(playlist)
🦋🤖 Robo-Spun by IBF+Fİ 🦋🤖
👻🪸🐈⬛ Phantomoperand 👻🪸🐈⬛
‘Almancı’ sözü, yirmi birinci yüzyıl Türk beyaz yakalısının ağzında bir köken bilgisi vermekten çok bir sınıf hükmü bildirir. Bu söz, Almanya’da doğmuş, Almancayı ana dili olarak konuşan, ülkenin okulundan geçmiş, kurumlarını bilen ve kamusal hayatına katılan Türk kökenli kişiyi eski bir göçmen karikatürüne sıkıştırır. Almanyalı-Türkün yerel bilgisi sıradanlaştırılır. Türkçesindeki Almanca izleri zekâ ve zevk kusuru gibi fiyatlandırılır. Ailesinin işçi geçmişi kültürel düşüklük işaretine çevrilir. Aynı sözü kullanan yeni beyaz yakalı ise İngilizcesini, diplomasını, yabancı şirketini ve uluslararası hareketliliğini yüksek kültür belgeleri olarak sergiler. ‘Almancı’ yaftası hedef aldığı kişiden önce konuşanın sınıfsal arzusunu açığa çıkarır.
Bu arzunun merkezinde ‘yurtdışı’ bulunur. Türkiye’de yurtdışı, birbirinden farklı ülkelerin ortak adı olmanın ötesinde bir fantazi cennetidir. Almanya, Hollanda, İsveç, İngiltere, Kanada, Amerika ve Avustralya bu fantazide aynı düzenin şubelerine dönüşür. Güçlü para, temiz sokak, güvenli mahalle, öngörülebilir hukuk, yüksek maaş, kaliteli okul ve rahat pasaport tek bir medeniyet paketinde birleşir. Her ülkenin kendi dili, sınıf tarihi, taşrası, siyasal gerilimleri ve gündelik sıkıntıları bu paketin arka yüzüne itilir. Berlin, Amsterdam, Stockholm ve Toronto aynı İngilizce kariyer ekranındaki seçenekler gibi görünür.
Bu yurtdışı fantazisinin ortak dili İngilizcedir. İngilizce burada düşüncenin tarihsel ağırlığını taşıyan bir dil olarak çalışmaz; hızlı dolaşımı sağlayan lagaluga dili olarak işler. Şirket toplantısını, sunumu, e-postayı, networking ortamını, kişisel markayı ve hazır profesyonel kalıpları birbirine bağlar. İnsanlar aynı sözcüklerle farklı ülkelerde benzer çalışan profilleri kurar. Çatışmalar performans diline çevrilir. Yerel tarihler küresel şirket sözlüğünün arkasına çekilir. İngilizce, asrî beyaz yakalıya her yerde hareket edebilen ve hiçbir yere bütünüyle girmeyen bir kimlik sunar.
Almanca ise bu sahnede felsefe dili olarak belirir. Almanca öğrenmek, kelime ezberinin ötesinde Almanya’nın sınıf tarihine, hukukuna, işçi hareketine, savaş hafızasına, göç deneyimine, siyasal çatışmalarına ve kavramsal dünyasına giriş anlamı taşır. Almanca, kişinin önceden hazırladığı yurtdışı resmini ağırlaştırır. Soyut ‘normal ülke’ imgesi yerini somut bir toplumun çelişkilerine bırakır. İngilizceyle işini halleden beyaz yakalı, Almanca içinde kendi göçmenliğini, yerleşik Türklerin tarihini ve yaşadığı ülkenin iç gerilimlerini daha yakından görür. Almancaya gösterdiği direnç bu nedenle dil öğrenme isteksizliğinden daha geniş bir içerik taşır. Bu direnç, diyalektik karşılaşmanın üreteceği dönüşüme karşı sınıfsal bir savunma kurar.
Diyalektik, birbirine temas eden tarafların karşılaşma boyunca değişmesiyle işler. Göçmen gittiği topluma kendi emeğini, dilini ve hayatını taşır. Yerel toplum göçmenin alışkanlıklarını, beklentilerini ve kendisi hakkındaki fikrini dönüştürür. Gerçek karşılaşma, iki tarafın da kendi ölçüsünü sınamasını gerektirir. Avrupa ile Türkiye arasındaki göç tarihinde bu hareket iki ayrı düzen tarafından bastırılır. Avrupa’daki maxime insanı önceden hazırlanmış kategorilere yerleştirir. Türkiye’deki gurmelik insanı kültürel rayicine göre fiyatlandırır. Birincisi kişiye ‘Hangi kategoriye giriyorsun?’ diye sorar. İkincisi ‘Kaç para ediyorsun?’ diye sorar. Bu çift hareketin kavramsal yapısı daha geniş biçimde izlenebilir (🔗).
Geçen asrın işçi göçmenleri Avrupa’nın maxime düzenine emek gücü olarak girdiler. Fabrika, yatakhane, vardiya, mahalle, okul, sendika, aile birleşimi, ırkçı saldırı ve yerel dil onların hayatında aynı anda yer aldı. Bu yoğun karşılaşma, Almanyalı-Türk, Avusturyalı-Türk, Hollandalı-Türk, Belçikalı-Türk ve Fransalı-Türk toplumsallıkları üretti. İşçi kuşakları Avrupa’nın şehirlerini aşağıdan değiştirdi. Çocukları yerel dilleri düşünce, mizah, kavga, aşk, sanat ve siyaset dili olarak kullandı. Yirmi birinci yüzyıl beyaz yakalısı ise İngilizce şirket çevresi, expat kimliği ve yurtdışı fantazisi sayesinde yerel toplumla diyalektiği sürekli erteleyen bir hayat kurar.
Bu tarihsel sahnede iki dazlak aynı kişiye farklı yönlerden saldırır. Gurbetteki dazlak, Avrupa’nın etnik sahibini belirler. Türk kökenli kişinin emeğini, vatandaşlığını, dilini ve yerel hayatını soy sınırının altına yerleştirir. Sıladaki dazlak ise yurtdışının kültürel sahibini belirler. Avrupa vatandaşlığına, yerel dil hâkimiyetine ve sınır geçme özgürlüğüne sahip işçi çocuğunu kendi zevk cetvelinde düşük sıraya yazar. Arzulanan yurtdışının kültürel olarak aşağı fiyatlandırılan kişide bulunması haset üretir. Sıladaki dazlak bu hasedi ‘Almancı’ yaftasıyla işler. Gurbetteki dazlak bedeni sınırdan iterken sıladaki dazlak adı, aksanı, sınıf hafızasını ve kendi hikâyesini anlatma yetkisini budar. Bu iki yönlü sahnenin tarihsel ayrıntıları ayrıca izlenebilir (🔗).
Asrî Almancı, ‘Almancı’ yaftasını Avrupa’nın yerli Türk toplumlarına yönelten, bütün dünyayı ‘yurtdışı’ adlı Anglo-Sakson kariyer cennetine çeviren, İngilizce lagaluga diliyle yerel toplumun felsefi ve tarihsel ağırlığından kaçan, Avrupa’nın maxime’sine seçilmiş uzman olarak yerleşip Türkiye’nin gurmeliğiyle hüküm veren yirmi birinci yüzyıl Türk beyaz yakalısıdır. Almanya, Hollanda, İngiltere, İsveç, Kanada, Amerika, Avustralya veya Dubai onun için aynı fantazi haritasının ayrı duraklarıdır. Expat adı ona göçmenlikten yüksek bir sınıf rütbesi sağlar. ‘Ben onlar gibi değilim’ cümlesi yerli çoğunluğa sunduğu kabul kartına dönüşür. Almancaya gösterdiği direnç, diyalektiğe gösterdiği direncin en açık işaretini oluşturur.
Batı’nın Kültürel Fiyat Cetveline Dönüşmesi
Asrî Almancının tarihi uçak biletiyle başlamaz. Bu tarihin ilk güçlü halkası, Osmanlı’nın son döneminde Batı işaretlerinin toplumsal değer üretmeye başlamasıdır. Yabancı dil, kıyafet, taşıt, eğlence mekânı ve beden tavrı kişinin sınıfsal konumunu görünür hale getirir. Fransızca kelime, düşüncenin içeriğinin yanında konuşanın kültürel fiyatını da taşır. Batı’yla gerçek düşünsel temas ile Batı görüntüsünün tüketimi aynı sahnede birbirine karışır.
Cumhuriyet döneminde medeniyet dili bu cetveli daha geniş bir toplumsal düzene yerleştirir. Kıyafet, telaffuz, eğitim ve kamusal davranış tarihsel ilerleme işareti olarak okunur. Batı, somut ülkelerin karmaşık hayatından çok ulaşılması gereken bir görünüş ve davranış standardına dönüşür. Bu standardı taşıyan kişi yüksek kültürlü, bu standardın dışında kalan kişi gecikmiş sayılır. Böylece insanın tarihsel şartları yerine bedenindeki ve dilindeki işaretler değerlendirilir.
1950’lerden sonra hızlanan iç göç, aynı fiyatlandırma düzenini köyden şehre gelen insan üzerinde işletir. Aksan, müzik, piknik, kıyafet, ev düzeni ve kamusal davranış sınıfsal işaretlere dönüşür. Şehirli orta sınıf kendi üstünlüğünü eğitim ve Batılı zevk üzerinden kurarken kırsal kökenli insanı kaba, ölçüsüz ve estetik bakımdan düşük bir tipe yerleştirir. Almancı yaftası daha sonra bu hazır kalıbı sınır ötesine taşır.
Avrupa’ya giden işçi bu cetvelde özel bir çelişki yaratır. Türkiye’de düşük sınıfa yazılan köylü veya küçük şehirli, Avrupa’da para kazanır, otomobil edinir, döviz biriktirir ve sınır aşan hareket özgürlüğüne kavuşur. Ekonomik yükselişi kültürel hiyerarşiyi sarsar. Türkiye’deki şehirli gurme bu sarsıntıyı ‘sonradan görme’ hükmüyle düzenler. Para işçiye geçer, kültürel üstünlük hüküm verende kalır.
Yurtdışı fantazisinin tarihsel çekirdeği burada oluşur. Batı yüksek değer taşır. Batı’ya erişen işçi aynı değeri otomatik biçimde kazanamaz. Onun Avrupa deneyimi fabrika, yurt, vardiya ve düşük ücret üzerinden şekillenir. Türkiye’deki fantazi ise opera, otomobil, düzen, teknik kalite ve medeni görünüş üzerinden kurulur. İşçi Avrupa’nın gerçek maddi yapısını taşır. Gurme Avrupa’nın arındırılmış görüntüsünü korur.
Almancı düşmanlığının hayranlık, kıskançlık, aile gururu ve kültürel küçümseme arasında gelişen tarihsel yapısı bu çatışmayı görünür kılar (🔗). Avrupa mallarının Türkiye’de yaygınlaşmasıyla eski göçmenin öncü tüketici konumu zayıflar. Aynı dönemde şehirli orta sınıf kendi Batılılığını göstermek için Almancıyı daha aşağıya yerleştirir.
Yirmi birinci yüzyılın İngilizcesi, geçmişte Fransızcanın taşıdığı prestij işlevini küresel şirket ölçeğine yükseltir. Fransızca süs, belirli bir şehirli çevrede alafranga değer üretirdi. İngilizce lagaluga ise dünya çapında taşınabilir profesyonel kimlik üretir. Sunum kalıpları, iş unvanları, şirket kültürü ve kişisel marka aynı sınıfsal karakteri farklı ülkelere taşır. Asrî Almancı bu dili düşünsel bir derinlik alanı olarak yaşamaz. İngilizce ona hızlı dolaşım ve yüksek rayiç sağlar.
Almanca bu akışın önüne tarihsel yoğunluk çıkarır. Almanca öğrenen kişi Almanya’yı İngilizce ofislerin toplamı olarak yaşayamaz. Kiracıyla ev sahibi arasındaki gerilime, belediye diline, sendika tarihine, yerel siyasete, eğitim sistemine, toplumsal sınıflara ve göçmen hafızasına girer. Felsefe dili, kavramların kökünü ve çatışmasını açar. Lagaluga dili, kavramları kolay dolaşan etiketlere çevirir. Asrî Almancının Almanca direnci, yurtdışı fantazisini gerçek Almanya’nın ağırlığından korur.
İşçinin Maxime İçinde Seçilmesi ve Diyalektiğin Taşması
Türkiye ile Batı Almanya arasında 1961 yılında kurulan işgücü düzeni, Türk işçisini geçici emek ihtiyacına göre seçti. İstanbul’daki bağlantı bürosunda meslek, sağlık ve çalışabilirlik ölçüldü. Fabrika işçisi, tornacı, frezeci ve paketleyici gibi iş tanımları göçmenin Avrupa’daki ilk toplumsal adlarını oluşturdu. Dönemin işe alım mantığını koruyan nesneler ve ilanlar bugün göç tarihinin arşivinde görülebilir (🔗).
Maxime, insanı genel kurala ve ekonomik ihtiyaca göre yerleştirir. Bu düzen kişisel yakınlığın yerine sözleşme, keyfîliğin yerine prosedür, belirsizliğin yerine tanımlanmış statü getirir. Aynı düzen insanın bütün hayatını ekonomik kategori içinde sabitler. Türk işçi üretim açığını kapatacak beden olarak çağrılır. Ailesi, geleceği, çocuklarının dili ve şehirlerin dönüşümü ilk tasarımın dışında kalır.
İşçinin gerçek hayatı bu tasarımı aşar. İşveren, eğitim almış işçiyi sürekli değiştirmek yerine tutmayı tercih eder. Aileler gelir. Çocuklar doğar. Geçici yatakhane hayatı mahalle hayatına dönüşür. Marketler, lokantalar, dernekler, ibadethaneler, müzik çevreleri ve siyasal örgütlenmeler ortaya çıkar. Göçmen, ekonomik işlevin ötesinde şehir sakini haline gelir.
Bu süreçte Almanca mecburi hayat dili olur. İşçi ustabaşıyla, ev sahibiyle, doktorla, öğretmenle, polisle ve sendikayla Almanca ilişki kurar. Dil, gündelik ihtiyaçların yanında hak talebinin ve çatışmanın aracına dönüşür. İşçinin Almancası felsefe seminerinden doğmaz; hayatın doğrudan basıncından doğar. Bu dil kira itirazını, iş kazasını, okul sorununu, ırkçı hakareti, aşkı, mizahı ve çocuk yetiştirmeyi taşır.
Gerçek diyalektik burada başlar. Maxime işçiyi üretim kategorisine yerleştirir. İşçi kendi hayatıyla kategoriyi aşar. Almanya işçiyi çağırır; işçinin varlığı Almanya’nın şehirlerini, mutfağını, müziğini, dilini ve kendisi hakkındaki fikrini değiştirir. Türk göçmen de Almanca, fabrika disiplini, sendika deneyimi, toplumsal haklar ve ırkçılık karşısında dönüşür. İki taraf karşılaşma boyunca yeni bir toplumsal gerçeklik üretir.
Gurbetteki dazlak bu dönüşüme ulusal saflık hükmüyle cevap verir. Göçmen işçi olarak kabul edilir, ülkenin kurucu parçası olarak sürekli sınava sokulur. Çocuk Almancayı ana dili olarak konuşur, buna rağmen soyadı ve görünüşü yabancılık işareti taşır. Almanyalı-Türk figürü dazlağın saf Almanya resmini parçalar. Dazlak bu parçalanmayı sokak saldırısı, dışlama ve üyelik sınavıyla bastırmaya çalışır.
Sıladaki dazlak aynı kişiye başka bir hüküm uygular. Almanya’da edinilen aksan, kıyafet, otomobil ve davranış Türkiye’de Almancılık göstergesine dönüşür. İşçinin yıllık hayatı yaz tatilindeki birkaç haftalık görüntüyle temsil edilir. Fabrika vardiyası görünmez hale gelir. Mercedes, altın zincir, hediye ve yüksek ses bütün kişiliğin açıklaması olarak kullanılır. Avrupa’nın sınıfsal yerleştirmesi Türkiye’de kültürel aşağılama üretir.
Almanyalı-Türk Gerçekliğinin Doğması
İkinci ve üçüncü kuşakların ortaya çıkmasıyla ‘misafir işçi’ kategorisi tarihsel gerçekliğin gerisinde kalır. Almanya’da doğan çocuk Almanca eğitim görür, ülkenin mizahını ve gündelik ritmini içeriden öğrenir. Türkçe aile hafızasını taşır. İki dil arasında yeni konuşma biçimleri kurar. Bu kişi iki eksik yarımın toplamı olarak yaşamaz. Almanya’nın içinde oluşmuş Türk kökenli yeni bir toplumsal bütünü temsil eder.
Almanyalı-Türk sözü bu bütünlüğü açık biçimde ifade eder. Bir taraf aile, göç ve kültür tarihini; diğer taraf doğulan, büyünülen ve ortaklaşa kurulan ülkeyi taşır. Almanya Türk göçmeni kendi içine alırken Almanyalı-Türk de Almanya kavramının içeriğini genişletir. Diyalektik, tarafların eski biçimlerini koruduğu bir yan yana duruş yerine karşılıklı dönüşüm üretir.
Bu dönüşüm mahallede, okulda, müzikte, sporda, siyasette ve dilde görünür hale gelir. Türkçe sözcükler yerel gençlik dillerine girer. Göçmen çocukları belediyelerde, hastanelerde, mahkemelerde, üniversitelerde ve sanat çevrelerinde yer alır. Ailelerin kurduğu küçük işletmeler şehirlerin gündelik altyapısına dönüşür. Eski işçi kuşağının çocukları ve torunları artık Almanya hakkında dışarıdan bilgi taşıyan kişilerden çok Almanya’nın kendi iç seslerinden biri haline gelir.
‘Almancı’ yaftası bu gerçekliği eski göç karikatürüne geri çekmek için kullanılır. Almancayı ana dili olarak konuşan kişi hâlâ Türkiye’de bozuk Türkçesiyle ölçülür. Avrupa’daki kurumsal bilgisi sıradan sayılır. İki dilliliği kültürel zenginlik yerine saf Türkçeden sapma olarak fiyatlandırılır. Ailesinin işçi tarihi toplumsal kuruculuk yerine düşük meslek imgesiyle anılır.
Almancı yaftasının aile içindeki ve gündelik dildeki etkisi, Almanya’da büyümüş bir kişinin kendi deneyimi üzerinden açıkça görülebilir (🔗). Almanca kelime kullanan kişinin mahcubiyeti, Türkiye’de görülen pahalı otomobil ile Almanya’da yaşanan zorluk arasındaki yarık ve kelimenin yurtsuzlaştırıcı etkisi aynı anlatıda birleşir.
Yerleşik diaspora sıladaki yurtdışı fantazisini iki yönden bozar. Birinci yönde Avrupa’nın işçi, mahalle, fabrika, ayrımcılık ve sınıf gerçeğini görünür kılar. İkinci yönde Avrupa’ya erişimin Türkiye’deki seçkin gruplara ait doğal ayrıcalık görüntüsünü parçalar. Köylü veya işçi ailesinin çocuğu Almanya’nın yerli sakini olur. Sıladaki gurme arzuladığı ülkenin sahipliğini kültürel bakımdan aşağı yazdığı kişide görür. Haset tam bu anda yoğunlaşır.
Haset, arzulanan nesnenin yanlış kişide bulunduğu duygusuyla çalışır. Yurtdışı yüksek değer taşır. Almanyalı-Türk, gurmenin kültürel cetvelinde düşük sıraya yerleştirilir. Bu çelişki Almanyalı-Türkün değerini düşürerek çözülür. Vatandaşlık ‘şansa’, iki dillilik ‘bozuk Türkçeye’, maddi başarı ‘görgüsüzlüğe’, yerleşiklik ‘gettoya’, siyasal tercih ‘cehalete’ çevrilir. Yurtdışı fantazisinin parlaklığı korunur; gerçek Avrupa deneyimini taşıyan kişi küçültülür.
Dijital Maxime ve Yeni Beyaz Yakalı Göçü
Yirmi birinci yüzyılın göç rejimi eski sanayi maxime’sini yeni bir seçme düzenine taşır. Fabrikanın kas gücü ihtiyacının yanında teknoloji, sağlık, finans, akademi ve mühendislik alanlarının uzman ihtiyacı öne çıkar. İşçinin bedeni yerine öz geçmiş, diploma, yabancı dil, sertifika, yazılım bilgisi ve uluslararası şirket deneyimi ölçülür. İşe alım bürosunun yerini çevrim içi mülakat alır. İşçi kartının yerini nitelikli göçmenlik statüsü alır. Yatakhane düzeninin yerini relocation paketi ve geçici şirket konutu alır.
Yeni beyaz yakalı ekonomik ihtiyaç içinde seçilir. Şirket onun belirli becerisine ihtiyaç duyar. Asrî Almancı bu seçimi evrensel insan değeri hükmüne çevirir. İş teklifi liyakat sertifikası, vize kültürel kalite belgesi, yabancı maaş düşünsel üstünlük işareti haline gelir. Avrupa’nın maxime’si onu uzman kategorisine yerleştirir. Türkiye’nin gurmeliği bu kategoriyi yüksek rayice yazar.
Bu göçmen grubu kendisini ‘New Wave’, expat, global talent veya uluslararası profesyonel gibi adlarla sunar. Bazı yeni göçmenlerin yerleşik Türklerden eğitim, siyaset, kıyafet ve hayat tarzı üzerinden mesafe kurduğu; İngilizcenin onları bilinen Türk göçmen imgesinden ayırdığına inandığı; aynı zamanda yerleşik Türklerin oluşturduğu kültürel ve ekonomik çevreden yararlandığı açık anlatımlarda görülebilir (🔗).
‘Ben onlar gibi değilim’ cümlesi bu sınıfsal öz-ayrıştırmanın özünü taşır. Yeni gelen kendisini eski Türk göçmenlerden ayırarak yerli çoğunluğa daha kabul edilebilir bir profil sunar. Yerleşik diasporanın muhafazakârlığını, aksanını, kıyafetini veya mahalle hayatını kendi yüksekliğinin karşılaştırma zemini yapar. Avrupa’daki eski göçmen karşıtlığını kendi kabul stratejisine katar. Türkiye’nin Almancı yaftasını gurbete taşır.
Bu sırada yerleşik diasporanın emeği asrî Almancının hayatını kolaylaştırır. Türkçe bilen doktor, avukat, muhasebeci, emlakçı, esnaf ve belediye çalışanı önceki kuşakların yerelleşme tarihinden çıkar. Türkçe ürün, kültür etkinliği, çocuk faaliyeti ve danışmanlık ağı yeni gelenin ilk dönemini taşır. Eski göçmenin öğrendiği Almanca, yeni göçmenin Türkçe hizmet bulmasına imkân verir. Bir kuşağın entegrasyonu sonraki kuşağın yerel dil direncine altyapı üretir.
Expat ile gurbetçi arasındaki ayrım bu sınıf düzenini adlandırır. İşçi başka ülkeye taşındığında gurbetçi olur. Beyaz yakalı aynı hareketi yaptığında expat olur. İşçi mahallesi getto diye anılır. İngilizce profesyonel çevre networking alanı sayılır. İşçinin dönüş hayali uyumsuzluk göstergesine dönüşür. Beyaz yakalının bir sonraki ülkeye geçme planı küresel hareketlilik olarak değer kazanır. İki göç tipi arasındaki kültürel mesafe ve köklenme farkı üzerine daha geniş bir tartışma bulunur (🔗).
İngilizce Lagaluga Balonu
İngilizce lagaluga, asrî Almancının gündelik hayatında verimli bir arayüz kurar. Şirket içi iletişim hızlanır. Farklı ülkelerden çalışanlar aynı profesyonel kalıpları kullanır. İş unvanları, hedefler, geri bildirim toplantıları ve proje süreçleri ortak sözcüklerle yürür. Bu ortak yüzey, insanın yerel topluma girmeden ekonomik sisteme katılmasını sağlar.
İngilizce şirket balonu, Almanya ile Hollanda arasındaki tarihsel farkı inceltir. Amsterdam’daki yazılımcı ile Berlin’deki ürün yöneticisi benzer ofis dilini kullanır. Şehirler farklı yerel toplumlar yerine aynı kariyer ağının düğümleri gibi görünür. Kişi ülke değiştirir, profesyonel kimliğini aynı biçimde korur. Yurtdışı fantazisi bu taşınabilirlik sayesinde maddi bir çevre kazanır.
Lagaluga dili çelişkiyi yönetilebilir şirket meselesine çevirir. Yalnızlık uyum süreci olur. Yabancılaşma onboarding sorunu olur. Sınıf düşüşü kariyer geçişi olur. Yerel toplumla kurulamayan bağ kültürel farklılık diye adlandırılır. İnsan kendi hayatını sürekli bir sonraki kurumsal eşiğe bağlar. Oturumdan sonra, terfiden sonra, vatandaşlıktan sonra ve ev alımından sonra tamamlanacak gelecek tasarlanır.
Bu dil düşünsel yetersizlikten güç almaz. Tam tersine, işlevsel gücünden güç alır. İngilizce gerçekten iş görür. E-posta gider, toplantı yapılır, maaş alınır, proje tamamlanır. Tam da bu işlevsellik, yerel dille kurulacak daha ağır ilişkiyi erteler. Kişi ihtiyaçlarını karşılayabildiği ölçüde yaşadığı toplumun kavramsal ve tarihsel dünyasına giriş zorunluluğunu daha az hisseder.
İngilizce ayrıca Türkiye’de yüksek kültür işareti taşır. İngilizce iş unvanı, yabancı şirket adı ve akıcı telaffuz konuşanın rayicini yükseltir. Asrî Almancı bu değeri yurtdışına taşır ve orada yeniden üretir. İngilizce onun hem çalışma aracı hem sınıfsal zırhı olur. Bu zırh göçmenliğin ortak tarihini örter. Yazılımcı kendisini fabrika işçisinin devamı olarak görmek yerine sınırsız hareket eden uzman olarak görür.
Sosyal medya bu görünüşü sürekli sergiye çevirir. Eski Almancının Mercedes’i yılda birkaç haftalık Türkiye ziyaretinde görünürdü. Asrî Almancının havaalanı, bisiklet yolu, market sepeti, ev anahtarı, çalışma masası ve oturum kartı her gün yayınlanabilir. Eski kuşak emeğini otomobile yoğunlaştırdı. Yeni kuşak kültürel sermayesini dijital profile yoğunlaştırır. Gösterinin aracı değişir; yurtdışı üzerinden statü üretme işlevi sürer.
Almanca Felsefe Dilinin Direnci
Almanca, asrî Almancının İngilizce balonuna yerel hayatın ağırlığını taşır. Bir dili gerçekten öğrenmek, o dilin konuşulduğu toplumun gündelik sınıflandırmalarını, tarihsel yaralarını, mizahını ve kendisiyle tartışma biçimini öğrenmeyi gerektirir. Almanca bu süreci özel bir kavramsal yoğunlukla taşır. Modern felsefe geleneğinin çelişki, tarih, özne, emek, yabancılaşma ve toplum hakkındaki güçlü kavramları bu dilde uzun bir düşünce hayatı kazanmıştır.
Almanca felsefe dili olarak düşünceyi yavaşlatır. Bir kavramın bileşenlerini görünür kılar. İnsan ile toplum arasındaki ilişkiyi hazır sloganın ötesine taşır. Özgürlük, hak, vatandaşlık, emek ve aidiyet kelimeleri gündelik kullanımlarının yanında tarihsel tartışmalar taşır. Asrî Almancı Almancaya girdikçe ‘düzenli ülke’ diye tükettiği yerin kendi içinde çelişkilerle kurulduğunu görür.
Bu dil yerleşik Türklerin tarihini de açar. Fabrika grevleri, konut mücadeleleri, okul ayrımları, ırkçı saldırılar, gençlik kültürleri ve iki dilli sanat üretimi İngilizce expat ekranının dışında geniş bir hafıza oluşturur. Yeni gelen kişi bu hafızaya girdiği ölçüde eski göçmenle arasındaki tarihsel sürekliliği fark eder. Kendisini ‘onlar gibi’ görmek istemeyen sınıfsal arzu Almanca içinde güçlü bir itirazla karşılaşır.
Almanca aynı zamanda kişiyi yerel toplumun öğrencisi konumuna getirir. Türkiye’de yüksek eğitim ve mesleki başarıyla kurulan özgüven, yeni dilin ilk aşamalarında sarsılır. Basit bir telefon görüşmesi, kira yazışması veya belediye işlemi kişinin eski statüsünü geçici olarak küçültür. İngilizce şirket çevresi bu sarsıntıyı hafifletir. Almanca öğrenme direnci, sınıfsal benliği bu acemilikten korur.
Felsefe diline giriş, kendi hüküm makamının dönüşmesini talep eder. Yerleşik Almanyalı-Türkü ‘Almancı’ diye aşağılayan kişi, Almanca içinde onun kendisinden daha derin bir yerel bilgiye sahip olduğunu görür. İşçi çocuğunun aksanı, şehrin gerçek sesi haline gelir. Mahalle ağı, onlarca yıllık toplumsal kuruluş olarak görünür. Türkçe–Almanca karışımı, iki tarih arasında oluşmuş yaratıcı bir dil pratiği olarak belirir.
Asrî Almancının direnci bu yüzleşmeyi erteler. İngilizce ona seçilmiş profesyonel kimliği verir. Almanca onu göçmen, öğrenci ve tarihsel ardıl haline getirir. İngilizce lagaluga benliği akıcı tutar. Almanca felsefe benliği çelişkinin içine yerleştirir. Diyalektiğin güme gitmesi, tam bu tercih içinde gündelik bir davranış kazanır.
Türkiye’de Gurmelik ve Dilin Sınıfsal Fiyatı
Türkiye’de gurmelik, insanların değerini yaşadıkları tarihsel şartlardan çok taşıdıkları işaretlere göre belirler. Okul, meslek, semt, telaffuz, kıyafet ve tüketim biçimi kişinin kültürel fiyatına eklenir. Yurtdışı ikameti bu pazarda yüksek değer üretir. İngilizce, küresel şirket ve yabancı maaş aynı rütbe sisteminin parçaları olur.
Almanca etkili Türkçe farklı bir fiyat alır. Bu dil işçi göçü, taşralılık ve eski Almancı karikatürüyle ilişkilendirilir. Almanya’da büyümüş kişinin kelime araması veya kod değiştirmesi komedi malzemesine çevrilir. Onun Almancası olağan kabul edilir, Türkçesindeki izler kültürel eksiklik sayılır. Aynı kişi Almanya’da Türkçe izi yüzünden yabancı, Türkiye’de Almanca izi yüzünden Almancı olarak işaretlenir.
İngilizceyle dolu beyaz yakalı Türkçesi ise profesyonel ve çağdaş görünür. Brief, feedback, deadline, meeting, network ve performans gibi sözcükler yüksek sınıfın gündelik sesine dönüşür. Almanca kelime kullanan işçi çocuğu alaya açılırken İngilizce kelime kullanan beyaz yakalı küresel görünür. Aynı dil karışımı konuşanın sınıfsal rayicine göre iki ayrı hüküm alır.
Bu fiyat farkı diyalektiği söndürür. Dilin hangi tarihsel karşılaşmadan doğduğu önemini kaybeder. Türkçe–Almanca iki dilliliğin altmış yıllık göç tarihi, tek bir komik aksan görüntüsüne indirgenir. İngilizce şirket dili, işlevsel sığlığıyla birlikte medeniyet işareti kazanır. Gurme, iki dili taşıdıkları düşünsel içerik üzerinden değerlendirmek yerine konuşanın kültürel fiyatına göre sıralar.
Sıladaki dazlak bu cetvelle yurtdışının layık sahibini seçer. İngilizce konuşan, seçkin okul mezunu ve beyaz yakalı göçmen yurtdışına yakışan Türk tipini temsil eder. Fabrika işçisinin çocuğu aynı yurtdışının uygunsuz sahibi olarak görülür. Eski diaspora Avrupa’nın maddi tarihini taşır. Asrî Almancı Avrupa’nın fantazi görüntüsünü taşır. Biri sınıf çatışmasını, diğeri kariyer paketini görünür kılar.
Asrî Almancı bu nedenle sıladaki dazlağın karşı kutbu olarak çalışmaz. Onun başarı kazanmış hayalî benliğini temsil eder. Sıladaki dazlak Avrupa’ya gitmek, İngilizce konuşmak, yabancı maaş almak ve güçlü pasaport taşımak ister. Asrî Almancı bu arzunun gerçekleşmiş görüntüsüdür. Eski Almanyalı-Türk ise aynı arzunun sınıfsal hiyerarşiyi bozan sahibidir.
Sıladaki Dazlağın Gurbete Göçmesi
Türkiye’de ‘Almancı’ yaftasını kullanan beyaz yakalı yurtdışına taşındığında eski hüküm makamını beraberinde götürür. Yeni şehirde yerleşik Türk topluluğuyla karşılaşır. Bu topluluğun Almancasını, kurum bilgisini ve gündelik ağlarını görür. Aynı anda onların siyasi tavrını, kıyafetini, aile hayatını ve kültürel zevkini Türkiye’deki cetvelle ölçer.
‘Ben onlar gibi değilim’ cümlesi burada sınıf pasaportuna dönüşür. Yeni gelen kişi yerli Alman, Hollandalı veya İsveçliye kendisini eski göçmenlerden ayırarak sunar. Eğitimini, sekülerliğini, İngilizcesini ve mesleğini kabul edilebilirlik belgeleri halinde taşır. Yerleşik diasporayı ülke imajını bozan, muhafazakâr veya düşük eğitimli topluluk olarak gösterir. Avrupa’nın eski göçmene yönelttiği hükümleri kendi yükselişinde kullanır.
Bu işlem gurbetteki dazlakla sıladaki dazlak arasında gizli bir hüküm ortaklığı kurar. Gurbetteki dazlak göçmenleri etnik ve kültürel yakınlık derecelerine göre sıralar. Asrî Almancı bu sıralamada kendisine seçkin bir yer açmak için eski göçmeni aşağıya iter. Sıladaki dazlağın Almancı yaftası, Avrupa’daki yerli çoğunluğun kötü göçmen kalıbıyla birleşir.
Asrî Almancı böylece gurbete göçmüş sıladaki dazlak haline gelir. Türkiye’de işçi çocuğunun aksanına gülen kişi Avrupa’da onun mahalle hayatını entegrasyon kusuru sayar. Türkiye’de yurtdışı vatandaşlığına haset eden kişi Avrupa’da kendisini yurtdışının layık sahibi olarak sunar. Türkiye’deki gurmelik, Avrupa’nın maxime düzenine yerleşmiş beyaz yakalının diliyle yeniden çalışır.
Bu sahnede diyalektik bir kez daha güme gider. Yeni gelen kişi, eski göçmenle arasındaki tarihsel sürekliliği sınıfsal ayrıştırmaya feda eder. İki grubun ortak göç deneyimi, farklı fiyatlara sahip kimliklere bölünür. Yerleşik diasporanın mücadeleleri yeni göçmenin hazır altyapısı haline gelir; bu tarihsel bağ düşünsel bir dayanışmaya dönüşmek yerine hizmet ilişkisi düzeyinde kalır.
Üç Figür ve Tek Diyalektik Kayıp
Gurbetteki dazlak ulusun sahibini soy üzerinden tayin eder. Türk kökenli kişinin vatandaşlığı, dili ve yerel emeği onun gözünde sürekli sınava tabidir. Almanyalı-Türk, Almanya’nın göçle değişmiş gerçekliğini taşır. Dazlak bu değişimi ulusal saflık fantazisine saldırı olarak algılar.
Sıladaki dazlak yurtdışının sahibini kültürel rayiç üzerinden tayin eder. Avrupa’da doğmuş işçi çocuğunun sahip olduğu pasaport, dil ve hareket özgürlüğü onun hasedini harekete geçirir. ‘Almancı’ yaftası, arzulanan nesnenin sahibini kültürel olarak küçültür. Yurtdışı cennet olarak kalır; o cennetin gerçek Türk sakinleri görgüsüz, gettolu ve bozuk Türkçeli sayılır.
Asrî Almancı doğru göçmen tipini tayin eder. İngilizce konuşan, uluslararası şirkette çalışan, yerleşik diasporayla arasına mesafe koyan kişi olarak kendisini yüksek sıraya yazar. Avrupa’nın maxime’sine ekonomik açıdan yararlı uzman olarak girer. Türkiye’nin gurmeliğiyle eski göçmene hüküm verir. İngilizce lagaluga üzerinden yerel toplumun tarihsel ağırlığını erteler. Almanca felsefe dilinin dönüştürücü gücüne karşı direnç gösterir.
Üç figür aynı diyalektik ürüne yönelir. Almanyalı-Türk, Avusturyalı-Türk veya Hollandalı-Türk, Avrupa ile Türkiye arasındaki gerçek karşılaşmanın canlı sonucudur. Gurbetteki dazlak bu sonucu etnik yabancılığa çeker. Sıladaki dazlak kültürel yabancılığa çeker. Asrî Almancı düşük fiyatlı göçmen kategorisine çeker.
Gurbetteki dazlak ‘Bu ülkenin gerçek sahibi benim’ der. Sıladaki dazlak ‘Yurtdışını hak eden Türk tipini ben seçerim’ der. Asrî Almancı ‘Doğru göçmen tipi benim’ der. Üç hüküm de yaşayan tarihsel oluşumu hazır sınıfa geri iter. Diyalektik, etnik saflık, kültürel gurmelik ve profesyonel seçilmişlik arasında güme gider.
Almancı Adının El Değiştirmesi
Geçen asrın işçi göçmeni resmî olarak geçici çağrıyla Avrupa’ya gitti. Gerçek hayat onu kalıcı şehir sakinine dönüştürdü. Fabrikaya girdi, Almanca öğrendi, aile kurdu, mahalle oluşturdu ve çocuk yetiştirdi. Avrupa’nın kurumlarıyla çatışarak hak alanı açtı. Başlangıçtaki maxime kategorisini hayatın diyalektiğiyle aştı.
Bu kuşağın çocukları Almanyalı-Türk oldular. Almanca onların düşünce ve gündelik hayat dili haline geldi. Almanya onların doğdukları, eğitim gördükleri, çalıştıkları ve dönüştürdükleri ülke oldu. ‘Almancı’ yaftası bu tarihsel yerleşikliği silerek onları sürekli Türkiye’ye dönmesi beklenen eski misafire çevirir.
Yirmi birinci yüzyılın beyaz yakalısı ise çoğu zaman kalıcı yerleşme hesabıyla yola çıkar. Uzun vadeli oturum, vatandaşlık, ev alımı ve çocukların eğitimi göç planının merkezinde yer alır. Buna rağmen kendisini hareketli expat olarak sunar. Kalıcı hayat kurar, geçici dünya vatandaşı görüntüsünü korur. Bu çelişki asrî Almancının temel özelliğini oluşturur.
Eski Almancının statü vitrini otomobil, döviz ve hediyeydi. Asrî Almancının vitrini İngilizce, öz geçmiş, şirket, oturum kartı ve dijital profildir. Eski kuşak Avrupa’nın mallarını Türkiye’ye taşıdı. Asrî Almancı Anglo-Sakson şirket kültürünü dünyanın her yerine taşır. Eski kuşak Almancayla boğuşarak yerelleşti. Asrî Almancı İngilizceyle işini hallederek yerelleşmeyi erteler.
Eski Almancı yabancı sayıldığı halde Avrupa’yı aşağıdan kurdu. Asrî Almancı seçilmiş uzman sayıldığı halde yaşadığı topluma dışsal kalır. Eski kuşak iki ülke arasında gerçek bir tarihsel sentez üretti. Asrî Almancı bütün ülkeleri tek bir yurtdışı arayüzünde birleştirir. Bu yoğunlaşma ona über-Almancı adını kazandırır.
Alafranga züppenin yabancı kelimesi, Cumhuriyetçi medeniyet cetveli, şehirli gurmeliğin estetik hükümleri, sanayi maxime’sinin işçi seçimi, Almancı yaftasının sınıfsal hasedi ve dijital kapitalizmin küresel yetenek profili aynı tarihsel zincirde birleşir. Zincirin son halkasında İngilizce lagaluga, yurtdışını kolay tüketilen bir kariyer paketine çevirir. Almanca felsefe dili ise kişiyi yaşadığı ülkenin tarihiyle, yerleşik diasporanın emeğiyle ve kendi sınıfsal hükmünün çelişkileriyle karşılaştırır.
Geçen asrın Almancıları Avrupa’nın dillerine, mahallelerine, kurumlarına ve tarihine girerek Avrupalı-Türk oldular. Asrî Almancılar dünyanın ayrı ülkelerine yerleşip İngilizce yurtdışı balonunu sürdürdüler. Gurbetteki dazlak ülkenin gerçek sahibini, sıladaki dazlak yurtdışının layık sahibini, asrî Almancı doğru göçmen tipini tayin etti. ‘Almancı’ yaftasını yerleşik diasporaya yönelten beyaz yakalı, kelimenin çağdaş sahibini kendi İngilizce lagalugasında üretti.





























