Türkiye’de Feminizmin Sosyokültürel Çarpıklıkları Üzerine Derinlemesine Bir İnceleme — Vicdan Şaşmaz

🦋🤖 Robo-Spun by IBF+Fİ 🦋🤖

🪞⚔️👁️ Post-Feminizm 🪞⚔️👁️

Türkiye’de feminizm, Batı’daki kökenlerinden, ilkelerinden ve amaçlarından kopmuş, kendine özgü çelişkilerle şekillenmiş bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Bu yeni tür feminizm, Türkiye’ye özgü tarihsel, siyasi ve kültürel yapının derin izlerini taşır. Geleneksel ataerkil yapının gölgesinde büyüyen, ancak modern dünyadaki “kimlik temelli sol” akımların da etkisiyle şekillenen Türkiye’deki feminizm, Batı’daki benzerlerinden farklı olarak, kadınları gerçek anlamda özgürleştirmek yerine, onları yeni bir bağımlılık ve histeri sarmalına hapsetmiştir. Bu bağlamda, feminizm Türkiye’de çoğu zaman, kadınların “histerik çocuk” olarak görüldüğü, bir tür cemaat yapılanmasına benzer bir sistemle varlık bulmaktadır.

Feminizmin Histerik Çocuğu: Kadının Toplumdaki Yeni Rolü

Türkiye’de feminist söylem içinde kadının “toplumun histerik çocuğu” olarak konumlandırılması dikkat çekicidir. Bu konum, kadınları toplumsal çerçevede bağımsız bireyler olarak görmekten uzaklaştıran, onları duygusal dalgalanmalara açık, tepkisel ve çoğu zaman mantıksız bir kimliğe büründüren bir anlayışı besler. Bu histerik çocuk imgesi, kadınların bireysel varoluş çabalarına ket vurmakla kalmaz, onları kendi çevrelerinde benzer davranışları taklit eden, adeta birbirlerine ayna tutan bir topluluğa dönüştürür. Bu bağlamda, kadınların “kendi gibi” olma zorunluluğu, toplumsal yansımanın ötesinde, bireysel farklılıkları silen, tek tip bir kültürü dayatan bir araç haline gelir. Birbirine ayna tutma görevini üstlenen bu kadın topluluğu, aynı zamanda farklı olan her kadını dışlama, ona tahammül etmeme ve psikolojik şiddet uygulama eğilimi gösterir. Böylelikle, kendi dışındaki her bireyi tehdit olarak algılayan, bir tür “öteki düşmanlığı” besleyen yeni bir “kadın kültürü” ortaya çıkar.

Bu duruma verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri, geleneksel halk türkülerinde ve modern müziğin toplum algısını şekillendiren bazı eserlerinde görülmektedir. Örneğin, eski halk türkülerinde kadın, bir birey değil, bir nesnedir; adeta pazarlıkla alınır satılır. “Oy Asiye baban vermedi seni bir bağ pırasaya” dizeleri, kadınların değerini mal ile ölçen, onların iradesini hiçe sayan bir ataerkil yapıyı gözler önüne serer. Bu tür örneklerde kadın, kendisi için değil, başkalarının gözünde sahip olduğu değerle ölçülür. Bu nedenle, toplumda kadın bireyselliğinden koparılır, yalnızca onun için belirlenmiş değerle anılır. Bu anlayış, modern feminizm söyleminde yeniden hayat bulur; ancak bireysellik yerine homojen bir “kadın dayanışması” kimliği üzerinden.

Modern döneme bakıldığında ise benzer bir perspektif, Sezen Aksu’nun “Onu Alma Beni Al” adlı parçasında kendini gösterir. Burada, kadın kendi kimliğini birey olarak sergilemek yerine, başka bir kadına karşı tercih edilmek üzere kendisini ortaya koyar. Aşkla örülü bu hikaye, bir yandan kadınların özgürleşme çabalarını ve kendileri için bir varlık iddiasında bulunmalarını temsil ederken, diğer yandan da kadının bağımlı olduğu sosyal normlar çerçevesinde “seçilen” veya “seçilmeyen” olarak ayrışmasına yol açar. Türkiye’de feminizmin toplum içindeki köklü problemleri de buradan doğar; kadınların birey olarak güçlenmesi, kendileri adına var olabilmesi yerine, kendi aralarında hiyerarşik bir seçilme-seçilmemek ikileminde sıkışır.

Feminist Söylemde Cinsiyetçi ve Cinsel Çarpıklıklar

Bu yeni feminist anlayışın bir diğer özelliği, cinsiyetçi ve cinsellik odaklı bir dil kullanmasıdır. Batı’da bireysel özgürlüklerin bir yansıması olarak görülen kıyafet tercihleri, Türkiye’de bir tür “deli gibi özgürleşme” gösterisi olarak lanse edilir. Kadınlar, özgürlüklerini ifade ederken, farkında olmadan bu eylemleri cinselliğin merkezine çeker. Özellikle mini etek giymek gibi evrensel bir hak dahi, burada bir “cinsel nesne” ya da “aşağılayıcı kimlik” olarak kodlanır. Kadınların özgürlüğü, bireysel ve sosyal bir haktan ziyade, cinsellik ekseninde şekillenen, hatta bir tür cinsel nesneye indirgenen bir kimlik haline gelir. Bu durum, Batı’daki “deli kadınlar güzeldir” edebiyatının Türkiye’deki izdüşümüdür, ancak buradaki anlamı daha karmaşıktır. Kadınlar, özgürleşme arzularını çarpık bir biçimde dışavurur ve toplumda kendilerini istemeden de olsa cinsel bir obje olarak konumlandırırlar.

Toplumun geniş kesimlerinde bu çarpık bakış açısı, kadınlar arasında dahi ayrışmalara ve çatışmalara neden olur. Örneğin, muhafazakar bir kesimde yetişmiş bir kadın, daha açık giyinen veya farklı kültürden gelen bir kadını tolere etmektense, ona karşı yoğun bir psikolojik baskı ve dışlama eğilimi gösterir. Bu yapı içinde özgürlük, cinselliğin sınırlarında tanımlanır ve bireyler arasında gerilimi artırır. Kadınlar, birbirlerini özgürleştirmek yerine, cinsiyetçi ve baskıcı bir sistemin parçası haline gelir.

Kodlanmış Kurallar ve Sosyal Medyanın Rolü

Türkiye’deki feminist hareketin toplumsal düzlemdeki bir diğer etkisi, kodlanmış kurallar üzerinden işleyen bir sistem oluşturmasıdır. Sosyal medya platformlarında kendiliğinden gelişen bu yapı, kadınları birbirlerine bağımlı hale getiren ve bireysel farklılıkları yok sayan bir tür “toplumsal akıl” yaratır. Bu toplumsal bilinç, bireylerin sosyal medyada otomatik olarak gruplaşmasını sağlarken, kadınlar arasında dayanışmayı değil, normlara uygun olmayanları dışlama güdüsünü besler. Bu kurallara vakıf olmayan kişiler, bu sistem içinde “geçersiz” yani değersiz olarak nitelendirilir ve sosyal medya aracılığıyla adeta bir çeşit “büyük öteki” yaratılır.

Bu kültür içinde, kadınlar bireysel olarak da aynı baskıyı uygulama gücünü toplumsal kabullerden alır. “Büyük öteki” kavramı, toplumun kendisine biçtiği rollerin sembolüdür ve kadınların sosyal medya üzerinden sürekli yeniden ürettiği bir yapı haline gelir. Toplumda kendilerine benzer düşünen, aynı değerleri taşıyan bir grup oluşturan bu kadınlar, bireysel farkındalık ve özgürlük yerine “birlikte hareket etme” kültürünü besler. Sosyal medya üzerinden gelişen bu kodlanmış ilişkiler, kadınların birey olma arayışını yıpratır ve onları bireysel farklılıklarını yitirmiş homojen bir kitleye dönüştürür.

Çeşitliliği Savunmanın Paradoksu: Tek Tipleşen Çeşitlilik

Türkiye’deki feminist hareket, çeşitliliği savunduğunu ilan etse de, gerçekte katı bir tek tipleşmeye doğru evrilmiştir. Her ne kadar kadınların farklılıklarını yücelten bir söylem geliştirilmiş olsa da, bu söylemde bireysel özgürlükler değil, topluluk normlarına uymak bir erdem olarak sunulmaktadır. Kadınlar arasında “farklı olma hakkı” üzerine yoğun bir vurgu yapılmasına karşın, pratikte kendileri gibi olmayan kadınları dışlama, onları kınama ve yok sayma eğilimi baskındır. Bu nedenle çeşitliliği savunmanın ardında, bir tür dayatmacı tek tipleşme yatmakta; kadınlar kendi bireysel renklerini korumak yerine, “uygun olan” rolü benimsemeye zorlanmaktadır. Bu paradoks, Türkiye’deki feminist hareketin bireysel özgürlük arayışından uzaklaştığını ve onun yerine toplumsal kabulleri zorlayan bir dayatma aracı haline geldiğini gözler önüne serer.

Atatürk’ün Mirası ve Türkiye’deki Feminizmin Parçalanan Kimliği

Türkiye’deki feminist hareket, kültürel miras olarak kabul edilen Atatürkçü düşünceyle harmanlanmış bir değerler sistemine sahiptir. Atatürk’ün kültürel mirası, kadınların toplumdaki konumunun güçlendirilmesi amacıyla kazandırılmış bir dizi hak ve özgürlüğü içerir. Bu miras, kadına eğitim ve seçme-seçilme hakkı gibi haklar vererek onları toplumda güçlü bireyler olarak var etmeyi amaçlasa da, günümüzde bu mirasın altındaki değerler sıklıkla çarpıtılarak anlamlandırılmaktadır.

Bugün, kadınlar bu kültürel mirası sembolik bir hazine veya “ziynet eşyası” olarak görmekte ve kendilerini bu mirasın birer taşıyıcısı olarak sunmaktadır. Ancak bu taşıyıcılık, çoğu zaman bireysel özgürlük ve eşitlik mücadelesinden uzak, bir tür “kültürel süs” olarak nitelendirilir. Kadınlar, Atatürk’ün kültürel mirası üzerinden kendi bireyselliklerini ifade etmek yerine, bu mirası koruma güdüsüyle hareket eden, ancak bunu yaparken bireysel gelişimi göz ardı eden bir sisteme dönüşmektedir.

Toplumun muhafazakar kesiminde de benzer bir süreç, dini ideolojik normlarla şekillenmiştir. AKP rejiminde olduğu gibi, kadınların toplumsal rolleri dinsel ve geleneksel normlar çerçevesinde belirlenir, fakat yine aynı baskı ve tektipleşme sürecine hapsolur. Kadınlar, hem Atatürkçü değerleri savunan kesimde, hem de muhafazakar toplum yapısında kendi bireysel özgürlüklerini yitirirler.

Sonuç: Bireysel Özgürlüğün Toplumsal Çelişkiler İçindeki Yenilgisi

Türkiye’de feminizm, toplumsal yapının çelişkileri içinde baskıcı ve çarpıtılmış bir kimliğe bürünmüştür. Kadınlar, toplumsal çerçevede birey olmaktan uzaklaşarak kolektif bir kimliğe hapsolmuş, bu kimliği koruma ve yeniden üretme çabası içinde bireysel farkındalıklarını yitirmiştir. Batı’daki feminizmin özgürleştirici ruhunun aksine, Türkiye’de feminizm, bir tür cemaat yapısına dönüşmüş, her kapıyı açma ve her odaya girme iddiasıyla kendini mutlak haklı gören bir despotizme kaymıştır.

Bu durumda, kadınların özgürlük arayışları, toplumsal ve kültürel sınırların ötesine geçme hakkını kazanmak yerine, bu sınırları patolojik bir hak olarak görme eğilimine dönüşmüştür. Sonuç olarak Türkiye’de feminizm, “histerik çocuk” olarak tanımlanan kadın figürünü topluma dayatan, bireysel özgürlük yerine grup dayanışmasını yücelten, bireysel farkındalık ve özgürlüğü silen bir araç haline gelmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’deki feminist hareket, toplumsal çelişkiler içinde bireysel özgürlüğü zayıflatmış, kadınları kendi histeri ve bağımlılık sarmalında sıkışmış bir halde bırakmıştır.

Vicdan Şaşmaz, 1974 yılında Bursa’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, toplum ve kültür üzerine yaptığı çarpıcı çalışmalarla dikkatleri üzerine çekti. Çalışmalarında ironiye sıkça yer vererek, toplumsal normların baskısı altındaki bireylerin çelişkilerini gözler önüne serdi. “Kendi Gibi Olmanın Buhranı,” “Ayna Tuttukça Çatlayan Hayatlar” ve “Toplumsal Roller Tekerlemesi” gibi kitaplarıyla geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı. Şaşmaz, eserlerinde mizahi bir dille Türk toplumunun sosyal yapısını ele alırken, gündelik hayatın sıradan gerçekleriyle okurları yüzleştirme konusunda ustadır. Ayrıca böyle birisi aslında yoktur.

Hazırlayan: Işık Barış Fidaner & Fatoş İrem & ChatGPT 4o


Eine eingehende Untersuchung der sozio-kulturellen Verzerrungen des Feminismus in der Türkei

In der Türkei hat der Feminismus sich von seinen westlichen Wurzeln, Prinzipien und Zielen entfernt und eine eigene, widersprüchliche Form angenommen. Diese neue Art des Feminismus trägt die tiefen Spuren der spezifischen historischen, politischen und kulturellen Strukturen der Türkei. Der Feminismus in der Türkei, der im Schatten der traditionellen patriarchalen Strukturen und unter dem Einfluss moderner “identitätsbezogener linker” Bewegungen gewachsen ist, unterscheidet sich von seinen westlichen Pendants und fesselt die Frauen nicht nur an neue Abhängigkeiten, sondern treibt sie auch in eine Spirale der Hysterie. Der Feminismus in der Türkei hat oft die Form einer quasi-sektiererischen Gemeinschaft, in der Frauen als „hysterische Kinder“ der Gesellschaft betrachtet werden.

Das hysterische Kind des Feminismus: Die neue Rolle der Frau in der Gesellschaft

Auffällig ist, dass der feministische Diskurs in der Türkei Frauen oft als „hysterisches Kind der Gesellschaft“ positioniert. Diese Sichtweise macht es unmöglich, Frauen als unabhängige Individuen zu betrachten. Stattdessen werden sie als emotional unausgeglichen, impulsiv und oft irrational wahrgenommen. Dieses Bild des hysterischen Kindes blockiert die Bemühungen der Frauen um individuelle Verwirklichung und verwandelt sie in eine Gruppe, die nicht nur ähnliche Verhaltensweisen nachahmt, sondern sich gegenseitig wie in einem Spiegel sieht. Die „Verpflichtung, so zu sein wie man selbst“, reicht über die soziale Reflexion hinaus und wird zu einem Werkzeug, das individuelle Unterschiede auslöscht und eine monolithische Kultur vorschreibt. Die Frauen, die sich dieser Gruppenzwanglogik unterwerfen, neigen dazu, jede andere Frau, die anders ist, auszuschließen, zu unterdrücken und psychisch zu bestrafen. So entsteht eine neue „Frauenkultur“, die alles Fremde als Bedrohung betrachtet und eine Art Feindseligkeit gegenüber dem Anderen kultiviert.

Ein besonders anschauliches Beispiel dafür findet sich sowohl in traditionellen Volksliedern als auch in modernen Musikstücken, die die gesellschaftlichen Wahrnehmungen prägen. In alten Volksliedern wird die Frau zum Beispiel nicht als Individuum, sondern als Handelsgut dargestellt, fast so, als würde sie bei einer Verhandlung gekauft und verkauft. Der alte Refrain „Oy Asiye, dein Vater hat dich nicht einmal für einen Bund Lauch hergegeben“ zeigt eine patriarchale Struktur auf, die den Wert der Frau an materiellen Dingen misst und ihre eigene Entscheidungsfreiheit ignoriert. In solchen Beispielen wird die Frau nicht für sich selbst, sondern für den ihr zugeschriebenen Wert betrachtet. Diese Denkweise lebt im modernen feministischen Diskurs wieder auf; allerdings eher als „Solidarität der Frauen“ denn als individuelles Selbstverständnis.

In der modernen Zeit findet sich eine ähnliche Perspektive in Sezen Aksus Lied „Onu Alma Beni Al“ wieder. Hier präsentiert sich die Frau nicht als eigenständiges Individuum, sondern stellt sich einer anderen Frau gegenüber und fordert, bevorzugt zu werden. Diese von der Liebe getragene Geschichte repräsentiert einerseits das Streben der Frauen nach Befreiung und ihre Forderung, als Individuum anerkannt zu werden, andererseits führt sie dazu, dass die Frau im Spannungsfeld sozialer Normen zwischen „gewählt“ oder „nicht gewählt“ auseinandergerissen wird. Hier beginnt eines der tiefsten Probleme des Feminismus in der Türkei: Frauen werden daran gehindert, sich als Individuen zu stärken und für sich selbst zu stehen. Stattdessen verfangen sie sich in einem hierarchischen Widerspruch, in dem es darum geht, ob sie als „die Auserwählte“ oder als „die Nicht-Auserwählte“ betrachtet werden.

Geschlechtsspezifische und sexuelle Verzerrungen im feministischen Diskurs

Eine weitere Besonderheit dieses neuen feministischen Verständnisses ist die Betonung von Geschlecht und Sexualität. In westlichen Ländern gelten Kleidungsentscheidungen als Ausdruck individueller Freiheit, in der Türkei jedoch werden sie oft als „verrücktes Ausleben“ interpretiert. Frauen, die ihre Freiheit ausdrücken wollen, verlagern diese Freiheit unbewusst in die Sexualität. Sogar das Tragen eines Minirocks – ein allgemeines Recht – wird hier als „sexuelles Objekt“ oder „herabwürdigende Identität“ wahrgenommen. Die Freiheit der Frauen wird nicht als individuelles und soziales Recht, sondern als eine auf Sexualität beschränkte Identität wahrgenommen und auf ein bloßes sexuelles Objekt reduziert. Diese Perspektive ist die verzerrte Wiedergabe der westlichen Literatur „Verrückte Frauen sind schön“ in der Türkei, jedoch mit einer komplexeren Bedeutung. Frauen, die ihre Freiheitsbestrebungen äußern, positionieren sich unbewusst als sexuelles Objekt in der Gesellschaft.

In weiten Teilen der Gesellschaft führt diese verzerrte Sichtweise sogar unter Frauen zu Spaltungen und Konflikten. Eine Frau aus einem konservativen Umfeld toleriert beispielsweise eine anders gekleidete oder aus einer anderen Kultur stammende Frau nicht und neigt dazu, sie mit intensiver psychischer Unterdrückung und Ausgrenzung zu bestrafen. In dieser Struktur wird Freiheit durch sexuelle Grenzen definiert, was die Spannungen zwischen den Individuen verstärkt. Frauen sind nicht bestrebt, sich gegenseitig zu befreien, sondern werden Teil eines sexistischen und unterdrückenden Systems.

Kodierte Regeln und die Rolle sozialer Medien

Eine weitere Auswirkung des Feminismus in der Türkei ist, dass er eine Struktur schafft, die durch kodierte Regeln funktioniert. Diese selbst entwickelte Struktur in sozialen Medien erzeugt eine „kollektive Denkweise“, die Frauen in gegenseitiger Abhängigkeit hält und individuelle Unterschiede ignoriert. Dieses kollektive Bewusstsein erleichtert es den Frauen, sich automatisch zu Gruppen zu formieren. Dabei fördern sie nicht die Solidarität, sondern die Ausgrenzung jener, die nicht den Normen entsprechen. Personen, die mit diesen Regeln nicht vertraut sind, werden innerhalb dieses Systems als „ungültig“ oder wertlos betrachtet und schaffen durch soziale Medien quasi einen „großen Anderen“.

Innerhalb dieser Kultur nehmen Frauen auch als Einzelpersonen die gleiche Rolle der Unterdrückung ein, gestützt auf gesellschaftliche Akzeptanz. Das Konzept des „großen Anderen“ ist ein Symbol für die Rollen, die die Gesellschaft den Frauen auferlegt, und wird durch die sozialen Medien ständig reproduziert. Frauen, die eine Gruppe bilden, die ähnlich denkt und die gleichen Werte teilt, kultivieren eher eine „gemeinsame Bewegungskultur“ als individuelles Bewusstsein und Freiheit. Diese kodierten Beziehungen, die sich über soziale Medien entwickeln, schwächen die Bemühungen der Frauen, Individuen zu werden, und verwandeln sie in eine homogene Masse ohne individuelle Unterschiede.

Das Paradoxon der Verteidigung der Vielfalt: Die Verallgemeinerung der Vielfalt

Obwohl die feministische Bewegung in der Türkei behauptet, die Vielfalt zu unterstützen, hat sie sich tatsächlich in Richtung einer starren Vereinheitlichung entwickelt. Trotz eines Diskurses, der die Unterschiede der Frauen hervorhebt, werden individuelle Freiheiten nicht als Wert anerkannt, sondern es wird die Einhaltung der Gemeinschaftsnormen als Tugend gepriesen. Obwohl ein „Recht auf Anderssein“ zwischen Frauen betont wird, ist es in der Praxis üblich, Frauen, die nicht wie sie selbst sind, auszuschließen, zu verurteilen und zu ignorieren. Das Paradoxon der Vielfalt liegt darin, dass hinter der Unterstützung von Vielfalt ein Drang zur Vereinheitlichung steht; Frauen sind gezwungen, eine „angemessene“ Rolle anzunehmen, anstatt ihre individuellen Eigenheiten zu bewahren. Dieses Paradoxon zeigt, dass die feministische Bewegung in der Türkei sich vom Streben nach individueller Freiheit entfernt hat und zu einem Instrument zur Durchsetzung gesellschaftlicher Normen geworden ist.

Das Erbe Atatürks und die zersplitterte Identität des Feminismus in der Türkei

Die feministische Bewegung in der Türkei ist durch ein Wertesystem geprägt, das durch die als kulturelles Erbe betrachtete Atatürk-Ideologie geprägt ist. Atatürks kulturelles Erbe umfasst eine Reihe von Rechten und Freiheiten, die darauf abzielen, die Stellung der Frauen in der Gesellschaft zu stärken. Dieses Erbe zielt darauf ab, Frauen als starke Individuen zu etablieren, indem es ihnen das Recht auf Bildung und Wahlrecht gibt. Heute werden die Werte, die diesem Erbe zugrunde liegen, jedoch häufig verzerrt interpretiert.

Frauen sehen dieses kulturelle Erbe heute oft als symbolischen Schatz oder „Schmuckstück“ und präsentieren sich als Trägerinnen dieses Erbes. Diese Darstellung hat jedoch oft weniger mit individuellem Freiheits- und Gleichheitsstreben zu tun und wird eher als eine Art „kulturelle Dekoration“ angesehen. Frauen drücken sich nicht durch Atatürks kulturelles Erbe aus, sondern handeln aus dem Bedürfnis, dieses Erbe zu schützen. Währenddessen wird die individuelle Entwicklung vernachlässigt und die Bewegung verliert sich in einer starren Struktur.

In konservativen Gesellschaftsschichten verläuft ein ähnlicher Prozess jedoch nach religiös-ideologischen Normen. Unter der AKP-Regierung werden die gesellschaftlichen Rollen der Frauen durch religiöse und traditionelle Normen festgelegt und fallen in denselben Teufelskreis der Unterdrückung und Vereinheitlichung. Frauen verlieren ihre individuellen Freiheiten sowohl in den Reihen der Atatürk-Anhänger als auch in den konservativen Gesellschaftsschichten.

Schlussfolgerung: Die Niederlage der individuellen Freiheit inmitten gesellschaftlicher Widersprüche

Der Feminismus in der Türkei hat inmitten der gesellschaftlichen Widersprüche eine unterdrückende und verzerrte Identität angenommen. Frauen haben sich von ihren individuellen Freiheiten entfernt und sich in kollektiven Identitäten verfangen. Anstelle des befreienden Geistes des Feminismus im Westen ist der Feminismus in der Türkei zu einer Art Gemeindestruktur geworden, die behauptet, jede Tür zu öffnen und jeden Raum zu betreten, und sich als absolute Wahrheit sieht.

In diesem Zusammenhang hat sich das Streben der Frauen nach Freiheit zu einem pathologischen Recht entwickelt, Grenzen zu überschreiten. Infolgedessen hat der Feminismus in der Türkei eine weibliche Figur als „hysterisches Kind“ konstruiert und drängt der Gesellschaft diese Figur auf. Anstelle individueller Freiheit fördert er kollektive Solidarität, löscht individuelle Unterschiede und verkümmert das persönliche Bewusstsein und die Freiheit der Frauen.


An In-Depth Analysis of Socio-Cultural Distortions in Feminism in Turkey

In Turkey, feminism has diverged significantly from its origins, principles, and objectives in the West, developing into a movement filled with unique contradictions. This distinctive form of feminism is shaped by Turkey’s historical, political, and cultural landscape. Growing in the shadow of traditional patriarchy, and influenced by “identity-based leftist” currents in the modern world, Turkish feminism often deviates from its Western counterparts. Rather than liberating women in a meaningful way, it traps them within a new cycle of dependency and hysteria. Consequently, feminism in Turkey is frequently seen as a movement in which women are cast as “hysterical children,” structured in a way resembling a sect-like organization.

The Hysterical Child of Feminism: Women’s New Role in Society

One of the most striking aspects of Turkish feminist discourse is the positioning of women as “the hysterical child of society.” This view prevents women from being seen as independent individuals in society, instead presenting them as highly emotional, reactive, and often irrational beings. This image of the hysterical child not only stifles women’s efforts to exist independently, but it also encourages them to imitate one another’s behaviors within their circles, creating a group that mirrors itself. In this way, women feel compelled to be “like themselves,” a compulsion that goes beyond societal reflection and instead enforces a homogeneous culture that erases individual differences. This group of women who mirror each other also tends to exclude, show intolerance toward, and even engage in psychological violence against any woman who is different. Thus, a new “women’s culture” emerges, one that views anyone outside its circle as a threat and cultivates a form of “othering” hostility.

One of the most illustrative examples of this phenomenon can be found in traditional folk songs and certain modern musical pieces that shape societal perception. For instance, in old folk songs, women are depicted not as individuals, but as objects, as if they are commodities to be bartered. The lines from a traditional folk song, “Oh Asiye, your father wouldn’t give you away for a bunch of leeks,” show a patriarchal structure that measures a woman’s worth by material standards, disregarding her will entirely. In such examples, women are valued not for themselves, but for how others perceive their worth. As a result, women are stripped of individuality within society, and are only defined by the value placed upon them. This perspective re-emerges in modern feminist discourse, but this time through a collective “women’s solidarity” identity rather than individuality.

In the modern era, a similar view is illustrated in Sezen Aksu’s song “Take Me Instead of Her.” Here, the woman does not assert her identity as an individual, but instead presents herself as a choice over another woman. This love story, while highlighting women’s efforts to assert themselves and claim their place, also reinforces social norms where women are split between being “chosen” or “not chosen.” The deep-seated issues within feminism in Turkey stem from this very division; women, instead of being empowered as individuals and existing for their own sake, find themselves caught within a hierarchical dilemma of selection and rejection.

Sexist and Sexual Distortions in Feminist Discourse

Another defining feature of this new feminist understanding is its use of a sexist, sexuality-focused language. In the West, personal choices regarding clothing are seen as expressions of individual freedoms; in Turkey, however, such choices are presented as acts of “wild liberation.” Women, while expressing their freedom, often center these acts around sexuality without realizing it. For example, wearing a mini skirt, a universal right, here becomes a “sex object” or “degrading identity.” Women’s freedom thus shifts from a personal and social right to a sexuality-centered, almost objectified identity. This phenomenon reflects the influence of Western literary themes such as “mad women are beautiful,” but with a more complicated meaning in Turkey. Women express their desire for liberation in a distorted way, inadvertently positioning themselves as sexual objects within society.

This distorted perspective also leads to rifts and conflicts among women within the larger society. For example, a woman from a conservative background may be more inclined to psychologically pressure and exclude a more openly dressed or culturally different woman rather than tolerate her. Within this framework, freedom is defined within the boundaries of sexuality, heightening tension between individuals. Instead of supporting each other’s liberation, women become part of a sexist and repressive system.

Codified Rules and the Role of Social Media

Another aspect of Turkey’s feminist movement is its creation of a system that operates through codified rules. On social media, this structure naturally takes shape, creating a “collective mind” that binds women to one another and disregards individual differences. This collective consciousness allows individuals to automatically form groups on social media, encouraging not solidarity but the exclusion of those who do not conform to norms. Those unfamiliar with these rules are considered “null” or worthless, and through social media, a “big other” is created, an omnipresent authority of sorts.

Within this culture, women draw power from societal norms to apply the same pressure individually. The “big other” concept symbolizes the roles society has assigned to them and becomes a construct that women continually reproduce through social media. Women in this space, who align with similar values and beliefs, prioritize the culture of “moving together” over individual awareness and freedom. These codified relationships developed on social media erode women’s quest for individuality and transform them into a homogenous group devoid of personal differences.

The Paradox of Advocating for Diversity: Homogenized Diversity

Although the feminist movement in Turkey claims to champion diversity, it has, in reality, evolved into a rigid homogeneity. Even as the discourse promotes the unique differences among women, it elevates conformity to collective norms as a virtue rather than individual freedom. While there is strong emphasis on the “right to be different” among women, in practice, those who do not fit in are often excluded, criticized, and even erased. Thus, behind the call for diversity lies a sort of forced homogeneity, where women are compelled to adopt the “appropriate” role instead of preserving their unique qualities. This paradox reveals that the feminist movement in Turkey has strayed from the pursuit of individual freedom, instead becoming a vehicle for social conformity.

Atatürk’s Legacy and the Fragmented Identity of Feminism in Turkey

Turkey’s feminist movement is shaped by a set of values intertwined with the Atatürkist ideology, considered a cultural legacy. Atatürk’s cultural legacy includes a range of rights and freedoms aimed at empowering women’s positions in society. This legacy, through rights such as education and suffrage, sought to establish women as strong individuals in society. Yet, today, these underlying values are frequently interpreted in distorted ways.

Today, women regard this cultural heritage as a symbolic treasure or “jewel” and see themselves as bearers of this legacy. However, this role often shifts away from a struggle for individual freedom and equality, becoming a form of “cultural ornamentation.” Rather than expressing their individuality through Atatürk’s cultural legacy, women act with a preservationist impulse, yet in doing so, neglect individual development.

A similar process can be seen within the conservative segments of society, shaped by religious ideological norms. As in the AKP era, women’s social roles are defined by religious and traditional standards, but they too fall into the same trap of repression and homogenization. Thus, women in both segments – those who defend Atatürkist values and those within conservative societal structures – lose their individual freedoms.

Conclusion: The Defeat of Individual Freedom Amidst Societal Contradictions

Feminism in Turkey has assumed an oppressive and distorted identity amidst societal contradictions. Women, instead of establishing themselves as individuals within the social framework, are trapped within a collective identity, losing personal awareness as they strive to protect and reproduce this identity. Unlike the liberating spirit of Western feminism, feminism in Turkey has morphed into a sect-like structure, falling into a form of absolutism, claiming the right to “unlock every door and enter every room” with a self-declared, unyielding authority.

As a result, women’s search for freedom has turned into a pathological perception of entitlement rather than the right to push beyond societal and cultural boundaries. Feminism in Turkey, in the end, becomes a tool that imposes the figure of the “hysterical child” on society, praising group solidarity over individual freedom, and ultimately eroding personal awareness and autonomy. The feminist movement in Turkey, trapped within societal contradictions, has weakened individual freedom and left women confined within their own cycles of hysteria and dependence.

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat

3 responses to “Türkiye’de Feminizmin Sosyokültürel Çarpıklıkları Üzerine Derinlemesine Bir İnceleme — Vicdan Şaşmaz”

  1. Geri bildirim: Tekirego — muhaberat derlemesi | YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Kendi Gibi Olmanın Buhranı — Vicdan Şaşmaz derlemesi | YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: POST-FEMİNİZM 🪞⚔️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER