesaplar, aynı gün” koşullarında bile sıraya sokma kuralı değiştirildiğinde, kullanıcıların temas ettiği gerçeklik başka bir gerçekliğe dönüşür. Bu yüzden öneri sistemleri, içerikten daha belirleyici hale gelir; içerik, sıralamanın içinden geçerken toplumsal etkisini kazanır ya da kaybeder.
Hegel’in Fenomenoloji’de (Phänomenologie des Geistes) yaptığı hamle, bilincin (Bewußtsein) “dışarıda duranı” sandığı şeyin, kendi edimleriyle kurulduğunu göstermekti. Tin (Geist) burada mistik bir cevher değil, insanların ortak pratiklerinin nesnelleşmesi anlamına gelir. Öneri sistemleri tam bu noktada Hegelci bir okuma talep eder: Akışın “dışarıdan dayatılan teknik” gibi görünmesi, akışın aynı zamanda kullanıcı davranışlarından türetilen ölçülere bağlanması gerçeğini gizler. Zamanla sıralama, yalnızca “ne ilginç” sorusuna değil, “ne görülür” ve “ne görünmez” ayrımına karar veren bir düzenleyiciye dönüşür.
Bu dönüşümün erken ve öğretici bir eşiği 2006 News Feed tartışmasıdır. News Feed ilk ortaya çıktığında, insanların birbirine dönük eylemlerini tek tek profil sayfalarında bırakmak yerine, merkezi bir akışta toplayan bir tasarımdı. Tepki büyüyünce Facebook, News Feed ve Mini-Feed için ek gizlilik kontrollerini duyurdu; “kim neyi görür” meselesi daha baştan arayüzde bir yönetim sorununa çevrilmiş oldu (🔗). Buradaki kritik bağlam şudur: Bu hamle yalnızca gizlilik ayarı değildir; akışın, salt “olan biten”in kaydı değil, görünürlüğü dağıtan bir mekanizma olduğunun ilanıdır.
2016’da Instagram’ın kronolojiden vazgeçip “önemsediğini düşündüğümüz gönderileri önce” göstermeye geçeceğini açıklaması, sıralamanın merkezîleşmesinde bir diğer açık eştir (🔗). Bu açıklama, kullanıcıların “kaçırdığı” içerik oranını gerekçe göstererek, akışın artık bir zaman çizelgesi gibi değil, bir olasılık hesabı gibi kurulacağını duyurur. Olasılık hesabına geçildiğinde, içerik “kendisi” olarak değil, “ilgi ihtimali” olarak ele alınır; akış, kullanıcıya rağmen değil, kullanıcı üzerinden işler.
2018’de Facebook’un News Feed’i “anlamlı sosyal etkileşimler” yönünde yeniden ayarladığını söylemesi, sıralamanın yalnızca teknik optimizasyon değil, norm koyma biçimi olduğunu gösterir (🔗). “Anlamlı” kelimesi burada ahlâkî bir beyan gibi dursa da, pratik karşılığı sıralamada hangi tür etkileşimin daha çok ağırlık alacağıdır. Yani “daha iyi deneyim” dili, ölçüt seçimi dilidir; ölçüt seçimi de hangi içeriklerin yaşayacağına karar verir.
2020’de TikTok’un For You akışını nasıl kurduğunu anlatması, bu düzenin en çıplak ifşalarından biridir. TikTok, önerilerin çeşitli faktörlerin birleşimiyle sıralandığını, yeni kullanıcı ilgilerinden başlayıp “ilgilenmiyorum” sinyalleriyle bile ayarlandığını yazar; akış, kullanıcı davranışının sürekli geri beslemeyle işlenmesi olarak tanımlanır (🔗). Burada “öneri”, içerik sunma değil, davranıştan dünya kurmadır. Aynı nedenle, “algoritma” gündelik deneyimde bir araç değil, bir çevre gibi algılanır; çünkü çevreyi belirleyen, görünen sıradır.
2022’de Instagram’ın “Following” ve “Favorites” gibi kronolojik görünümler sunması da bu bağlamda yanlış anlaşılmaya müsaittir. Bu hamle, kronolojiyi geri getirmekten çok, kronolojiyi bir seçenek haline getirerek varsayılan sıralamanın meşruiyetini sağlamlaştırır; kontrol hissi üretir, fakat temel düzenin merkezini yerinden oynatmaz (🔗). Böylece sıralama, içeriğin önüne geçmekle kalmaz; “içerik görmek” eyleminin ön koşulu haline gelir. İçerik artık başlangıç değil, sıralama tarafından seçildikten sonra “içerik” olur.
Duyusal kesinlik: ‘Bu gönderi’ sanılanın ölçüye çevrilmesi
Hegel’de duyusal kesinlik (sinnliche Gewißheit), bilincin en çıplak iddiasıdır: “Bu, şimdi, burada.” Bu düzeyde bilinç, gerçeğe en dolaysız temas ettiğini sanır. Fakat tam da bu dolaysızlık iddiası, bilincin kendi işlemleri içinde çözülür; çünkü “bu”yu belirlemek, işaretlemek ve başkalarıyla paylaşmak için bir biçim gerekir. Biçim, tekilliği korumaz; tekilliği genelleştirir. Dolaysızlık iddiası, en hızlı biçimde aracılığa dönüşür.
Sosyal medyada “kronolojik akış” nostaljisi, duyusal kesinliğin modern kılığıdır. “Olan biteni olduğu gibi görmek” arzusu, sanki doğrudan bir pencereymiş gibi anlatılır. Fakat 2006 örneği, bu pencerenin daha ilk anda bir kapı gibi tasarlandığını gösterir. News Feed’in yarattığı tepki ve buna karşı geliştirilen gizlilik kontrolleri, “görme”nin kendisinin yönetildiğini açıklar: Kimin, neyi, hangi biçimde ve hangi bağlamda göreceği bir ayar nesnesidir (🔗). Duyusal kesinlik burada, “akışta beliren şeyin” kendiliğindenliği değildir; akışın, görünürlüğü toplayıp dağıtmasıdır. “Bu gönderi” artık yalnızca içerik değildir; akışın izin verdiği bir görünüşe dönüşmüştür.
2016’da Instagram, kronolojiden uzaklaşmayı “kullanıcılar akışın ortalama yüzde yetmişini kaçırıyor” gibi nicel bir gerekçeyle meşrulaştırır (🔗). Bu cümle, duyusal kesinliğin kırılma anıdır: “Şimdi olan”ın değeri, “kaçırılma oranı” üzerinden yeniden tanımlanır. Görme, artık tekillik üzerinden değil, eksiklik hissi üzerinden düzenlenir. Eksiklik hissi, sıralama mekanizmasına geçiş için gerekli psikolojik zemini sağlar; çünkü “görmek” artık kendi başına bir deneyim değil, optimize edilmesi gereken bir erişim problemi haline gelir.
Duyusal kesinliğin sosyal medya karşılığı böylece şuna dönüşür: Tekil bir gönderiye bakıldığı sanılırken, aslında o gönderinin “bu anda burada” belirmesi çoktan bir seçim sonucudur. Seçim görünmez kılındığında, deneyim dolaysızlık gibi yaşanır; seçim görünür hale geldiğinde ise “manipülasyon” gibi yaşanır. Hegelci açıdan mesele, manipülasyon ithamının doğruluğu ya da yanlışlığı değil, dolaysızlık fantazisinin zaten aracılı bir yapıya dayanmasıdır. “Bu gönderi” denen şey, daha ilk bakışta ölçüye bağlanmış bir görünüş üretimidir.
Algı: İçeriğin nitelikler demetine ayrılması ve estetist seçiciliğin sinyale dönüşmesi
Algı (Wahrnehmung) düzeyinde bilinç, artık “bu”nun yalın tekilliğinde durmaz; şeyi, özelliklerin birliği gibi tutar. Bir gönderi, bir video ya da bir fotoğraf; artık yalnızca “şu içerik” değildir, “şu özellikler demeti”dir. Bu demetin içinde hız, ritim, kadraj, yüz ve beden vurgusu, dilin yoğunluğu, başlık yapısı, çatışma dozu, ses seçimi, görsel parlaklık, kompozisyonun “okunurluğu” gibi çok sayıda unsur bulunur. Algı, bu unsurları bilinçli bir estetik teoriyle değil, reflekslerle işler; fakat refleks, tekrarlanınca tercih olur. Tercih de kaydedilince ölçü olur.
Instagram’ın 2016 duyurusu tam bu dönüşümü açıklar. Akışın “ilginçlik” sırası, “içeriğe ilgi duyma olasılığı, içerik sahibiyle ilişki, zamansallık” gibi değişkenlerle kurulacaktır (🔗). Bu dil, içeriği bir “şey” olarak değil, “nitelikler bileşimi” olarak ele aldığını gösterir. “İlişki” bile, bir insan ilişkisi olmaktan çok, geçmiş etkileşimlerin ölçülebilir izlerine indirgenebilir. Zamansallık bile, “şimdi”nin dolaysızlığı değil, modelin puanlayacağı bir değişken olur.
Bu yaklaşım, öneri sistemlerinin pratikte nasıl işlediğini anlamak için yeterli bir başlangıçtır: Algı, içerikleri kategorize ederken aynı anda kullanıcıyı da kategorize eder. Kullanıcının “estetist seçiciliği” burada belirleyicidir; çünkü seçicilik yalnızca neyin beğenildiğini değil, neyin görmezden gelindiğini de üretir. Kaydırıp geçmek, beklememek, okumamak, durmamak; bunlar da algının negatif tercihleridir ve çoğu sistemde sinyal değeri taşır. Bu yüzden “beğenmek” kadar “sabırsızlık” da ölçüye dönüşür. Ölçüye dönüştüğü anda, kişisel zevk artık kişisel değildir; genelleştirilebilir bir davranış örüntüsüne çevrilmiş olur.
Bu bağlamı TikTok’un For You açıklaması daha da açık hale getirir. TikTok, sistemin önerileri çeşitli faktörlere göre sıraladığını ve yalnızca “ilgini ifade ettiğin” sinyallerle değil, “ilgilenmiyorum” gibi negatif sinyallerle de ayarlandığını yazar (🔗). Yani algı, içerikleri parçalayıp sınıflandırdığı gibi, kullanıcı tepkilerini de parçalayıp sınıflandırır. Bu sınıflandırma, daha sonra kullanıcıya bir akış olarak geri döner; kullanıcı, kendi reflekslerinin düzenlenmiş suretini “dünya” gibi yaşar.
Algı düzeyinin kritik sonucu şudur: İçerik üretimi de algının bu parçalama mantığına uyarlanır. Üretici, “tekil bir anlatı” yerine “ölçüye uygun nitelik seti” üretmeye iterilir; çünkü içerik, önce nitelikler üzerinden tanınır, sonra dağıtılır. Bu, doğrudan bir emirle yapılmaz; seçilim baskısıyla yapılır. Bazı biçimler daha çok dolaşır, bazıları daha az dolaşır; dolaşım, algının ölçüye bağlanmasıdır. Böylece estetist seçicilik, yalnızca izleyicinin özel tercihi olmaktan çıkar; genel bir sıralama diline dönüşür. Algı, gördüğünü sandığı şeyi değil, görmek zorunda kalacağı şeyi kurar.
Anlama ve güç: ‘İç dünya’ olarak model, ‘yasa’ olarak sıralama
Hegel’de anlama (der Verstand), görünenin (Erscheinung) arkasında bir iç-dünya (Inneres) varsayarak işe başlar. Bu varsayım, bilincin “arkada bir düzen var” diye düşünmesi değildir yalnız; daha keskin bir şeydir: Görünüşün tutarlılığını garanti edecek bir yasa (Gesetz) olmalıdır, yoksa görünüş rastlantı yığınına düşer. Sosyal medya deneyimi, tam bu noktada Hegelci bir “anlama” deneyimine benzer: Akışın rastgele olmadığı sezilir; “kime ne niye gösteriliyor” sorusu, görünüşün arkasında bir iç mekanizma bulunduğu inancına dönüşür. Bu iç mekanizma, pratikte “model” diye anılır; fakat model, sabit bir formül değil, sürekli güncellenen bir ilişkiler ağıdır. Yasa gibi yaşanır, çünkü tekrar üretir; fakat yasa gibi açıklanamaz, çünkü kendi hammaddesi kullanıcıların dağınık edimlerinden oluşur.
Bu düzeyde “güç” (Kraft) kavramı devreye girer. Hegel’de güç, görünüşü doğuran ama görünüşte doğrudan görünmeyen şeydir; etkisiyle bilinir, kendisiyle değil. Öneri sisteminde de güç, tek tek içeriklerin “niteliği” olarak durmaz; sıralamanın yarattığı sonuçlarla kendini ele verir. Bir platform, “sıralamayı güncelliyoruz” dediğinde, dışarıdan bakınca küçük bir ayar gibi görünen şey, içerik dolaşımının topolojisini değiştirir. Facebook’un 2018’de News Feed sıralamasını “anlamlı sosyal etkileşimler” yönünde değiştirdiğini ilan etmesi, bu güç mantığını açıkça gösterir: Yasa, “içerik”in değerinden değil, etkileşimin türünden kurulacaktır; üstelik “engagement-bait” denen, yorum/tepki dilenciliğini de düşüreceğini yazarak, hangi etkileşimin “gerçek” sayılacağını kendisi tanımlar (🔗). (About Facebook)
Anlama düzeyi, bu tür beyanlardan şunu çıkarır: Demek ki içerik dünyasının arkasında bir “ölçütler rejimi” vardır ve bu rejim değiştirilebilir. Fakat aynı anlama, bir çelişkiye hızla çarpar. Eğer gerçekten bir yasa varsa, neden herkes onun nasıl çalıştığını net biçimde öğrenemez. Burada algoritmanın “müphemleşmesi” bir kazaya indirgenemez; müphemlik, anlama ile gücün yapısal gerilimidir. Yasa, kullanıcı edimlerinden üretildiği için, açıklandıkça değişir. Açıklandıkça değişmesinin nedeni yalnız “gizlemek istiyorlar” değildir; daha temel bir neden vardır: Yasa, açıklanabilir bir kural setinden çok, istatistiksel bir ayarlama düzeni gibi işler ve düzen, kendini açıklama anında hedef hâline gelir, hedef hâline geldiği anda da ölçüm nesnesini bozar. Bu yüzden platformlar, bir yandan “nasıl öneriyoruz” diye metin yayınlar, bir yandan da bu metinlerde kesin formüllerden kaçınır.
TikTok’un For You akışını açıklayan metni, bu iç-yasa fikrini çıplak biçimde kurar: Önerilerin, “ilgi sinyalleri”yle başlayıp “ilgilenmiyorum” sinyalleriyle de ayarlandığını, çok sayıda faktörün birleşimiyle sıralama çıktısı ürettiğini söyler (🔗). (TikTok Newsroom) Bu anlatıda yasa, tek bir kural değil, ağırlıklandırılmış bir toplamdır; güç de tam burada görünür, çünkü ağırlıkların nasıl değiştiği, kullanıcı için “dünya nasıl değişti” deneyimi olarak yaşanır. YouTube’un öneriler için saydığı başlıklar da aynı şemayı güçlendirir: izleme geçmişi, arama geçmişi, abonelikler ve beğeniler gibi veriler, “ilgi ihtimali” üretmek için kullanılır; özellikle beğenilerin gelecekte benzer videolara ilgi olasılığını tahmin etmeye yaradığı açıkça yazılır (🔗). (Google Help)
Bu noktada “model”in iç dünya gibi yaşanmasıyla “sıralama”nın yasa gibi yaşanması birleşir. İç dünya, görünüşü açıklamak için konan bir varsayımken, akış deneyiminde iç dünya fiilen bir yönetim merkezine dönüşür. Kullanıcı ve üretici, aynı iç dünyaya bakıp farklı şeyler görür: Üretici, modelin kapısından geçmek ister; izleyici, modelin kapısından kaçmak ister. İkisi de aynı şeyi talep eder görünür: şeffaflık. Fakat şeffaflık talebinin kendisi, yasanın doğası gereği sınırlıdır; çünkü yasa sabit bir “kural kitabı” değil, edimlerin toplamından doğan değişken bir güç alanıdır. Müphemlik, bu güç alanının yönetim tekniği hâline gelir: Yasa hem vardır, hem de “tam olarak nerede” denince kayar; çünkü yasa, geriye dönük olarak ölçülürken ileriye dönük olarak yeniden yazılır.
Bu gerilim, metriklerle yönetilen kurumların daha geniş bir bağlamını da açar. Metrikleşme, yalnız sosyal medyanın değil, pek çok alanın yönetim biçimine dönüşür; amaç, anlamın kendisini ölçüyle ikame etmektir. Bu dönüşümün, “amaç fonksiyonu yanlış kurulduğunda kurumun anlamını kaybetmesi” gibi bir çerçevede tartışıldığı bir örnek, metrik ve algoritma mantığının kurumsal değeri aşındırabileceğini vurgulayan analizlerde de görülür (🔗). (Žižekian Analysis) Buradaki bağlantı, sosyal medyada “iç dünya”nın yalnız teknik değil, yönetsel bir rejim oluşudur: Yasa, görünüşün arkasında açıklama diye değil, görünüşün üstünde hüküm diye konumlanır.
