(playlist)
🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
Leş sözcüğü burada ölen insanlara dönük bir hakaret olarak kullanılmıyor. Tam tersine, ölen insanla onun ölümünden sonra piyasaya sürülen temsil artığını ayırmak için kullanılıyor. İnsan ölür, gömülür, ardından geriye hayatı, metinleri, eylemleri, çelişkileri, yenilgileri, başarıları, hataları ve siyasal bağlamı kalır. Bunların yerine fotoğraf, slogan, mezar pozu, pankart, yıldönümü koreografisi, gözaltı çıkışı açıklaması, “biz onların izindeyiz” şişinmesi ve barikata sürtülen genç beden geçirilince artık insan kalmaz. Efsanelerle süslenerek gezdirilen cesette insan yoktur; orada siyasal kullanıma açılmış temsil artığı, yani leş vardır.
Bu yüzden “leş” ölü insanın kendisi değil, onun suistimalidir. Ölen kişiye ait tarihsel ağırlığın örgüt vitrini, gençlik pozu, mağduriyet parıltısı, romantik direnç ve karı forsu üretimi için dolaşıma sokulmuş halidir. Mezar başı karanfili, pankart yüzeyi, arşiv fotoğrafı, “yaşıyor” diye bağırılan slogan, gözaltı aracında atılan son cümle, serbest kalınca yapılan “biz içerideyken kitleyi düşündük” açıklaması aynı düzenekte birleşir. Bu düzenek ölüyü anmaz; ölüyü tekrar tekrar sahneye sürer. Ölünün insanlığını incelikle açmaz; ölünün efsanesinden küçük bir politik vitrin yapar.
İsevi çarmıh sahnesinin taklidi tam burada başlar. Çarmıhta beden gerilir, yara gösterilir, acı kamusal ibrete çevrilir, seyirciden huşu beklenir. Bu taklit sahnesinde de yaşayan beden barikata gerilir, kolundan çekilir, sürüklenir, gözaltı aracına bindirilir, sonra serbest kalınca vitrine çıkarılır. Yaralanma, tutulma, bekleme, ifade verme, aç-susuz kalma, dışarıdaki kitlenin akıbetini düşünme; hepsi sergilenir. Fakat İsevi anlatının “bırakın ölüler ölüleri gömsün” diye sıkıştırdığı kopuş mesajı burada ters çevrilir. Ölü gömülmez; temsil artığı özenle saklanır, yıldönümünde çıkarılır, sloganla parlatılır, barikata sürülür. Yaşayan siyaset kurmak yerine ölü temsillerinden takviye alınır. Yeni söz kurmak yerine eski mezarların aküsüyle megafon şarj edilir. Luka 9:60’taki bu sert kopuş çağrısı, ölümle oyalanmayı bırakıp yaşayan çağrıya dönmeyi işaret eder (🔗). Bu çevrimde ise tam tersi yapılır: yaşayan çağrı zayıflayınca ölü vitrine çıkarılır.
1996: Beyazıt’ta ilk büyük beden formatı
1996 Beyazıt eylemi, bu anlatının öğrenci hareketi tarafında sert başlangıç sahnesidir. 6 Kasım 1996’da YÖK’ün kuruluş yıldönümü protestolarında İstanbul ve Ankara’da öğrencilerin coplanarak ve yerlerde sürüklenerek gözaltına alındığı, İstanbul Beyazıt Meydanı’nda 542 öğrencinin gözaltına alındığı aktarılır (🔗). Başka bir geri bakışta aynı eylemde 600’e yakın gözaltı ve yaklaşık 20 ağır yaralı bilgisi yer alır (🔗). Bu olay, 6 Kasım’ın sıradan bir protesto günü olmaktan çıkıp her yıl yeniden oynanan bir karşılaşma ritüeline dönüşmesinin sert çekirdeğidir.
Burada sahne daha ilk bölümden kuruludur. Takvim hazırdır. Beyazıt dekor olur. YÖK düşman adı olur. Polis sahnenin fiziksel düzenleyicisi olur. Öğrenci bedeni sloganla şişirilir. Gözaltı sertifika olur. Ertesi gün anlatısı da satış metni olur. Herkes kendi rolüne hızla yerleşir: devlet alanı kapatır, öğrenci alana yürür, polis bedene temas eder, beden çekilirken slogan atar, sonra haber ve bildiri gelir. Tom-Jerry düzeni daha ilk sahnede tamamlanır.
Enformel hafıza bu groteskliği daha çıplak taşır. 1996 6 Kasım’ına dair sözlük anlatılarında Susurluk kazasının hemen sonrasındaki atmosfer, “600 küsür” gözaltı, dayak, kaçış, sürüklenme ve kafada kırılan cop için kamu malına zarar muamelesi gibi ayrıntılar dolaşır (🔗). Bu sahne zaten baştan çizgi film fiziğiyle kurulmuştur: Tom’un elindeki cop kırılır, fatura Jerry’ye çıkar. Ağır şiddet, kötü mizah, resmi prosedür ve gençlik mitolojisi aynı karede durur.
Bu yüzden 1996’dan sonra 6 Kasım, YÖK karşıtlığının yanında yıllık beden yoklamasına dönüşür. Kim barikata yaklaşacak, kim pankartı öne alacak, kim gözaltına girecek, kim ertesi gün “abluka teşhir edildi” diye başlık atacak? Politik hedef ile sahne değeri birbirine karışır. Eylemin başarısı, çoğu kez neyin değiştiğiyle değil, hangi bedenin nasıl tutulduğu ve nasıl anlatıldığıyla ölçülür.
Slogan fosili: Dağıtılmayan ablukayı gelecek zamana yazmak
2000’lerin başında slogan makinesi yerleşir. “YÖK, polis, medya bu abluka dağıtılacak” cümlesi öğrenci eylem repertuvarının ana ritimlerinden biri haline gelir. 2002 Kızıl Bayrak arşivinde YÖK protestosu sırasında “YÖK’e hayır”, “YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek” ve “YÖK, polis, medya bu abluka dağıtılacak” sloganlarının atıldığı görülür (🔗). Aynı kalıp başka öğrenci eylemlerinde de karşımıza çıkar; örneğin 2002’de üniversite içinde dolaşıp slogan atan öğrencilerin “YÖK, polis, medya, bu abluka dağıtılacak” dediği aktarılır (🔗).
Bu sloganın işlevi son derece basittir: dağıtılmayan şeyi dağıtılacak diye gelecek zamana atmak. Cümle “dağıtıldı” demez; “dağıtılacak” der. Bugünkü güçsüzlük yarına havale edilir. Yarın da dağıtılmadığında gelecek kuşak devralır. Gelecek kuşak da dağıtamadığında mezar takvimi devreye girer. Böylece fiili başarısızlık, ritmik özgüven taksidine çevrilir.
Slogan, siyasal cümle olmanın yanında bir beden tekniğidir. Ekşi Sözlük’te bu sloganın “YÖK – polis – medya / bu abluka dağıtılacak” diye ölçü, vurgu ve tonlama üzerinden konuşulması, onun bir analiz cümlesinden çok boğaz, nefes, kortej ve ritim meselesi haline geldiğini gösterir (🔗). İçerik gevşer, ritim ayakta kalır. Strateji yoksa ses var. Barikat durur; slogan akar. Abluka yerinde kalır; boğaz tarih yazar.
6 Mayıs: Ölüm deposu, hafıza aküsü, mezar vitrini
6 Kasım canlı bedenin polisle karşılaşma günüyse, 6 Mayıs ölü temsillerinin şarj günüdür. Mezar başı, karanfil, saygı duruşu, sigara, fotoğraf, pankart ve “yaşıyor” sloganı aynı küçük ayin içinde birikir. 2002’de 30. yıl anmasında mezarlara karanfiller ve Birinci sigarası bırakıldığı aktarılır (🔗). Bu ayrıntı küçük görünür; aslında bütün mekanizmayı açar. Leş pazarı sadece büyük sloganlarla işlemez; küçük nesnelerle de çalışır. Sigara, karanfil, mezar taşı, fotoğraf, son söz, pankart; hepsi dolaşıma sokulabilir temsil nesnesidir.
“Üç fidan” türü yumuşatıcı metaforlar ölümün sertliğini gençlik, bahar ve çoğalma görüntüsüne çevirir. Böylece darağacı ile mezar, acı bir tarihsel olay olmaktan çıkıp taşınabilir gençlik ambalajına dönüşür. “Denizler” terimi de tam burada doğar: tekil kişileri aşan, çoğaltılabilir, takılabilir, taşınabilir bir kimlik etiketi. Artık mesele belirli kişilerin somut tarihleri değil, genç bedenin üstüne giydirilen çoğul efsane kostümüdür. Bu yazıda “Denizler” bu nedenle bütün o ölüm sonrası ikon paketini, hasım grupların ortak kullandığı temsil deposunu anlatır.
6 Mayıs’ın 6 Kasım’la bağı bu noktada kurulur. Mezar başında alınan ağırlık, kampüs kapısına taşınır. Anmadaki ölülük, barikattaki canlı bedene makam verir. Öğrenci kendi somut gündeminden fazla konuşmaya başlar. Harç, soruşturma, okul kapısı, fakülte geçişi, yemekhane ücreti, güvenlik görevlisi ve YÖK gibi somut şeyler bir anda “tarihsel gençlik ablukası”na bağlanır. Küçük talep büyür; talebin kendisi bulanır; beden şişer.
2003-2004: Her örgüte bir Jerry, her pankarta bir vitrin
2003 Beyazıt YÖK protestosunda yaklaşık 1500 öğrencinin katıldığı, farklı organizasyonların farklı saatlerde kortejler oluşturduğu aktarılır (🔗). Aynı gün, aynı meydan, aynı düşman; ama ayrı ayrı çıkışlar. Burada ortak mücadeleden çok çoklu vitrin düzeni görülür. Tom tek kalır; Jerry franchise olur. Her örgüt kendi bölümünü çekmek ister.
Bu sahnede kulis çakalı devreye girer. Saat kimin işine yarar, pankartı kim öne alır, kim kapıdan yürür, kim basın açıklaması okur, kim fotoğrafta merkezde kalır, kim “en öndeydik” diyebilir? Bunların hepsi siyasal taktik gibi görünür; çoğu zaman vitrin düzenleme işidir. İki adım ilerlemek kadar, o iki adımın kimin pankartıyla görüldüğü önem kazanır. Barikatın önündeki gerçek temas kadar, ertesi gün hangi grubun bunu nasıl başlıklandıracağı önem taşır.
2004’e gelindiğinde “abluka” kelimesi kampüs içi disiplin rejiminin genel adı haline gelir. Yersiz Şeyler’de yeniden yayımlanan 2004 tarihli Evrensel Gençlik yazısı, üniversitelerin “abluka altına alınmaya” başladığını, amfilerde öğrencilerin dövüldüğünü, jandarma ve polis müdahalelerinin arttığını, soruşturmaların çoğaldığını, İstanbul Üniversitesi’nde fakültelerin birbirinden ayrıldığını ve öğrencilerin okula alınmadığını aktarır (🔗). Bu gerçek baskı malzemesidir. Ama sahneye çevrilme biçimi de aynı ölçüde belirgindir. Her kapı abluka olur. Her geçiş kontrolü tarihsel kuşatma olur. Her soruşturma “gençlikten korkuyorlar” broşürüne bağlanır. Teyit organı kurulacağı yerde teşhir vitrini açılır.
2005: Kampüse sokulan leş paketi
2005 Kocaeli Üniversitesi olayı, leş kavramının en net tarihsel sahnelerinden biridir. 6 Mayıs 2005’te kampüste Denizler anması yapılır; anma sırasında Denizler paketine ait fotoğraflar açılır, jandarma müdahalesi gelir, öğrenciler gözaltına alınır, sonrasında okuldan atmalar ve uzaklaştırmalar yaşanır. Sendika.Org’un 2008 tarihli takibinde, 6 Mayıs 2005’teki anmaya jandarma müdahalesi sonrası okuldan atılan 8 öğrencinin hukuk mücadelesini kazandığı aktarılır (🔗). Dönem haberlerinde 9 öğrencinin okuldan atıldığı, 23 öğrencinin uzaklaştırıldığı bilgisi de yer alır (🔗). Aynı olay dizisinde kurşunla yaralanma ve jandarma müdahalesi gibi ayrıntılar da haberleştirilmiştir (🔗).
Bu olayın makine içindeki anlamı açıktır. 6 Mayıs ölüm takvimi kampüse sokulur. Fotoğraf açılır. Devletin güvenlik aygıtı devreye girer. Öğrenci bedeni tutulur. Soruşturma ve disiplin makinesi çalışır. Ardından mağduriyet, miras, bedel ve direnç anlatısı gelir. Böylece ölü temsil artığı kampüs disiplin rejimiyle çarpışır ve ortaya mükemmel teşhir malı çıkar: mezar takvimi, genç beden, jandarma, gözaltı, okuldan atma, dava, geri dönüş mücadelesi.
Bu noktada “leş”in tanımı daha da netleşir. Leş, ölen insanlar değildir. Leş, o insanların ölümünden sonra üretilen temsil paketinin kampüse sokulduğu anda açığa çıkan siyasal artıktır. Fotoğraf açılır açılmaz insanî hayat geri gelmez; vitrin çalışır. O vitrinin önünde genç beden durur, devlet onu tutar, örgüt onu anlatır, tribün onu çoğaltır.
Leş Kavgaları
“Denizler” paketi dışarıdan bakınca tek parça bir devrimci ölüler albümü gibi görünür. Gerçekte ise hasım geleneklerin birbirine yapışarak, birbirini silerek, birbirini kullanarak kurduğu bir temsil kolajıdır. Ortak pankartta birlik görüntüsü vardır; kuliste reyon kavgası döner. Hangi fotoğraf büyük olacak, hangi slogan öne çıkacak, hangi yıldönümünde hangi ad merkeze alınacak, hangi çizginin mirası daha sert, daha saf, daha geniş, daha militan sayılacak? Bu kavgada ideoloji uzun uzun konuşur gibi görünür; pratikte laminasyon makinesi konuşur.
Denizler teriminin içindeki hatlar, tarihsel olarak aynı çizgiyi temsil etmez. Bir taraf daha geniş kitleye açılabilir gençlik romantizmi üretir; başka bir taraf dramatik fedakârlık ve silahlı kopuş imgesiyle daha sert sahne değeri sağlar; bir başka taraf daha keskin ideolojik ayrım, ulusal mesele ve devlet geleneği eleştirisi üzerinden ayrı bir sermaye taşır. Bu ayrımlar teoride büyüktür. Pankart zamanında hepsi aynı kırmızı fonda yan yana gelir. Fotoğraf yüzeyi, tarihsel çelişkiyi cilalar. Slogan, ayrımı yutar. “Zafere kadar izindeyiz” denir ve bütün ihtilaf poster kalınlığına indirgenir.
2009’da “İbo-Mahir-Deniz; zafere kadar izindeyiz” benzeri pankart ve anma unsurlarının öğrenci dosyalarında delil olarak yer aldığı görülür. Bir iddianamede Denizler paketine ait fotoğrafların bulunduğu pankartı taşımak, “Devrimci ODTÜ yürüyor” sloganı atmak ve 6 Mayıs yürüyüşüne katılmak gibi şeylerin delil hanesine yazıldığı aktarılır (🔗). Başka haberlerde de aynı tür pankart, yayın ve öğrenci listelerinin dosya malzemesi yapıldığı görülür (🔗). Burada ironi kusursuzdur. Sol kendi içindeki farkları “birlik” diye pankartta düzleştirir. Devlet aynı düzleştirmeyi “örgüt” diye dosyada tekrarlar. Biri vitrinin, öbürü iddianamenin laminasyonunu yapar. İkisi de posteri sever.
Leş kavgaları tam da bu düzleştirme sırasında çıkar. Her hasım grup kendi ölüsünün daha merkezi, daha hakiki, daha bedelli, daha teorik, daha halkçı, daha militan, daha temiz olduğunu ima eder. Ortak anma sahnesinde hepsi bir araya gelir; arka tarafta temsil mülkiyeti kavgası sürer. Ölü insanların kendisi bu kavgada bulunmaz. Efsaneyle süslenmiş cesette insan kalmadığı için, geriye leş pazarı kalır. İnsan konuşsa çelişki çıkar; leş konuşmadığı için herkes onu istediği tarafa çeker.
Protesto AVM’si: Aynı gün, yedi vitrin
2006 ve 2008 arası, gösterinin çoğalıp performanslaştığı dönemdir. 2006’da YÖK protestoları farklı şehirlerde sürer; Trabzon’da 18 öğrencinin gözaltına alınması, İstanbul’da çeşitli grupların ayrı ayrı eylemleri ve Beyazıt’taki protestolar aktarılır (🔗). 2008’de Beyazıt’ta YÖK’ün bir günde defalarca protesto edildiği, farklı grupların ayrı ayrı açıklamalar yaptığı yazılır (🔗).
Burada artık tek sahneden çok protesto AVM’si vardır. Her örgüt kendi standını açar. Kendi pankartını dizer. Kendi megafonunu öttürür. Kendi kalabalığını sayar. Kendi “biz de vardık” fişini keser. Ortak düşman figürü ortada durur; herkes ondan kendi vitrini için ışık alır.
Bu düzenekte kulis çakalı, kürsü horozu ve tribün maymunu aynı anda çalışır. Kulis çakalı kimin nerede duracağını ayarlar. Kürsü horozu küçük sahneye büyük tarih basar. Tribün maymunu “kim daha öndeydi, kim daha sertti, kim daha çok gözaltı yedi” diye skor tutar. Her şey siyasete benzer; işleyiş vitrin mantığıyla akar.
Slogan fosilinin uzun ömrü
2010’lardan sonra da aynı fosil yaşamayı sürdürür. YÖK protestolarında aynı sloganın yeni kuşaklarca tekrarlandığı görülür. 2021’de YÖK’ün 40. yılı protestolarında Beyazıt Ana Kapı önünde polis ablukası ve farklı şehirlerde eylemler haberleşir (🔗). 2025’te gençlik örgütleri yine “YÖK, kayyum, saray bu abluka dağıtılacak” türü güncellenmiş kalıplar kullanır; eski ritme yeni düşman adları takılır (🔗). 2026 Beyazıt yürüyüşü kayıtlarında da “YÖK, polis, medya bu abluka dağıtılacak” kalıbı dolaşımdadır (🔗).
Bu slogan fosili, bütün gösterinin zaman makinesidir. Kıyafetler değişir, telefonlar gelir, sosyal medya gelir, görüntü dili değişir, ama ritim aynı kalır. Abluka hâlâ dağıtılacak. Dağıtılacak olan şey yıllardır yerinde durur; cümle hâlâ gelecek zamanda kabarır. Bu, siyasal stratejiden çok ritüel devamlılığıdır. Şimdiki güçsüzlük, geçmişin sloganıyla örtülür.
1 Mayıs 2026: Omuzcu sezon ve tutulma mühendisliği
2026 Taksim hattı, 1996’dan beri süren öğrenci abluka şovunun omuzcu versiyonudur. YÖK yerine Taksim yasağı gelir. Beyazıt kapısı yerine Mecidiyeköy-Taksim hattı geçer. Kampüs barikatı yerine valilik yasağı, polis hattı, kapatılan yollar, gözaltı araçları ve sosyal medya yayını geçer. Mekanik aynı kalır: alana çıkmak gibi görünür, tutulmayı sertifikaya çevirir.
1 Mayıs 2026’da Taksim’e yürümek isteyenlere polis müdahalesi sonrası yüzlerce kişi gözaltına alınır; gözaltı sayısı önce 350’nin üstüne, sonra 575/576 bandına çıkar (🔗). Sonraki haberlerde 576 kişinin tamamının serbest bırakıldığı, 1 Mayıs öncesi operasyonlarda ise 47 kişiden 14’ünün tutuklandığı, 9 kişi hakkında ev hapsi kararı verildiği aktarılır (🔗).
Bu sayıların iki hayatı vardır. Hukukî hayatta gözaltı sayısı, yaş dağılımı, avukat erişimi, basın engeli, tutulma süresi, sağlık raporu ve işlem zinciri demektir. Tribün hayatında ise skor demektir. Kaç kişi tutuldu? Kaç kişi serbest kaldı? Kaç kişi araçta kaç saat kaldı? Kim gözaltı aracından slogan attı? Kim çıkınca en iyi konuştu? Böylece hak ihlali dosyası olabilecek veri, kolayca forslanma istatistiğine çevrilir.
Başaran Aksu’nun serbest kalınca yaptığı açıklama bu mantığın çıplak muhasebesidir: “600’e yakın gözaltı”, “Mecidiyeköy meydanında toplanan binler” ve “2027 Taksim 1 Mayıs’ı artık tüm halkındır” cümleleri aynı açıklamada birleşir (🔗). Taksim’e çıkılamamıştır; ama gelecek yıl şimdiden halka tapulanır. Tapu senedi de gözaltı sayısından çıkarılır. Meydan alınmaz; sayı alınır. Sayıdan zafer üretilir. Bu artık strateji değil, gözaltıdan türetilmiş kadastro komedisidir.
Teşhir hostesliği: Çıkış monoloğu ve çarmıh pozu
Teşhir hostesliği, bütün döngünün çıkış sahnesidir. Gözaltından çıkan beden, “bakın ne yaşadık” diye vitrine gelir. Kendi tutulmasını, beklemesini, sloganını, dışarıdaki kitleyi düşünmesini, ifade sırasında yaşadığı sıkıntıyı, serbest kalışını sergiler. Beden hem tanık hem ürün yüzü olur.
Nebiye Merttürk’ün gözaltı sonrası paylaşımında, gözaltında kaldıkları süre boyunca düşündükleri şeyin kendilerinden sonra kitlenin toplanıp toplanamadığı olduğu görülür (🔗). Aynı kişinin önceki açıklamalarında ifade sırasında işkence beyanının kayda geçirilmesi konusunda yaşanan gerilimler de haberleştirilmiştir (🔗). Bu kalıp çok açıktır: gözaltına alınan kişi kendini yalnız mağdur olarak kurmaz; içerideyken bile dışarıdaki kitlenin akıbetini düşünen öncü beden olarak kurar. Tutulmuş beden, moral merkezi haline gelir.
Aynı kalıp başka açıklamalarda da çalışır. “1 Mayıs alanı Taksim Meydanıdır dediği için gözaltına alınan arkadaşlarımız serbest” türü cümleler, gözaltını sloganın doğrulama mührü yapar. “18 saat gözaltı aracında alıkonulduk” türü ifadeler tutulma süresini direnç ölçüsüne çevirir. “Mücadele edenler kazandı” türü çıkış cümleleri, meydana çıkılamayan günü zafer diye paketler. Çarmıh pozu burada modernleşir: beden tutulur, yara anlatılır, seyirciye ibret ve cazibe dağıtılır, sonra kapanış monoloğu gelir.
Kulis çakalı, kürsü horozu, tribün maymunu
Bu düzenek üç davranış biçimiyle çalışır. Kulis çakalı sahnenin arka zekâsıdır. Hangi sokakta tutulma görüntüsü çıkar, hangi pankart kimde durur, hangi slogan kamera önünde çalışır, hangi kişi gözaltına alınırsa çıkış açıklaması değerlenir, hangi sayı başarı gibi sunulur, hangi yenilgi “irade” diye paketlenir? Kulis çakalı bunu koklar. Zafere de yenilgiye de kullanım değeri yazar. Taksim’e girilirse zafer, girilemezse yasak teşhiri, gözaltı olursa bedel, serbest kalınırsa meşruiyet, kitle küçükse öncü çekirdek, kitle büyükse tarihsel taşma.
Kürsü horozu küçük sahneye büyük ses basar. Megafon görür görmez göğüs kabarır, boyun uzar, çene yukarı çıkar, sıradan olay tarihsel makam cümlesine bağlanır. “Polis bizi tuttu” yerine “Taksim iradesi teslim alınamaz” denir. “Barikat geçilemedi” yerine “barikatlar aşıldı” denir. “Kitle toparlanamadı” yerine “direniş tohumu atıldı” denir. Gerçek olay küçük kalır; başlık büyür. Horozun görevi koşuşturmayı destanlaştırmaktır.
Tribün maymunu ise çoğaltma makinesidir. Kim öndeydi, kim kaçtı, kim gözaltına alındı, kim videoya düştü, kim sloganı daha iyi attı, kim çıkınca daha iyi konuştu? Bu sorular siyasal değerlendirme gibi görünür; çoğu kez skor tutma refleksidir. Gözaltı sayısı reyting olur. Sürüklenme görüntüsü rozet olur. Çıkış açıklaması kapanış videosu olur. Böylece politika, maç sonrası yorum programına döner.
Yersiz Şeyler’deki kulis-kürsü-tribün şeması bu kapalı devreyi açık biçimde tarif eder: kulis ayarlar, kürsü sahneler, tribün yankılar, kulis yankıyı yeniden ayarlar (🔗). Mizansen, ders ve maçın kapalı devrede boşalması da bu yüzden abluka yarma şovuna oturur: olay görünür kılınacak yerde sahneye, anlam açılacak yerde makama, karşılaşma çözülecek yerde skora dönüşür (🔗). Çakal, horoz ve maymun figürleri de tam bu davranış tarzlarını adlandırır (🔗).
Karı forsu: Bakış ekonomisinin son ürünü
“Karı forsu” burada kadınlara dönük bir suçlama değil, politik eylemin arzu ve bakış ekonomisine bağlanmış halidir. Bu forsta gençlik çevresinde parlamak, cesur görünmek, barikata dayanmış olmak, polisle temas etmiş beden olarak dolaşmak, gözaltından çıkıp moral konuşması yapmak, “içerideyken dışarıyı düşündük” diyerek öncü şefkat makamı kurmak gibi öğeler birleşir. Yersiz Şeyler’in 2026 1 Mayıs yazıları bu omuzcu bedeni, Taksim’e çıkmaktan çok çıkarken tutulmayı siyasal sertifika yapan bir performans olarak okur (🔗). Aynı hattaki “karı forsu” analizi de belge, kayıt ve teyit yerine aura, bakış, aile, kadınlık, gençlik ve romantik direnç üzerinden dokunulmazlık üretimini anlatır (🔗).
Bu motorun çalışması basittir. Ölü temsil artığı genç bedene takılır. Genç beden barikata sürülür. Polis onu tutar. Görüntü çıkar. Serbest kalınca açıklama yapılır. Tribün çoğaltır. Bakış bedene yapışır. Fors üretilir.
Bu yüzden omuzcu beden Taksim’e yürürken yalnız yürümüyor; izlenmek üzere yürüyor. Omuz omuza giriyor, kol kola sıkışıyor, barikata yaklaşıyor, polis kolu bedene değdiği anda kasılıyor, çekilirken bağırıyor, gözaltı aracına bindirilirken sesi yükseltiyor. Bütün büyük lafları kenara koyunca çıplak koreografi budur: yaklaş, sürtün, tutul, bağır, görün, çıkınca anlat.
Tom-Jerry dikkat ekonomisi
Bu gösterinin üst şeması Tom-Jerry’dir. Devlet Tom’dur: polis, valilik, YÖK, rektörlük, jandarma, barikat, yasak kararı, gözaltı aracı. Eylemci Jerry’dir: öğrenci, gençlik örgütü, omuzcu kortej, megafoncu, gözaltından çıkan konuşmacı. İkisi birbirine karşıt görünür; aynı dikkat ekonomisinin iki figürü olarak çalışır.
Tom barikatı kurar. Jerry yürür. Tom yolu kapatır. Jerry slogan atar. Tom tutar. Jerry bağırır. Kamera çeker. Haber çıkar. Açıklama yapılır. Tribün skor tutar. Bir sonraki bölüm beklenir. Bölüm sonunda yapısal düzen çoğu kez yerinde kalır. YÖK durur. Taksim yasağı döngüsü durur. Valilik pratiği durur. Polis pratiği durur. Gözaltı-serbest bırakılma döngüsü durur. Büyüyen şey çoğu zaman dikkat ekonomisidir.
Bu yüzden “abluka yarma” adı sahneye fazla cömert davranır. Çoğu durumda yarma değil sürtünme vardır. Alan kazanma yerine dikkat kazanma vardır. Meydan alınmaz; görüntü alınır. Hak ihlali dosyası kurulmaz; çıkış monoloğu kurulur. Örgütlenme büyümez; story büyür. Somut sonuç çıkmaz; “tarihsel eşik” çıkar. Aşılan eşik çoğu zaman kaldırımdır.
Teyit organı yerine teşhir vitrini
Gerçek bir siyasal hat, özellikle 2026 Taksim gibi bir örnekte yasak kararlarını, polis emir zincirini, gözaltı saatlerini, avukat erişimini, sağlık raporlarını, basının engellenmesini, ulaşım kesintilerini, mahkeme kararlarının uygulanma durumunu, idari standartları ve gelecek yılın somut stratejisini dosyalar. Bu teyit organıdır. Kayıt üretir. İşlem zinciri kurar. İhlali kalıcı hale getirir.
Teşhir vitrini başka türlü çalışır. “Bizi tuttular” der. “Yılmadık” der. “Oradaydık” der. “Gözaltından çıktık” der. “Mücadele edenler kazandı” der. “Taksim iradesi teslim alınamaz” der. Kayıt yerine aura üretir. İhlali dosyaya bağlamak yerine bedene yapıştırır. Bedene yapışan ihlal de bakış ekonomisinde değer kazanır. İşte karı forsu buradan çıkar.
Bu yüzden leş kavgaları ve abluka yarma şovu aynı makinede birleşir. Leş, ölü temsil artığı olarak geçmişten gelir. Abluka, bugünkü bedensel temas yüzeyini sağlar. Teşhir hostesi, bu teması vitrine koyar. Kulis çakalı sahneyi ayarlar. Kürsü horozu tarih diye öter. Tribün maymunu skoru çoğaltır. Karı forsu da bu dikkat işgalinin kişisel hesaba yazılan faizi olur.
Sonuç
Leş Kavgaları’nın konusu ölen insanlar değildir. Ölen insan insandır; gömülür, anılır, incelenir, tartışılır. Leş dediğimiz şey, o insanın ölümünden sonra küçük örgüt pazarında yeniden ambalajlanan temsil artığıdır. Denizler’in fotoğrafı, 6 Mayıs mezarı, 6 Kasım barikatı, YÖK-polis-medya sloganı, Taksim gözaltısı, serbest kalış açıklaması, “2027 Taksim halkındır” muhasebesi aynı tezgâha dizilir.
Hasım gruplar teoride birbirini yer; pratikte aynı Denizler paketini pankarta basar. İdeolojik farklar laminasyon makinesinden geçirilir. Çelişkiler fotoğraf kolajında düzlenir. Sonra bu kolaj barikata sürülür. Barikat çoğu zaman yıkılmaz; beden tutulur. Tutulma görüntü olur. Görüntü açıklamaya dönüşür. Açıklama tribünde çoğalır. Çoğalma forsa yazılır. Sonra buna tarih denir.
Bırakın ölüler ölüleri gömsün mesajı burada tersinden yaşanır: ölü temsili gömülmez, dolaştırılır. Yaşayan siyaset kurulmaz, mezar aküsüyle megafon çalıştırılır. Çarmıh sahnesi taklit edilir; beden gerilir, yara gösterilir, seyirciden huşu istenir. Ama geriye kurtuluş anlatısı değil, teşhir hostesliği kalır.
İnsan ölür. Örgüt efsane yapar. Efsane leşe çevrilir. Leş pankarta basılır. Pankart barikata sürülür. Barikat yıkılmaz. Beden tutulur. Tutulma teşhir edilir. Teşhir fors üretir. Tom kovalar, Jerry bağırır, tribün alkışlar. Bir sonraki takvim gününde aynı bölüm yeniden başlar.






























Geri bildirim: Phantomoperand 👻🪸🐈⬛ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Türkler Katliam Yaptı Lele Lölö | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: İbret Sevicilik: Ölünün Üstüne Kimlik Yapıştıran Histeri | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER