Monthly Archives: Ekim 2015

Ayrılma — Slavoj Žižek

Lacan’ın ‘ayrılma’ dediği şeyin en zor ve acı veren yanı, keyfiyetin katı nüvesi ile bu nüvenin farklı ideolojik alanlara yakalanış yolları arasındaki mesafenin muhafaza edilmesidir — keyfiyet ‘karar verilemez’, ‘yüzer-gezer’dir. Bir rock yıldızına hayranlarının gösterdiği heves ile dinibütün bir Katolik’in Papa karşısında yaşadığı dinsel trans, libidinal olarak aynı görüngüdür; aralarındaki fark sadece onları destekleyen farklı simgesel ağlardadır. Sergei Eisenstein’ın provokatif başlıklı makalesi ‘Santrifüj veya Kase’nin amacı tam olarak kendinden geçmenin (keyfiyete verdiği isim) bu ‘tarihdışı’ tarafsızlığını vurgulamaktır: ilkesel olarak, Kase karşısında bir şövalyenin kendinden geçmesi, maşuk karşısında bir aşığın kendinden geçmesi, süt sağmak için yeni bir santrifüj karşısında kolhoz çiftçisinin kendinden geçmesi ile aynı doğadadır. Eisenstein’ın burada bahsettiği Loyolalı Aziz Ignatius, dinsel kendinden geçme tekniği üzerinde dururken, pozitif Tanrı figürünün ‘nesnesiz’ kendinden geçme anından sonra ikincil olduğunu kabul eder: ilk olarak nesnesiz kendinden geçme deneyimimiz vardır; daha sonra bu deneyim tarihsel olarak belirlenmiş bir temsile kendisini iliştirir — burada karşılaştığımız ‘bütün olanaklı (simgesel) evrenlerde aynı kalan’ Gerçek’in bir örneğidir. Yani birisi kendi yoğun dinsel deneyimini tarif ederken onu eleştirenleri ısrarla ‘Hiç anlamıyorsunuz! Daha fazlası var, sözcüklerin ifade edemeyeceği bir şey var!’ diye yanıtladığında bir çeşit perspektif yanılsamasının kurbanı olur: başkalarıyla (inanmayanlarla) paylaşılamayan eşsiz ve tarifsiz nüve olarak algıladığı kıymetli agalma tam olarak her zaman aynı kalan şey olarak keyfiyettir.

Slavoj Žižek, Düşlemler Salgını, sayfa 62

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

 

The most difficult and painful aspect of what Lacan call ‘separation’ is thus to maintain the distance between the hard kernel of jouissance and the ways in which this kernel is caught in different ideological fields — jouissance is ‘undecidable’, ‘free-floating’. The enthusiasm of fans for their favourite rock star and the religious trance of a devout Catholic in the presence of the Pope are libidinally the same phenomenon; they differ only in the different symbolic network which supports them. Sergei Eisenstein’s provocatively entitled essay ‘The Centrifuge or the Grail’ aims precisely at emphasizing this ‘unhistorical’ neutrality of ecstasy (his name for jouissance): in principle, the ecstasy of a knight in the presence of the Grail, and the ecstasy of a lover in the presence of the beloved, are of the same nature as the ecstasy of the kolkhoz farmer in the presence of a new centrifuge for skimming milk [or the ecstasy of someone with respect to an iPhone for that matter]. Eisenstein himself refers to St Ignatius of Loyola who, elaborating on the technique of religious ecstasy, acknowledges that the positive figure of God comes second, after the moment of ‘objectless’ ecstasy: first we have the experience of objectless ecstasy; subsequently this experience is attached to some historically determined representation — here we encounter an exemplary case of the Real as that which ‘remains the same in all possible (symbolic) universes’. So, when someone, while describing his profound religious experience, emphatically answers his critics, ‘You don’t really understand it at all! There’s more to it, something words cannot express!’, he is the victim of a kind of perspective illusion: the precious agalma perceived by him as the unique ineffable kernel which cannot be shared by others (non-believers) is precisely jouissance as that which always remains the same.

Slavoj Žižek, Plague of Fantasies, page 62

 

9 Yorum

Filed under Çeviri

Kalıtım — Sigmund Freud

Ben ile O arasındaki ayrım da çok katı olarak ele alınmamalı; unutmayalım ki Ben, O’nun özel bir biçimde ayrımlaşmış bir kısmıdır. En başta Ben’in yaşantıladıklarının kalıtım sırasında yitip gittiği sanılır, fakat birçok kuşak boyunca birbirini izleyen bireylerde sık ve yeterince güçlü olarak tekrarlandığında, bunlar dönüşerek O’nun yaşantılarına yerleşir ve izlenimleri de kalıtım yoluyla korunur. Böylelikle kalıtım yoluyla devredilebilen O, sayısız Ben varoluşunun kalıntılarını içinde taşır ve Ben kendi Üst-Ben’ini O’dan yarattığında belki de sadece eski Ben varlıklarını yeniden ortaya çıkartır, onların dirilmesini sağlar.

Sigmund Freud: Ben ve O, TR: Oya Kasap, Telos Yayınları, s. 69

2 Yorum

Filed under Çeviri

Renk nedir?

image

Politikanın değersizleşip silinmesiyle kendimizi bulduğumuz bu karanlık içinde, geceyi yıpratıp yok ederken sabahı gözeten kimdir? Temelde, Lyotard’ın görüşünce, tek bir soru vardır: renk nedir, nerededir, ve nereden kökenlenir? — Alain Badiou, Küçük Panteon

PS: Yırtılmış kenarı kalmış sayfa Nobel ödüllü DNA tamircisi kimyageri kutlayan Türk milletine aitti. Yemekhanede de bir tane var(dı). Onda da kutlayan millet kısmı yırtılmış Nobel ödüllü DNA tamircisi kimyager duruyor(du).

~~~

image

2 Yorum

Filed under Şey

İmlendiren

image

Ayrıca bkz. İmleten ve İmleyen ve İmlenen.

3 Yorum

Filed under Şey

Ketlenme ve Yüceltim — Melanie Klein

Melanie_Klein_yuceltim

Başarısız yüceltme ile ketlenme arasındaki farklar ve ilişki üzerine birkaç kelime daha eklemek istiyorum. Normal olarak nitelendirdiğim ve bastırma başarılı olduğunda ortaya çıkan bazı ketlenmelerden bahsetmiştim; analiz vasıtasıyla çözüldüklerinde, bunların kısmen çok güçlü yüceltmeler üzerine inşa edildikleri ortaya çıkmıştı. Bu yüceltmelerin biçim almış oldukları doğruydu, fakat tamamen ya da kısmen ketlenmişlerdi. Bunlar belirti oluşumu, nevrotik mizaç ve yüceltme arasında salınan başarısız yüceltmelerin niteliğine sahip değillerdi. Ketlenme oldukları ancak analiz sayesinde fark edildi; bunlar kendilerini olumsuz bir biçimde gösteriyorlardı, bir yetenek ya da eğilimin yokluğu veya bazen sadece azalması şeklinde. Ketlenmeler (daha önce de göstermeye çalıştığım gibi) kaygı olarak boşalım sağlayan aşırı libidonun yüceltmelerin üzerine aktarılmasıyla şekillenir. Dolayısıyla yüceltme, ketlenme şeklindeki bastırma ile azalır ya da yok olur, fakat belirti oluşumu engellenir, çünkü kaygı, histerik belirti oluşumundan aşina olduğumuz duruma benzer bir şekilde boşalır. Buna bağlı olarak, normal kişinin sağlık durumunu başarılı bastırmayla desteklenen ketlenmeler yoluyla elde ettiğini varsayabiliriz. Eğer bu ketlenmelere yatırılan kaygı miktarı yüceltme miktarını geçerse, sonuç nevrotik ketlenmedir, çünkü libidoyla bastırma arasındaki şiddetli rekabet artık benlik eğilimleri alanında gerçekleşmektedir, dolayısıyla nevrozlarda kaygıyı bağlamak için uygulananlara benzer süreçler harekete geçer. Başarısız yüceltmede düşlemler yüceltmeye giden yolda bastırmayla karşılaşıp böylelikle saplanırken, bir yüceltmenin ketlenebilmesi için gerçekten yüceltme olarak var olması gerektiğini söyleyebiliriz. Burada tekrar, bir yandan belirtiler öte yandan başarılı yüceltme arasındaki daha önce de değinilen tamamlayıcı diziyi postula olarak koyabiliriz. Ancak diğer yandan, yüceltmenin başarılı olduğu ve dolayısıyla benlikte kaygı olarak boşalmaya hazır az miktarda libidonun bastırılmış olarak kaldığı oranda, ketlenme ihtiyacı azalacaktır. Yüceltme ne kadar başarılı olursa, bastırmaya o kadar az maruz kalacağından emin olabiliriz. Şimdi burada tekrar tamamlayıcı bir diziyi postula olarak koyabiliriz.

Melanie Klein: Sevgi, Suçluluk ve Onarım, “Erken Analiz” (1923), TR: Bella Habip, s. 72

Her faşizmin arkasında bir başarılamamış devrim vardır. (Walter Benjamin)

1 Yorum

Filed under Çeviri

İmleten

image

Ayrıca bkz. İmleyen ve imlenen.

4 Yorum

Filed under Şey

10 Ekim Ankara açıklaması – SYRIZA

SYRIZA; sendika, sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin katılımıyla Ankara’da düzenlenen Barış Mitingi’nde yaşanan çifte bombalı saldırının yıkıcılığını vurgular.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyelerinin ön buluşma noktasında gerçekleşen saldırıda en az 30 kişi yaşamını yitirmiştir.

Bu saldırı tesadüf eseri değildir. Derin devlet, asker ve polis eksenli olan, solun Kürt yanlısı, barış yanlısı olan kesimine yönelik daha önce onlarca saldırı olmuştur.

ERDOĞAN REJİMİ,TÜRKİYE VE BÖLGEDEKİ DEMOKRASİ, BARIŞ KARŞITI SALDIRILARIN SORUMLUSUDUR VE HESAP VERMESİ GEREKENDİR.

SYRIZA, bugünkü saldırıyı dolaysız bir şekilde kınar ve haksız bir şekilde yaşamını yitiren mücadelecilerin ailelerine başsağlığı diler.

Korku rejimine verilecek tek cevap; bölgemizde demokrasi ve barış yolundaki mücadelenin güçlendirilmesidir.

Bu akşam saat 18.00’de Syntagma’da düzenlenecek protesto gösterisine davet ediyoruz.

SYRIZA

syriza

Türkçesi: @SYRIZATurkiye

Okumaya devam et →

1 Yorum

Filed under Çeviri

Hiç — Depeche Mode

Duran hedef
Durur bekler
Beklentisi
Hiç
Hiç

Hayat
Sürprizlerle dolu
Tanıttığı
Hiç
Hiç

Ne yapmaya çalışıyorum
Ne demeye çalışıyorum
Sana anlatmaya çalıştığım şeyleri
Bilmiyor değildin
Bu sabah uyandığın zaman

Duran hedef
Durur dua eder
Tanrının dediği
Hiç
Hiç

Her zaman
İhtimalleri bilerek
Beklemeyi öğreneceğin
Hiç
Hiç

Okumaya devam et →

2 Yorum

Filed under Çeviri, Şarkı

Barış — Depeche Mode

Barış bana gelecek
Barış bana gelecek

Burukluğu bırakıyorum
Ardımda bu sefer
Zihnimi temizliyorum
Hiçbir yeri olmayan
Pişmanlıkları
Unutmayı hatırlayacağım

Bak işte bana
Yürüyen cisimlenmiş sevgiyim
Şu frekanslara bak
Titreştiğim
Dünyayı ışıtacağım

Barış bana gelecek
Barış bana gelecek

Kızgınlığı geçmişte bırakıyorum
Düşürdüğü bütün
Gölgelerle
Bir radar var kalbimde
Ona güvenmeliydim
Daha en baştan

Bak işte bana
Yaşayan kutsallık edimiyim
Elimdeki bütün olumluluğu
Vererek
Dünyayı ışıtacağım

Barış bana gelecek
İşte bekle gör
Barış bana gelecek
İşte bekle gör
Barış bana gelecek
İşte bekle gör
Barış bana gelecek
Bu kaçınılmaz bir şey

Okumaya devam et →

2 Yorum

Filed under Çeviri, Şarkı

Biyo-ahlak üzerine — Alenka Zupančič

Alenka Zupančič — 25 Şubat 2012 — philosophy.atmhs.com

alenka

Çağdaş ideolojik iklimde başımıza gelen bütün korkunç şeyleri nihayetinde olumlu bir şey —diyelim ki gelecek hayatımızda meyvesini verecek kıymetli bir tecrübe— saymamız mecburi olmuştur. Olumsuzluk, noksanlık, tatminsizlik, mutsuzluk, giderek daha çok ahlaki kusurlar —daha kötüsü, bizzat oluş halimiz veya yalın hayatımızda bir yozlaşma— olarak algılanıyor. Biyo-ahlak diyebileceğimiz şeyde (aynı zamanda his ve duygulara bağlı ahlakta) görkemli bir yükseliş var. Teşvik ettiği aksiyom şudur: kötü hisseden bir kişi kötü bir kişidir. Dolaysız hisler/duyumsamalarla, çağdaş ideolojik mutluluk retoriğine özgül rengini veren ahlaki değer arasındaki kısa devredir bu. Sesini yükseltmeye cüret edenlere karşı bu çok verimlidir. Olgu itibariyle mutlu olmadığını ve hayatındaki bütün hayal kırıklıklarını geleceğe yatırılacak olumlu tecrübelere dönüştürmeyi beceremediğini —veya daha kötüsü böyle bir derdi olmadığını— söylemeye cüret edenlere karşı, bu çok verimlidir.

Kendi başarısızlık ve talihsizliklerimizden her zaman sorumlu olduğumuzu söyleyen klasik girişimci formülünden önemli bir farkı var. Klasik formül yine ne olduğumuzla başarımızın simgesel değeri arasında belli bir aralığı imletir. En azından ilkede şunu imletir: başka türlü yapabilirdik ama yapmadık (ve bu yüzden mutluluk noksanlığımızdan sorumluyuz). Yukarıda bahsedilen biyo-ahlak, klasik sorumluluk mefhumunun yerine hasarlı veya yoz bir oluş mefhumu koyuyor: mutsuz ve başarısız olanlar bir şekilde zaten kendi yalın hayatları düzeyinde yozdurlar, ve bütün hatalı eylem veya eylemsizlikleri kendi kaçınılmaz zorunlulukları gereğidir. Başka deyişle buradaki mesele, başarı ve verimliliğin geç kapitalist sosyetemizin üstün değeri olmasından ibaret değildir (bu sosyetenin eleştirmenlerinden sıklıkla duyduğumuz gibi) — bunda hiçbir belirli yenilik yok; başarının (farklı tanımlarıyla) sosyal teşviki fi tarihinden beri varolmuştur. Mesele daha ziyade şu: başarı neredeyse biyolojik bir mefhuma dönüyor ve böylelikle özgün bir başarı ırkçılığının temeli oluyor. En yoksul ve en sefil olanlar artık sosyoekonomik bir sınıf olarak algılanmıyor, onun yerine neredeyse kendi başına bir –ırk– olarak, özel bir hayat biçimi olarak algılanıyor… Basit bir örneği alırsak: bir “başarılı sanatçı” TV gösterisine ziyaretçi olarak çağırıldığında, pratikte asla çalışmasına odaklanılmaz, onun yerine, ne tarzda yaşadığına, gündelik alışkanlıklarına, nelerden keyif aldığına vesaire odaklanılır. Teşhir etme merakından ibaret değildir bu; bize iki öğeyi sistemlice sunan bir yordamdır: bir yanda “Başarı”, öbür yanda bu başarıya tekabül eden hayat — tabii ki bu ikisi arasında güçlü ve dolaysız bir eşdeğerlik imletilir. Nesnel fazlalık/artakalan, maddi çalışmanın kendisi, daha en baştan elimine edilmiştir. Başka deyişle, hayat tarzlarımız, alışkanlıklarımız, hislerimiz, az çok kendimize özgü keyiflerimiz — bütün bunlar merakımızı tatmin etmek için incelemeye alınmış ‘özel meseleler’den ibaret değildir artık. Her türlü sosyoekonomik ve ideolojik farklılığın adım adım ‘insan farklılıklarına,’ oluşumuzun tam nüvesindeki farklılıklara dönüştürülmesine yol açan mühim kültürel katalizörlerden birisi olurlar, böylece yeni bir ırkçılığa zemin oluşturmaları mümkün olur.

1 Yorum

Filed under Çeviri