Taşra Žižeki ile Yalçın Büyük

(playlist)

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

👻🪸🐈‍⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛

1) Açılış: İlk bakışta eğreti duran, ikinci bakışta yerini bulan eşleştirme

Slavoj Žižek ile Yalçın Küçük’ü aynı cümlede anmak, ilk anda ölçüsüz bir çağrışım gibi görünür. Biri geç Yugoslavya’dan çıkıp İngilizce teori piyasasına, belgesellere, büyük konferanslara ve son olarak kendi Substack mecrasına kadar uzanan küresel bir düşünce figürüdür; öteki Türkiye’nin Mülkiye-DPT-ODTÜ-Gazi çizgisinden, darbeler, ihraçlar, tutuklamalar, televizyon programları ve portal yazıları arasından yürümüş yerli bir entelektüel savaş makinesidir. Yine de bu eşleştirme, fikirlerin aynılığı üzerinden değil, düşüncenin toplumsal işlevi üzerinden bakıldığında yerini bulur. Her ikisi de düşünceyi huzur veren açıklama gibi değil, ortamı geren, kampı karıştıran, izleyiciyi ve okuru tedirgin eden bir kamusal eylem gibi işletir. Žižek için Britannica’nın ‘deliberately provocative style’ vurgusu, onun psikanaliz, siyaset ve popüler kültürü mizahla ve bilerek yaratılan sürtünmeyle birleştirdiğini açıkça söyler; Yalçın Küçük içinse yeni baskı sunuşları, onu ‘Aydın, iç savaşı olan insandır’ cümlesiyle, red, kurgu ve ütopya çevresinde tanımlanan bir düşünme rejiminin sahibi olarak konumlandırır. Burada aynılaşan şey sonuçlar değil, entelektüel enerji tipidir. (🔗) (🔗)

Bu yüzden ‘Yalçın Büyük’ lakabı, içerik eşleştirmesi olmaktan çok tipoloji önerisidir. Žižek, Yalçın Küçük’te görülen polemikçi dürtüyü daha geniş bir kavramsal omurga, daha rafine bir öz-ironi ve daha büyük bir medya-ekoloji içinde çalıştırır. Yalçın Küçük’te görülen gerilim üretme iştahı, tarihsel ve siyasal dosyalar içinde yüksek yoğunluk kazanır; Žižek’te aynı iştah film, din, şaka, popüler kültür ve dünya siyaseti arasında dolaşan bir teori makinesine dönüşür. Bu nedenle eşleştirme kaba bir benzetme olarak kaldığında kolayca dağılır; entelektüel işleyiş tarzı, sahneleme ve dolaşım kapasitesi düzeyine çekildiğinde ise kuvvet kazanır. Žižek’in sinema sahnelerini ideoloji çözümlemesine çevirmesiyle Yalçın Küçük’ün televizyon ekranında kalpak ve kırmızı atkıyla fikir kadar bedenini de dolaşıma sokması arasında aynı kamusal jestin iki ölçeği görünür hale gelir. (🔗) (🔗)

Bu çerçevede asıl soru, ikisinin aynı kişi sayılıp sayılamayacağı değildir. Asıl soru, neden aynı provokatör dürtünün biri için küresel ve kavramsal, öteki için yerel ve tarihsel-siyasal iki ayrı gövde ürettiğidir. Bu sorunun cevabı, biyografide, kronolojide, sözlükte, medya kanallarında ve dışlanma biçimlerinde yatar. Her ikisi de kendi çevrelerine huzur veren bir entelektüel tipine sığmaz; her ikisi de düşünceyi bir tür sürtünme makinesi olarak kurar; her ikisi de kendi mahallesine de yüklenir. Ayrım ise, o sürtünmenin hangi dile, hangi omurgaya ve hangi dolaşıma bağlandığında açılır. (🔗) (🔗)

2) İki ayrı çevre, iki ayrı doğum: Geç Yugoslavya ile Cumhuriyet devletinin içinden çıkan iki bozguncu

Slavoj Žižek’in çıktığı tarihsel zemin, geç Yugoslav sosyalizminin çatlaklı ama yüksek kültürel yoğunluk taşıyan ortamıdır. Ljubljana Üniversitesi’nde felsefe eğitimi görür, araştırma alanına girer, erken dönemde Alman idealizmi ve psikanalize yönelir, ardından Paris VIII’de ikinci doktorasını tamamlar. Bu biyografi, onun dışarıdan gelip kurumu sarsan bir marjinal olmadığını, kurumsal dilin içinden yetişmiş biri olduğunu gösterir. Aynı çizgide, kendisine vaat edilen üniversite pozisyonunun tezinin siyasal bakımdan kuşkulu bulunması yüzünden engellenmesi, onun daha baştan sistem içinde yer alırken aynı anda sistemle sürtünmeye başlamasını sağlar. Bu ilk kırık, sonraki Žižek tipinin de nüvesidir: kurumun dilini bilen, kurumdan beslenen, kurumun simgesel düzenini kavrayan ve tam da bu yüzden ona çaprazdan saldıran teorisyen. (🔗) (🔗)

Yalçın Küçük’ün doğduğu zemin ise Cumhuriyet devletinin yüksek bürokrasi, planlama ve akademi alanıdır. Mülkiye’yi birincilikle bitirir, öğrenci siyaseti içinde yer alır, 27 Mayıs sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışır, ardından akademiye geçer. Yön, Emek ve Ant gibi dergilerde yazar. Bu çizgi, onun da çevreye dışarıdan bağıran marjinal bir figür olmadığını, devlet ve modernleşme dilinin bizzat içinden geldiğini gösterir. Daha sonra devleti parçalayacak, yeniden kuracak, aydını ve tarihi tersyüz edecek bir dil kurması, tam da bu iç bilgi sayesinde mümkündür. Murat Yetkin’in formülü bu noktayı iyi yakalar: Yalçın Küçük hep sınıftan atılmış bir aydındır, ama aynı zamanda hep devlete taliptir. Yani devletle kavgası, devlet bilgisinden doğar. (🔗) (🔗)

Bu iki başlangıcın ortak yönü, ikisinin de merkezden dışarıya yürümemesi, merkezin içinden merkeze karşı dönmesidir. Geç Yugoslavya’da ideolojik aygıtların içinde yetişen Žižek, daha sonra parti ve akademinin iç mantığını kamusal polemiğe çevirir. Türkiye’de devlet planlama ve üniversite hattından gelen Yalçın Küçük, daha sonra devlet, aydın ve tarih üzerine kurduğu sert karşı-dili aynı iç deneyimle besler. Aradaki ayrım, bu iç deneyimin birinde Hegel-Lacan-Marx üçgenine, ötekinde Türkiye-devlet-aydın-iç savaş şemasına dönüşmesidir. Biri dünya teorisinin içine akar; öteki Türkiye’nin uzun kriz anlatısına bağlanır. Aynı köken biçimi, iki farklı ölçek üretir. (🔗) (🔗)

Türkiye bağlamı burada ayrıca önem taşır. 27 Mayıs sonrası planlamacı kalkınmacılık, 12 Mart tasfiyesi ve 12 Eylül askeri rejimi, Yalçın Küçük’ün entelektüel kişiliğini yalnızca siyasi olarak biçimlendirmez; yazı rejimini de belirler. Aynı şekilde Yugoslavya’nın tek partili yapısı, geç dönem çözülme hali, alternatif gençlik basınının açtığı alan ve sonrasında post-Yugoslav kırılma, Žižek’in teorik sahnesini kurar. Her iki figür de kriz toplumlarının ürünüdür; her ikisi de kurumsal açılma ve kurumsal baskı arasında yoğrulur. Bu yüzden ikisinin provokasyonları da sadece kişilik sapması gibi görünmez; içinde doğdukları rejimlerin kırık aynası gibi görünür. (🔗) (🔗)

3) Aynı dürtü: Düşünceyi açıklama değil çatışma olarak kurmak

Slavoj Žižek ile Yalçın Küçük’ü birbirine yaklaştıran ana motor, ikisinin de düşünceyi sakinleştirici açıklama olarak değil, çatışma üretme tekniği olarak kurmasıdır. Bu noktada provokasyon bir kişilik süsü değildir; yöntemdir. Žižek’in kendi sözleriyle filozof peygamber değildir; sorulara kapanış vermek yerine onları toplumsal eleştirinin bıçağına çevirmek gerekir. Guardian’daki öz-anlatıda beliren bu ton, onun bütün kamusal işleyişini açıklar. Aynı hatta Britannica onun bilerek provoke eden tarzını, geniş teorik alanını ve mizahını birbirinden ayırmadan anlatır. Düşünce onda bir sonuç bildirgesi şeklinde akmaz; düğüm kurar, rahatsız eder, izleyiciyi çelişkiyle baş başa bırakır. (🔗) (🔗)

Yalçın Küçük’te de aynı işleyiş görülür. Aydını bilgi taşıyan kişi olarak değil, ‘iç savaşı olan insan’ olarak tanımlaması, düşünceyi uzlaşma değil gerilim alanı olarak kurduğunu gösterir. Burada aydınlık, uzmanlık, ölçülülük ya da denge dili geri planda kalır; red, kurgu ve ütopya öne geçer. Odatv’de ‘Türk aydınında üç şey yoktur: hülya yoktur, red yoktur, kurgu yoktur’ derken, mevcut entelektüel alanı bilgi eksikliğiyle değil, karakter ve yönelim eksikliğiyle yarar. Küçük’ün üslubunda her kavram aynı anda saldırı, teşhis ve yeniden adlandırmadır. Bu yüzden onda da provokasyon dikkat çekme arzusu olarak değil, yerleşik cümleyi sökme biçimi olarak çalışır. (🔗) (🔗)

Žižek’te bu çatışma kurucu dürtü, saygın ideolojik yüzeyin altındaki kirli mekanizmayı açığa çıkarma iştahıyla birleşir. ŽižekAnalysis’in vurguladığı ‘obscene underside’ fikri, kamu yasasının yanında her zaman müstehcen, bastırılmış, utandırıcı bir alt-yüz çalıştığını söyler. Bu yüzden onun film, fıkra, pornografi, dini ritüel ya da politik jest üzerinden yaptığı çözümlemeler skandal arayışı gibi görünse de, asıl hedefi yüzeyin altında çalışan keyif ekonomisini açığa çıkarmaktır. Yersiz Şeyler’de derlenen alıntılar ve özetler, bu çizginin Türkçedeki dolaşımını da gösterir: Žižek düzeni yalnızca yukarıdan eleştirmez, onun kirli hazzını, tatlı sert gizli çekirdeğini de ifşa eder. (🔗) (🔗)

Yalçın Küçük’te bunun karşılığı, resmî tarih ve resmî siyasal anlatının altındaki gizli bağları, mahcup yakınlıkları ve görünmeyen iç savaşları kurcalama dürtüsüdür. Onun yakın tarih, isimler ve isimbilim çevresindeki yoğunluğu da buradan çıkar. Bianet’in biyografik özeti ve sonrasındaki yazılar, onun Türkiye’nin yakın tarihiyle ilgili iddialar, isimler ve gizli bağlantılar çevresinde yeni bir yoğunluk kurduğunu gösterir. Burada da düşünce yüzeyde durmaz; alttaki akışa, mahrem bağa, görünmeyen örgüye yönelir. Aradaki fark, Žižek’in bunu daha kavramsal bir şema içinde, Küçük’ün ise daha tarihsel-siyasal ve isim merkezli bir şema içinde yapmasıdır. Aynı dürtü, iki ayrı dil doğurur. (🔗) (🔗)

İkisini birbirine daha da yaklaştıran son nokta, kendi mahallesini de hedef almalarıdır. Žižek’in popülerliği, yalnız sağa ya da merkeze saldırmasından doğmaz; solun rahat cümlelerini de sürekli huzursuz etmesinden doğar. Guardian profilleri ve kamusal söyleşileri, onun herkesin söylediği şeyi tekrarlamaya karşı duyduğu neredeyse estetik tiksintiyi açık eder. Yalçın Küçük de aynı şekilde kendi çevresini rahat bırakmaz; Atatürkçülük, sosyalizm, cumhuriyetçilik, Kürt meselesi, örgüt, parti ve aydın sorunu üzerinde kendi kampına da kıyasıya yüklenir. Hasan Bülent Kahraman’ın cenaze vesilesiyle çizdiği portre, onun Türkiye’nin bütün çelişkilerini kendi bedeninde toplamış bir figür gibi yaşadığını anlatır. Bu yüzden her iki isim de sadakat ile sabotajı aynı anda taşır. Onları sıradan polemikçiden ayıran tam da budur. (🔗) (🔗)

4) Ayrımın başladığı yer: Kontrollü montaj ile taşkın montaj

İki figür arasındaki en önemli farklardan biri, ikisinin de montajcı olması ama montajı farklı disiplinlerde ve farklı sıkılıkta işletmesidir. Žižek’in düşünme biçimi, bir bakıma büyük bir montaj masasıdır. Filmler, reklamlar, televizyon anları, kirli fıkralar, dini törenler, savaş görüntüleri, pornografik sahneler ve gündelik jestler, onun yazısında birbirine bağlanır. Fakat bu parçalar, ne kadar dağınık görünürse görünsün, sonunda birkaç sabit kavram etrafında toplanır: ideoloji, semptom, keyif, Büyük Öteki, the Real, tekrar, parallax. Britannica ve Oxford değerlendirmeleri, onun geniş malzemeyi Hegel, Lacan ve Marx omurgasına bağlama gücünü açıkça vurgular. Bu yüzden Žižek’in bohçası dağınık malzeme yığını gibi değil, çok gözlü bir mekanizma gibi çalışır. (🔗) (🔗)

Yalçın Küçük de aynı ölçüde montajcıdır; hatta kimi anlarda daha da saldırgan bir montajcılıkla ilerler. Yazarlar, siyasetçiler, klikler, örgütler, darbeler, üniversiteler, devlet katları, romanlar, gazeteler, şehirler ve mahkemeler, onun yazısında tek bir akış içinde birbirine bağlanır. Türkiye Üzerine Tezler ve Aydın Üzerine Tezler bu yüzden yalnız kitap değildir; büyük bir adlandırma ve dosyalama aygıtıdır. Fakat burada montajın kaderi farklıdır. Žižek’te örnekler sonunda kavrama bağlanır; Yalçın Küçük’te kavram çoğu zaman örneklerin büyüdüğü alanın içinde genişler, sertleşir, çoğalır. Bu yüzden Küçük’ün montajı merkezkaç bir enerji taşır. Aynı anda çok şey görür, çok sayıda kapıyı açar ve bazen bu çoğalma bizzat yöntemin kendisine dönüşür. (🔗) (🔗)

Bu farkı en iyi örnekler üzerinden okumak mümkündür. Žižek, bir film sahnesinden Hegelci bir çelişki mantığına, oradan Lacancı özne teorisine, oradan güncel ideoloji eleştirisine geçer. The Pervert’s Guide to Ideology tam da bu yüzden etkili olur: izleyici yalnız film sahnesi görmez, sahnenin arkasındaki ideolojik hazzın nasıl kurulduğunu adım adım izler. Yalçın Küçük ise bir tarihsel kişiden bir devlet klikine, oradan bir roman tipine, oradan aydın sorununa, oradan darbeler tarihine geçer. Onun örnek repertuvarı daha siyasal ve arşivseldir. Žižek’in örnekleri kavramı parlatır; Küçük’ün örnekleri teşhisi yoğunlaştırır. Aynı montaj dürtüsü, birinde teori laboratuvarı, ötekinde siyasal dosya arşivi kurar. (🔗) (🔗)

Bu nedenle ‘yamalı bohça’ nitelemesi iki isim için farklı anlam kazanır. Žižek’te bohçacılık vardır; fakat o bohça kendi üst dilini kurar. Filmle felsefe, şakayla ideoloji, gündelik hayatla ontoloji arasında zıplarken dahi geri dönülen bir iskelet vardır. Yalçın Küçük’te ise bohça daha canlıdır; nefes alır, büyür, savrulur, yeni malzeme çeker. Bu, onun gücünün de parçasıdır. Yazdıkça çoğalan, konudan konuya akarken yeni bir teşhis dili açan enerji, aynı zamanda onun dağılma riskini de beraberinde taşır. Bu yüzden Žižek daha nizami bir montaj ustası, Küçük ise montajın içinde yaşayan bir entelektüel gibi görünür. (🔗) (🔗)

İki isim arasındaki tipolojik ayrım burada belirginleşir. Žižek, yamalı bohçayı görünür kılar ama her seferinde toparlar. Yalçın Küçük, bohçanın dikişlerini de düşüncenin parçası haline getirir. Birincisinde dağınıklık kontrollü bir gösteri gibi çalışır; ikincisinde dağınıklık bizzat canlılığın işareti olur. Bu yüzden aynı provokatif montaj dürtüsü, birinde sistematik görünümlü genişleme, ötekinde patlayıcı görünümlü yoğunlaşma üretir. ‘Yalçın Büyük’ ile ‘taşra Žižeki’ ayrımı da tam burada maddi bir içerik kazanır. (🔗) (🔗)

5) Düşünsel sözlükler: Evrensel kavramlarla yerel-total adlandırmaların karşılaşması

Bir düşünürün ölçeği, büyük ölçüde kurduğu sözlükte görünür. Slavoj Žižek’in sözlüğü, uluslararası teori dolaşımına kolayca taşınabilen çekirdek kavramlar etrafında kurulur. İdeoloji, semptom, Büyük Öteki, jouissance, the Real, parallax, tekrar, metalanguage, obscene underside, less than nothing gibi terimler, onda hem teknik işlev görür hem slogan etkisi yaratır. Kitap başlıkları bile bu çift işlevi taşır: The Sublime Object of Ideology, Enjoy Your Symptom!, The Parallax View, Less Than Nothing, The Courage of Hopelessness. Bu başlıklar yalnız tanım değildir; aynı anda kamusal birer imza cümlesidir. Žižek’in gücü burada yatar: yüksek teorinin terimlerini geniş dolaşıma uygun, tanınır ve hatırlanır hale getirir. (🔗) (🔗) (🔗)

Yalçın Küçük’ün sözlüğü ise başka türlü çalışır. Onda kavramlar kadar özel adlandırmalar, sert deyimler ve tek cümlede alan değiştiren formüller öne çıkar. İç savaş, Aydıntürk, red, kurgu, ütopya, Z raporu, tekeliyet, Yeni Orta Çağ, iki dinlilik, küfür romanları, eylülizm, isimbilim, küçükinsan, mediko-politik gibi tabirler, onun yazısında yalnız teşhis aracı değildir; kendi entelektüel lehçesini kuran tuğlalardır. Bir kısmı kitap başlığıdır, bir kısmı önsözde, söyleşide ya da polemik metninde belirir; hepsi birlikte düşünüldüğünde ortaya, Türkiye’nin siyasal ve kültürel sorunlarını kendi adlarıyla yeniden yazan bir kişisel sözlük çıkar. Bu sözlüğün etkisi, bir olguyu yalnızca betimlemekten gelmez; ona yeni isim vererek alanı yeniden çizmesinden gelir. (🔗) (🔗) (🔗) (🔗)

Yalçın Küçük’ün kendine has deyimleri bu kişisel lehçenin omurgasını görünür kılar. ‘Çubuğu tersine bükmek’ ya da T24’te aktarılan varyantıyla ‘çubuğu tersten yakmak’, onun hegemonik doğrultunun ters yönünden düşünme alışkanlığını özetler. ‘Aydın, iç savaşı olan insandır’ cümlesi, yalnız bir aforizma değil, aydın tipini baştan kuran bir teorik kesittir. ‘Türk aydınında üç şey yoktur: hülya yoktur, red yoktur, kurgu yoktur’ formülü, aynı anda hem hüküm hem polemik hem de öz-konumlandırmadır. ‘Aydın dediğiniz red’dir’, ‘Türkiye tarihini tersyüz ettim’, ‘ne söylenmişse tersini kanıtlamaya çalıştım’, ‘kapıdan atarlar pencereden girerim’, ‘biz otuz yıllık bir iç savaştan geçtik’, ‘kaç yıllık inadın var’, ‘üniversiteler benim kitaplarımı rakip olarak görüyorlar’, ‘bizim topraklar yeniden gebedir’, ‘iktidar büyüleyicidir’ gibi cümleler, onun yalnızca fikir beyan etmediğini, kendi sesini tanınır kılan bir kamusal lehçe kurduğunu gösterir. (🔗) (🔗) (🔗) (🔗)

Bu iki sözlüğü yan yana koyunca fark daha da belirginleşir. Žižek’in sözlüğü, yerel bağlamı aşarak başka dillere ve başka tartışma alanlarına taşınabilen uluslararası kavramlar üretir. Yalçın Küçük’ün sözlüğü ise Türkiye’nin tarihsel-siyasal dokusuna daha sıkı gömülü, yüksek yoğunluklu, daha özel ve daha yerli adlandırmalar üretir. Bu, Küçük’ün gücünü eksiltmez; tam tersine onun yazısının yakıcılığını açıklar. Fakat aynı anda sınırı da belirler. Žižek’in kavramları çevrilir, ders programlarına girer, panel başlıklarına dönüşür; Küçük’ün adlandırmaları ise daha çok kendi tarihsel ikliminde parlayıp orada büyük etkiler yaratır. İşte ‘Yalçın Büyük’ ile ‘taşra Žižeki’ ayrımını en çok bu sözlük farkı taşır: biri evrensel sözlük kurar, öteki yerel-total lehçe kurar. (🔗) (🔗)

Burada son bir incelik daha görünür. Her iki isim de yalnızca alanı açıklamaz; alanı yeniden adlandırır. Bu nedenle ikisinde de kavram ile slogan arasındaki sınır erir. Žižek’te bu erime daha teorik ve küresel biçimde işler; Yalçın Küçük’te ise daha aforizmatik, daha tarihsel-siyasal ve daha öz-mitolojik biçimde işler. Biri ‘the Real’ ve ‘obscene underside’ ile, öteki ‘iç savaş’ ve ‘Aydıntürk’ ile alan açar. Bu ortak yapı, benzetmenin neden boş bir kelime oyunu olmadığını gösterir. Farklılık ise o alanların taşıma gücünde ortaya çıkar. (🔗) (🔗)

6) Tarih duygusu: Retroaktif kırılma ile iç savaş kronolojisi

Slavoj Žižek ile Yalçın Küçük arasındaki paralelliğin daha derin bir katmanı, tarihe bakışlarında ortaya çıkar. Her ikisi de kronolojiyi takvimsel sırayla akıp giden düzenli bir çizgi gibi kavramaz. Onlar için tarih, sonradan anlam kazanan kopuşlar, başlangıcı geriye doğru kurulan süreçler ve bugünde yeniden açılan eski yarıklar alanıdır. Žižek bu mantığı açıkça retroaktivite ve tekrar kavramlarıyla kurar. Lacan.com’da yer alan metinlerde, bir olayın ancak tekrarı sayesinde kendi yasasını kazandığını, başta rastlantı gibi görünen şeyin tekrarlandığında tarihsel zorunluluk kazanır gibi belirdiğini anlatır. Aynı çizgide, yeni olanın yalnız tekrar aracılığıyla ortaya çıktığını, tekrarın geçmişin fiilen ne olduğunu değil, geçmişte boşa düşmüş imkânı yeniden etkin hale getirdiğini savunur. Bu, düz ilerleme fikrinin yerine gecikmeli tanıma ve sonradan kurulan anlamı koyan bir tarih duygusudur. (🔗) (🔗) (🔗)

Yalçın Küçük de Türkiye tarihini benzer biçimde çizgisel akış olarak görmez. Aydın Üzerine Tezler’in yeni baskı sunuşları, 1830’dan 1980’e kadar aydın figürünün yükselişi ile tasfiyesini aynı büyük kriz alanı içinde düşünür. Burada tarih, ilerleme anlatısı gibi işlemez; kurucu anlar hemen yanı başında tasfiye momentlerini taşır. Aydının üretimi ile imhası, doğum ile kriz, açılma ile bastırma aynı hareketin parçaları gibi görünür. Aydın Üzerine Tezler 2’de ‘Aydıntürk’ün doğumu’, ‘emekleme aşamaları’, ‘ölümü ve ölümsüzlüğü’ gibi ifadeler, kronolojinin organik bir büyüme değil, yoğun bir gerilim zinciri olarak kurulduğunu gösterir. (🔗) (🔗)

Bu tarih duygusunun bir başka yakınlığı, başlangıcı geriye doğru kurmalarıdır. Žižek’te olayın gerçek başlangıcı, ilk kez göründüğü an sayılmaz; sonradan dönüp bakıldığında anlaşılır hale gelen düğüm sayılır. İlk anda eksik, bulanık ya da yanlış tanınan şey, sonraki tekrar ve yorum sayesinde yerini bulur. Yalçın Küçük’te de resmi başlangıçlar yerinden oynatılır. Tanzimat gibi devletin kendi takviminde parlayan tarihler, ondan önceki iç çatışmaların sonucu gibi okunur. Yani olayın doğumu, devletin ilan ettiği günde değil, onu hazırlayan gizli ve sert ön-tarihte aranır. Bu yüzden iki düşünürde de tarih yazmak, tarihi sıralamak değil, başlangıçları yeniden kurmaktır. (🔗) (🔗)

Buradan ‘şimdi’ kavrayışına geçildiğinde benzerlik daha da görünür olur. Žižek’te şimdi, geçmişten kopuk bir an değildir; geçmişte bastırılmış imkânların ve kapanmamış antagonizmaların geri dönüş alanıdır. Fransız Devrimi ile Ekim Devrimi arasındaki tekrar mantığı, tam da bu anlayışı taşır: tarih ilerleyip geride kalmaz, yeniden etkinleşir. Yalçın Küçük’te de şimdi, kapanmış dosyaların sakince geride kaldığı alan olarak görünmez; eski iç savaşların, aydın krizlerinin ve kurucu devlet çatışmalarının yeniden açıldığı alan gibi görünür. Bu yüzden ikisinde de şimdi, yeni başlangıç kadar eski yarığın da zamanıdır. Tarih bilgisi burada soğuk arşiv bilgisi olmaktan çıkar; müdahale ve teşhis biçimi olur. (🔗) (🔗)

Ayrım ise bu ortak kronoloji duyusunun dilinde ve ölçeğinde belirir. Žižek bunu Hegel-Lacan ekseninde daha soyut, daha kavramsal ve dünya-tarihsel bir retroaktivite teorisi olarak işler. Yalçın Küçük ise aynı duyuyu Türkiye modernleşmesi, aydın tarihi, devlet içi çatışmalar ve uzun tasfiye anlatıları üzerinden kurar. Biri tarihin mantığını teorik çerçeveye dönüştürür; öteki tarihin krizini yerel-total bir siyasal diyagrama dönüştürür. Ortak nokta, düz ilerleme duygusuna mesafe koymalarıdır; ayrım, bu mesafenin dünya teorisi mi, Türkiye karşı-tarihi mi ürettiğinde açılır. (🔗) (🔗)

7) Biyografiye bakış: Anti-destan ile savaş raporu

İki ismi birbirine yaklaştıran en ilginç alanlardan biri, kendi hayatlarını anlatma biçimleridir. Her ikisi de biyografisini sıradan bir kariyer çizelgesi gibi kurmaz. Özgeçmiş, diploma, unvan ve başarı basamakları geri planda kalır; dışlanma, kavga, sapma, yanlış yerde bulunma, kapıdan atılma, geri dönme ve tarihsel düğüm anlarında görünme öne çıkar. Fakat burada ton farkı çok büyüktür. Žižek, kendi biyografisini çoğu zaman ironik biçimde küçülterek anlatır. Guardian’daki öz-anlatıda bugün bulunduğu yeri neredeyse kazara edinilmiş bir tuhaflık gibi resmeder; Ljubljana’da vasat bir felsefe hocası olarak kalması gerekirken popüler kültür ile Hegel arasında dolaşan uluslararası bir figüre dönüştüğünü söyler. Çocukluğunu mutsuz, yalnız ve içine kapanık olarak anlatması da bu anti-destan çizgisine eklenir. Burada hayat bir zafer yürüyüşü gibi görünmez; yanlışlıkla büyümüş bir sapma gibi görünür. (🔗)

Yalçın Küçük’ün öz-anlatısı ise bambaşka bir tonda ilerler. Odatv’de kullandığı ‘Beni her zaman üniversitelerden atarlar, kapıdan atarlar pencereden girerim’ cümlesi, onun kendini nasıl kurduğunu tek başına gösterir. Burada hayat tesadüf değil, mücadele rotasıdır. Sapma değil, ısrardır. Yanlışlıkla gelinen bir yer değil, kovula kovula, döne döne tutulan bir mevzidir. Bu yüzden Küçük’ün biyografisinde her dışlanma aynı anda meşruiyet belgesi haline gelir. 12 Mart, 12 Eylül, üniversiteden atılma, tutuklanma, sürgün, Ergenekon ve Odatv süreçleri, yalnız başına gelmiş olaylar gibi değil, Türkiye tarihinin sertliğini kendi gövdesinde taşıyan bir hayatın parçaları gibi konuşulur. (🔗) (🔗)

İki biyografinin ortak yanı, kuruma içeriden temas edip kuruma sığmamalarıdır. Žižek üniversite, araştırma merkezi, parti çevresi ve uluslararası konferans ağları içinden geçer; ama aynı zamanda tezinin siyasal kuşku nedeniyle engellenmesi, uzun bir mesleki ara bölge yaşaması ve kendini hep tuhaf, fazla, uygunsuz biri gibi anlatmasıyla bu kurumlara tam oturmadığını gösterir. Yalçın Küçük de Mülkiye, DPT, ODTÜ, Gazi ve daha sonra medya alanı içinden geçer; ama her geçişin yanında bir atılma, ihraç, dava ya da kopuş bulunur. Bu yüzden her iki isim de kendi hayatını kurum tarafından soğurulmuş hayat gibi değil, kurumun içinde dolaşıp onunla boğuşmuş hayat gibi kurar. (🔗) (🔗)

Fark, mağduriyetin tonunda daha da büyür. Žižek mağduriyeti ironik bir kıvrımla işler. İşsiz kaldığını, tezinin reddedildiğini, parti çevresinden uzaklaştığını anlattığında bile bu hikâyeyi destansı bir zulüm anlatısına çevirmeyi seçmez; onu kendi tuhaf kaderinin malzemesi yapar. Biyografik hakikate duyduğu alaycı mesafe, mağduriyet diline de yayılır. Yalçın Küçük ise mağduriyeti çok daha doğrudan tarihsel ve siyasal meşruiyet kaynağına çevirir. Sürgün, hapis, ihraç, ekran kaybı ve geri dönüş, onda kişisel öykünün malzemesi olarak kalmaz; Türkiye’nin sert iç tarihinin kanıtı gibi çalışır. Bu yüzden Žižek’in öz-anlatısı anti-destan, Küçük’ünki savaş raporu gibi görünür. (🔗) (🔗)

Son olarak, her iki isim de biyografisini sahne kimliğiyle taşır. Žižek’te bu sahne, öz-parodi, dağınık jest, ani sıçrama, kirli fıkra ve ‘olmaması gereken kişi’ tonuyla kurulur. Yalçın Küçük’te ise kırmızı atkı, kalpak, yüksek gerilim, sert cümle ve ‘benim hayatım budur’ tavrıyla kurulur. Yani her ikisinde de hayat yalnız yaşanmış şeylerin toplamı değildir; kamusal sözün bir uzantısıdır. Biri kendi biyografisini küçülterek büyütür, öteki kendi biyografisini büyüterek doğrular. ‘Yalçın Büyük’ benzetmesini biyografi cephesinden taşıyan ana paralellik tam da budur: iki farklı öz-anlatı tonu, aynı provokatif çekirdeğin iki farklı kendilik rejimini görünür kılar. (🔗) (🔗)

8) Siyasi evreler: Aynı rahatsızlık, farklı dünya ölçeği

Slavoj Žižek’in siyasal çizgisi, geç Yugoslav sosyalizminin içinden yükselen ama orada yerleşik kalmayan bir figürün çizgisidir. İlk safhada, tek partili Yugoslav düzeninin içinden konuşan, üniversite ve entelektüel çevrelerle beslenen, ama daha baştan rejimle sürtüşen bir genç teorisyen görünür. Bu dönemde henüz dünya çapında tanınan bir isim değildir; daha çok Slovenya içindeki kültürel ve siyasal çatlakları hisseden, sosyalizmin kurumsal dilini bilen, ama o dilin güvenli sınırlarında oturmayan bir figürdür. Ardından JBTZ davası çevresinde görünür hale gelen demokratikleşme ve muhalefet evresi gelir. Parti çevresinden kopuşu, klasik parti sadakatiyle değil, rejimin çözülüş anında açılan yeni siyasal alana yerleşme hamlesiyle olur. 1990’daki ilk serbest seçimlerde Liberal Demokrat çizgiyle başkanlık adaylığına çıkması, onun kısa süreli liberal-demokratik geçiş uğrağını gösterir; burada mesele liberal merkezde kalmak değildir, çözülen sosyalist düzenin içinden yeni bir siyasal form aramaktır (🔗). Bu geçişten sonra ağırlık merkezi doğrudan parti siyasetinden radikal teoriye kayar. İngilizce yazmaya başlaması ve uluslararası teori alanına yerleşmesiyle birlikte, post-Yugoslav dünyayı da Batı liberalizmini de aynı anda sorgulayan bir radikal sol teorisyen belirir. 2000’lerde komünizm adını yeniden sahiplenmesi, eski devlet sosyalizmine dönüş çağrısı değil, liberal-kapitalist ufku kırmak için terk edilmiş bir adı yeniden silah haline getirme girişimidir. 2010’larda kriz siyaseti, SYRIZA, popülizm ve provokatif seçim çıkışları etrafında dolaşırken, 2020’lerde DiEM25 ve Levica çevresiyle birlikte Avrupa soluna, ardından Ukrayna savaşı bağlamında sol içi anti-pasifist polemiğe yerleşir. Ukrayna konusunda ‘full support’ ve ‘stronger Nato’ çağrısı yapması, onun otomatik kamp reflekslerini bozan çizgisinin son büyük örneğidir (🔗). Bütün bu seyir boyunca dikkat çeken şey, her siyasal dönüşün sonunda yeniden uluslararası teori diline bağlanmasıdır. Žižek’in siyaseti hiçbir evrede yalnız Slovenya iç siyasetine kapanmaz; hep daha büyük bir teorik sözlüğe geri döner. (Encyclopedia Britannica)

Yalçın Küçük’ün siyasal çizgisi ise başka türlü akar. Burada başlangıç, Cumhuriyet devletinin içinden çıkan kalkınmacı, planlamacı ve devletçi-devrimci soldur. Mülkiye, FKF ve DPT hattı, onun siyasal kişiliğini çok erken belirler. Devlet planlama deneyimi, modernleşme, kalkınma ve devlet kapasitesi üzerine düşünmesini sağlar; öğrenci hareketi ise onu sola taşır. Bu yüzden ilk Yalçın Küçük evresi, dışarıdan bağıran değil, devletin iç dilini öğrenmiş ve o dili soldan zorlayan bir figürün evresidir (🔗). Ardından 27 Mayısçı planlamacı-akademik evre gelir; burada Kemalist modernleştirici devlet mirası ile sosyalist kalkınmacılık iç içe yürür. 12 Eylül sonrasında ise çizgi sert biçimde değişir. Aydınlar Dilekçesi çevresinde askeri yönetime karşı sivil itirazın önemli isimlerinden birine dönüşür, aynı dönemde Bir Yeni Cumhuriyet İçin nedeniyle tutuklanır. 1980’ler boyunca iktisatçı kimliğinin sınırını aşarak Türkiye entelektüel alanını sarsan büyük bir polemikçiye dönüşmesi de bu evrede gerçekleşir (🔗). Sonra Türkiye Üzerine Tezler ve Aydın Üzerine Tezler evresi gelir; burada parti pratiğinden çok karşı-tarih kuran, devleti, aydını ve cumhuriyet krizini yeniden yazan bir figür belirir. 1990’larda Bekaa ve Öcalan hattı, onun siyasal seyrindeki en riskli kırılmadır; bu temas onu Türkiye içindeki pek çok çevre için ağır biçimde tartışmalı hale getirir. 2000’lerde isimler, klikler, yakın tarih ve isimbilim çevresinde yoğunlaşan yeni bir dönem açılır. Son büyük evre ise Ergenekon ve Silivri sonrasında sertleşen emekçi cumhuriyetçi çizgidir. Burada sosyalist dil bütünüyle kaybolmaz, ama cumhuriyetçi-ulusal savunma hattıyla daha sıkı kaynaşır. Bütün bu seyir boyunca dikkat çeken şey şudur: Yalçın Küçük’ün her siyasal dönüşü yeniden Türkiye’nin devlet, rejim, aydın ve iç savaş sorununa geri bağlanır. Žižek’te dönüşlerin varış noktası dünya teorisi iken, Küçük’te varış noktası Türkiye krizidir. (Bianet)

Bu yüzden iki isim arasında siyasetin ritmi bakımından gerçek bir akrabalık ve gerçek bir ayrım aynı anda bulunur. Akrabalık, ikisinin de bir kampın sakin sözcüsü olmaması, kendi çevresini rahatsız etmesi ve siyasal konumunu hep kavga içinde kurmasındadır. Ayrım ise birinin her krizden sonra yeniden evrensel teori sözlüğüne, ötekinin ise yeniden Türkiye’nin karşı-tarihine dönmesindedir. Žižek’in siyasal evreleri, her dönüşte daha geniş bir kavramsal dolaşım alanı açar; Küçük’ünki her dönüşte daha yoğun bir yerel siyasal girdap yaratır. Bu yüzden biri dünya ölçeğinde rahatsızlık üreten teorisyen, öteki Türkiye ölçeğinde yüksek gerilimli siyasal yorumcu gibi görünür. (Encyclopedia Britannica)

9) Yayın kanalları: Kitap, dergi, gazete, televizyon, belgesel, portal, Substack

Slavoj Žižek’in büyüklüğünü anlamak için yalnız ne söylediğine bakmak yetmez; bunu hangi kanallar üzerinden dolaşıma soktuğuna da bakmak gerekir. İlk evre, Slovence akademik ve kültürel çevredir. Üniversite, çeviri, yerel entelektüel dergiler ve dar felsefi alan, onun ilk dolaşım zemini olur. Ardından Mladina ve Sloven basını gelir; burada akademik sınırın dışına çıkar, alternatif gençlik dergisi ve gazeteler üzerinden kamusal polemik üreten bir figüre dönüşür. Bu aşama önemlidir, çünkü Žižek’in düşüncesi ilk kez kapalı teorik dolaşımdan geniş kamusal dolaşıma burada geçer. Sonraki sıçrama daha büyük olur: İngilizce kitap ve teori dergileri evresi. The Sublime Object of Ideology ile birlikte artık yalnız Slovenya içinde değil, İngilizce teori piyasasında dolaşan bir isimdir. Ardından büyük yayınevleri, editoryal ağlar ve sürekli kitap üretimi gelir. Bu çizgiye belgesel ve sinema evresi eklenir; Žižek! ve sonra The Pervert’s Guide filmleriyle düşüncesi kitap rafından çıkıp festival, sinema ve görsel kültür alanına taşınır (🔗). Bunun ardından konferans, podcast, video arşivi ve kurumsal kayıt evresi gelir; üniversite merkezleri ve düşünce enstitülerindeki kayıtlar, onu sürekli dolaşan bir canlı performans düşünürüne dönüştürür (🔗). Son büyük kırılma ise Substack’tir. ŽIŽEK GOADS AND PRODS yalnız yeni bir mecra değildir; editöryal aracıyı azaltan, doğrudan kendi adıyla çalışan, siyaset, popüler kültür, bonus obscenities ve felsefe başlıklarını tek platformda toplayan yarı bağımsız bir yayın rejimidir. Oradaki ‘Welcome to the desert of the real’ açılışı ve ‘censorship and puritanical editors’ vurgusu, onun artık mecrayı da kendi imzasının uzantısına çevirdiğini gösterir (🔗) (🔗). Žižek’in kanal tarihi, yerelden küresele ve oradan kendi platformunu kuran doğrudan dolaşıma uzanan bir büyüme tarihidir. (Wikipedia)

Yalçın Küçük’ün kanal tarihi de çok hareketlidir, ama başka türlü büyür ve başka türlü sınıra çarpar. İlk kanal, kurumsal-akademik teknik metin ve planlama yazılarıdır. DPT, üniversite, teknik çalışma ve süreli yayınlar onun ilk dolaşım alanını oluşturur. Ardından büyük siyasal tez kitapları evresi gelir; Türkiye Üzerine Tezler ile birlikte teknik çalışma hattından çıkar, geniş siyasal yorum ve karşı-tarih alanına girer. Sonra sosyalist dergi evresi belirir; Toplumsal Kurtuluş gibi mecralar üzerinden daha düzenli, örgütlü ve güncel müdahale yapar (🔗). 1980’ler sonu ve 1990’larda esas güç, basılı kamusal entelektüel merkezleşmededir. Televizyon henüz belirleyici değilken, kitaplar ve yazılar üzerinden çok büyük bir entelektüel etki üretir. 2000’lerde kırılma gelir: televizyon-persona evresi. Kalemler ve Kılıçlar ile ekran, onun metnini beden, ses ve jestle birleştirir; Yalçın Küçük artık yalnız okunmaz, izlenir. Fakat bu evre aynı zamanda kırılgandır; programın SkyTürk tarafından sonlandırılması, kanalın onu büyütmek kadar kesebildiğini de gösterir (🔗). Sonra dava-haber-medya nesnesine dönüşme evresi gelir; Ergenekon ve Odatv süreçlerinde yalnız yayın yapan kişi değil, haberin merkezindeki kişi olur. Geç dönemde portal yazarlığı ve arşivleşmiş dijital dolaşım öne çıkar; Odatv yazıları, eski televizyon kayıtları ve yeniden basılan kitaplar, onun son dolaşım alanlarını oluşturur (🔗) (🔗). Bu çizgi yoğun, etkili ve çok kanallıdır; ama büyük ölçüde Türkiye içi medya ekolojisine bağlı kalır. (T24)

Tam burada ölçek farkı maddi hale gelir. Žižek, bir kanaldan ötekine geçerken her seferinde dolaşım alanını büyütür. Yerel akademik çevreyi aşar, gazeteye geçer, İngilizce teori piyasasına yerleşir, filmlere çıkar, konferans kayıtlarına yayılır, en sonunda da kendi doğrudan-abonelikli platformunu kurar. Yalçın Küçük ise kitap, dergi, televizyon ve portal arasında çok güçlü bir etki üretir; fakat bu kanalların çoğu, Türkiye’nin siyasal-medya gerilimleriyle bağlıdır ve kesintiye daha açıktır. Žižek provokasyonunu kanal mimarisine dönüştürür; Küçük daha çok kanalların içinde patlayan figür olarak kalır. Substack kırılması bu ayrımı daha da açık eder. Çünkü orada Žižek artık yalnız içerik üretmez; kendi dolaşım rejimini de kurar. Küçük’ün dijital dolaşımı ise güçlü olsa da daha çok başkalarının kurduğu platformlar içinde yürür. Birinin provokasyonu mecra kurar, ötekininki mecrayı gerer. (Slavoj Žižek)

10) Dışlanma tarihi: Tartışmalı kalmak ile kapı dışarı edilmek arasındaki fark

İki isim arasındaki en sert ayrım, dışlanma tarihlerinde ortaya çıkar. Slavoj Žižek’in dışlanma çizgisi vardır, ama bu çizgi çoğunlukla kurumların kapısını tamamen kapatan bir tasfiye çizgisi haline gelmez. En önemli erken kırılma, tezinin siyasal bakımdan kuşkulu bulunması nedeniyle vaat edilen üniversite pozisyonunu kaybetmesidir. Bu olay, onun daha baştan ideolojik denetimin konusu haline geldiğini gösterir. Sonraki birkaç yıl için kullanılan ‘professional wilderness’ ifadesi, tam kurumsal yerleşiklik olmadan, yarı marjinal bir hazırlık dönemi yaşadığını anlatır. Fakat bu dışlanma, onun daha sonra daha büyük bir akademik ve medyatik dolaşıma kavuşmasını engellemez. Parti çevresinden JBTZ sonrası kendi kopuşu da önemlidir; burada resmî ihraçtan çok, çözülen rejimin siyasal meşruiyet çevresinden bilinçli çıkış söz konusudur. Sonraki dönemlerde ise dışlanma, daha çok polemik ve eleştirel kuşatma biçimini alır. Sağdan, merkezden ya da soldan gelen yoğun eleştiriler, onu mecrasız bırakmaktan çok, çoğu kez daha görünür hale getirir. SYRIZA, popülizm, Trump, Ukrayna ve NATO gibi başlıklarda yaşadığı sol içi kavgalar da bu çizgiyi sürdürür: Žižek dışarı itilmeye çalışılır, ama merkezde tartışmalı kalır. Onun dışlanması, kapıların kapanması biçiminden çok, aynı masada sürekli kavga çıkaran davetli olma biçimidir. (Encyclopedia Britannica)

Yalçın Küçük’ün dışlanma tarihi ise çok daha maddi, tekrar eden ve bedensel sonuçlar üreten bir tarihtir. İlk işaret, 1959’da polisî önleme ve gözaltıdır; daha en başta devlet onu yalnız tartışmalı bir öğrenci gibi değil, potansiyel bir siyasal tehlike gibi görür. 12 Mart sonrasında ODTÜ’den tasfiye edilmesi, ilk büyük kurumsal dışlanmadır. Burada dışlayan özne doğrudan üniversite yönetimiyle birleşen darbe rejimi iklimidir (🔗). Sonra örgütsel dışlanma gelir. TİP’in ikinci kuruluş süreci ve Yürüyüş hattı içindeki etkisine rağmen 1978-79 ihraçlarıyla parti dışına düşer. Bu, yalnız çizgi ayrılığı değil, doğrudan örgütsel kopuştur. Hemen ardından daha ince ama çok kritik bir düğüm gelir: 1982. Burada dikkatli dil gerekir. Açık kaynaklar, Yalçın Küçük ile Sosyalist İktidar’dan Gelenek-STP-SİP hattına uzanacak kadrolar arasındaki örgütsel hukukun 1982 itibarıyla tamamen bittiğini, yolların ayrıldığını ve onun o kolektif özne inşası çizgisinin dışında kaldığını açıkça söyler. Bu yüzden 1982 için en sağlam ifade, resmî ihraçtan çok fiilî örgütsel kopuş, yolların ayrılması ve yapı dışına düşüştür (🔗) (🔗). 12 Eylül sonrasında üniversiteden 1402 ile uzaklaştırılması, ardından Bir Yeni Cumhuriyet İçin nedeniyle tutuklanması ve hapis yatması, devletin dışlama çizgisini daha da sertleştirir. Burada dışlayan özne artık soyut eleştiri çevresi değil; askeri rejim, yargı ve cezaevidir. (Bianet)

1990’lardaki Bekaa ve Öcalan hattı, dışlanmanın başka türünü üretir. Bu kez kapı kapatan özne sadece devlet değildir; anaakım medya, ulusalcı kamu ve milliyetçi söylem de devrededir. Öcalan’la temasları, pek çok çevrede onu ağır biçimde damgalayan bir eşik haline gelir. Daha sonra televizyon evresinde SkyTürk’teki programının sonlandırılması, medyatik dışlanmanın açık örneğidir. Burada dışlayan aktör artık doğrudan kanal yönetimidir. 2009’dan sonra gelen Ergenekon ve Odatv süreçleri ise dışlanma tarihini yeniden devlet-yargı-polisiye eksene taşır. Gözaltı, tutuklama, dava ve hapishane, onun kamusal dolaşımını yalnız tartışmalı hale getirmez; fiilen keser. Bu yüzden Yalçın Küçük’ün dışlanma çizgisi, bir düşünürün yalnız eleştirilme tarihi değildir. Üniversite, parti, örgüt, anaakım medya, televizyon ve cezaevi eşiklerinden tekrar tekrar dışarı itilme tarihidir. Bu tekrarlar, onun öz-anlatısındaki ‘kapıdan atarlar pencereden girerim’ cümlesini de maddi hale getirir. (T24)

Aynı provokatör dürtünün iki figürde bu kadar farklı sonuç üretmesi, makalenin en maddi sonucunu verir. Žižek’te provokasyon, çoğu zaman eleştirel kuşatma ve tartışmalı kalma biçimi üretir; mecralar büyümeye devam eder. Küçük’te ise provokasyon, tekrar tekrar kapı dışarı edilme üretir; her defasında yeni bir mecra bulunsa bile önceki kanal çoğu zaman yarılmış olur. Bu yüzden biri merkezde kavga ederek kalır, öteki kavga ettikçe eşiklerden dışarı savrulur. Aynı aileye ait iki provokatörün kader farkı tam buradadır. (Encyclopedia Britannica)

11) Persona ve sahne: Komik teorisyen ile destansı kavga figürü

Slavoj Žižek’in etkisi, yalnız yazdıklarından değil, yazıyı taşıma tarzından da gelir. Dağınık jest, hızlı konuşma, kirli fıkra, beklenmedik sıçrama, kendisiyle de alay eden öz-parodi ve kontrollü bir aşırılık, onun persona rejimini kurar. Guardian’ın popüler profil yazılarında beliren ‘superstar philosopher’ imgesi, tam da buradan çıkar: bir akademisyen gibi cümle kurar, ama sahnede stand-up komiği kadar ritim ve sürpriz kullanır (🔗). Bu persona, teoriyi hafifletmez; tersine taşımasını kolaylaştırır. Zor kavramlar, ani şakalar ve rahatsız edici örneklerle birlikte dolaşıma girdiğinde, entelektüel ağırlık sahne üzerinde yeni bir hız kazanır. Žižek’in kendini küçültür gibi yaparak büyüten tavrı, onun küresel görünürlüğünün de önemli parçasıdır. Bu yüzden onda beden ile metin arasında ayrım zayıftır; düşünce, konuşma ritmi ve jestle birlikte yürür. (Encyclopedia Britannica)

Yalçın Küçük’te sahne bambaşkadır. Burada kırmızı atkı, kalpak, yüksek tansiyonlu ton, masaya vurur gibi gelen cümle, kavga duygusu ve destansı öz-anlatı bir araya gelir. Hasan Bülent Kahraman’ın yazısında çizilen portrede, kalpak ve kızıl atkı yalnız görsel ayrıntı değildir; onun Türkiye’nin çelişkilerini kendi gövdesinde taşıyan figür oluşunun işaretidir (🔗). Murat Yetkin’in yazısında daktilo başındaki üretim, devlet dersi, televizyon müdahalesi ve sınıftan atılan ama geri dönen aydın imgesi de aynı sahneyi destekler (🔗). Küçük’te persona, metni açıklayan bir dekor değildir; metnin uzantısıdır. O kendini ciddiye alarak ağırlık üretir. Bu ağırlık bazen düşüncenin keskinliğini büyütür, bazen de düşüncenin önüne geçer. Fakat her durumda sahne ile fikir iç içe akar. (T24)

İki persona arasında ortaklık, düşüncenin bedensiz dolaşmamasıdır. Her ikisi de metni yalnız kitapta bırakmaz; beden, ses, jest ve kamusal tekrar yoluyla çoğaltır. Fakat ayrım, bu bedenselleşmenin tonunda açılır. Žižek’in personası, öz-ironi yoluyla kendi ağırlığını hafifletir ve tam bu hafiflikle daha geniş dolaşıma girer. Küçük’ünki ise kendi ciddiyetini artırarak ağırlık kazanır ve tam bu ağırlıkla Türkiye içinde yoğun bir etki üretir. Biri kendini hafifleterek büyütür, öteki kendini ağırlaştırarak merkez kurar. Bu nedenle Žižek’in sahnesi dünya pazarına daha taşınabilir görünürken, Küçük’ün sahnesi Türkiye’nin yüksek hararetli siyasal kültürüyle daha sıkı bağ kurar. Persona farkı, ölçek farkının beden üzerindeki karşılığıdır. (Encyclopedia Britannica)

12) Ölçek meselesi: Neden biri ‘büyük’, öteki ‘taşra’ etkisi yaratıyor?

Buradaki ‘taşra’ sözcüğü coğrafi küçümseme anlamında iş görmez; dolaşım, tercüme, kavram taşınabilirliği ve kurumsal ölçek farkı anlamında iş görür. Yalçın Küçük’ün parlaklığı ve yoğunluğu, Türkiye içindeki büyük gerilimleri kendi lehçesiyle yakalayabilmesinden gelir. Onun yazısı devlet, aydın, darbe, iç savaş, tasfiye ve yakın tarih sorunlarında çok yüksek bir elektrik üretir. Fakat bu elektrik çoğu zaman, tam da beslendiği yoğun yerel malzeme nedeniyle dışarıya sınırlı ölçüde çevrilebilir. Žižek’te ise kavramsal omurga daha taşınabilir, örnek repertuvarı daha uluslararası, dil daha çevrilebilir ve medya ağı daha yaygındır. İngilizce teori piyasasına yerleşmesi, büyük yayınevleriyle sürekli üretim yapması, belgeseller ve konferanslarla düşüncesini kitap dışına taşıması, ardından Substack ile kendi doğrudan mecrasını kurması, bu farkı maddi olarak görünür kılar (🔗). Žižek’in aynı provokatif çekirdeği, daha büyük, daha nizami ve daha kendi kendini çoğaltan bir yapıya dönüştürmesinin adı tam da budur. (Encyclopedia Britannica)

Küçük’ün sınırı güçsüzlükten değil, yoğunluktan çıkar. Yerel-total açıklama rejimi, çok geniş Türkiye bağlamını tek bir kişisel lehçe altında toplar. Bu, büyük bir güçtür. Fakat aynı anda, kişinin sözlüğünü ve tarihsel göndermelerini daha zor taşınır kılar. ‘Aydıntürk’, ‘iç savaş’, ‘tekeliyet’, ‘küfür romanları’, ‘iki dinlilik’, ‘eylülizm’, ‘isimbilim’ gibi tabirler Türkiye içindeki bağlamla birlikte parıldar. Žižek’in ‘the Real’, ‘Big Other’, ‘ideology’, ‘symptom’, ‘parallax’ gibi tabirleri ise başka derslerde, başka ülkelerde, başka tartışmalarda da daha kolay dolaşır. Dolayısıyla ölçek farkı yalnız dilde değil, dilin hareket kabiliyetinde yatar. Yalçın Küçük güçlü bir kişisel lehçe kurar; Žižek kişisel lehçeyi uluslararası teorik sözlüğe dönüştürür. (Kırmızı Kedi Yayinevi)

Kurumsal ağlara bağlanabilme ve mecralar arası akışkanlık da bu farkı büyütür. Žižek bir platformu kaybetse bile başka platforma akar. Akademik kapılar tam açılmasa dergiye gider, dergiden kitaba geçer, kitaptan filme çıkar, filmden konferansa, oradan dijital platforma uzanır. Substack evresi bu akışkanlığın en ileri biçimidir; artık arada editör, gazete ya da kurum olmadan kendi ritmiyle yayın yapabilir. Yalçın Küçük’te ise dışlanmalar çoğu zaman kanal kesintisi üretir. Üniversiteden atılma, örgütsel kopuşlar, televizyon programının sonlandırılması, dava ve tutukluluk, dolaşımın belli eşiklerde durmasına yol açar. Her defasında başka mecra bulunur, ama süreklilik daha zor sağlanır. Bu yüzden aynı kamusal yoğunluk, iki figürde farklı sonuç üretir: birinde kariyer mimarisi, ötekinde kesintili savaş tarihi. (Encyclopedia Britannica)

Bu yüzden ‘Yalçın Büyük’ lakabı, küresel başarı övgüsü olmaktan çok yapısal bir teşhis gibi okunur. Žižek’te aynı provokatif motor, daha büyük tercüme gücü, daha esnek medya mimarisi, daha istikrarlı kavramsal omurga ve daha kalıcı platform ekonomisiyle çalışır. Yalçın Küçük’te ise aynı motor daha sıcak, daha riskli, daha yerel, daha tarihsel-siyasal ve daha kesintili biçimde yaşar. İkisi de güçlüdür; fakat güçleri farklı ölçeklerde örgütlenir. ‘Taşra’ burada küçüklük değil, yüksek yoğunluğun sınırlı dolaşımı demektir. ‘Büyük’ ise aynı yoğunluğun daha geniş bir dolaşım mimarisi kurabilmesi demektir. (Slavoj Žižek)

13) Benzetmenin kırıldığı yer: Neden tam özdeşlik kurulamaz?

Benzetmenin gücü, iki ismi aynılaştırmasında değil, aynı aile içinde farklı figürler olarak görmesindedir. Slavoj Žižek ile Yalçın Küçük’ü tipolojik ve işleyişsel düzeyde yan yana koymak verimlidir; fakat içerik düzeyinde özdeşleştirmek benzetmeyi hemen sığlaştırır. Žižek’in omurgası çok daha sabit biçimde Hegel-Lacan-Marx eksenine bağlanır. Geniş örnek repertuvarı ne kadar dağınık görünürse görünsün, geri dönülen teorik üçgen bellidir. Yalçın Küçük’ün omurgası ise Türkiye-devlet-aydın-iç savaş ve yakın tarih krizine çok daha sıkı gömülüdür. Bu sıkılık ona yerli bir yoğunluk verir; ama aynı anda dünya teorisinin dışına taşan bir kişisel lehçe üretir. Dolayısıyla ikisini tam özdeş saymak, birinin küresel teorik sistematiğini, ötekinin tarihsel-siyasal yerelliğini görmezden gelmek olur. (Encyclopedia Britannica)

Bir başka fark, provokasyonun biçiminde görünür. Žižek’in provokasyonu çoğu zaman kavramsal sabotaj şeklinde çalışır. Yerleşik ahlaki ya da siyasal cümleyi bozar, altındaki müstehcen fazlayı gösterir, görünürde makul olanı rahatsız edici hale getirir. Yalçın Küçük’ün provokasyonu ise çoğu zaman iddiacı karşı-tarih, karşı-dosya ve yeniden-adlandırma üretir. Onun sertliği, kavramsal düğüm kadar tarihsel-siyasal hüküm üretmekten gelir. Bu nedenle ikisi de provokatördür, ama aynı provokasyon türünü taşımaz. Žižek daha çok yorum alanını zehirler; Küçük daha çok tarih ve siyaset alanını tersyüz eder. (The Guardian)

Küresel entelektüel pazar ile doğrudan siyasal-medya çatışmasının ayrımı da burada belirleyicidir. Žižek tartışmalı bir dünya figürüdür; fakat bu tartışma, çoğu kez onu dolaşımdan çıkarmaz. Küçük ise tekrar tekrar parti, örgüt, üniversite, ekran ve cezaevi eşiğinden dışarı itilmiş biridir. Biri tartışmalı kalırken içeride kalır, öteki tartışmalılaştıkça eşiklerden düşer. Bu yüzden benzetme, ‘küçük versiyon’ ya da ‘düzenli versiyon’ gibi mekanik bir hiyerarşiye çevrilmemelidir. Yalçın Küçük’ü yalnız eksik Žižek diye, Žižek’i yalnız cilalı Küçük diye okumak, her iki figürün kendi tarihsel özgüllüğünü de bozar. Buradaki verim, benzetmeyi bir işleyiş modeli olarak kullanmaktan gelir. (Türkiye İşçi Partisi)

Bu yüzden benzetmenin sınırını açık tutmak gerekir. Akrabalık, düşünceyi polemik, performans, düğüm ve tersyüz etme üzerinden işletmelerindedir. Ayrım ise bunun hangi kuramsal iskelete, hangi siyasal toprağa ve hangi medya ekolojisine bağlandığında ortaya çıkar. Benzetme tipolojik düzeyde güçlüdür; içeriksel özdeşlik iddiasına döndüğü anda kendi gücünü yitirir. İki ismi aynılaştırmak yerine, aynı provokatör ailenin iki farklı makinesi olarak görmek çok daha açıklayıcıdır. (Encyclopedia Britannica)

14) Kapanış: Aynı provokatör ailenin iki ayrı makinesi

Slavoj Žižek ile Yalçın Küçük arasında kurulan akrabalık, aynı düşünceleri savunmalarında yatmaz. Akrabalık, düşünceyi huzur verme işi olmaktan çıkarıp rahatsız etme, bozma, düğümleme, tersyüz etme ve sahneleme işi haline getirmelerinde yatar. Her ikisi de kendi kampına saldırır. Her ikisi de kişisel bir lehçe kurar. Her ikisi de biyografisini düşüncenin parçası haline getirir. Her ikisi de örnekleri, isimleri, jestleri ve skandalı düşüncenin malzemesi yapar. Her ikisi de açıklama kadar sürtünme üretir. Bu ortak çekirdek, onları aynı entelektüel aileye yerleştirir. (Encyclopedia Britannica)

Ayrımı kuran şey, bu enerjinin hangi mimari içinde çalıştığıdır. Žižek aynı provokatör motoru daha yüksek teorik disiplin, daha taşınabilir kavramlar, daha geniş tercüme gücü, daha esnek medya ağları ve en sonunda kendi platformunu bile kurabilen bir mecra zekâsı ile işletir. Substack evresi, bu farkın en güncel ve en berrak örneğidir; artık yalnız fikir üreten değil, kendi dolaşım rejimini de kuran bir figürdür (🔗). Yalçın Küçük ise aynı motoru çok daha sıcak, daha riskli, daha tarihsel-siyasal, daha yerel ve daha kesintili bir savaş makinesi halinde yaşar. Devletle, örgütle, üniversiteyle, ekranla ve cezaeviyle doğrudan çarpışan, her defasında başka bir kapı arayan, kendi lehçesini Türkiye’nin sert tarihine çivileyen bir figürdür (🔗). Bu yüzden biri provokasyondan dünya ölçeğinde dolaşım kurar, öteki provokasyondan Türkiye ölçeğinde yüksek gerilim üretir. (Slavoj Žižek)

Son hüküm tam burada yerini bulur. Slavoj Žižek, Yalçın Küçük’te görülen provokatör motoru daha büyük, daha nizami, daha tercüme edilebilir, daha kendi kendini çoğaltan bir yapıya dönüştürdüğü için ‘Yalçın Büyük’ gibi görünür. Yalçın Küçük ise aynı motoru çok daha yerel, daha patlayıcı, daha tarihsel-siyasal ve daha kesintili biçimde yaşadığı için en fazla ‘taşra Žižeki’ etkisi üretir. Bu, birini öbürüne indirgeme cümlesi değildir. Aynı dürtünün iki ayrı ölçekte, iki ayrı omurgada ve iki ayrı kaderde nasıl işlediğini gösteren tipolojik bir teşhistir. (Encyclopedia Britannica)

1 Yorum

Filed under Suni muhaberat

One response to “Taşra Žižeki ile Yalçın Büyük”

  1. Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈‍⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER