🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🪞⚔️👁️ Post-Feminizm 🪞⚔️👁️
🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟
“Sosyalizm Geliyor Savulun” öyküsünün uyarlaması, ChatGPT ile yapıldı
“On altı milyonluk İstanbul’da sen hâlâ işsiz misin?” dedi Ercüment, elinde kahvesiyle bana bakarak.
“Arıyorum, ama yok işte!” dedim.
“Aramakla bulunmaz ki. İşi kendin yaratacaksın.”
“İyi de kardeşim, hükümet bile iş yaratamazken ben nasıl yaratayım?”
“Hükümet dediğin insanlar da kendilerine iş yaratarak hükümet oldular. Sen de kendine bir alan bulacaksın.”
Eminönü’nde karşılaşmıştık Ercüment’le. Eski bir dosttu, ama bu sefer yanımızda bir de Ebru vardı. Ebru, uzun boylu, sert bakışlı ve her an bir sunum yapacakmış gibi duran biriydi. Yeni Cami avlusundaki kahvede oturup çaylarımızı söyledik.
“Peki siz ne iş yapıyorsunuz?” diye sordum.
“Serbest çalışıyoruz,” dedi Ebru. “Havaya göre hareket ediyoruz. Rüzgârı takip ediyoruz diyelim.”
“Serbest iş için sermaye lazım ama, öyle havadan iş olmaz,” dedim.
“İyi bir hikâye, sağlam birkaç kavram… Başka bir şeye gerek yok,” dedi Ercüment.
Bir süre sustuk. Derken Ebru damdan düşer gibi sordu:
“Senin Žižek’le aran nasıl?”
“Žižek mi? Yok ya, felsefeyle aram yok benim.”
“Bak işte bu çok güzel,” dedi Ercüment. “Tam aradığımız adamsın. Bizimle çalışır mısın?”
“Ne iş yapacağız?”
“Merak etme. İşimiz düşünce satmak. Hem bol para var bu işte. İki kişi başladık, ama yetmiyor, üçüncü bir kişiye ihtiyacımız var.”
Ercüment hafifçe güldü:
“Sen biraz göbeklisin ama tam güven veriyorsun. Yani öyle bir otur ki masaya, insanlar ‘Bu adam boş konuşmaz’ desin.”
“O zaman başlayalım,” dedim.
İlk Durak: Aksanat Yönetimi
İlk durağımız Aksanat Kültür Merkezi oldu. Yönetim masasının başında, zarif ama yorgun bir kadın oturuyordu. Ebru hemen söze girdi:
“Efendim, Freudcular yine penis haseti üzerine konuşmaya başladılar. Biz ise bir Deleuze Dergisi çıkarmayı planlıyoruz. Kavramları yeniden ele almak, bilinç akışını çözümlemek ve zihinsel bir özgürleşme başlatmak istiyoruz.”
Kadın, kaşlarını kaldırarak baktı:
“Deleuze mü? İlginç bir proje…”
“Evet hanımefendi. Bugünün dünyasında Deleuze’ün düşünceleri daha da anlamlı hale geliyor. Desteğiniz çok önemli.”
Kadın çekmecesinden bir zarf çıkardı. Zarfta birkaç bin lira vardı. Gülümseyerek kahveye döndük ve parayı üçe böldük.
İkinci Durak: Vakıfbank Kültür
Ertesi hafta Vakıfbank Kültür’e gittik. Bu sefer sözü Ercüment aldı:
“Sayın yetkili, Lacancılar Derrida’yı eleştirmeye başladı. Yani düşünün, psikanalitik okyanusun ortasında felsefi bir tsunami kopuyor! Biz ise Zenofeminist bir yayın çıkarmak için hazırlık yapıyoruz.”
Yönetici hafifçe gülümsedi:
“Zenofeminizm mi? Çok güncel ve önemli bir mesele…”
“Evet efendim. Teknoloji, feminizm ve sınıf mücadelesi kesişim noktasında devrim yaratacağız. Desteklerinizi bekliyoruz.”
Bir zarf daha aldık. Kahveye dönüp tekrar bölüştük.
Üçüncü Durak: Halk İçin Psikoterapi Derneği
Bir sonraki durak Halk İçin Psikoterapi Derneği oldu. Cemal Dindar bizi ciddi bir yüz ifadesiyle karşıladı. Ebru hemen söze atıldı:
“Efendim, Žižekçi İseviler geliyor! Hipnoz yoluyla halkı uyuşturacaklar. İnsanların bilinçaltını ele geçirecekler! Bu tehdidi durdurmak için sizin desteğinize ihtiyacımız var.”
Cemal Dindar, şaşkın bir şekilde kaşlarını çattı:
“Žižekçi İseviler mi? Böyle bir şey mi var gerçekten?”
“Evet efendim, bu ciddi bir tehlike. Bu hipnozcular toplumu ele geçirmeden harekete geçmeliyiz.”
Birkaç soru, biraz itiraz derken bir zarf daha aldık. Kahveye dönüp tekrar parayı böldük.
Planın Çatırdaması
Birkaç hafta boyunca bu işler devam etti. Her durakta farklı bir hikâye, farklı bir tehdit ve farklı bir felsefi akım sunduk. Ancak zamanla işler değişmeye başladı. Gittiğimiz kurumların yöneticileri temkinli davranmaya başladılar.
Bir gün kahvede Ercüment söze girdi:
“Arkadaşlar, bu dalga bitti. Artık herkes biraz Žižekçi, biraz Lacancı, biraz Zenofeminist. İşimiz zor.”
“Neden?” diye sordum.
“Çünkü herkes işin kokusunu aldı. Herkes biraz sosyalist, biraz kapitalist, biraz feminist olmaya başladı. Bu yüzden yeni bir şey bulmalıyız.”
Ebru, masadaki sigarasını söndürdü:
“Yeni bir kavram, yeni bir hikâye…”
“Peki, ne olacak bu hikâye?” diye sordum.
“Bilmiyorum. Belki ‘Post-Postmodernizm’ üzerine bir şeyler yaparız.”
Son Durak
Sonunda yollarımız ayrıldı. Bir süre ithalat-ihracat işi yapmak için küçük bir yazıhane açtım. Ama birkaç hafta sonra Ercüment ve Ebru yine kapıda belirdi:
“Yeni bir iş fikrimiz var,” dediler.
“Bu sefer ne yapacağız?” dedim.
“Dergi değil, kitap değil… Bu sefer doğrudan ‘Yeni Çağ Hareketi’ diye bir şey kuracağız!”
“Yeni Çağ mı?”
“Evet. Kristaller, enerji akımları, bilinç yükseltme seansları… İnsanlar artık düşünce değil, doğrudan şifa arıyor.”
Bir süre düşündüm, ama kabul etmedim. İkisi kapıdan çıkarken hâlâ yeni hikâyeler arayışında olduklarını biliyordum.
Kahveme döndüm, önümde açık duran Deleuze kitabını kapattım. Belki de haklıydılar: Dünya değişiyor, ama insanlar hep aynı hikâyelere inanıyor.
Özgün öykünün Youtube transcript dökümü:
“4 milyondan çok enayinin yaşadığı bu koca İstanbul şehrinde senin gibi bir adamın işsiz kalmasına şaşıyorum,” dedi. “Demek o senin söylediğin 4 milyondan çok insandan biri de benim. Ne yapayım, bu öne iş arıyorum, bulamıyorum,” dedim. “Aramakla hiç bulunmaz ki,” dedi. “Ya nasıl bulunur?” “İşi sen kendin yaratacaksın.” “Ama da yaptın! Hükümet bile iş yaratamazken ben, bir garip kişi, nasıl iş yaratayım?” “Ama onlar kendilerine iş yaratmışlar ki hükümet olmuşlar ya. Ben hükümet olamam ya!”
Bu Eminönü alanında kalabalık arasında karşılaşmıştık Sabahattin’le, eski bir arkadaşımdır. Koluma girip Yeni Cami avlusundaki açık kahveye götürdü beni. Kahvelerimizi içerken “Sen ne iş yapıyorsun?” diye sordum. “Ben serbest çalışıyorum,” dedi. “Benim yaptığım iş hiç belli olmaz; havaya göre bir iş bulurum kendime.” “Ama serbest iş yapmak için de sermaye ister kardeş, hem de büyük sermaye. Küçük sermayeli iş kurmak devri çoktan geçti.” “Aklını kullanırsan on para sermaye istemez. Ben bütün hayatımda iki yıl işsiz kalmıştım; o iki yılda çektiğim acı bana ders oldu. O gün bugündür işsiz kaldım mı, bilmem.”
Bir-iki dakika ikimiz de sustuk. Sonra damdan düşer gibi “Senin sosyalizme aran nasıl?” dedi. “Ne sosyalizmi ya? Diyettesin senin başka işin yok mu?” “Var, yani sosyalizmi bilir misin?” “Sus Allah aşkına. Biri duyar da başımız belaya girer. Ben o dalgalardan çakmam, ha mada yaptığına…” “Sen bu kafayla tabii işsiz kalırsın birader. Senin dünyadan haberin yok. Şimdi Türkiye’de en çok konuşulan konu sosyalizm. Kahvelerde, evlerde, salonlarda, yoksulu, zengini, yaşlısı, genci, kadın erkeği sosyalizm konuşuyor. Turisttir, sosyalizm moda oldu bizde de. 15 yıl kadar önce ben bu ‘sosyalizm’ kelimesinin ağzının payını almıştım.”
“Bir gün, yolum oradan geçtiği için devlet hastanelerinden birinin önünden giderken, hastane kapısı önünde kaldırıma yapışmış insana benzer ama insanlıkla hiçbir ilişkileri kalmamış, küçüklü büyüklü, kadınlı erkekli bir takım yaratıklar görmüştüm. Yere serilmişlerdi, çocuklara sarılıyorlardı, tarihteki veba salgınından arta kalmış, can çekişen insanlar gibiydiler. Kaldırıma serdiği yamalı, kirli yorgana uzanmış, gözleri çukura kaçmış, irin sarısı yüzlü adama ‘Ne bekliyorsunuz burada?’ diye sormuştum. Adamın sözlerini duyurmak için yanına çömeldim; hastanede yatacak paraları yokmuş ya da hastalanmış, gidecekleri yer yokmuş. Az ilerideki fırına koşup on ekmek, manavlardan domatesle üzüm alıp bunları dağıttım; her birinin eline de birer lira verdim. Üzüntü içinde yanlarından ayrılıp otobüse bindim. Son durakta otobüsten inip yoluma giderken sol omzuma bir el dokundu, ‘Biraz gel benimle.’ ‘Ne var?’ ‘Gel hele, sende de uzatmıyorum.’ Efendim adam sivil polismiş, beni alıp götüreceği yere götürdü. ‘Sen o adamların neden ekmek dağıtıp para verdin?’ diye soruyorlardı. Açıklamaya çalıştım, ‘Acıdım, ekmek verdim.’ ‘Sen devlet misin lan? Acımak sana mı düştü? Parayı nereden buldun, niye verdin?’ Bu meğer benim yaptığım ya delilik ya sosyalistlikmiş. E delilik de olmadığına göre, karşılığı almadan para vermek, ha! Bir araba sopa attılar. ‘Ya sosyalizm 18 değilim’ diyorum, ‘İspat et’ diyorlar. Nasıl ispat edilir? Ne bileyim, taksitle mal alırken mağaza sahiplerinin istediği gibi ya dükkân tezgâhı sahibi esnaf ya da Ticaret Odası’na yazılır, tüccar gibi namuslu ve güvenilir kişilerden iki kefil isterler. On gün tutuklu kaldıktan sonra zor ispat edebildim sosyalist olmadığımı. İşte o gün bugündür bir yerde ‘sos…’ diye bir söz duysam hemen kaçarım oradan. ‘Sosis’ demekten bile çekinirim.”
Arkadaşım “Sen bizimle çalışır mısın?” dedi. “Ne işinde?” “Merak etme, iyi para kazanılacak bir iş. Biz zaten iki arkadaş çalışıyoruz ama iki kişi işe yetişemiyoruz. Ortamda burada buluşacağız, o da neredeyse gelir.” Biraz sonra “Ortam” dediği adam geldi. “Uygun görürsen, birlikte çalışacağımız arkadaş,” diye beni ona tanıttı. Adam yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya birkaç kez süzdükten sonra, “Bence uygun,” dedi. “Aradığımız gibi iri yarı, kelli felli, göbekli de…” Sabahattin, “Eskiden beri böyle boyu bozulur tabii; yaşlanınca doldu da şişmanladı, ensesi kalınlaştı,” dedi. Dikkatli yüzlerine baktım; alay eder gibi halleri yoktu. “Yapacağım işi söyler misiniz?” dedim. Sabahattin, “Çok kolay,” dedi. “Sen yalnız bizimle geleceksin, o kadar. Bir kez dönersin, işine gelirse devam edersin.” “Peki, böyle ‘pos’lu olmanın ne ilgisi var bu işinizin?” “Çok ilgisi var. Ben kısa boyluyum, arkadaş da çok zayıf. Malum ya, kalıp kıyafet çok önemli; gittiğimiz yerde güven vermemiz zor oluyor. Oysa sen maşallah bu ense, göbekli hâlinle en şüpheci adama bile güven verirsin. Biz çoktan beri senin gibi birini arıyorduk.” O kadar parasızdım ki işin ne olduğunu daha fazla kurcalamadım, yalnız “Aylığım ne olacak?” diye sordum. “Aylıkla değil, çalıştığımız günler birkaç bin lira paylaşırız.”
E, ticaret işi olduğu anlaşılıyordu. Sonradan gelen adam da, “Sosyalizm hakkında bilginiz var mı?” dedi. “Allah aşkına, bu ‘sosyoloji’yi bırakın,” dedim. “Ayıp değil, ben sosyalizmden korkarım.” “Ama bak bu çok iyi, isabet. Bu sizin iş, hükümetin kızdığı bir şey olmasın sakın?” diye sordum. “Ne münasebet? Bizim memlekette para kazanmak için pusulaya bakar gibi hükümetin burnunun doğrultusuna bakıp o yana gideceksin. Siz lütfen bana şu işin ne olduğunu açıklar mısınız?” Sonradan gelen, “Bu sosyalizmden bütün zenginler korkuyor,” dedi. “Zengin, fakir… ‘Var mı bu işin?’ Sosyalizmden herkes korkar,” dedim. “Doğru. Biz de ondan bu işi yapıyoruz ya. Ödü patlıyor heriflerin. Hani deprem olmadan az önce hayvanlar deprem olacağını sezerlermiş de birbirlerine sokulurlarmış, atlar kişner, eşekler anırır, köpekler de havlarmış. İşte tıpkı böyle, bizim zenginler bu ‘sosyalizm’ tehlikesine iyicene uyandılar,” dedi Sabahattin. “E, sosyalizm belası deprem, su baskını falan gibi…” Rafet, “Allah korusun!” dedi. “Tabii afet değil de bir içtimaî afet,” diye üsteledi.
Sıtkı olan cep defterini çıkardı, defterinden adlar okumaya başladı. Altı kişinin adını seçti; hepsi de memleketimizin tanınmış, çok büyük iş adamlarıymış. “Hangisine gidelim bugün?” diye sordu. Sabahattin, adları sayılanlardan birinin Avrupa’da, birinin Ankara’da olduğunu söyledi. Geri kalan dört kişi üzerinde karar verdiler. Üçümüz çıktık kahveden, büyük postaneye gittik. Defterden adını seçtikleri tanınmış iş adamlarından birine telefon etti, büyük bir saygıyla ama çok ‘çakallı’ konuşuyor ve adamdan çok önemli bir iş için randevu istiyordu. İki gün sonrası için randevu aldı. Sonra başka bir iş adamının telefonunu çevirdi; ancak iş adamının sekreteriyle konuşabildi. Sekretere adını not ettirip başka zaman yine arayacağını söyledi. Telefon ettiği üçüncü iş adamı, konuşmak için bir saat sonra vaktinin uygun olduğunu bildirmişti. Dakikası dakikasına, ben, bir saat sonra randevu veren iş adamının çalıştığı yere gittik. Burası büyük bir hanın geniş bir katıydı. Bana içeride ne yapacağım anlatmışlardı. Çok senli benli davranacak, adamla hiç çekinmeden konuşacaktım. Odadaki en gösterişli koltuğa yayılır gibi oturacak, öteki bacağımı üstüne atıp ayağımı iş adamına doğru uzatarak sallayacaktım. İçeride ne olacak, neler konuşulacak diye bayağı heyecanlıydım. Dalavereli bir iş döndürüldüğünü seziniyordum ama ne olduğunu ve benim bu işteki rolümü anlayamıyordum.
Bizi karşılayan sekreter, geldiğimizde haber verdi; iş adamının odasına girdik. Odada gitmek üzere ayağa kalkmış iki kişi daha vardı. İş adamı, ellerimizi sıkıp bize oturacak yer gösterdikten sonra, o ayaktaki iki kişiye, “Tabii tabidir, hiç şüphesiz, memleketi mahveden ve köpüren bu mikroplarla sizler ve vatansever, milliyetçi, münevverlerimiz mücadele edecek. Sizleri her hususta desteklemek vazifemizdir,” dedi. O iki kişi, teşekkürler ederek geri geri gidip kapıdan çıktılar. İş adamı, masa arkasına geçti, oturdu, dirseklerini masaya camına dayadı. Üçümüz içinde herhalde en gösterişli beni bulduğu için bana, “Buyrun beyefendi,” dedi. Sabahattin’in yüzüne baktım, dudaklarını ısırıyor. İş adamı, “Sizi dinliyorum efendim,” dedi. Ne konuşacağımı bilmiyorum ki. “Ha, şimdi ne diyeceğim?” diye içimden geçirdim, iyice toparlanıp koltuğa gömüldüğüm sırada Sabahattin ayağa kalkıp sağ elini ileri uzatarak, sahnede tirat okur gibi konuşmaya başladı:
“Muhterem beyefendi…” İş adamı, “Muhterem beyefendi?” sözüne sanki adıyla seslenmişti, “Efendim,” dedi. “Muhterem beyefendi…” “Efendim?” “Muhterem beyefendi, memleketimiz büyük bir tehlikenin günden güne sarmakta olduğunu elbette zatıâliniz de müşahede etmektesiniz. Kökü dışarıda olan bir takım huzur cereyanlar…” İş adamı, Sabahattin’in ağzından lafı alıp tamamladı: “Memleketi uçuruma sürüklüyor. Bunlara karşı müessir tedbir alınmazsa…” Bu cümlenin arkasını Sabahattin getirdi: “Sonumuz vahimdir. İş işten geçtikten sonra ne yapılsa boştur. Servet düşmanları günden güne artıyor; bu özel teşebbüse hücum ederek ve özel sermayeyi sindirerek, hatta zenginlere karşı nefret ve düşmanlık duygusu yaratarak, milli birliğimizi ve beraberliğimizi bozuyorlar.” Birinin ağzında yarım kalan cümleyi öbürü koparıp tamamlıyordu: “Bunların niyeti, milleti birbirine düşman iki safa ayırmak olup, ondan sonra da hain maksatlarına ulaşmaktır. Biz bunlara karşı müessir tedbirler almazsak sonumuz felaket olacaktır.”
Maalesef şu hakikati itiraf etmek zorundayız ki, pek çok iş adamlarımız ve büyük sermaye sahiplerimiz gaflet uykusundadırlar. Muhterem beyefendi, malum-u âliniz, bu sosyalistler, düşmanlarımızdan para yardımı görmektedirler. Emin olunuz beyefendi, yalnız geçen sene hariçten gördükleri yardım 2 milyon 346 bin 792 dolardır beyefendi. Buna karşılık biz ne yapıyoruz? Hiç. Bizler vatan aşkı ve imanımızın kuvvetiyle bu hainlere karşı yılmadan mücadele ediyoruz. Ne için? Çünkü özel teşebbüsü müdafaa ediyoruz. Niçin? Çünkü özel teşebbüsü müdafaa bizim vazifemizdir. Evet, ve fakat muhterem hayırsever, hayır sahibi zenginlerimizin de bu mücadelede bizleri yalnız bırakmamaları…
Bu kez iş adamı lafa karışmaya başladı: “Hiç şüphesiz, çok haklısınız. Sizleri desteklemek vazifemizdir. Aksi hâlde memleket mahvolacaktır. Bu insan düşmanları iyice gemi azıya almış bulunuyorlar, dışarıdan gördükleri yardımlarla gazete ve dergiler çıkarmaktadırlar. Geçende dergilerinde yazdıklarını gördünüz mü beyefendi? ‘Artık hırsızlığa paydos, bu fakir halkın hakkını hiç kimse yiyemez,’ diye yazıyorlardı. Bu ne demektir? Açıkça tanınmış iş adamlarımızı kastediyorlar. Yeni sağlam yaratarak, memleketin kalkınmasına çalışanlara hiç utanmadan ‘halkın sırtından geçinen soyguncular’ diye yazmaktan çekinmiyorlar. Beyefendi, bu sözleri kime söyledikleri belli.” “Evet, belli. Bize…” “O bize ve fikre karşı fikri mücadele etmeliyiz efendim. Fakat onlar milyonlar alırken biz ne yapabiliriz? Bir dergi çıkarmak için itimat buyurunuz ki…”
Ben koltuğa iyice girmiştim, bacak bacak üstüne atmış, ucu tavanı gösteren ayağımı sallayıp duruyordum. Masanın üstünde duran kutudan sigara aldım. İş adamı masasına geçti, zile bastı, gelen adama “Bize kahve getir,” dedi. Bizimkiler de oturdular. İş adamı, parmaklarını sinirli sinirli masanın camına vurarak, gayet ciddi bir sesle, “Nasıl bir mücadele düşünüyorsunuz?” dedi. “Fikir yoluyla mücadele edeceğiz. Biz…” Sus oturmaktan sıkılmıştım; herhâlde benim de bir iki söz söylemem gerekiyordu. “Sosyalistler çok geniş propaganda yapıyorlar,” dedim. “Propaganda için her yola, her çareye başvuruyorlar. Bizim de karşı propaganda yapmamız gerekiyor.” Sabahattin, “Özel teşebbüsü ve sermayeyi müdafaa eden bir dergi çıkaracağız,” dedi. Ben de hemen ekledim: “Sosyalistler, memleketin bütün değerli iş adamlarına saldırarak onları halkın gözünden düşürüp bu millî değerlerimizi mahvediyorlar.” Bana “Bravo” der gibi başını sallayan sıska arkadaşımız da, “Bunlar tarihe düşmandırlar,” dedi, “millî geleneklerimizi yıkıyorlar ve ahlâkımızı, millî ahlâkımızı kemiriyorlar beyefendi,” dedim. İş adamı, “Sizden önce gelen beyler,” dedi, “aynı maksatla çıkardıkları dergi için benden ilan istediler. Yardım vazifemizdir; ilan verdim dergilerine tabii.” Sabahattin, “Bu zamanda bir dergi çıkarmak ve yaşatmak kolay değil beyefendi,” dedi. “Biz üç arkadaş bu mücadeleyi hayatımıza vakfettik, bütün varımızı koyduk…”
“Memleket meselesi beyefendi.” “Beyefendi, anlıyorum,” dedi. “Bu yolda mücadele edenler artmalı, halka doğru yolu göstermeli… Ahlak, ahlak! Her şeyin başında ahlak gelir. Bugün elli bin liradan aşağı bir dergi çıkmıyor. Biz ancak otuz bin lira sağlayabiliyoruz. Kıymetli iş adamlarının yardımlarını rica ediyoruz. Bugün bu küçük yardımlar yapılmazsa yarın her şeyimiz elden gidebilir.”
“Ben hemen ‘gidebilir’ değil, ‘gidecektir’,” dedim. “Gaflet uykusundan uyanmalıyız.” Sıska arkadaşımız, “Eksik olmasınlar, vatanperver bir zenginimiz bize beş bin lira yardımda bulundu,” dedi. İş adamı, “Ben şimdilik size bir küçük yardımda bulunayım,” dedi; masasında duran diafonu açıp muhasebe müdürüne bize altı bin lira vermesini emretti. Teşekkür edip gitmek için ayağa kalkarken içeri bir adam girdi, büyük bir heyecanla:
“Bu çanlar kimin için çalıyor beyefendi?” dedi. İş adamı şaşkınlıkla, “Hangi çanlar?” dedi. Adam bağırıyordu: “Tehlike çanları, tehlike çanları! Bu çanlar sizler için çalıyor beyefendi, ne yazık ki duyan yok. Sosyalistler işi azıttılar. Vatanperverlerimiz bu derin uykularından uyanmazlarsa…” İş adamı bizi kapıya kadar geçirerek uğurladıktan sonra odasında bıraktığı adamın yanına döndü.
Biz bir taksiye atlayıp yine Yeni Cami avlusundaki kahveye geldik. Orada altı bin lirayı bölüştük. Ben o kadar az konuştuğum hâlde bana da üçte birini verdiler. Sabahattin, “On iki el tavla oynayalım da öyle çıkarılma yoluna,” dedi. Onlar tavlaya başladılar. Adamın Niyazi olduğunu ancak o zaman öğrendiğim sıska “Ortam”, “Bu gece neredeyiz?” dedi. Sabahattin, “Kervansaray… Yeni bir tiyatro gelmişti, üçünün de karıdan hiç farkı yokmuş, sürpriz yapıyorlarmış…”
“Memleket sahiden de büyük tehlike içinde,” dedim. Maksadım onları harekete geçirmekte. Niyazi, sağladığı rahatı: “Vay namussuz kemik! Ulan… binlerce parasını verdik be!” dedi bana. Para tatlı geldiği için, “Memleket tehlike içindeyken bizim burada oturmamız hiç doğru değil arkadaşlar,” dedim. Sabahattin, “Bugünlük bu kadar çalışma yeter,” dedi. “Biraz da eğlenmek hakkımız. İki gün sonra için bir randevumuz daha var.”
Cebimdeki paraları ceketimin dışından yokladım. Bana sanki rüya görüyormuşum gibi geldi. Bu kadar çok paranın bu kadar kolay kazanılmasını bir türlü aklım almıyordu. Ve o geceyi üçümüz birlikte eğlenerek geçirdik. Ama ben hiç para harcamadım. Sabahleyin, iki gün sonra yine aynı kahvede buluşmak üzere birbirimizden ayrıldık. O kadar sarhoştum ki eve nasıl geldim, hiç hatırlamıyorum.
İki gün sonra Yeni Cami avlusundaki kahveye erken gitmiş olacağım ki ortaklarım yoktu. Yarım saat kadar sonra önce Sabahattin geldi. “Benim bu işi aklım almıyor Sabah,” dedim. “Hangi iş?” dedi. “Ya bu iş adamları… Zeki, kurnaz, akıllı adamlar, bunu hiç şüphe yok. Akıllı olmasalar bu kadar iş becerip zengin olmazlardı, gayet tabii. E peki nasıl oldu da herif bize altı bin lirayı ‘gık’ demeden verdi?” “Çok korkuyorlar ya. Sosyalizm dedin mi heriflerin bacakları titriyor; denize düşen yılana sarılır gibi, kim ‘sosyalizmle mücadele edeceğim’ dese parayı savuruyorlar. Yalnız biz değiliz ki bu işle uğraşan. Şimdi piyasada sekiz-on ekip çalışıyor. Ama bu işi ilk icat eden biziz. Bu Niyazi var ya, çok akıllı olandır; gayet iyi mevkii çalışır. O, zenginlerden tam otuz bin lira toplayıp Avrupa’ya incelemeye gitti. Daha yeni döndü.”
“Ne incelemesi?” “Sosyalizmin nasıl geldiğini, gidip yerlerinde inceledi. Sonra gelip burada konferans verdi. Şimdi de bir kitap çıkaracak ama daha kitabın parasını toplamadı. ‘Sosyalizm gelecek,’ diye zenginlerin ödü patlıyor.” “Neden?” “Nedeni var mı ya? Bu sosyalistler bir kere ‘dalavere yok’ diyorlar, ‘sömürme yok’ diyorlar, ‘başkalarının sırtından geçinmek yok’ diyorlar, efendime söyleyeyim, ‘sosyal adalet falan…’ Öyle diyorlar. Bir iğne de yazdılar.”
“Biz o dergiyi ne zaman çıkaracağız?” “Ne dergisi?” “Hani para aldık ya…” Sabahattin güldü: “Deli misin?” dedi. “Bir şey çıkaracağımız yok. Para verenler şikâyet ederse? Dolandırıcılık bu ya!” “Yok canım, kimsenin şikâyet edeceği falan yok, onlar da biliyor zaten. Bile bile veriyorlar, ne olur ne olmaz diye ayda birkaç bin lira vermişler, buradan ne çıkar? Sen demedin mi ‘akıllı adamlar’ diye?” “E tabii, akıllı… Hepsi.”
Niyazi de geldi. Bir taksiye atlayıp “Evimiz” olan, iş adamının yarısından çoğuna sahip olduğu bankanın merkez binasındaki dairesine gittik. Uzun törenden sonra yanına gelebildik. Niyazi, yanında getirdiği çantanın içinden birçok gazeteler, dergiler çıkardı; iş adamına bunları gösterip bazı parçalar okudu. İş adamı, “Bu yazıları biz de takip ediyoruz,” dedi. “Dikkatle ilginize teşekkür ederim. Fakat beyefendi, sosyalizm tehlikesi kapımızı çalmaya başladı. Emin olunuz, mücadelede geç kalınıyor.”
“Ben hemen ‘Yılanın başını küçükken ezmeli,’ dedim.” İş adamı, “Biz de boş durmuyoruz,” dedi. “Bu konuda devamlı yayınlarımız var.” Niyazi, “Biliyoruz efendim,” dedi. “Fakat kâfi değil; onlar halkın içine, arasına giriyorlar. Biz her şeyi devletten bekliyoruz. Çok kurnaz ve gizli çalıştıkları için yalnız polis bunlarla baş edemez.” İş adamı, “Siz derginiz… e, ilan mı istiyorsunuz yoksa yeni bir dergi mi çıkaracaksınız?” dedi. Sabahattin lafa karışıp, “Biz kitap, yayın yapmak istiyoruz,” dedi. “Şiddetli bir mücadele açacağız, sosyalist geçinenlerin iç yüzlerini…”
“Ha iyi olacaksınız, çünkü bunlar zengini fakirleştirmek, fakiri de bütün fakirleştirmek istiyorlar. Sizin neşriyatınız bilimsel ve ciddi… Biz altı-yedi kitaplar çıkaracağız.” “Çok iyi yaparsınız. Bunların hürriyet düşmanı olduklarını halk anlamalı. Halk, ancak hürriyet içinde refaha kavuşacağını, zengin olacağını bilmeli.” “Ben, ‘Çok haklısınız,’ dedim. ‘Halkımızın zengin olmak umurunda!’” Kırıyorlar… İş adamı, “Ne kadar çok koldan çalışırsa o kadar verimli olur,” dedi. “Geçen hafta da bazı gençler geldiler; onlar da bir dernek kuracaklar fakat efendim maalesef hiç yardım göremiyoruz, iş adamlarımız burnunun ucuna gelen tehlikeyi bir türlü görmek istemiyorlar.”
Bu ateşli konuşmanın sonunda bankadan ancak üç bin lira ile çıktığımız için içerlemiş olan Niyazi, “Vay cimri hergele, vay! Ulan bu gidişle sosyalistler iflahınızı kesecekler be!” diye söylendi. Sabahattin de, “Eskiden beri daha çok veriyorlardı ama şimdi para isteyenler de çoğaldı birader, herifler ne yapsın?”
Bu anlattığım işin içinde bir ay kadar çalıştık. İki-üç günde bir büyük iş adamlarımızdan birine gidip, kimisine “dergi çıkaracağız,” kimisine “dernek kuracağız,” “yayın yapacağız,” diyerek birkaç bin lira koparıyorduk. Yine bir gün, sosyalizmle mücadele için yardım istemeye gittiğimiz büyük zenginlerden biri, “Herkes geliyor,” dedi. “‘Fikre karşı fikirle mücadele edeceğiz’ diyor. E, fikirli ya, karşısındakiler de fikir olursa fikirle mücadele edersin. Bu herifler azmışlar, bunlarda fikir de yok. Din, iman bilmeyen hürriyet düşmanlarına ‘fikirle mücadele’ de ne demekmiş!” “Çok haklısınız efendim, bendeniz aynı fikirdeyim. Millî servete göz dikmiş ahlâksızlara ‘fikir mücadelesi’ denir mi?” Beni pek beğenen iş adamı, “Sermaye zaten ürkektir,” dedi. “‘Öt!’ dedin mi korkar, kaçar. Bu alçaklar sermayeyi ürkütüyorlar. Geçenlerde arkadaşlarla sosyalistlere karşı bir dernek kurduk. Ama yalnız dernekle olmaz ki! Ben mesela bir büyük iş hanı yaptıracaktım, sosyalistler belasından vazgeçtim. Bunun zararı kime? Memlekete, efendim, tabii. E, bu ilanı yaptırayım sonrasında elimden ne gelir? Bunlarla başka türlü mücadele etmeli. Bu tertemiz memleketi pislik ettiler, ahlakı bozdular. Her yerde bir sosyalizm lafıdır gidiyor. Yahu, atalarımız üç kıtada at oynatırken sosyalizm mi vardı!”
“Ne doğru buyurdunuz beyefendi! Bizim dernekte anlattılar; bu sosyalizm ta 18. yüzyılın modasıymış, zaten bize her moda sonradan gelir. Bunu anlatmalı halka ya.” “Evet efendim. Sonra bunun her yerde kolları var, doğru. Her deliğe giriyorlar. İnanır mısınız, ben damadımın bile sosyalist olduğunu daha yeni öğrendim. Ayıracağım kızımı ailemden. Namussuz… İstemem, şerefim iki paralık oldu!”
“Verdi kimin için, geber herif,” iki saat dinledik. Şefimiz Niyazi bir gün, “Arkadaşlar,” dedi, “artık bu dalgada iş yok.” “Neden?” “Görmüyor musun? Herifler ne diyor, gittikçe ağız değiştirmeye başladılar, kesen ağzını kısıyorlar.” Niyazi’nin dediği doğruydu. Yardım için gittiğimiz iş adamları genellikle bize şöyle demeye başlamışlardı: “Sosyalizm fena bir şey değildir, ben… Sen bilirsin ama ben yüzde otuz sosyalistim. Her şeyin bir kararı var değil mi? Bizimkiler tadını kaçırıyorlar.” Niyazi, “Burada e ben de bir miktar sosyalistimdir,” dedi. “Ama buyurdunuz gibi sosyalizmin de bir oranı var; bir insan yüzde yirmi, yüzde otuz, hatta yüzde kırk sosyalist olabilir ama her şeyin fazlası haram.” Daha önce gittiklerimizi doğru yoruyorduk, onlar da gittikçe sosyalist oluyorlar ve sosyalist oldukça da bize verdikleri para azalıyordu. Son gittiğimiz büyük iş adamı, “Ben yüzde altmış sosyalistim,” dediği gün, Niyazi kahvede bize, “Arkadaşlar, artık bu iş tamam. Bu herifler yüzde altmış sosyalist oldu mu, olmadı mı, bize iş yok,” dedi.
“Neden?” diye sordum. “İş adamları böyledir,” dedi, “bütün hisse senetlerini alıp şirkete sahip olmak isterler. Görüyorsunuz ya, heriflerin yüzdeleri gittikçe artıyor; yakında yüzde yüz sosyalist oldular mı işte o zaman yandık. Baktılar ki sosyalizmi başka türlü önleyemeyecekler, kendileri sosyalist olup sosyalizmi de bom bok edecekler.” Bu arada ben epey para biriktirmiştim. Para kazanmak tatlı gelmişti. Eski işsiz kaldığım günlerin acısıyla, “Ne yapacağız öyleyse?” dedim. Sabahattin, “Yeni bir iş düşüneceğiz,” dedi. “Bunca yıl hep bu işten ekmek yedik ya! İki yıl ‘Cami Yaptırma Derneği’ için para toplayarak geçirdik, ondan önce ‘Kimsesiz Çocukları Kurtarma Derneği’, ‘Tarihî Mezarları İhya Cemiyeti’, ‘Sakatları Koruma Derneği’… Bizde iş yok, havaya göre iş açarız. Sen vergi vermekten hoşlanan adam değilsindir; onun için biz de bir firma kursak?” “Ticaret yapsak?” Niyazi, “Beceremez gider,” dedi. Sabahattin, “Sermaye ister,” dedi. Ben o kısa zaman içinde otuz beş bin lira biriktirmiştim. Onların otuz beş lirası bile yoktu tabii. Ne olacak, haydan gelen huya gider. Ben onlardan ayrı bir yazıhâne açtım, ithalat ihracat ve komisyon işleri yapmak için Ticaret Odasına yazıldım. Daha henüz hiçbir iş yapmamıştım. Yazıhânemi açtığım haftası içinde bunlar bunu öğrenmişler, geldiler. “Uğurlu olsun,” dediler. Eski ortaklarıma teşekkür ettim.
Niyazi, “Kardeşim,” dedi, “sen bu yazıhâneyi çok zamansız açtın.” “Bu ‘neden edip bedeni’ var mı ya? Bu sosyalizm iyice aldı yürüdü. Bu herifler sermayenin düşmanı. Sen ne kadar zengin olursan o kadar düşmanın artacak.” Şöyle bir düşündüm, dediği doğruydu. Beni büyük bir korku aldı. “Bu memlekette rahat yok mu ya?” dedim. “İnsanların kazancına göz dikmişler.” Sabahattin, “Maalesef öyle,” dedi. “Sen şimdi ister istemez çalışıp sermayeni büyüteceksin, o zaman da doğru birader, bu sosyalizm belâya…” “Biz boşuna ‘mücadele edelim’ diyorduk. Şimdi sen, madem ki bu yazıhâne kurdun, çok iyi oldu; biz burada bir dergi çıkaralım. Burası derginin idare yeri olur. Çünkü yani sosyalizmle mücadele etmezsek tehlike çok büyük…”
Dediğimi tamamladım: “Belki adını duymuşsunuzdur, ‘Uyan’ adında bir dergi çıkmış, hani…” “İşte o der gibi çıkardık ama yalnız bir sayı çıkabildi. Otuz beş bin lira da elimde o günde… Hiç olmazsa, Niyazi ile Sabahattin ele geçirdikleri parayı yemişlerdi. Ben yiyemedim de… Biriktirdiğim parayla onlar yediler. Kirasını veremediğim için yazıhâne de gitti elimden.
Bir gün yine üçümüz Yeni Cami avlusundaki kahvede oturuyorduk. Niyazi, “Cigaramız var mı çocuklar?” dedi. Sabahattin, “Neganı, para var mı?” dedi. Ben paketi uzattım. Cigara yakıp derin derin dumanı içine çeken Niyazi, “Şimdi yeni bir iş sahası açılıyor arkadaşlar,” dedi. Sabahattin, “Nedir?” dedi. Niyazi bana doğru söyledi: “Sen sosyalist misin?” “Herkes gibi ben de biraz sosyalist olabilirim.” “Sen, Sabahattin, senden saklayacak mıyım, ne oluyor?” dedi. “Ben de yüzde yetmiş, seksen kadar sosyalist sayılırım.”
Niyazi, “E tamam öyleyse,” dedi. “Şimdi de sosyalizm üzerine çalışacağız.” “Evet, hadi kalk, gelin benimle…” Kahve paralarını ben verdim. Kalktık oradan Unkapanı’na doğru yürüdük. Sabahattin, “Herhâlde yine bu Niyazi’nin bir ‘iş’ kokusu vardır,” dedi. “Akıllı olandır,” dedim. “Havayı bilir, iyi koku alır,” dedim. “Yüzde şu kadarlık, yüzde otuz sekizlik yeni bir çevirmek için düştük yola.”






























Geri bildirim: Şahsiyetmez — muhaberat derlemesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Nutuk Makinesi — derleme | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Unutuk Makinesi — derleme | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: POST-FEMİNİZM 🪞⚔️👁️ | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER