🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟
“Biz Adam Olmayız” öyküsünün uyarlaması, ChatGPT ile yapıldı
Bir kalabalığın içinden birisi, “Yapay zeka duvara toslayacak!” diye haykırdı. Öbürleri de, “Evet, doğru! Tıpkı bir balon gibi sönecek!” diye desteklediler. Kimse çıkıp da, “O nasıl söz editör bey? Biraz sakin olun,” demedi. 25 yaşlarında, mesleki heyecanın dorukta olduğu günlerde ben bu düşünceye karşı durmaya çalıştım.
Derginin koridorlarında yürürken, yayın yönetmeni odasından dışarı doğru bağırıyordu: “Bu yapay zeka işi boş bir heves! Büyük bir fiyasko olacak, eminim!” Diğer editörler başlarını sallayarak ona katılıyorlardı. Dayanamadım ve cesurca içeri girdim: “Neden fiyasko olsun ki? Nümerik Esintiler harika bir program, yenilikçi ve farklı bir içerik sunuyor! Biz bu haberi yapmalıyız!”
Yayın yönetmeni kahkahalar atarak arkasına yaslandı: “Bak evladım, sen bu işlerin iç yüzünü bilmezsin. Yapay zeka dediğin, şişirilmiş bir balon. Biraz parlar, sonra patlar. Biz burada daha ciddi konulara odaklanıyoruz. Hadi şimdi sen çık dışarı, fazla hayale kapılma.”
Ama unutmadım. Günlerce Nümerik Esintiler programı için haber hazırlamak istedim. Ancak her seferinde önüme başka bir engel çıktı. Yayın yönetmeninin ahbabı olan teknoloji köşesi yazarı yanıma oturdu: “Bak genç adam, ben Silikon Vadisi’nde yıllarımı harcadım. Orada ne balonlar patladı bir bilsen… Yapay zeka dediğin birkaç yıl daha gider, sonra herkes unutur. Sen en iyisi bizim şu reyting getiren kriz yazılarına odaklan.”
Yazı masamda kalemimi elime alıp Nümerik Esintiler hakkında bir taslak yazmaya başladım. Daha iki satır yazmıştım ki başka bir kıdemli editör geldi, masamın köşesine ilişti: “Yapay zeka haberini mi yazıyorsun? Aman yavrum, bırak o işleri. Millet kriz, skandal peşinde. Yapay zeka haberi okuyup ne yapsınlar? Hadi, biraz sansasyonel bir şeyler bul.”
Derken grafik tasarımcı çıkageldi. Elinde birkaç taslak vardı: “Bak kardeşim, bu yapay zeka işleri tutmaz. Halkın derdi ekmek, sen hâlâ algoritmalar diyorsun. Şu taslaklara uygun, daha cafcaflı bir hikaye yazsana.”
Sonra bir başka editör geldi. Kahve bardağını masama koydu, bana doğru eğildi: “Evladım, boşuna çırpınıyorsun. İngiltere’de gazetecilik böyle mi yapılır? Yapay zeka haberini kim okur? Hadi sen git, şu skandal yazısını düzenle.”
Yetmedi, bilişim bölümünden iki uzman geldi. Birisi dizüstü bilgisayarını koltuğunun altına sıkıştırmış, diğeri elinde teknik raporla dikildi: “Ah genç dostum, sen daha nelerle uğraşıyorsun? Yapay zeka sistemlerinin verimliliği yerlerde sürünüyor. Biz burada sunucuları ayakta tutamıyoruz, sen hayal peşindesin.”
Diğeri de ekledi: “Bak dostum, ben algoritma delisiyim ama bu işin sonu yok. Gerçek dünya başka, teorik dünya başka. Sen en iyisi bu haberi bırak, daha sağlam konulara yönel.”
Bilişimcilerden sonra ekonomi köşesi yazarı da geldi. “Bak evladım, bu yapay zeka haberleri bizim ülkeye uymaz. İnsanların karnı aç, sen algoritma diyorsun. Bu işler burada tutmaz.”
Bir türlü ilerleyemiyordum. Ne zaman masama otursam, birileri yanıma gelip yapay zeka haberini küçümsüyor, başka konulara yönlendiriyordu. Herkes, Almanya’dan Fransa’ya, Amerika’dan İngiltere’ye kadar bildiği ne varsa anlatıp duruyordu.
Ama ben Nümerik Esintiler’in önemine inanıyordum. Program, dinleyicilere yapay zeka teknolojilerini anlaşılır bir dille anlatan, geleceğe ışık tutan önemli bir projeydi. Haberini yazmak zorundaydım.
Gece geç saatlerde, derginin boş ofisinde nihayet masama oturdum ve yazmaya başladım. Hiç kimse beni durduramazdı. Sabah ilk iş yazımı yayın yönetmeninin masasına koydum. O ise başlığını bile okumadan kenara itti: “Bunu şimdi yayınlayamayız. Önce daha çarpıcı başlıklarla ilgilenmeliyiz. Yapay zeka meselesi bekleyebilir.”
Ama artık beklemeyecekti. Yazımı alıp doğrudan derginin web sitesine yükledim. Nümerik Esintiler haberi anında büyük ilgi gördü. Sosyal medya üzerinden yüzlerce paylaşım, binlerce yorum geldi.
Yayın yönetmeni ertesi gün beni çağırdı. Kaşlarını çatarak sordu: “Bunu neden yaptın?”
“Çünkü bu haberin zamanı gelmişti,” dedim.
O gün, Nümerik Esintiler’in haberi yayınlandı ve büyük ses getirdi. Artık kimse yapay zekanın bir balon olduğunu söyleyemezdi. Çünkü o balon patlamamıştı; aksine yükseliyordu. Ve ben, o gün, gazetecilikte en önemli derslerden birini öğrenmiştim: Doğru haberi doğru zamanda anlatmak gerekir, ne kadar engellenirse engellensin.
Özgün öykünün Youtube transcript dökümü:
A kalabalığın içinden birisi, “Biz adam olmayız birader,” dedi. Öbürleri de, “Evet, çok doğru, olmayız,” diye başlarlar. Birisi de çıkıp, “O nasıl söz Efendi? Sen söyle kendine gel bakalım,” demez. 25 yaşlarında, kanın fokur fokur kaynadığı günlerde ben bunu deneyecek oldum. Adaya giden vapurda, ne hızını anlayamadım, yaşlı bir adam “Biz adam olmayız,” diye bağırıp duruyor. Salondakiler de baş sallayarak onu onaylıyorlardı. Delikanlılık, kanım tepeme sıçıp, “Neden adam olmazmışız? Bal gibi de adam oluruz! Öyle bir adam oluruz ki, herkes de şaşar kalır!” diye bağırdım. Salondaki yolcular, sözleşmişçesine yaygarayı bastılar: “Adam olmayız! Adamlık bize çok uzak! Yok yok, biz adam olmayız!” Bu yaygara karşısında, kızgın ihtiyarın yüzü yumuşadı da, bana, “Bak oğlum,” dedi. “Duyuyorsun ya, hep birden ‘adam olmayız’ diye bar bar bağırıyorlar. Ne demek ‘adam olmayacağız’? Zorla değil ya, oluruz biz, zaten oluruz,” dedim. “Biz adam oluruz,” demek “Biz şimdi adam değiliz,” demektir, öyle değil mi?” dedi, hiç sesini çıkarmadım. Ama o günden beri, yıllardır hep düşünürüm: Biz neden adam olmayız?
Son hapse girişim, benim için büyük bir şans oldu. Çünkü yıllardır araştırdığım nedeni cezaevinde öğrendim. Cezaevindeki 50 kişilik siyasi tutuklular koğuşunda, yurdumuzun seçkin aydınlarıyla, tanınmış iş adamlarımızla, ünlü kişiler, valiler, genel müdürler, düşmüş milletvekilleri, ileri gelen politikacılar, yüksek memurlar, mühendisler, doktorlarla bir arada yaşadım. Koğuş arkadaşlarının çoğu Avrupa’da, Amerika’da okumuş, yabancı ülkeleri gezip dolaşmış, birkaç dil bilen kimselerdi. Düşüncelerimiz birbirine karşıtı ama yine de onlardan çok şeyler öğrendim. Öğrendiklerimin başında da neden adam olmadığımız geliyor.
Ziyaret günleri hiç iyi haberler almıyordum: Evin kirasını verememişiz, bakkala borçlanmışız… Daha bunlar gibi bir sürü tatsız haberler. Ne yapacağımı şaşırmıştım ve hiçbir umarım yok. Hemen roman yazayım dedim. Bir gazetelerden birine satar, biraz da para alırım. Çoktan beri yazmayı tasarladığım bir roman konusu vardı kafamda. İşte bu kararla kalemi kâğıdı elime aldım, ranzadaki yatağıma çıktım, vakit yitirmek, lafla boş şeylerle zaman geçirmek istemiyordum. Daha birkaç satır ancak yazabilmiştim. Koğuş arkadaşlarından seçkin bir aydın geldi, yatağın ucuna oturdu. İlk sözü, “Biz adam olmayız! Adam olmayız,” demek oldu. Kendisine bir şey sormadım. “Bakınız, neden olmayız,” diye kendiliğinden açıklamaya girişti. “Ben İsviçre’de okudum, Belçika’da altı yıl çalıştım.” İsviçre’deki, Belçika’daki yaşayışını uzun uzun anlattı. İşimden alıkonulduğu için çok canım sıkılıyordu. O’na ne diyebilirdim ki? Arada sırada önümdeki kâğıtlara bakarak, kalemi kâğıt üstünde gezdirerek işim olduğunu, konuşmasını kısa kesmesini istediğimi sezdirmeğe çalışıyorum. Ama oralı olmuyor, bıkmadan anlatıyordu:
“Oralarda elinde kitap olmayan insan göremezsiniz. İki dakika boş kalsa hemen kitaplarını açar okumaya başlarlar. Otobüste, trende, her yerde durmadan okurlar. Hele evlerinde görseniz şaşırırsınız: Herkes kendine göre eline bir kitap alır, okur, okur…” Belki o anda gevezeliği keserdi ama, “Neyi?” dedim. “Tabii,” dedi. “Bir de bize baksanıza, burada bu kadar sözde ‘entelektüel’ toplanmış. Bir tek kitap okuyan var mı? Biz adam olmayız, benim olmayız!” “Doğru,” dedim. Ben “doğru” deyince sevinir hızlandı. Belçikalıların, İsviçrelilerin durmadan kitap okuduklarını anlattı da anlattı. Yemek zamanı geldiği için ikimiz de kalktık. “Şimdi anladınız mı biz neden adam olmayız?” dedi. “Evet,” dedim. Yarım günümü İsviçrelilerin, Belçikalıların durmadan nasıl kitap okuduklarını dinlemekle geçirmiştim.
Öğle yemeğini çabucak yiyerek yatağıma geldim, hemen romana başladım. Kâğıtlar dizimde, kalem elimde düşünüyordum. Daha bir şey yazmaya kalmadan koğuş arkadaşlarından birisi geldi, yatağa oturdu. “Ne yapıyorsunuz?” “Hep bir roman yazmaya çalışıyorum.” “Burada yazamazsınız ki… Gürültüye baksanıza… Siz Avrupa’ya…?” “Hayır, Türkiye’den dışarı çıkmadım.” “Aa, yazık! Ben sizin yerinizde olsam Avrupa’ya gitmeyi çok isterdim, görmek, yaşamak başka şey.” Görüşürüz, gençler de hemen hemen bütün Avrupa’yı dolaştım, gitmediğim yer kalmadı. “En çok Danimarka’da, Hollanda’da, İsveç’te bulundum. Bakınız oralarda nasıldır. Bir kez insanların birbirine saygısı vardır. Birbirlerini rahatsız edecek gibi yüksek sesle konuşmazlar. Bir de bizim şuradaki halimize baksanıza. Nedir bu gürültü patırtı böyle? Efendim, belki ben uyuyacağım, belki yazacağım, okuyacağım. Belki bir işim var. Siz bu gürültüde, patırtıda dünyada roman yazamazsınız. Bırakmazlar ki…” “Ki… Gürültüde yazarım da, yalnız yanı başımda birisi konuşursa yazamıyorum canım.” “Efendim, gürültü olmasa daha iyi değil mi? Ne hakları var sizi rahatsız etmeye? Yavaşça konuşabilirler. İşte Danimarka’da, İsveç’te, Hollanda’da katiyen böyle bir şey olmaz. Onun için adamlar ilerliyorlar. Çünkü onlarda insanın insana saygısı vardır.” Bu saygı üstüne türlü örnekler de göstererek konuştu da konuştu. Bir terbiyesizlik de yapamadım, ne yapayım? O anlatırken, başımı kâğıtlara eğip yazmaya başladım. Yazmıyordum, yazarmış gibi yapıyordum. “Hiç boşuna uğraşmayın, yazamazsınız, sinirleriniz bozulur,” dedi. “Avrupa başka, Avrupalı insan demek, insanın insana saygı duyması demek. Bizde nerede? Biz işte bunun için adam olmayız bebeğim, biz adam olmayız.” Daha çok anlatacaktı ama iyi ki avukatı gelmiş, çağırdılar da kurtuldum.
O gider gitmez, çalıştığımı görüp de kimse yanıma gelmesin diye başımı kâğıtlara büsbütün eğdim. Daha iki satır yazmıştım ki başka bir koğuş arkadaşı geldi. “Kolay gelsin,” dedi. “Sağ olun,” dedim. Yatağıma oturdu: “Adamlık bize çok uzak. . .” Ortalığı lafa boğmasın da çabucak gitsin diye sesimi çıkarmadım. “Amerika’da bulundunuz mu?” diye sordu. “Hayır.” “Yazık! Amerika’da birkaç ay bulunsaydınız neden bizim geri kaldığımızı anlardınız. Efendim, Amerika’da bizde olduğu gibi boşu boşuna konuşmazlar, gevezelik yok, vakit nakit. Herifler uv vay demişler, Amerikalı bir işi varsa ancak o zaman konuşur, söyleyeceğini en kısa biçimde söyler, sonra herkes kendi işine gücüne. Bizde öyle mi? Mesela şuradaki halimize bakın. Aylardan beri gevezelikten başka yaptığımız bir şey var mı? Hep ipe sapa gelmez laflar. İşte Amerika’da bu yok. Bu yüzden de bu adamlar ilerliyor.” İşim olduğu anlarda susar, kalkar gider diye boşuna umut topladım. Hiç oralı olmadan anlattı durdu. Akşam yemeği zamanı gelmişti. Giderken, “Biz adam olmayız,” dedi. “Bizde bu gevezelik varken biz adam olmayız.” “Çok doğru söylüyorsunuz,” dedim.
Akşam yemeğini yer yemez romanı yazmak için kâğıda kaleme sarıldım. Çalışmayınca olmaz; ne yapsak boş… Yanı başımda bir ses duydum. Başımı kaldırınca koğuş arkadaşlarından birini gördüm, yanımdaki yatağa oturmuştu. “Siz ne dersiniz?” dedi. “E tabii, çalışmalıdır…” “Ben Alman terbiyesi aldım…” O neredeyse patlayacak. Durmadan anlatıyordu: “Burada Alman Lisesi’ni bitirdim, yükseköğrenimini Almanya’da yaptım, uzun yıllar da orada çalıştım. Siz Almanya’da çalışmayan tek kişi bulamazsınız. Bizde öyle mi, mesela şuradaki halimize bakın. Yok yok, biz adam olmayız. Adamlık bize daha çok uzak.” Anladım ki ne yapsam roman yazamayacağım, boşuna sinirlerim bozulacak. Şimdilik bırakıp, koğuştakiler uyuduktan sonra yazmaya karar verdim. O hâlâ Almanya’yı anlatıyordu: “Almanya’da çalışmamak ayıptır, nerede olursa olsunlar Almanlar hiç boş durmazlar, kendilerine bir iş icat ederler, mutlaka çalışırlar. Aylardan beri şu hapiste mesela, içimizde bir tek çalışan var mı? Söyle sen…” “Hapiste çalışalım,” derler. “Alman aydını böyle olmaz. Alman aydını böyle demez. Anılarını yazarken diş üstüne bir şey, kalemi alır, kitap çevirir. Kısacası boş durmaz. Ya biz? Bu ay ne desek boş. Biz adam olmayız.” Bir an ondan kurtulmak için, o yanımdan gittiği zaman gece yarısı olmuştu. Artık kimse gelip de ‘neden adam olmadığımız’ üstüne konferans vermezdi umuduyla romana başlamışken birisi geldi. Bu da uzun yıllar Fransa’da bulunmuş. Uyuyanlar uyanmasın diye alçak sesle konuşuyordu. Onun anlattığına göre de Fransızlar, zamanında çalışmasını, zamanında eğlenmesini bilirlermiş. İş ve dinlenme saatleri birbirlerinden ayrılırlarmış. “Ben bu gece yarısından sonra çalışmam,” dermişim. “Şimdi uyuyun ki sabah erkenden kalkınca dinç kafayla çalışırsınız,” diyordu. “Bizde iş ile dinlenme, eğlenme hep birbirine karıştırılmıştır. Dinlenilecek zaman çalışır, çalışılacak zamanlarda dinlenmeye kalkarız. Onun için de verimli olamayız. Bizim adam olamayışımızın sebebi işte budur. Biz adam olmayız.” Ve o yanımdan gittiği zaman bende de roman yazacak ay kalmamıştı. Gözlerim kapanıyordu, uyudum.
Sabahleyin onlar uyanmadan kalkıp romanı yazmaya başladım. Saygı duyduğum bir koğuş arkadaşım, heladan dönüşünde yanıma geldi: “İngiltere başkadır. Siz İngiltere’de bulundunuz mu?” “Hayır.” “Vah vah vah… Mesela İngiltere’de bir trende bile, diyelim saatlerce bir kompartımanda yolculuk ettiğiniz adam, sizinle bir tek kelime konuşmaz. Bizde olsa ne soğuk, ne kendini beğenmişler… Soğukluğundan, kendini beğenmişliğinden değil, nezaketinden, terbiyesinden. Belki siz onunla konuşmak istemiyorsunuzdur. Öyle ya, ne diye sizi rahatsız etsin? Bizde olsa tanısın tanımasın, karşısındakinin işi var mı yok mu hiç düşünmez, başlar çeneye. Onun için de biz adam olmayız.” Dizimin üstündeki kâğıtları dürdüm, yatağın altına, kalemi de cebime soktum. Roman yazmaktan vazgeçtim. Orada roman yazamadım ama yazacağım romandan çok daha değerli olan bir gerçeği öğrendim. Ne bu? Bulamadığımız… Şimdi birisi kızıp da “Biz adam olmayız,” derse ben de hemen parmağımı kaldırıp “Ben onun ne dediğini biliyorum!” diye bağırıyorum. Sonra… Hapisliğin kazancı da işte bu oldu, oldu…






























Geri bildirim: Şahsiyetmez — muhaberat derlemesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Nutuk Makinesi — derleme | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Unutuk Makinesi — derleme | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER