Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkenin birinde küçük şirin bir firma varmış. Bu firmada bir patronla üç çalışanı yaşarmış. Patrona sorarsanız, Berkcan atak, Alican yenilikçi, Arzucan ise azimliymiş. Kendilerine göreyse her birinin ayrı bir değişikmiş. Bu üç hobarak mühendisi, müşterilerden gelen himinileri gubartarak geçinip giderlermiş. Bazen müşteri gelmez olurmuş, paralar azalırmış. Böyle zamanlarda patron da ortadan kaybolurmuş. Ama olsun, bizim hobaraklar idare etmesini bilir, güle eğlene zamanlarını geçirirlermiş.
Tag Archives: Hobaraklar firarda
“Devrimden Sonra” neyin filmidir?
“Devrimden Sonra”, SİP/TKP geleneğinden kaynaklanmış, o geleneğin temsil ettiği sosyalizm anlayışını ortaya koyan bir sinema filmi. SİP/TKP’nin kendini temsil konusunda genel olarak gösterdiği özeni de hesaba katarsak, bu filmle ilgili söylenen her şeyin SİP/TKP eleştirisine veya savunusuna dönüşmesi kaçınılmaz. Fakat tartışma “film sosyalizmi anlatıyor mu anlatmıyor mu” ikilemine düşerse esas soruyu atlamış oluruz: Bu film neyi anlatıyor, bu film neyin filmidir? Yani adı “sosyalizm” olsun veya olmasın, bunca insanı yanyana getiren bu ortaklık nedir? Bir filmden bahsettiğimiz için “hangi arzu?” diye de ekleyebiliriz.
Sosyalizm bir politikaysa, ve herkesin yaşadığı ilk politikaların “aile içi” politikalar olduğunu düşünürsek, politik biçimi aile biçimine göre tespit etmek verimli olabilir. Freud’un gösterdiği “Ödip kompleksi”ni hatırlayalım: Belirli bir aile yapısında (buna “batılı” diyebiliriz belki) yetişen erkek çocuklar “anneye kavuşma” ve “babayı öldürme” gibi arzular taşırlar ve ileriki yaşamlarında da yer değiştirmiş olarak bu arzularını tekrar ederler. Dolayısıyla rüyaların içeriğinde olduğu gibi, sanatsal sahnelerde de bu ilk arzuların izleri bulunabilir.
mekanlaşma ve makine biçimleri
1) enformel –> alet
2) fiziki –> fail
3) formel –> arayüz
4) elektronik –> sistem
Işık Barış Fidaner
mahremiyeti neden tartışamıyoruz?
çünkü türkiye bir “mahrem kalabalıklar ülkesi”, yani mahrem olan her zaman için topluluk ve mahremiyeti ihlal eden de birey oluyor.
yeni tanıştığımız biriyle en yakınımız gibi muhabbet/kavga edebilme yeteneği buradan geliyor… buna “misafirperverlik” denemez, belki “yabancıyı dahil saymak” denebilir.
çünkü “yakın olmak için uzak durmak” gerektiğini “bilmeden biliyoruz”. yani Freud, Lacan ve Zizek’in “extimate” dediği şey:
“The extimate is simultaneously the intimate kernel and the foreign body; in a word, it is unheimlich. Freud writes, “the uncanny is that class of the frightening which leads back to what is known of old and long familiar.” (Critical Evaluations Vol 3 – Slavoj Zizek)
“If love aims at the extimate—the intimate external kernel—it is also a protection against it, but a protection that is ambiguous and constantly failing.” (At First Sight – Mladen Dolar)
imkansız olduğunu bile bile (veya bunu bildiğin için) düşmanı etiketleyerek kendini ayırma çabası…
Işık Barış Fidaner
Sermaye = Yaşamı saymak
özet:
önce her an yeni şeyler var. sonra aradan bir şeyi işaretliyoruz, 1 diyoruz tekrar etmek istiyoruz… sonra bir anı önceki işaretle eş tutuyoruz, 2 diyoruz. sonra tanıdıkça saymaya başlıyoruz ve bir sermaye biriktiriyoruz. 3, 4, 5… sonra tanıyamaz ve sayamaz olduğumuzda buna arıza diyoruz. arıza tekrarlandıkça buna “düşman” diyoruz. sayamaz olduğumuzda o şeyi kaybetmişiz. kaybetme geçmişte olmuş, uzak geçmişle yakın geçmişi birbirinden ayırmış: yakın geçmiş halen tekrar edebildiklerimiz, sayabildiklerimiz, biriktirebildiklerimiz. uzak geçmiş ise tek olan, tekrarlanamayan, kaybedilmiş olan. yani tarih.
***
– Sermaye ne zaman ortaya çıkar?
– Bir şeyleri biriktirdiğimizde, hesabını tuttuğumuzda, saymaya başladığımızda.
– Peki bir şeyleri ne zaman sayabilir hale geliriz?
– Birbiriyle özdeş kabul edebildiğimizde.
– Peki öz nedir insan için öncelikle?
– Öznel olandır, yani yaşamdır.
– Peki yaşam nasıl ayrılır parçalara?
– Zamanlarına göre ayrılır, yani şimdi, bugün, dün, önceki gün, vb. şeklinde.
Žižek Abbas
Et ve Tırnak
Et ve ona sürekli batan, acıtan bir Tırnak. Tırnak, Et karşısında bir yabancılıktan, bir öteki’nden çok daha fazlası, çok daha yakını ve çok daha korkutucusu olmuş.
Savunma (?)
Burada okuduklarını garip, anormal, sağlıksız bulan, bu durumdan rahatsızlık duyan arkadaş.. “Normal” olmak gibi bir kaygım yok. Yine de sana birkaç şey söylemek isterim.
Press ve Vizontele
Press, Özgür Gündem gazetesinin 90lı yıllardan beri yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Başrolde Aram Dildar’ın canlandırdığı Fırat, ne biz izleyenlerin alışık olduğu film kahramanlarına, ne de filmdeki karakterlerin alışık olduğu kahramanlara benziyor. Mekanik becerisi ve hevesi ile ona Kürt bir hacker diyebiliriz. Fırat bu yeteneğiyle Vizontele’deki Deli Emin’i andırıyor. Biz de bu benzerlikten yola çıkarak iki filmin yaklaşımlarını yan yana koyacağız.
Sayıların özellikleri
“bir”, kendinden emin, cismani ama ruhsuzca boşlukta salınan, renksiz, kimsesiz, cansız bir sayı
“iki”, bir’i bir’e eşleyerek yok eden, nötrleştiren ve kapatan, bölündüğü zamanlarda da hep aynı ayrıma mahkum olmuş, birbirini izleyen ayrılma ve birleşmelerin sonsuz döngüsüne hapsolmuş hüzünlü bir sayı






