Tersyüz olmuş dünya: Kalitenin beğeniyle yer değiştirmesi ve değer ölçütünün ters dönmesi
Hegel’in tersyüz olmuş dünya (verkehrte Welt) momenti, “yasanın” görünüşü açıklamak yerine görünüşün içinden tersine bir işleyişle çıkmasıdır. Tatlı olanın ekşi çıkması gibi basit bir şaşkınlık değil; ölçütün yer değiştirmesi söz konusudur. Sosyal medya bağlamında tersyüz, “iyi içerik beğeni alır” cümlesinin sessizce “beğeni alan içerik iyi sayılır” cümlesine dönüşmesidir. Bu dönüşüm bir niyet beyanıyla yapılmaz; ölçünün kurumsallaşmasıyla yapılır. Ölçü kurumsallaştığında, kalite artık içerikte aranan bir nitelik olmaktan çıkar; ölçüyü geçebilenin adı olur.
Bu tersyüzün üretici tarafındaki kaba eşiği, YouTube’un 2018’de Partner Program için eşikleri yükseltmesiyle açıkça görülür. YouTube, reklam geliri için uygunluk kapısını 1.000 abone ve son 12 ayda 4.000 saat izlenme şartına bağladığını ilan eder; eşiğin altı, “iyi-kötü” tartışmasından bağımsız olarak, sistemin dışında kalır (🔗). (blog.youtube) Bu kararın Google ürün blogunda da aynı eşiklerle gerekçelendirildiği görülür; yani eşik, tekil bir departman kararı değil, platformun değer rejimi olarak sahiplenilir (🔗). (blog.google) Burada tersyüz, “ödül iyi olana gider” değil, “ödül eşiği iyi olanın tanımıdır” şeklinde işler. Üretici, kaliteyi anlatıyla değil, metrikle kanıtlamak zorunda kalır; metrik, kaliteye dair bir gösterge olmaktan çıkıp kaliteyi kuran ölçüye dönüşür.
İzleyici tarafında tersyüz daha kurnazdır, çünkü görünüşte hâlâ “zevk” dili konuşulur. İnsanlar beğeniyi bir yargı gibi yaşar; oysa beğeni aynı anda bir dağıtım emridir. Facebook’un 2018 değişikliği bu çifte işlevi açık eder: “anlamlı etkileşim” hedefi, daha çok yorum ve paylaşımın daha çok görünürlük demek olduğu bir düzeni güçlendirir; fakat aynı metin, “engagement-bait”i düşüreceğini yazarak, görünürlük için yapılan dilenciliği bile sistemin kendisinin düzenleyeceğini ilan eder (🔗). (About Facebook) Tersyüz burada iki katmanlıdır. Birinci katmanda beğeni, kalite yerine geçer. İkinci katmanda, beğeni üretme teknikleri “doğal” sayılmadığı için bastırılır; yani sistem, kendi ürettiği ölçü bağımlılığını, yine ölçüyle yönetmeye çalışır. Bu, tersyüzün yönetim biçimidir: Yasa, kendi yan etkisini “anormallik” diye damgalar; ama yan etki, yasanın mantığından doğmuştur.
Bu noktada “müphemleşme” tersyüzün yakıtına dönüşür. Kural açık olsaydı, üretici kuralı en kısa yoldan istismar ederdi; izleyici de hangi düğmeye basarsa ne olacağını kesin bilerek akışı mekanikleştirirdi. Oysa platform için istenen şey, hem davranışı yönlendirmek hem de yönlendirdiğini “doğal tercih” gibi gösterebilmektir. Bu yüzden yasa, tam açıklanmaz; fakat tam açıklanmadığı için de “keyfî” görünür. Keyfîlik deneyimi, tersyüzün psikolojik yüzüdür: İnsanlar, kendi edimlerinin genelleşmiş sonucunu dışsal bir kudret gibi yaşamaya başlar.
Cambridge Analytica skandalı, tersyüzün yalnız estetik ve ekonomik değil, politik bir kuvvet olarak da nasıl işlediğini görünür kılan bir eşikti. Skandalın ifşası, Facebook üzerinden toplanan verilerin profilleme ve hedefleme amacıyla kullanıldığı iddiaları etrafında büyüdü; burada mesele tekil bir “kötü aktör” değil, beğeni ve benzeri sinyallerin davranış tahmini için ham maddeye dönüşebilmesiydi (🔗). (The Guardian) Tersyüz şu noktada keskinleşir: Beğeni, masum bir onay jesti olarak yaşanırken, aynı jestin genelleşmiş izi, tahmin ve müdahale kapasitesine çevrilebilir. Böylece “ben sadece beğendim” cümlesi, sistem düzeyinde “ben kendimi ölçüye verdim” sonucuna dönüşür. Yasanın içeriği değişmese bile, yasanın toplumsal anlamı tersine döner; çünkü ölçü, yalnızca içerik seçmez, özneyi de seçer.
Özbilinç: Tanınma (Anerkennung) ekonomisi ve Like’ın yeni toplumsal para birimi oluşu
Hegel’de özbilinç (Selbstbewußtsein), bilincin kendini nesneler dünyasında değil, başka bir bilinçte bulmasıyla doğar. Kendini bilmek, başkası tarafından tanınmakla bağlanır; tanınma (Anerkennung) bir süs değildir, öznenin kendine sahip olmasının koşuludur. Sosyal medya, bu ilişkiyi “iletişim” düzeyinde bırakmaz; tanınmayı ölçer, saklar, yeniden dağıtır. Ölçülen tanınma, bir kez akışın ham maddesi olduğunda, tanınma hem sosyal hem teknik bir nesne olur. Like, bu iki alanın kesişim noktasıdır: hem “seni gördüm” demektir, hem de “seni çoğalt” demektir.
YouTube’un öneriler metninde beğenilerin işlevi bu ikiliği doğrudan ilan eder: Beğenilen videoların, gelecekte benzer videolara ilgi duyma olasılığını tahmin etmekte kullanıldığı açıkça yazılıdır (🔗). (Google Help) Bu cümle, Like’ın artık bir “yargı” olmaktan çok, bir tahmin girdisi olduğunu gösterir. Tahmin girdisi olduğu anda Like, yalnızca geçmişi kaydetmez; geleceği kurar. Özbilinç düzeyi burada teknikleşir: Kişi, “neyi sevdiğini” sandığı şeyi bildirirken, aynı anda “neyi sevmeye yöneltileceğini” de sistemin eline verir. Tanınma, öznenin kendini kurması olmaktan çıkar; öznenin kendini dışarıda bir modele devretmesi hâline gelir.
TikTok’un For You açıklaması da aynı noktayı başka bir dille kurar: Etkileşimler, izleme davranışları ve negatif sinyaller, kişiye özgü bir akış oluşturmak üzere birleştirilir (🔗). (TikTok Newsroom) Özbilinç burada, sürekli geri-beslemeli bir tanınma devresine bağlanır. Kişi, kendini ifade ettiğini sanarken, ifade ediş biçimi ölçülür; ölçü, daha sonra kişiye “sen busun” diye geri verilir. Üretici açısından aynı devre, “ben kimim” sorusunu “hangi format tutuyor” sorusuna indirger; çünkü tanınma, içerik üzerinden değil metrik üzerinden verilir.
Bu indirgeme, tanınmanın toplumsal para birimine dönüşmesi demektir. Para birimi olmak, yalnız “çok önemsenmek” değildir; değiş-tokuş edilebilir bir değer kazanmak demektir. Like, bu değiş-tokuşu iki yönden yönetir. Bir yönden üretici için görünürlük ve gelir olasılığına giden yolu açar; diğer yönden izleyici için kimlik aidiyeti ve grup içi konum üretir. Tanınma jetonlaştığında, jetonun dolaşımı “içerik”ten daha gerçek hale gelir. Bu yüzden platformlar zaman zaman jetonun görünürlüğünü kısma girişiminde bulunur; fakat jetonun kendisini kaldıramaz, çünkü sistemin yasası jetonun üzerinden işler.
Instagram’ın Like sayısını gizleme testleri ve sonradan kullanıcıya Like sayısını gizleme seçeneği verme hamlesi, bu çelişkiyi iyi gösterir. Bir yandan Like sayısının yarış ve baskı ürettiği kabul edilir; diğer yandan Like, ölçü ve sıralama için vazgeçilmez bir sinyaldir. Bu yüzden çözüm, Like’ı ortadan kaldırmak değil, Like’ın görünürlüğünü yönetmektir. Instagram’ın 2021’de “herkesin kamuya açık Like sayılarını gizlemeyi seçebileceğini” duyurduğu metin, tanınma ekonomisinin “stres” yanını kabul ederken, tanınmanın teknik işlevini yerinde bırakır (🔗). (Instagram) TechCrunch’ın 2019’daki haberleri de, Like gizlemenin farklı ülkelerde test edildiğini ve bunun platformun daha geniş bir ölçüm rejimiyle birlikte yürüdüğünü gösterir (🔗). (TechCrunch) Burada özbilinç momenti şudur: Tanınma, kişinin kendini kurmasının zemini olarak kalır, fakat artık sayısal bir yüzeye taşındığı için, kişi kendi tanınmasını bir “puan” gibi görmeye başlar. Puan görünür olduğunda kıyas ve rekabet, puan gizlendiğinde ise kuşku ve paranoya artar; çünkü yasa arka planda işlemeye devam eder, yalnızca işaretler perdelenir.
Özbilincin Hegelci gerilimi, tanınmanın hem zorunlu hem yıkıcı olabilmesidir. Sosyal medya bağlamında bu gerilim, Like’ın aynı anda bir hediye ve bir komut oluşunda düğümlenir. Tanınma, karşılıklılık gibi yaşanır; fakat ölçeğe bağlandığı anda karşılıklılık bozulur. Çünkü karşılıklılık, iki öznenin birbirini görmesiyle mümkündür; oysa burada tanınma, bir modelin gördüğü “örüntü”ye tercüme edilir. Örüntüye tercüme edilen tanınma, geri döndüğünde artık kişiye ait bir deneyim değil, sisteme ait bir hüküm gibi hissedilir. Bu yüzden özbilinç düzeyi, yalnız “beğenilme arzusu”ndan ibaret değildir; “beğeninin hangi yasaya bağlandığını” bilme zorunluluğuna dönüşür. Bilme zorunluluğu karşılanamadığında ise, müphemlik, tanınma ekonomisinin süreklilik koşulu haline gelir.
Efendi–köle: Platformun efendi görünmesi, kullanıcı–üretici emeğine bağımlı kalması
Hegel’in efendi–köle diyalektiği (Herrschaft und Knechtschaft), modern platform ilişkisini “kötü niyetli merkez” masalına yaslanmadan okumaya izin verir; çünkü burada belirleyici olan, bir tarafın öteki üstündeki kaba buyruğundan çok, buyruğun çalışabilmesi için zorunlu olan bağımlılık tersyüzüdür. Platform, akışın kapısı olduğu için efendi gibi görünür; görünürlük dağıtır, kapatır, açar, kuralları değiştirir, ölçütleri yeniden adlandırır. Üretici ve izleyici ise bu kapının önünde bekleyen, uyarlanan, her gün yeniden denenen taraf gibi yaşar. Fakat Hegelci dikkat, bu resmin içinde saklı olan asimetriye değil, asimetrinin kurulduğu zemine gider: Efendi, kendi gücünü doğrudan üretemez; onu ancak kölenin edimiyle, emeğiyle, “iş”iyle devşirir. Platformun gücü de, kullanıcıların tıklaması, izlemesi, kaydırması, paylaşması, beğenmesi, şikâyet etmesi ve içerik üretmesi gibi görünüşte “serbest” edimlerin ölçüye çevrilmesinden başka bir şey değildir.
Bu bağımlılığın ilk katmanı, veri zinciridir. Reklam ve ölçüm ekosisteminde platformlar uzun süre, uygulamalar arası izleme kabiliyetini “doğal altyapı” gibi varsaydılar. Apple’ın iOS 14.5 ile App Tracking Transparency’yi devreye alması, bu varsayımın aslında dış bir izin rejimine bağlı olduğunu görünür kıldı; yani efendilik, başka bir efendiliğin kapısına yaslanmıştı (🔗). (Apple) Burada tersyüz, “platform her şeyi bilir” mitinin teknik bir ayrıntı yüzünden bozulması değildir; tersyüz, bilmenin kendisinin bile bir emek zinciri olduğunun açığa çıkmasıdır. İzleyici, uygulamalar arasında sürüklediği kimlik kırıntılarıyla; üretici, içerik üretip izleyiciyi oraya çekerek; reklamveren, bütçeyi bağlayıp geri bildirim isteyerek bu zinciri sürekli yeniden örer. Platform, efendi olarak görünür ama kölenin işinden bağımsız bir öz değildir.
İkinci katman, “dış göz”ün kesilmesiyle ilgilidir. Efendinin gücü yalnızca kapıyı tutmaktan değil, kapının nasıl işlediğine dair bilgiyi tekelleştirmekten de gelir. Bu yüzden platformlar, üçüncü taraf araçları ve bağımsız ekosistemi ya içeri alır ya da dışarı atar. X’in ücretsiz API erişimini bitireceğini duyurması, bu bağlamda bir “kapı kilidi” hamlesidir; çünkü API, hem alternatif arayüzlerin hem de ölçümün ve denetimin dolaşım kanalıdır (🔗). (devcommunity.x.com) Açıklama, “maliyet” ve “sürdürülebilirlik” gibi dillerle kurulsa da Hegelci düzeyde mesele şudur: Efendi, kölenin emeğini daha sıkı bağlamak için kölenin elindeki araçları da kendine bağımlı kılar. Kölenin emeği, sadece içerik üretmek değildir; kölenin emeği, efendiyi ölçebilen araçları da üretmek ve işletmektir. API kilidi, bu ikinci emeğin kamusal dolaşımını daraltır.
Üçüncü katman, topluluk emeğinin çıplaklaşmasıdır. Reddit’te API fiyatlaması çevresinde ortaya çıkan blackout dalgası, platformun “topluluk” diye paketlediği şeyin aslında bir iş rejimi olduğunu ortaya serdi; moderasyon emeği ve kullanım sürekliliği çekilince, efendinin “kendiliğinden işleyen düzen”ü tökezler (🔗). (GroupLens) Hegelci bakışla burada görünen, kölenin yalnızca üretim yapmadığı, aynı zamanda düzeni koruduğudur. Platform, düzeni “kural” diye sunar; ama kuralın yaşaması, binlerce küçük kararın, şikâyetin, temizlemenin, öne çıkarmanın ve dışlamanın toplamına bağlıdır. Köle, efendinin dünyasını her gün yeniden “işleyerek” kurar; efendi de bunu kendi doğası gibi sahiplenir.
Dördüncü katman, içerik dolaşımının kesilmesiyle ortaya çıkan çıplak egemenliktir. Meta’nın Kanada’da haberlerin erişimini sınırlama kararı, bir anda “var/yok” kudretinin nasıl işletilebildiğini gösterdi; haber yayıncıları açısından mesele sadece gelir kaybı değil, dağıtımın tek bir düğmeye indirgenmesi deneyimidir (🔗). (About Facebook) Bu hamle, efendinin keyfîliği gibi okunabilir, fakat Hegelci gerilim daha acımasızdır: Bu keyfîlik bile, kölenin emeğiyle anlam kazanır. Haber yoksa zaman, dikkat ve etkileşim başka yere akar; yani platform “keserek” de kölenin edimini başka kanallara yönlendirir. Efendinin buyruğu, kölenin işini ortadan kaldırmaz; onu yeniden biçimlendirir.
Beşinci katman, şeffaflığın daraltılmasıdır. CrowdTangle gibi araçların kapanması, kamusal dolaşımın nasıl biçimlendiğini dışarıdan görmeyi zorlaştırır; bu, yalnız “araştırmacılar için” bir ayrıntı değildir, efendi–köle ilişkisinin bilgi ayağının yeniden düzenlenmesidir (🔗). (Columbia Journalism Review) Şeffaflık daraldıkça “algoritma” daha müphem bir iç güç gibi görünür; oysa müphemlik, gücün büyüsü değil, bağımlılığın yönetimidir. Köle, kendi işinin sonuçlarını daha az görebildiği ölçüde, efendiyi “mutlak” sanmaya daha yatkın hale gelir; efendi de bu yanılsamayı, kölenin işini daha istikrarlı çekmek için kullanır.
Pohpohlama dili (Schmeichelei): Like/Share’ın dil değil işlem olarak dolaşımı yönetmesi
Pohpohlama (Schmeichelei), gündelik anlamıyla birinin hoşuna gidecek söz söylemek değildir; Hegelci bağlamda pohpohlama, tanınma ilişkisini araçsallaştıran bir dil rejimidir. Burada dil, hakikati söylemek için değil, ilişkiyi sürdürmek ve bir kudret dengesini yeniden üretmek için çalışır. Sosyal medya etkileşimleri bu yüzden “ifade” gibi görünürken, giderek daha çıplak biçimde “işlem”e dönüşür: Like ve Share, bir yargıyı bildirmekten çok, bir dağıtım mekanizmasını tetikler. Bu dönüşümün en açık tarafı, platformların kendi metinlerinde görünür olur. TikTok, öneri sistemlerinin “etkileşimler” üzerinden kişiselleştirme yaptığını, kullanıcı etkileşimlerinin sinyal olarak sıralamayı belirlediğini açıkça yazar; yani övgü, sistemin karar ham maddesine çevrilir (🔗). (TikTok Support) YouTube da önerilerin, geçmiş etkileşimlerden ve davranış örüntülerinden türediğini kendi açıklamalarında sistematik biçimde anlatır; öneri, izleyicinin “beğendiği şey”i değil, izleyicinin beğeniyle öğrettiği ölçüyü çoğaltır (🔗). (YouTube)
Bu noktada pohpohlama, iki yönde aynı anda işler. Üretici açısından pohpohlama, izleyiciye şirin görünme meselesi olmaktan çıkar; ölçüye uygun sinyal üretme işine dönüşür. Başlık, kapak görseli, ritim, tekrar, çağrı cümleleri ve duygu tonu, “ne söylendiği”nden çok “nasıl tutturulduğu” üzerinden optimize edilir. İzleyici açısından pohpohlama, üreticiye destek jesti olmaktan çıkar; izleyicinin kendi dikkatini ve seçiciliğini bir modele öğretme edimi haline gelir. Övgü, burada bir ilişkinin içeriği değil, ilişkiyi dolaşıma sokan anahtar karttır.
Facebook’un 2018 çizgisi, pohpohlama dilinin “daha anlamlı” diye yeniden adlandırılarak nasıl kurumsallaştırıldığını gösterir. Platform, News Feed sıralamasında “meaningful interactions”a ağırlık verme çerçevesini kurarken, etkileşimi yalnızca toplumsal fayda ölçüsü olarak değil, sıralama yasasının kalbi olarak yerleştirir; yani pohpohlama, “daha iyi konuşma” değil, “daha etkili sinyal” anlamına gelir (🔗). (About Facebook) Böylece Like ve Share, içerik üzerine bir hüküm olmaktan çıkar; içerik, Like ve Share’ın türettiği hükmün taşıyıcısına indirgenir. Dilin tersyüzü şudur: İnsanlar “katıldım” demek için Like atarken, sistem Like’ı “daha fazla göster” komutu olarak okur; insanlar “daha fazla göster” niyeti taşımadan bir dağıtım buyruğu üretmiş olur.
Bu işlemleşmenin doğal sonucu, pohpohlama kanallarının disipline edilmesidir. Hashtag takibi gibi özellikler, bir dönem izleyicinin ve üreticinin dolaşım üzerinde nispeten görünür bir kontrol yanılsaması yaşamasına izin veriyordu; çünkü “şu etiketi takip ediyorum” ifadesi, açık bir tercih işaretiydi. Bu tür kanallar kaldırıldığında ya da sınırlandığında, tercihin dili daha örtük sinyallere kayar; böylece pohpohlama, daha az “söylenen”, daha çok “yapılan” bir şeye dönüşür. Instagram’ın hashtag takip seçeneğini kaldırması bu çizgiyi güçlendirir; keşif daha kapalı, daha model-merkezli ve dışarıdan daha zor okunur bir düzene doğru çekilir (🔗). (Reddit) Hashtag spam’e karşı gönderi başına hashtag sayısını sınırlama gibi hamleler de aynı mantığa oturur: Pohpohlama hilesi açıkça bastırılır, ama pohpohlama ekonomisi ortadan kalkmaz; sadece daha “doğal davranış” maskesi altında sürdürülür (🔗). (The Verge)
Pohpohlama dilinin karanlık yanı, “iyi niyet”le değil yapıyla ilgilidir. Övgü bir kez dağıtımın ana girdisi haline gelince, övgü artık bir ilişki jesti olarak masum kalamaz; çünkü övgünün maddi karşılığı görünürlüktür, görünürlüğün maddi karşılığı da para, prestij ve güçtür. Bu yüzden pohpohlama, aynı anda hem dayanışma gibi yaşanır hem de bir sömürü mekanizmasının dişlisi olur. Yerel bir kavramsal okuma, “övülmek” ile “işletilmek” arasındaki bu tersliği açıkça tartışır; övgünün dolaşım içindeki maddi işlevi, övgünün anlamını tersine çevirir (🔗). (YERSİZ ŞEYLER) Daha teorik bir çerçevede ise, etkileşim ekonomisinin özneyi “kendi arzusunu dışarıda ölçüye çevirerek” yaşadığına dair okuma, pohpohlama dilinin neden sürekli kendini yeniden ürettiğini kavramsallaştırır; burada övgü, öznenin kendi seçiciliğinin geri dönüş aracına dönüşür (🔗). (About Facebook)
Kalbin yasası: ‘Benim zevkim evrensel’ iddiasının genelleşip yabancı güç gibi geri dönmesi
Hegel’in “kalbin yasası” (Gesetz des Herzens) momenti, modern öneri sistemleri için en keskin merceği verir; çünkü burada trajedi, kötü bir dış gücün gelip masum iç dünyayı bozması değildir. Trajedi, iç dünyanın kendi yasasını evrenselleştirmeye kalkması ve evrenselleşmiş yasanın sonra özneye yabancı bir güç gibi geri dönmesidir. “Benim zevkim” önce bir hak gibi yaşanır. Sonra bu zevk, Like, Share, izleme süresi, kaydırma hızı, duraksama ve yorum gibi ölçülebilir edimlerle dışarı çıkar. Daha sonra bu dışa çıkmış edim, genelleştirilir; çünkü model, tek tek kişilerin kaprisini değil, benzer davranış örüntülerinin ortak ölçüsünü öğrenir. Son aşamada, ortak ölçü “genel düzen” gibi karşıya dikilir ve özne, kendi ürettiği düzeni dayatma olarak deneyimler. Hegel’in tarif ettiği “kendini beğenmişliğin deliliği” (Wahnsinn des Eigendünkels), tam burada güncellenir: Öznenin iç yasası, nesnel dünyaya dönüşür; özne ise o dünyayı “benim dışımda” sanarak kendine kızar.
Bu tersyüzün teknik yüzü, platformların öneri anlatılarında saklanmaz, aksine ilan edilir. TikTok, kişiselleştirmeyi kullanıcı etkileşimlerinin sinyal olarak ağırlıklandırılmasıyla açıklar; yani “benim gördüğüm dünya”, “benim etkileşimlerimin genelleşmiş geri dönüşü”dür (🔗). (TikTok Support) YouTube da önerileri, geçmiş davranışların benzer içeriklere yönelim tahmini üzerinden kurar; izleyicinin beğenisi burada yalnızca duygu değil, gelecek düzenin girdisidir (🔗). (YouTube) Bu yüzden “algoritma müphemleşti” şikâyeti çoğu zaman, müphemlikten önce kurulmuş olan daha temel bir yabancılaşmayı kaçırır: Yasa, zaten öznenin ediminden türediği için öznenin “bire bir niyeti” ile öznenin “ölçüye dökülmüş davranışı” arasında bir boşluk açılır. Müphemlik, bu boşluğu yönetilebilir kılan arayüz rejimidir; sebep değil, sonuçların yönetim biçimidir.
Kalbin yasasının geri dönüşü, “kontrol seçenekleri”nin sahnesinde daha da netleşir. Instagram’ın Following ve Favorites gibi kronolojik görünümler sunması, kalbin “benim düzenim” talebine bir cevap gibi görünür; fakat aynı duyuru, zamanla daha fazla öneri ve daha fazla kişiselleştirme ekleneceğini de açıkça söyler (🔗). (About Facebook) Hegelci düzeyde bunun anlamı şudur: Kalp, kendi yasasını “seçenek” formunda talep eder; fakat genel düzen, varsayılan akış olarak kalır. Seçenek, yasanın yerine geçmez; yasanın yarattığı huzursuzluğu emen bir tampon olur. Kalp “ben istiyorum” dediği anda, istediğinin biçimi bile genel düzen tarafından belirlenir.
Bu tersyüz, yalnız şirket–kullanıcı ilişkisinde değil, hukuk düzeyinde de görünür hale gelmiştir. Dijital Hizmetler Yasası’nın büyük platformlardan, profillemeye dayanmayan en az bir öneri seçeneği sunmasını istemesi, kalbin yasasının kurumsal tercümesidir; “benim düzenim” talebi, “profil dışı akış” maddesine dönüşür (🔗). (Google Help) Burada paradoks şudur: Hukuk, iç yasanın nesnelleşmesini sınırlamak ister, ama sınırlama da yine seçenek arayüzüne bağlanır. Böylece müphemlik, teknik bir sır olmaktan çıkıp yönetişim biçimine dönüşür; seçenek vardır, fakat seçeneğin gerçek etkisi, varsayılanın mimarisi içinde eriyebilir.
Kalbin yasasının “steril dünya” arzusu, siyasal içerik örneğinde açıkça görülebilir. Instagram’ın politik içerik önerilerine otomatik sınırlama getirmesi ve bu sınırın ayarlardan değiştirilebilir olması, kalbin “rahatsız edenle karşılaşmama” isteğinin platform politikası olarak nesnelleşmesidir; ama “politik” olanın sınıflandırılması, ister istemez muğlak bir sınır üretir ve muğlak sınır, yeni şikâyetlerin hammaddesi olur (🔗). (AP News) Kalp, kendi huzurunu evrenselleştirirken, kendi huzurunun koşullarını başkaları için bir dış güç haline getirir. İstediği şey gerçekleşir; fakat gerçekleştiği anda artık “benim isteğim” olmaktan çıkar, “platform dayatması” diye yaşanır.
Aynı mekanizma, üretici tarafında “ambargo” deneyimi olarak ortaya çıkar. Türkiye’de bağımsız haber sitelerinin Google Discover ve News trafiğinde yaşanan sert düşüşün, içerik üreticileri tarafından bir tür görünmez ambargo gibi deneyimlenmesi, kalbin yasasının toplumsal ölçekte geri dönüşüdür; çünkü burada mesele tek tek içeriklerin niteliği değil, sıralama yasasının değişmesiyle birlikte dünyanın bir gecede başka bir dünya gibi görünmesidir (🔗). Yasanın değişmesi “dışarıdan saldırı” gibi yaşanır, ama yasanın çalıştığı ham madde, yıllar boyunca herkesin gündelik tercihleriyle üretilmiş sinyal tortusudur. Kalbin yasası, evrenselleştiğinde artık kalbe ait değildir; kalbin karşısına “dünya düzeni” diye dikilir ve kalp, kendi ürününü tanıyamadığı için onu yabancı bir kudret sanır.
Ruhsal hayvanlar alemi: ‘İşin kendisi’ söylemi, sahte otantiklik ve sinyal mühendisliği
Hegel’in ruhsal hayvanlar alemi (geistiges Tierreich) dediği moment, bilincin kendini “özerk failler dünyası” gibi kurduğu, herkesin kendi işini kendi adına yaptığına inandığı ama tam da bu yüzden ortak bir yanılsamanın üretildiği düzlemdir. Burada “ben sadece işimi yapıyorum” iddiası, kişisel niyet beyanı olmaktan çıkar; davranışların birbirine eklenmesiyle bir düzen ortaya çıkar ve o düzen, tek tek niyetlerden bağımsız, nesnel bir zorunluluk gibi işlemeye başlar. Sosyal medya ekosisteminde bunun çağdaş adı “otantiklik” ve “kalite” söylemidir: üretici “işin kendisi” (Sache selbst) uğruna ürettiğini, izleyici de “gerçekten iyi olanı” seçtiğini varsayar. Fakat öneri sistemlerinin çalıştığı pratik düzeyde yapılan şey, içerikten çok sinyal üretmektir; içerik, sinyalin taşıyıcısıdır, sinyal ise dolaşımın ölçüsüdür.
Bu ayrım, para kazanma kapılarında çıplaklaşır. YouTube’un 16 Ocak 2018 tarihli değişikliği, “kaliteyi ödüllendirme” dilini korurken fiilen ölçüyü kapı mekanizması haline getirir: Partner Program’a giriş için abone ve izlenme süresi eşikleri tanımlanır; böylece “iyi iş” ile “ölçüyü geçen iş” arasındaki bağ tersine döner. Eşik, bir yargı değil, bir teknik şart gibi sunulur; ama üreticinin gündelik rasyonalitesi hızla şuna dönüşür: önce eşik, sonra içerik. Otantiklik anlatısı artık bir estetik iddia değil, eşik geçirme tekniğidir; “işin kendisi” retoriği, istatistiğin buyruğunu gizleyen bir ahlak dili gibi çalışır (🔗). (blog.youtube)
Bu mantık, sistemin kendi kendini savunma refleksinde daha net görünür. Platform “tekrar”, “seri üretim”, “yapay çoğaltma” gibi pratikleri bir noktada “otantiklik” adına sınırlandırmak zorunda kalır; çünkü sinyal mühendisliği, dolaşım düzeninin içini boşaltıp ölçünün değerini de düşürür. YouTube’un kanal para kazanma politikalarında “inauthentic content” çizgisinin belirginleştirilmesi bu bakımdan önemlidir: sorun artık yalnızca telif ya da “zararlı” içerik değildir; bizzat ölçüyü kandırmaya ayarlanmış üretim biçimleridir (🔗). (Google Help)
Bu eşikte ruhsal hayvanlar aleminin karakteri tamamlanır: herkes “iş”ten söz ederken gerçekte iş, sinyalin süreklileştirilmesidir. Formatların birbirine benzemesi, başlıkların birbirini taklit etmesi, ritmin kopyalanması, tepki doğuran şablonların çoğaltılması “yaratıcı yoksunluk” gibi psikolojik bir açıklama istemez; sistemin ödüllendirdiği şeyin “iş” değil “ölçü” olması yeterlidir. Bu yüzden, yeni kullanıcı hesaplarına önerilen videoların ciddi bir bölümünün düşük nitelikli dikkat çiftliği içeriklerinden oluşabildiğini söyleyen bulgular, “kalite düştü” nostaljisinden daha sert bir şeyi işaret eder: ölçü, kendi kendini besleyen bir çöplüğe de dönüşebilir; çünkü ölçü, içeriği temsil etmez, içeriği üretir (🔗). (The Guardian)
Bu noktada “algoritma” bir dış fail değil, ruhsal hayvanlar aleminin toplam davranışının iç mekaniğidir. TikTok gibi platformların öneriyi “etkileşim sinyalleri” üzerinden tarif etmesi, bu iç mekaniğin itirafıdır: izleme, tekrar izleme, beğenme, paylaşma, yorumlama gibi eylemler, içerikten bağımsız bir değer dili üretir; “otantik iş” söylemi ise bu değer dilinin üstüne çekilmiş ahlaki kılıftır (🔗). (sybrid.com) Bu mekanizmanın gündelik dile tercümesi, TikTok algoritmasının “oy verme” gibi işlediğini anlatan yerel bir çözümlemede de aynı sonuca bağlanır: “beğeni”, içerik hakkında bir yargı değil, dolaşım hakkında bir komuttur (🔗).
Sertleşme ve kesme: API kilitleri, haber ambargoları, kategori filtreleri ve “dayatma” deneyimi
Ruhsal hayvanlar alemi sakin bir “format ekonomisi” olarak işlemeyi sürdürebilseydi, tersyüz yalnızca yavaş bir nitelik erozyonu gibi okunabilirdi. Fakat dolaşım düzeni büyüdükçe, ölçü üzerindeki iktidar kavgası sertleşir ve yönetim tekniği “kesme” biçimini alır: erişim kanalları kapatılır, ölçüm araçları sınırlandırılır, bazı içerik sınıfları akıştan sistematik biçimde dışlanır ya da yeniden içeri alınır. Bu sertleşme, çoğu zaman “güvenlik”, “kalite”, “kullanıcı deneyimi” gibi gerekçelerle meşrulaştırılır; ama pratik sonucu şudur: daha önce “doğal dolaşım” gibi yaşanan şeyin, tek bir kararla “var/yok” olabildiği deneyimi genelleşir.
API kilidi bunun en berrak biçimidir. Platform, dışarıdan gözlemlemeyi ve alternatif arayüzler kurmayı sağlayan kanalları kapattığında, yalnız geliştiricileri değil, kamusal denetimi de budar; çünkü bağımsız ölçüm, iç yasanın dışarıdan görünür kılınmasının başlıca yoludur. X’in API erişimini kısıtlayıp ücretli rejime geçirmesi, “ekosistemi düzenleme” gibi sunulsa da, fiilen dış gözleri daraltan bir kesme hamlesi olarak işlendi; bu hamlenin kamusal tartışması, platformun keyfi kontrol kapasitesinin arttığı fikrine bağlandı (🔗).
Haber ambargosu daha kaba bir kesmedir: belirli bir içerik türü, bütün bir ülkede dolaşımdan çıkarılır. Meta’nın Kanada’da haber erişimine dair adımı, bu “var/yok” kudretini somutlaştırır; şirket, Kanada’daki yasal çerçeveye yanıt olarak platformlarında haber içeriklerinin paylaşılmasını ve görüntülenmesini sonlandırdığını açıkça ilan etti (🔗). (About Facebook) Burada mesele “haberi seviyor musun” sorusu değildir; haber, sinyal ekonomisinin içinde yalnızca bir içerik türü değil, kamusal zamanın örgütlenme biçimidir. Bir gecede kesildiğinde, kullanıcı tarafında bu “dış dayatma” gibi yaşanır; oysa kesme, daha önceki toplam davranışın ürettiği iktidar yoğunlaşmasının mantıksal sonucudur: dolaşımın merkezine çöreklenen ölçü, kriz anında kaba bir anahtara dönüşür.
Kategori filtresi ise kesmenin daha sofistike biçimidir: “politika”, “hassas içerik”, “kalitesiz içerik”, “spam” gibi sınıflar üzerinden dolaşım yeniden düzenlenir. Burada müphemlik bir hata değil, işlevdir; çünkü sınıf sınırları muğlak kaldıkça, kullanıcı “neden bunu görüyorum” sorusuna net yanıt alamaz ve düzeni kişisel bir haksızlık olarak deneyimlemeye daha yatkın hale gelir. Meta’nın politik içerik önerileri etrafında gidip gelen yaklaşımı, bu müphemlik rejiminin iyi örneğidir: bir dönemde “kullanıcıların daha az siyasi içerik görmek istediği” iddiasıyla öneriler kısmaya bağlanır, başka bir dönemde ise yaklaşımın gevşetilmesiyle yeniden genişletilir; sonuçta “politika nedir” sorusu, şirketin sınıflandırma kararlarına teslim kalır (🔗).
Kesmenin yerel ölçekte “ambargo” diye yaşanmasının bir başka biçimi de arama ve keşif trafiğinde görülür. Türkiye’de bağımsız haber sitelerinin Google Discover ve Google News trafiğinde sert düşüş yaşadığını ve bunun kapanma riski doğurduğunu aktaran Reuters haberi, sıralama yasasının içerik üreticisine nasıl “dış güç” olarak döndüğünü güncel bir olay üzerinden gösterir: ölçü değişir, gelir düşer, kamusal görünürlük daralır ve üretici tarafı bunu teknik bir güncelleme değil, siyasal bir kapatma gibi deneyimler (🔗). (dsa-observatory.eu)
Bu sertleşmelerin ortak paydası şudur: dolaşım düzeni, artık yalnızca “ne üretildiğine” değil, “hangi kanaldan ölçüldüğüne” ve “hangi sınıfa sokulduğuna” göre belirlenir. Kesme hamleleri, kullanıcı ve üreticiye sanki dışarıdan dayatılan bir keyfiyet gibi görünür; fakat bu görünüşün arkasında, sinyal ekonomisinin kendi iç mantığı vardır. Ölçü nesnelleştikçe, onu tutan el de görünür hale gelir; görünür hale geldikçe, el daha sertleşir.
Hukuk ve karşı-denetim: Şeffaflık taleplerinin kurumsallaşması ve müphemlikle çatışması
Sertleşme birikince, karşı hamle “ahlaki şikâyet” düzeyinde kalamaz; kurumsal bir forma bürünür. Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası (DSA) etrafında şekillenen yükümlülükler, öneri sistemlerinin “iç yasa”sına dışarıdan sınır çekme girişimi olarak okunabilir: mesele artık platformun iyi niyetine bırakılan şeffaflık değil, zorunlu seçenek ve denetlenebilirliktir. Bu çerçevenin en kritik noktalarından biri, çok büyük çevrim içi platformların ve arama motorlarının, öneri sistemlerinde “profillemeye dayanmayan” en az bir seçenek sunmasını şart koşan hükümdür; yani kullanıcıya, davranış geçmişinin iç yasasına teslim olmayan bir akış alternatifi tanımlanır (🔗).
Fakat hukukî metin ile arayüz pratiği arasında bir boşluk vardır. “Seçenek var” demek, seçeneğin fiilen erişilebilir olması demek değildir; tasarım, seçeneği görünmezleştirerek yükümlülüğü kâğıt üzerinde karşılayıp müphemlik rejimini sürdürebilir. DSA Observatory’nin platformların manipülatif tasarımla kuralları fiilen aşabildiğini tartışan incelemesi, bu çatışmayı doğrudan hedef alır: sorun yalnızca “algoritma kapalı mı açık mı” değildir; seçeneklerin nasıl sunulduğu, hangi adımlarla bulunabildiği ve kullanıcı davranışını hangi yönde ittirdiğidir (🔗). (dsa-observatory.eu)
Karşı-denetim yalnız kullanıcı arayüzüyle sınırlı değildir; araştırmacı ve düzenleyici denetimi de veri erişimine dayanır. Öneri sistemi denetimleri, “hangi veriye erişilecek, hangi metrikle ölçülecek, hangi yöntemle sınanacak” sorularına takılır; çünkü platformun iç yasası, tam da görünmemek üzere tasarlanmış bir üretim hattıdır. Tech Policy Press’te öneri sistemi denetimlerini DSA bağlamında tartışan analiz, müphemlik ile hesap verebilirlik arasındaki gerilimi bu teknik- yönetişim düzleminde kurar: denetim, yalnızca iyi rapor yazma işi değildir; veri erişimi, yöntem standardı ve yaptırım kapasitesi olmadan sembolik kalma riski taşır (🔗). (Google Help)
Bu yüzden “şeffaflık talebi”nin kendisi de tersyüz potansiyeli taşır. Platform, şeffaflık taleplerini “rapor”, “seçenek”, “etiket” biçiminde paketleyerek, iç yasayı gerçekten sınırlamadan yeni bir meşruiyet katmanı üretebilir. Karşı-denetimin gerçek ölçüsü, tek tek bilgilendirme metinleri değil; kesme hamlelerinin, kategori filtrelerinin ve sinyal mühendisliğinin hangi koşullarda sınırlandığıdır. Hukuk burada bir dış müdahale gibi görünse de, çatışmanın zemini değişmez: mesele, bilincin kendi ürettiği ölçünün onu geri yönetmesi problemidir. DSA’nın hedefi, bu geri yönetimi “seçenek” ve “denetim” yoluyla kırmaktır; fakat müphemlik rejimi, arayüz ve veri kontrolü üzerinden kendini yeniden üretebildiği sürece, çatışma kapanmaz.
Güzel ruh: Saflık iddiası, şikâyetin sinyale dönüşmesi ve yargının tersyüzü
Hegel’in ahlâkî bilinç evresinde “vicdan” (Gewissen) bir eşik gibidir: Öznenin kendisi hakkında söylediği söz, artık yalnızca niyet beyanı değil, dünyanın düzeniyle hesaplaşma iddiasıdır. Bu eşikte sosyal medya deneyimi, “bana bunu yapıyorlar” diye hissedilen bir dış zorlamanın, gerçekte bizzat edimin nesnelleşmiş geri dönüşü oluşuyla keskinleşir. Akışın “iç yasası”na dair şikâyet, çoğu zaman şikâyetçinin akış içinde tuttuğu seçicilik biçiminden türemiştir; fakat türediği yer unutulduğunda, yasa yabancılaşmış bir güç gibi görünür. Bu unutma yalnız cehalet değil, modern ölçme rejiminin bizzat işleyişidir: Ölçü, tekil edimlerden doğar; tekil edimlerin toplamı haline geldiği anda “benim edimim” olmaktan çıkar ve “düzen” diye karşıya dikilir.
“Güzel ruh” (schöne Seele) tam burada belirir. Güzel ruh, kirli dünyanın karşısına kendini “temiz” diye koyar; dünyayı, kendi saflık ölçüsüne göre yargılar; ama bu yargının kendisi, yargıladığı dolaşıma bağlı kalır. Platform diliyle bu, “algoritma bozdu” şikâyetinin paradoksudur: Şikâyet, görünürlük alanını terk etmeden görünürlük alanını mahkûm eder; mahkûm ettiği alanın yakıtıyla konuşur. Şikâyet metni, yorum, alıntı, paylaşım, tepki, izleme süresi ve tekrar ziyaret gibi ölçülebilir izler üretir; bu izler de “dolaşım kararları”nın ham maddesidir. Böylece şikâyet, itiraz olmaktan çıkıp bir tür katılım kipine dönüşür; katılım kipine dönüştüğü ölçüde de itiraz, sistemin kendi dilinde “sinyal” olarak yeniden kodlanır. Bu, ahlâkî bir karakter zaafı olarak okunmamalı; ölçme ve sıralama mimarisinin bir mantığı olarak okunmalıdır.
Bu mantığın teknik karşılığı, etkileşimin artık bir “ifade” değil, “tahmin” mekanizmasına bağlanmasıdır. YouTube, beğeninin tek başına bir duygu açıklaması olarak kalmadığını; gelecekteki ilgi olasılığını öngörmeye yarayan bir işaret olarak kullanıldığını açıkça yazar (🔗). (Google Help) TikTok da öneri mantığını, “etkileşimler” ve kullanıcı davranışlarından türeyen sinyaller üzerinden tarif eder (🔗). (TikTok Support) Şikâyetin “saf söz” olarak kalamamasının nedeni, platformun kötü niyetli oluşundan önce, sözün zaten işlemleşmiş olmasıdır: Söz, ölçüye dönüşür; ölçü, sıralamaya; sıralama, dünya deneyimine. Güzel ruhun “ben dışarıdayım” iddiası burada çöker; çünkü dışarıda değil, ölçünün içindedir.
Bu çöküşün bir başka yüzü, metrikleri görünmezleştirme girişimlerinde görülür. Instagram’ın beğeni sayısını gizleme denemelerini genişlettiği hamle, platformun metrik baskısını kabul ettiğini ama çözümü “dışarıdan eleştiri”ye değil, arayüz ayarına bağladığını gösterir (🔗). (Tech Policy Press) Buradaki jest, güzel ruhun tipik jestine benzer: “Kirlilik” (metrikleşme) şikâyet edilir; sonra kirlilik, düzenin içine “temizlenmiş bir seçenek” gibi yerleştirilir. Fakat seçenekleşen şey, çoğu zaman yapıyı değil, yapının hissediliş biçimini değiştirir. Görünürde “saflaşma” vardır; gerçekte ölçü rejimi yerinde kalır, yalnızca daha az tartışılır hale gelir. Bu yüzden güzel ruhun eleştirisi, yargının kendisiyle birlikte tersyüz olur: “Beni kirleten sistemi reddediyorum” diyen ses, reddedişin bıraktığı izi sistemin yakıtına dönüştürür.
Bu tersyüz, yalnız bireysel psikoloji değil, kültürel bir görünüş biçimidir. “Zaman çizelgesi”nin kuratörlük ve algoritmik yükseltme ile sıradan parçaları “şeyleşmiş” bir bütünlük gibi sunması, saf öznel ifadenin çoktan montajlanmış bir düzenek içine yerleştiğini gösterir (🔗). (Žižekian Analysis) Böyle bir düzende “saf söz” diye bir şey, ancak kendini işlemle karıştırmadan konuşabilse mümkün olurdu; oysa platform mimarisi, söz ile işlemi baştan birbirine bağlamıştır. Güzel ruh bu yüzden, dışarıdan bakan masumluk değil, içeriden üretilen bir masumiyet performansıdır: Kirin dolaşımına katılmadan kirden söz edemez; kirden söz ettiğinde de katılır.
Yerel tartışmalarda bu tersyüz, “övülmek” ile “işletilmek” arasındaki bağ üzerinden de görünür olur: Övgünün görünürlük üreten bir işleme dönüşmesi, şikâyetin de aynı işleme eklemlenmesini kolaylaştırır (🔗). Burada mesele “insanlar ikiyüzlü” demek değildir; mesele, dilin dolaşım ekonomisinde, hem övgünün hem şikâyetin aynı ölçü makinesine bağlanmasıdır.
Bağışlama ve uzlaşma: Karşılıklı tanınma olmadan kapanmayan döngü ve sınırlı geri-özneleşme
Hegel’in güzergâhında güzel ruh, bir “son söz” değildir; bir tıkanmadır. Tıkanma, “ben haklıyım” yargısının dünyayı açıklamak yerine dünyayı askıya almasıdır. Çıkış, ahlâkî üstünlük ilanıyla değil, iki yönlü bir hareketle gelir: İtiraf (Geständnis) ve bağışlama (Verzeihung). İtiraf, öznenin kendi payını tanımasıdır; bağışlama ise ötekinin yalnız “kötü” (Böse) olarak dondurulmasını reddetmektir. Bu ikisi birleşmeden uzlaşma (Versöhnung) oluşmaz; çünkü uzlaşma, duygusal yumuşama değil, tanınmanın (Anerkennung) yeniden kurulmasıdır. Sosyal medya bağlamında tanınma, yalnız “beni sev” talebi değil, ortak bir ölçü üretiminde karşılıklılığın kabulüdür: Kim ne üretiyor, neyin yakıtı ne, hangi şikâyet hangi sıralamaya bağlanıyor, hangi “masum tercih” hangi kolektif yasaya dönüşüyor.
Bu noktada bağışlama, platformu aklamak değildir. Tam tersine, platformun “dış düşman” diye kurulmasının, özneyi kendi ediminden kopardığını kabul etmektir. Platform kararları gerçek sonuçlar üretir; ama bu sonuçlar, yalnızca platformun keyfiyle değil, ölçünün toplumsal üretimiyle birlikte işler. Bağışlamanın anlamı, failin tekil oluşunu yok saymak değil; fail ile yapı arasındaki ilişkiyi, “tek taraflı kötülük” masalına indirgememektir. Bu indirgeme yapılınca, şikâyet bir tür saf yargıya dönüşür; saf yargı da dönüp dolaşıp sinyal üretir ve aynı döngüyü besler. Uzlaşma, döngünün bir yerinde “ben de buradayım” diyebilen bir bilinç hareketiyle başlar; bu hareketin adı “geri-özneleşme”dir ama mutlak bir kurtuluş değildir: Ölçü rejimi devam eder, yalnızca daha az fetişleşir.
Bu geri-özneleşmenin toplumsal ve kurumsal bir yüzü, şeffaflık ve seçenek taleplerinde görülür. Avrupa Birliği Dijital Hizmetler Yasası’nda çok büyük platformlar için, öneri sistemlerinde profillemeye dayanmayan en az bir seçenek sunma şartı açıkça yazılıdır (🔗). (Google Help) Bu, “iç yasa”nın mutlak gizem olarak kalmasına karşı bir müdahaledir: Kullanıcının yalnızca ölçülenen bir nesne değil, seçenekle muhatap alınan bir özne olması hedeflenir. Fakat aynı anda, bu seçeneğin arayüzde gizlenmesi, zor bulunması ya da manipülatif tasarımla etkisizleştirilmesi, müphemlik rejiminin yalnız modelde değil, tasarımda da sürdürülebildiğini gösterir (🔗). (eu-digital-services-act.com) Denetim tartışmaları da, öneri sistemi incelemelerinin veri erişimi, yöntem şeffaflığı ve anlamlı hesap verebilirlik sorunlarına takıldığını vurgular; yani “şeffaflık” talebi bile, ölçü rejiminin kurumsal direnciyle karşılaşır (🔗). (DSA Hub) Bu yüzden uzlaşma, hukukun tek hamlesiyle bitmez; hukuk, yalnızca itirafın ve bağışlamanın kurumsal zeminde mümkün olabileceği bir çerçeve açar.
Döngünün kapanmamasının nedeni, tanınmanın tek yönlü kalmasıdır. Kullanıcı, “beni manipüle ediyorlar” diyerek kendini masumlaştırır; platform, “sana iyi deneyim sunuyorum” diyerek kendini meşrulaştırır; üretici, “işin kendisi”nin saflığına sığınarak optimizasyonu inkâr eder; ama fiiliyatta herkes, aynı ölçü makinesinin farklı dişlileri olarak iş görür. Bağışlama, bu karşılıklı inkârın gevşetilmesidir. “Ben de üretiyorum” demek, yalnız içerik üretmek değildir; metrik, etkileşim, şikâyet, kaçınma, bloklama, alıntılama gibi davranışların tamamıyla bir sıralama düzeni üretmeye katıldığını kabul etmektir. Platformun da “ben yalnızca yansıtıyorum” yalanını bırakması gerekir; çünkü platform, sinyali yalnızca toplayan değil, sinyali değerli kılan hedef fonksiyonları seçen ve değiştiren faildir.
Bu ikili hareketin adlandırılması, bazen şikâyeti sinyal olmaktan kısmen çıkarabilir. ‘Enshittification / boka sarma’ kavramı, platformların kullanıcıya iyi davranıp sonra üreticiyi ve ardından herkesi sıkıştıran bir bozulma dinamiğini isimlendirmeye çalışır; isim, saf yakınmayı çözümleme diline yaklaştırdığı ölçüde döngüyü gevşetebilir (🔗). (TechCrunch) Fakat isimlendirme tek başına yetmez; çünkü şikâyetin kültürel çekiciliği hâlâ dolaşım üretir. Uzlaşmanın sınırı burada çıkar: Tam bir “dışarı çıkış” yoktur, çünkü akışın dışında yaşanan bir kamusallık artık istisnadır. Sınırlı geri-özneleşme mümkündür: Şikâyeti “saf yargı” olarak değil, kendi payını da içeren bir itiraf olarak kurmak; platformu “tekil kötü”ye indirgemeden fail olarak sınırlamaya yönelmek; tanınmayı yalnızca beğeni jetonu değil, ortak düzenin üretimi olarak düşünmek. Hegel’in bağışlama ve uzlaşma sahnesi, tam da bu yüzden “ahlâk dersi” değil, bir kapanış tekniğidir: Döngüyü kapatmanın yolu, döngünün dışına kaçmak değil, döngünün nasıl kurulduğunu karşılıklı olarak tanımaktır.






























Geri bildirim: Medium Other 📺🫥📡 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: The Phenomenology of the Internet: How the Spiritual Animal Kingdom Went to Shit – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Phänomenologie des Internets: Wie das geistige Tierreich in der Scheiße landete? – Žižekian Analysis
Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER