Azmanlar Uyardı: Maalesef Dememek İçin, Daha! ⌁ Aziz Nesin

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟

“Deliler boşandı” öyküsünün uyarlaması, ChatGPT ile yapıldı

Kürküye Devlet Radyosu’nun o akşamki yayını her zamanki gibi sakin ve sıradan başlamıştı. Ancak birden spikerin titrek sesi duyuldu:

“Alo, alo! Sayın dinleyiciler… Şimdi aldığımız son dakika haberine göre, Kürküye’nin en büyük kültür merkezinden tam elli azman kaçmayı başarmış ve şehrin çeşitli bölgelerine dağılmışlardır. Kaçan azmanlar, merkezin en kontrolden çıkmış, en tutarsız bireyleridir. Şu anda polis ve askeri kuvvetlerin tüm müdahalelerine rağmen yakalanamamışlardır. Yeni gelişmeler oldukça sizlere aktaracağız. Şimdi Majör 2 numaralı piyano konçertosunu dinleyeceksiniz.”

Ancak piyano konçertosu tam başladığı sırada spikerin sesi yeniden yankılandı:

“Sayın dinleyiciler, müzik yayınımıza ara vererek son durumu bildiriyoruz. Kültür merkezinden kaçan azmanların sayısı üç yüze ulaşmıştır. Kaçanlar, içeride kalan azmanlara destek vererek merkezin üç kapısını birden zorlamaktadır. İlk haberimize göre, azmanlar merkezin baş yöneticisini ve birkaç sanat koordinatörünü rehin almışlardır. Güvenlik güçleri, su hortumları ve biber gazı kullanarak müdahale etmeye çalışmaktadır. Ancak azmanlar karşı hücumla kendilerini savunuyor. Şu anda içerde ve dışarıda büyük bir karmaşa hâkimdir.”

Keyifçi Azmanların İlk Dalgası

Kaçan azmanların ilk grubu, halk arasında “keyifçiler” olarak tanımlandı. Şehrin parklarına, meydanlarına ve alışveriş merkezlerine yayılan bu grup, özgürlük adı altında beklenmedik cinsel davranışlarda bulunmaya başladı. Büyük bir alışveriş merkezinin ortasında soyunan azmanlar, ‘sanat performansı’ adı altında sergiler düzenliyor, gençleri ve çocukları rahatsız ediyordu.

Bir grup azman, kentin en işlek meydanında kurulan sahnede sırayla soyunarak doğaçlama dans gösterileri yapmaya başladı. Halkın bir kısmı durumu şaşkınlıkla izlerken bir kısmı da isyan edip tepki gösterdi. Ancak azmanlar öylesine özgüvenle hareket ediyordu ki, polis müdahaleleri bile yetersiz kalıyordu.

Devlet yetkilileri bir açıklama yaptı: “Değerli halkımız, azmanların özgürlük adı altında gerçekleştirdiği bu eylemler kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Ancak lütfen sakin olun ve sokağa çıkmaktan kaçının.”

Ancak uyarılar yetersizdi. Azmanlar, düğün salonlarını, kafeleri ve gece kulüplerini ele geçirerek çılgın partiler düzenledi. Bir düğünde azmanlar damadı kaçırıp gelinle pistte doğaçlama gösteri yaptı.

Ahlakçı Azmanların Yükselişi

Olayların üzerinden birkaç gün geçtikten sonra şehir bu kez “ahlakçı azmanlar” tarafından kuşatıldı. Ellerinde sopalar, kitaplar ve pankartlarla şehrin caddelerini işgal eden bu grup, özgürlükçü azmanların yarattığı kaosu temizlemek adına kendi kurallarını dayatmaya başladı.

Bir grup ahlakçı azman, parkta piknik yapan bir aileyi ‘açık saçık’ davrandıkları gerekçesiyle taş yağmuruna tuttu. Bir diğer grup, tiyatro oyununu basarak oyuncuları sahneden kovdu ve seyircileri zorla dışarı çıkardı.

Aynı zamanda şehir meydanlarında ‘ahlak konferansları’ düzenleniyor, halka saatlerce ayakta vaazlar veriliyordu. Bir ahlakçı azman, kameralara şu açıklamayı yaptı:

“Özgürlük adı altında yapılan rezaletlere izin veremeyiz. Şehri ahlaki temeller üzerine yeniden inşa edeceğiz. Herkes haddini bilecek!”

Bu arada, bazı siviller ahlakçıların hedefi olmamak için akılalmaz yollara başvurdu. Kimi insanlar yüzlerine kara boya sürerek “görünmez” olmaya çalıştı, kimi de sahte azman kostümleri giyerek sokaklarda gezmeye başladı.

Yönetim Krizi

Olaylar öyle bir hâl aldı ki, şehirde kim akıllı, kim azman belli değildi. Belediye başkanı ve valinin de aralarında bulunduğu birçok yetkili, azmanlar tarafından kültür merkezine kapatılmıştı. Yetki boşluğu şehirde büyük bir kaosa yol açtı.

Bir gazeteci, azmanların kurduğu geçici hükümetin lideriyle röportaj yaptı:

Gazeteci: “Siz daha dün, azmanların kontrolden çıkmaması için çalışan bir yöneticiydiniz. Şimdi nasıl oldu da başa geçtiniz?” Azman Lideri: “Arkadaş, vazife vazifedir. İşte o kadar!”

Son Perde: Kaotik Düzen

Azman Lideri röportajını tamamladıktan sonra arkasındaki sandalyeye oturdu. Ancak sandalye anında çöktü, çünkü bir başka azman sandalyeyi ‘çağdaş sanat’ projesi olarak marangoz tezgâhında sökmüş ve sadece üç bacağını bırakmıştı.

Şehirde her şey ters yüz olmuştu. Trafik lambaları artık şairane mesajlar veriyordu:

  • “Durma, ama düşün!”
  • “Yol boşsa geç, ama içinden hissederek.”
  • “Kırmızı, yeşil ve sarı. Hangisini seçersen hayat odur.”

Okulda öğretmen tahtaya ‘2+2=balık’ yazdı. Öğrenciler alkışladı.

Hastanelerde doktorlar artık hastalara muayene yerine bulmaca çözdürüyor, doğru çözene reçete yazıyorlardı.

Bir gün tüm azmanlar aynı anda durdu ve liderleri ayağa kalkarak bağırdı: “Arkadaşlar, galiba her şeyi bozdum. Daha fazla bozacak bir şey kalmadı. Hadi, kültür merkezine dönelim!”

Halk sokaklara döküldü: “Gitmeyin! Siz gidince kim bize bu kadar eğlenceli kaos yaşatacak?”

Azmanlar arkalarına bile bakmadan kültür merkezine döndüler. Kapılar kapandı ve şehir yine akıllıların ellerine kaldı.

Akıllılar şehri düzeltmeye çalıştı ama şu söz hâlâ doğruluğunu koruyordu:

“Bir azmanın bozduğunu kırk akıllı düzeltemez.”

Ve radyo, o akşam şu sözlerle yayınını kapattı:

“Azmanlar uyardı: Maalesef dememek için, daha!”

Özgün öykünün Youtube transcript dökümü:

Arizontopolis Devlet Tiyatrosu akşam yayınlarında şu haber veriyordu:
Alo alo alo Sayın dinleyiciler, şimdi aldığımız bir habere göre şehrin en büyük akıl hastanesinden 50 deli bugün kaçmayı başarmış ve şehre dağılmışlardır. Son dakika da alınan haberlerden, askeri kuvvetlerin de işbirliği ile polisin bütün arama taramalarına rağmen akıl hastalarından hiçbirinin yakalanamadığı öğrenilmiştir. Kaçanlar en azılı akıl hastalarıdır. Arkadaşlarının arkasından kaçmak isteyen öbür akıl hastalarıyla muhafızlar arasında şiddetli bir çarpışma başlamıştır. Kaçan akıl hastaları hakkında yeni haberler alındıkça, dinleyicilerimize bildirilecektir.

…dan haberler yayınımız bitti. Şimdi istenilen Majör 2 numaralı piyano konçertosunu dinleyeceksiniz.

O radyo dünyanın en önce bunu bir temizlik tozu ve tanısı almışlardı herhalde. Radyo, ikinci haberler yayında, dillere ait haberlerin arkasında verirken işi tatlı bir sürprizle bağlayıp temizlik tozu reklamı söyleyecekti. Ama ikinci haberler yayına vakit kalmadan, müziğin ara yerinde yine spikerin sesi duyuldu:

Alo alo Sayın dinleyiciler, müzik yayınımıza ara vererek akıl hastanesinden kaçan hastalar hakkında en son aldığımız haberleri bildiriyoruz. 300 hasta da akıl hastanesinden kaçmayı başarmıştır. Kaçan akıl hastaları, içerideki arkadaşlarına yardım ettiklerinden, zabıta kuvvetleri ile deliler arasındaki çarpışma çok şiddetlenmiştir. İçerideki deliler, dışarıdaki arkadaşlarının yardımıyla hastanenin 3 kapısını birden zorlamaktadırlar. Kaçan delilerin ilk işi hastanenin başhekimini, bütün doktorları rehin almak olmuştur. Bu delilerin üzerine itfaiye kuvvetleri hortumlarla su sıkmaktadır. Buna karşılık deliler, kendilerini yakalamak isteyenlerin yüzüne ilmek ve işlemek suretiyle karşı hücuma geçmişlerdir.

Şu dakikada aldığımız en son habere göre tımarhanenin muhafız kuvvetleri içerideki ve dışarıdaki delilerin arasında kuşatılmış ve sıkışmış durumdadır. Radyonun delilerle ilgili haberi bu yolda bir süre sürdükten sonra spiker, ara yerde alınan haberleri de sürekli bildireceğini söyledi.

Arizontopolis şehri halkının sinirleri bozulmuştu. Eğer bu bir reklamda doğrusu rezalet olurdu: radyo gibi bir kurumun bir özel ticaret reklamı yüzünden halkı heyecana, telaşa vermesi saçmaydı. Yo, eğer gerçekten deliler boşanmışlarsa, Allah göstermesin, bu memleketin düşman çizmesi altında çiğnenmesinden daha korkunç bir şeydir. Radyoyu duymayanlar da duyanlardan haber öğrenmişlerdi. Gecenin geç vaktinde herkes birbiriyle hep bu olayı konuşuyordu. Şehirler arası telefonlar işlemeye başladı. Halk karakollara, daha sonra devlet dairelerine üşüştü; haber soruyorlardı.

Bu 4. 5. derecedeki makamlar halkın sorusuna karşılık veremiyorlardı. Doğrusu onları da bir korku almıştı. Şifrelerle üst makamlara, üst makamlar daha üst makamlara sormaya başladılar. Gece yarısına az kaldı, haberin doğrusu geldi: Arizontopolis, akıl ve sinir hastalıkları hastanesinden birtakım delilerin kaçtığı, geri kalanların da kaçmak için zabıta kuvvetleriyle çarpıştığı doğruydu; ama ayaklanan delilerin kısa zamanda yakalanarak akılları başlarına getirileceği için Arizontopolis’in bütün güvenlik memurları halkı yatıştırmaya çalışmalılardı.

Devlet Tiyatrosu gecenin son haberi olarak halka Arizontopolis hükümetinin şu bildirisini verdi: Akıl hastalarının yarısından çoğu hastaneden kaçmıştır. Bir kere akıl hastanesinin dışına çıktıktan sonra delilerle akıllılar ayırt edilemediği için, delileri akıllılardan seçip ayırmak zor olmaktadır. Hatta bu zorluk yüzünden bazı yanlışlıklar olmuştur. Sivil polis ekiplerinden 10 kişi, zabıta kuvveti şefini kaçan delilere benzeterek tımarhaneye kapamışlardır. Bir hastanenin idare müdürlüğü ile belediye başkanı da yanlışlıkla tımarhaneye kapatılanlar arasındadır. Bu yanlışlık, onlara deli gömleği giydirip soğuk su yapılırken anlaşılmıştır. Daha başka kimlerin yanlışlıkla tımarhaneye sokulduğu şimdilik belli değildir.

Bir hükümet kuvveti, delilere karşı yılmadan kahramanca çarpışmaktadır. Delilerle akıllılar birbirine karıştığından, ayaklanmayı bastırmakta zorluk çekilmektedir. Komşu illerden yardımcı kuvvet istenmiştir. Yarın sabaha kadar delilerin ayaklanması bastırılacaktır.

Gece şehrin yarısından çoğu uyuyamadı. Ertesi sabah erkenden halkın ilk işi gazete almak oldu. Gazetelerdeki haberler büsbütün korkunçtu. Askeri birlikler, zabıta ve jandarma kuvvetleri, deli sanarak akıllı da içeriye doldurmuştu. Tımarhanede bir tek deli kalmamıştı. Hep birden boşanan deliler, kendileriyle çarpışan bütün akıllıları tımarhaneye soktular. Sonra bunların muhafaza edilmesi için başlarına deli koyuyorlardı. Muhafaza kuvveti olarak tımarhaneye soktukları akıllıları kullanmaktaydılar. Tımarhanenin yeni müdürü ve gardiyanları, bu delilerin kapattığı akıllılar arasından seçilmişti.

Böyle olduğu halde içerideki akılları katı yanılgıları bırakmadıkları gibi, kurtarmaya gelenleri de içeri sokmuyorlardı. Gazetelerden birinde yeni tımarhane müdürüyle bir gazetecinin yaptığı konuşma vardı. Gazeteci yeni tımarhane müdürüne soruyordu:
“Siz daha dün, delileri kaçırmamak için çalışanlar arasında değil miydiniz?”
Müdür bu soruya “Evet” diye karşılık veriyordu.
“İçeri kapatılanların akıllı olduklarını bilmiyor musunuz?”
“Biliyorum.”
“Sizi buraya kim müdür yaptı?”
“Deliler.”
“Öyleyse nasıl oluyor da kendinize akıllı olduğunuz hâlde, içerideki akıllı arkadaşlarınızı dışarı bırakmıyorsunuz?”
Müdür bu soruya çok kısa ve kesin şu cevabı verdi:
“Arkadaş, vazife vazifedir. İşte o kadar.”

Yine düne kadar akıllı olan hastane müdür yardımcısı da, gazetecinin bu sorusuna “Beyanatta bulunmaya yetkili değilim.” diye cevap vermişti. Başgardiyan ise “Söyleyeyim ama sakın gazeteye yazmayın, sonra işimden olurum.” diye rica ettikten sonra şöyle demişti:
“Beni bu akıllıların başına gardiyan yapanların deli olduklarını biliyorum ama içeridekileri yine de salıveremem; sonra deliler beni de içeriye kaparlar. Korkarım.”

Gazetecilerin yazdıklarına bakılırsa, deliler Arizontopolis şehrine yayılmışlar, hatta belediye dairesini bile ele geçirmişlerdi. Radyo yayını da daha korkunç haberler verdi. Deliler, belediye dairesinden sonra telefon, sular, elektrik ve taşıt araçları idareleri gibi şehrin bütün can damarlarını ellerine geçirmişlerdi. 880 deliyle karşı 5000 kişi çarpışıyordu; ayrıca yardımcı kuvvetler de yoldaydı. Delilerin en büyük kurnazlığı, ele geçirdikleri yerlerin yönetimini kendilerinden birine vermemeleriydi. Boşuna kuvvet harcamamak için nereye ele geçirirlerse oranın başına yine akıllıları koyuyorlardı; kendileri hiç kuvvet kaybetmeden boyuna ilerliyorlardı.

İnanılması zor ama o günkü akşam gazeteleri, delilerin emniyet müdürü ile şehrin başsavcısını değiştirmediklerini, yerlerinde bıraktıklarını yazıyorlardı. Bir gazete bunun sebebini, şehri baştan başa ele geçiren delilerden birine sormuş, aldığı cevabı da yazmıştı. Deli şöyle diyordu:
“Günün birinde yine akıllılar duruma hâkim olur, işbaşına geçerlerse neden başsavcı ile polis müdürünü değiştirmeyeceklerse biz de aynı sebepten onları değiştirmedik. Daha iki gün önce bizim aleyhimizde olmalarının cezasını, bugün bizimle birlik olarak ödemektedirler.”

Delilerin ayaklanmasından üç gün sonra radyo, bütün memlekete neredeyse hâkim olmak üzere bulunduklarını acı acı itiraf ediyordu. Delilerin önünde yenilgiye uğrayan feldmareşal Fonder Hiçbu Boz, bunun nedenini şöyle açıklıyordu:
“Biz akıllı insanlarız. Bu yüzden akıllı insanların savaş yöntemleri ve akıllı insanların koyduğu kurallara göre savaşıyoruz. Oysa kural mural takmayan delilerin ne zaman, nerede, ne yapacaklarını kestiremiyoruz. Bu deli kısmı hesaba sığmaz işler yapıyor. Mesela en yiğit komutanlarımızı güldürmek suretiyle savaşın ciddiyetini bozuyor, sonra da bütün birliklerimizi esir ediyorlar. Biz bu savaş denen işin şakaya gelir yanı olmadığını bir türlü delilere anlatamıyoruz. İşi deliliğe vuruyorlar. Onları yenmek için kullandıkları yöntemleri öğrenmek zorundayız. Bunun için delilik kursları açmış bulunuyoruz. Pek yakında Arizontopolis halkı, bütün delileri kıskıvrak bağlayıp yeniden tımarhaneye sıktığımızı görecektir. Allah akıllarla beraberdir.”

Sonuç hiç de feldmareşal Fonder Hiçbu’nun dediği gibi çıkmadı. Akıllılara gösterilen delilik kursu o kadar başarılı olmuştu ki, kurs sonunda deliren bütün akıllılar, başlarında feldmareşal Fonder Hiçbu olduğu halde delilere katılmışlardı. Gazeteler de ilkin yavaş yavaş, derken apaçık delileri tutmaya başladılar.

Bundan sonra duyulanlar gitgide korkunçlaştı. Deliler gittikçe işi azıttı. Her gün Arizontopolis hükümet adamlarını, ileri gelenlerini yakalamışlar, önce kaçırdıkları tımarhaneye kapatmışlardı. Arizontopolis radyosunun, deliler için verdiği en son haber şu oldu:
“Deliler şu anda radyo binasına girmiş bulunuyorlar. Bir katı tamamıyla işgal ettiler. Merdivenleri çıkıyorlar… çıktılar… kapıyı açtılar… Deliler bulunduğum odaya doldular… Artık radyo da delilerin eline geçmiştir. Elveda sayın akıllı dinleyiciler! Yaşasın deliler! Yaşasın delilik!”

Tımarhaneden boşanan deliler, Arizontopolis ülkesini ele geçirmişler, bütün eski yöneticileri de tımarhaneye kapatmışlardı. Ortalıkta akıllı tek yönetici kalmamıştı; tek tük kalanlar 2. 3. dereceden kişilerdi ama onlar da delilerden yana olmuşlardı. Aklı, akıllılığı savunan hiç kimse kalmamıştı; tek tük varsa bile bunlar da sinmiş, evlerine çekilmişlerdi. Akıllı oldukları anlaşılırsa tımarhaneye kapatılacaklarından ödleri kopuyordu. Bu yüzden onlar da işi deliliğe vurmuşlardı.

Bir yığın yeni insan, alanlarda toplanıyor “Yaşasın delilik! Yaşasın deliler!” diye bağırıyorlardı. Yollarda delilik gösterileri başlamıştı. Bu gürültüye uymak isteyen, işini bilir birtakım akıllılar, akıllı oldukları anlaşılmasın diye yollarda takla atıyor, elleri üstünde başaşağı yürüyorlardı. Bu arada tımarhaneye girmekten kurtulmak için birbirlerini “Akıllıdır!” diye rapor ediyor, gam alıyorlardı. Gazetelerde deliliği öven akıl almaz yorumlar çıkıyordu.

Arizontopolis ellerine geçiren 880 deli, ilk iş olarak bir kurultayda toplandı. İçlerinden biri “Anayasa!” diye bağırdı. Arkadan sesler yükseldi:
“Evet, önce anayasa! Arizontopolis topluluğunu yönetmek için ilkin anayasa gerek!”

Deliler bir anayasa yapmaya karar verdiler. Her deli bir düşünce ileri atıyordu. Yine içlerinden biri:
“Arkadaşlar, bir önerim var,” dedi ve ötekiler sordular:
“Ne?”
“Biz neden tımarhaneden kaçtık? Akıllıların yaptıkları işleri beğenmiyorduk, onun için kaçtık, öyle değil mi?”
“Evet, onun için.”
“Öyleyse bize bir ödev düşüyor. Madem ki biz akıllıların yaptıkları işleri beğenmedik, bizim ödevimiz akıllıların yaptıkları bütün işleri bozmaktır.”
Deliler, “Bozalım!” diye bağırdılar.
“Derim ki, arkadaşlar, deliliğe yakışanı yapmak zorundayız. Arizontopolis şehrini ve Arizontopolis halkını yönetmek için bakacağız: Akıllılar ne yapmışsa, biz deliler onların yaptıklarının tam tersini yapacağız. Ne dersiniz?”
Yer yer sesler yükseldi: “Çok doğru, bize yakışanı da budur. Akıllıların yaptıklarını bozacağız, tam tersini yapacağız!”

Baştaki deli, “Öyleyse işe anayasadan başlayalım,” dedi. “Deli arkadaşlar, anayasamızın 1. maddesi isterseniz şöyle olsun: Deliler, akıllıların yaptığı her işi ve her şeyi bozacaklar, akıllılar ne yapmışlarsa onun tersini yapacaklardır. Ne diyorsunuz?”
“Çok iyi, çok güzel!”
“Deli arkadaşlar, evet şimdi anayasamızın 2’nci maddesine geçelim. 2’nci madde de birincinin tıpkısı olsun. Ne diyorsunuz?”
“İyidir, birinci maddenin tıpkısı olsun!”
“Öyleyse 3. maddeye geçelim.”

Bir deli şöyle bağırdı:
“Biz bütün ödev ve görevlerimizi 1’inci maddede anlattık. Bütün maddeler hepsi bir olsun!”
Bu da onaylandı. 100 maddelik bir Deliler Anayasası hazırlandı. Maddelerin yüzü de şöyleydi:
“Deliler, akıllıların yaptığı her işi ve her şeyi bozacaklar; akıllılar ne yapmışlarsa onun tersini yapacaklardır.”

Arizontopolis’te Deliler Anayasası’nı ilan etti. Bundan sonra aralarında bir başkan seçmek istediler. Başkanlarını nasıl seçecekler? Tımarhaneye kapadıkları akıllılara gidip sordular:

“Sizin içinizden birini Arizontopolis topluluğuna belediye başkanı yapacağız. Kim başkan olmak ister?”

Tımarhaneye doldurulan akıllıların hepsi birden iki elini havaya kaldırdılar. Kimisi yere sırtüstü yatıp hem ellerini hem ayaklarını havaya kaldırmışlardı.

Deliler ve arkadaşlarına şöyle dedi: Deli arkadaşlar, görüyoruz ki akıllılar arasından birini belediye başkanı ya da başka bir makama getirmek gerekse hepsi de başkan olmak istiyor. Deli arkadaşlar, hangimiz belediye başkanı olmak istiyorsanız lütfen elinizi kaldırın.

Delilerden hiçbiri elini kaldırmadı. Soru soran, sırtüstü yere uzanmış, hâlâ iki ayağı iki eli havada duran akıllıya:
“Söyleyin bakalım, siz neden belediye başkanı olmak istiyorsunuz?”

Akıllı:
“Çünkü bu işe en lâyık, başkanlığı en iyi yapacak adam benim!” diye bağırdı.

Bir başka akıllı araya karışıp:
“Hayır, o alçağın biridir! Belediye başkanlığına dünya yüzünde lâyık olan tek kişi varsa o da benim!”

Bir başkası:
“Yalan! İkisi de yalan söylüyor, cahiller! Bunların ikisi de hiçtir; beni yapın, çünkü benim hakkımdır!”

Haykırmaların arkası kesilmiyordu. Soran deli, delilerden yana döndü, içlerinden birine sordu:
“Deli arkadaş, siz belediye başkanı olmak istemez misiniz?”

Deli:
“İstemem,” dedi. “Bu nedenle arkadaş, çünkü arkadaşlarımın arasında bu işe benden daha ehil olanların bulunduğu kanısındayım. Değerli bir arkadaşın seçilmesini isterim.”

Bu sözler tımarhanenin parmaklıkları içindeki akılları öyle kızdırdı ki:
“Benden daha değerli birinin başkan olmasını isterim,” diyen adama bağırmaya başladılar:
“Yuh! Deliye bak, belediye başkanı olmak istemiyor! Vay deli vay!”

Soran deli akıllara döndü. Döner dönmez demir parmaklıklar içindeki akıllar ona yalvarmaya başladılar:
“Ne olursun, beni belediye başkanı yap! Allah aşkına beni! Ölümü öp, beni yapmazsan!”

Soran deli, kendi arkadaşlarına döndü, içlerinden birine:
“Bu ödevi siz üzerinize alın,” dedi.

O da:
“Çok rica ederim, bu ödevi bana vermeyin. Bu işin ağır sorumluluğu vardır. Ben bu sorumluluğu taşıyacak yetenekli değilim; gerek bilgim, gerek görgüm yetersizdir.”

Soran deli, başka bir deliye:
“Siz de?” dedi.

O da arkadaşlarına:
“Yalvarırım, bana bu işi vermesinler!” dedi.

Bu delilerden hiçbiri başkan olmak istemiyordu. Soran deli yine akıllardan birine:
“Siz belediye başkanı olmak için neden yalvarıyorsunuz?” dedi.

Akıllı:
“Çünkü efendim, ben memurum, emekliye ayrıldım. 33 yıllık memurluğun tecrübeleri var bende.”

Soran deli, delilerden birine:
“Siz neden belediye başkanı olmak için yalvarmıyorsunuz?” dedi.

Deli şu cevabı verdi:
“Çünkü efendim, ben 30 yıl memurluktan sonra emekliye ayrıldım. Belediye başkanlığı enerji, çok çalışmak isteyen yorucu bir iştir. Benim gibi emekliye ayrılmış biri bu kadar ağır sorumluluğu taşıyabilir mi? Bu yorucu işin altından kalkamam diye korkuyorum.”

Soran deli, akıllardan başka birini:
“Siz neden ille belediye başkanı olmak için yalvarıyorsunuz?” diye sordu.

Akıllı:
“Çünkü ben gencim, memleket gençlerin omuzlarında yükselir!”

Soran deli, gencecik bir deliye:
“Sen neden ‘aman beni başkan yapmayın’ diye yalvarıyorsun?” dedi.

Genç deli:
“Çünkü ben gelecekte başkan olabilecek bilgiyi henüz kazanamadım.”

Soran deli onlara şöyle dedi:
“Görüyorsunuz, delilerin hiçbiri başkan olmak istemiyor, akıllıların da hepsi başkan olmak istiyor. Onun için akıllılardan birinin, mesela şu adamın başkan yapılmasını öneriyorum.”

Akıllılar kıyameti kopardılar:
“Sakın ha! O namussuzun biridir, alçaktır o, aşağılık biridir o! Bizim partiden değil!”

Soran deli, delilerden birine:
“Öyleyse sizi başkan yapalım,” dedi.

Deli:
“Şu arkadaş bu işi benden daha iyi yapar,” diye başka bir deli arkadaşını gösterdi.

Deliler bağırmaya başladılar:
“Evet, onu yapalım! Hem genç hem bilgili, hem namuslu hem çalışkan!”

Kendisi gösterilen o deli:
“Bu işi yapmaya elimden geldiği kadar çalışacağım,” dedi. “Bana gösterdiğiniz güvene lâyık olmak isterim. Yine bir akıllı başkan olacak diye korkumdan bu işi üzerime alıyorum; siz de bana yardım edin, yanlış bir şey yaparsam beni uyarın, yanlışımı düzeltin.”

Deliler yaptıkları anayasaya göre Arizontopolis ülkesini yönetmeye başladılar. Kabineyi kurmak o başkana düşmüştü. Çünkü hiçbir deli, bu kabinede yer alacak kadar kendini ‘değerli’ saymıyor, akıllıların tam tersine hiçbir iş başına geçmek için yırtınmıyordu. Adaylardan hiçbiri kendiliğinden ortaya çıkmamıştı; onları yakından tanıyanlar, bilenler aday gösteriyorlardı.

Eğitim Bakanı olan deli, kendisinden önceki akıllı bakanın neler yaptığını bir bir inceledi. Sonra Deliler Anayasası’na göre, akıllı bakanın neler yapmışsa hepsini bozdu, delice işler yaptı. Eski plan allak bullak olmuştu.

Tımarhaneye kapatılan akıllılardan biri, oradan kurtulmak için dileri başkanı göklere çıkaran bir kitap yazdı. Bu kitabın adı “Dünyanın Gelmiş Geçmiş Gelecek En Akıllı İnsanı”ydı. Deli başkan o kadar övülmüştü ki:
“Öven bir yazar eserinin karşılığını görmelidir,” dedi.

Sonra, eskiden yani akıllılar zamanında böyle övücülere neler yapıldığını soruşturdu. Akıllılar, kendilerini övenlere armağanlar verir, onların işini yükseltir, gelirini artırır, onlara havadan kazanç sağlarlardı.

Deli başkan, Arizontopolis’in en büyük alanında halkı topladı, kendisini öven akıllı yazarı da ortaya getirdi. Ona halkın önünde şunları söyledi:
“Ey yakın yurttaş, beni öven kitabını okudum, teşekkür ederim. Bu iyiliğin altında kalmak istemem. Eskiden senin gibi övücü yazan yazarlara akıllılarının neler yaptıklarını sordum, öğrendim. Biz de deli olduğumuzdan elbette delice işler, yani akıllıların yaptıklarının tersini yapacağız. Şimdi sana halkın önünde alenen teşekkür etmek üzere eşek sudan gelene kadar sopa çektireceğim!”

Deliler, başkanlarına övgü yazan akıllı yazarı bayılıncaya kadar dövdüler. “Yüceltmek için övgü yazmanın da para etmediğini” anlayan üniversite öğretim üyelerinden biri, eski akıllılar yönetiminin ileri gelenlerine sövdü, ağır sözler söyledi; hızını alamadı, bir de yergi yazdı akıllıların başkanı için.

Bu herifi “asmalı, kesmeli, sürmeli, kazığa geçirmeli, parça parça etmeli” diye bağırdı halk. Her yergi, başkana gitti. Deli başkan:
“Bizler deliyiz,” dedi. “Anayasaya aykırı hiçbir hareket yapamayız. Böyle davranmak bizim deliliğimize yakışmaz. Onun için eski yönetimi ve onun ileri gelenlerini yere vuran bu yurttaşa, anayasamız ne buyuruyorsa onu yapmak zorundayız.”

Anayasaları “akıllıların yaptıklarının tersini yapmayı” emrediyordu. Akıllılar, böylelerini yüzlerinden, yanaklarından, alınlarından öpüyorlardı.

Deli başkan, “Öyleyse yüzüne tükürülecek!” dedi.

Akıllı buna karşı koydu: “Üst makama hakkımı arayacağım!” Deliler soruşturdular. Akıllılar zamanında “eski yönetimi yenip de yükselenler” benzeri kimseler, “Ben yükselmek istemem, hakkımı aramak için üst makama başvuracağım,” diyorlar mıydı? Ayırt edemiyorlardı. O zaman öğretim üyesinin üst makama başvurmasına ses çıkarmadılar.

Akıllı adam üst makama derdini anlattı. Üst makam sordu:
“Eski yönetim ileri gelenleri ne yapmalı?”
“Asmalı efendim, kesmeli efendim! Büyük suçu işlediler! Ah, bilmezsiniz neler neler yaptılar!”
“Ne zaman yaptılar, yeni mi eskiden mi?”
“Eskiden efendim!”
“O zaman neden düşüncelerinizi açık ya da kapalı söylemediniz de şimdi söylüyorsunuz?”
“Ya, o zaman korktum efendim.”
“Peki, siz o zaman aynı adamı övmüştünüz, niçin?”
“Korkumdan efendim.”
“Zorla mı övdürdüler?”
“Hayır, geçim derdi efendim. Çoluk çocuk var efendim.”

Üst makam yargısını bildirdi:
“Her yeni yönetimin günün birinde ‘eski yönetim’ olmak zorunda kalacağını göz önünde tutularak, sanığın ‘eski yönetimi’ değil, dolambaçlı yoldan yeni yönetimi yerdiği anlaşılmış, suçu belli olmuştur.”

Bunun üzerine deliler toplandı, onlar da yargılarını açıkladılar:
“Suçlu, yüzüne tükürmeye bile değmez!”

Deliler, ticarette, bayındırlıkta, sağlık işlerinde, her şeyde o zamana kadar görülmemiş delilikler yapıyorlardı. Yeni Kültür Bakanı bir gün stadyuma geldi. O gün Arizontopolis’in en ünlü, en eski iki futbol takımının maçı olduğundan stadyumu 60 bin kişi tıklım tıklım doldurmuştu.

Bakan maçı durdurup hakeme sordu:
“Ne yapıyorsunuz?”
“Futbol maçı efendim.”
“Bu maç dediğiniz şey nedir?”
“Spor efendim.”
“Spor ne işe yarar?”

Hakem, iyi bir konu yakaladığında bütün bilgisini göstermek için konuşmaya başladı:
“Efendim, spor bedeni geliştirir; sağlam bedende sağlam kafa bulunur. Bu yüzden memleket gençlerinin iyi yetişmesi, gelişmesi, canlı ve çevik olması için spora çok önem veriyoruz.”

Bakan:
“Peki ama gördüğümüze göre bu futbol denen sporu şu çayırlıktaki 22 delikanlı yapıyor. Bu seyreden 60 bin kişiye ne oluyor? Yoksa insan maçı seyrederken de gelişiyor, kuvvetleniyor mu?”

Bakanın çevresindekiler şaşırdılar, bir yanıt veremediler. Deli Bakan seyircilere baktı, davul gibi göbekli bir seyirciye:
“Maşallah vücudunuz amma da irileşmiş!” dedi.
Bağırmaktan sesi kısılmış bir delikanlıya:
“Galiba sizin de gırtlağınız kuvvetleniyor?” dedi.
İskelet kadar zayıf bir adama:
“Size de spor yaramış!”

Daha sonra emir verdi:
“Bütün seyirciler çayıra çıkıp takım takım top oynayacaklar!”

Şişman, sıska, göbekli, yaşlı, hastalıklı seyirciler çayıra dökülüp soluk soluğa oldular, dilleri bir karış dışarıda yere serilene kadar top oynadılar. Vücutları ağır hasar aldığından bir ay hiçbiri kıçını kaldıramadı.

Deliler iyice işi azıtmışlardı. İleri gelen bir deli, bir gün bir toplantıya gelmişti. Toplantıda bulunanlar onu hararetli alkışlarla karşıladılar. Şaşıran deli onlara sordu:
“Ne var?”
“Bir şey yok.”
“Bir şey yoksa neden alkışlıyorsunuz?”
“E siz geldiniz.”
“Geldiğimde ben geldim, size ne oluyor? Yani beni yürüdüm diye mi alkışlıyorsunuz? Kötürüm olmayan elbet yürür, uçsam anlarım!”

Yine de alkışlayanlara öfkelendi, onlara “24 saat alkışlamak” cezası verdi.

Delilerden biri bir gece kulübüne gitti. Kulüpte bir striptiz kadın, müzik ve dans eşliğinde soyunuyordu. Deli, seyircilere:
“Ne? Sırf çıplak kadın vücudu görmek için mi buraya geldiniz?” diye sordu.

“Evet,” dediler.

“Kaç para verdiniz?”

Kimi 50, kimi 100, kimi de 500 lira vermişti.

“Bu kadar parayı şu kadını çıplak görmek için verdiniz?”

“Evet.”

“Bu kadının vücudunda başka kadınlarda olmayan bir şey mi var yoksa? Bacaklarının arasından tavşan filan mı çıkacak?”

“Hayır be.”

“Peki bu yaptığınız ayıp değil mi?”

Seyircilerin en akıllısı, en bilgili olanı konferansa başladı:
“Efendim, ayıp olur mu? Biz kötü niyetle bakmıyoruz ki. Çıplak vücut estetik heyecan verir, bediî zevk verir.”

Deli:
“Anlıyorum,” dedi. “Haklısınız, ben yanılmışım. Madem ki çıplak kadın vücudu bediî zevk verir, estetik heyecan verir, öyleyse hepinizin karıları, kızları gelecek, şu ortada müzikle oynaya oynaya soyunacak. Böylece heyecanınızı hep birden artırmış oluruz!”

Seyirciler delinin ayağına kapandılar:
“Aman efendim, estetik heyecanı yalnız bu kadın vücudu mu veriyor!”

Deli emir verdi:
“Bütün seyirciler anadan doğma soyunup cazla oynamaya başlayacak!”

Deliler, Arizontopolis’in yüzyıllar boyu kurulu düzenini bozdular. Yapmadıkları delilik kalmadı; her şeyi allak bullak ettiler. Akıllılar zamanında yapılmış, ortada hiçbir şey bırakmadılar.

Bir gün bütün deliler toplandılar. Başkanları:
“Arkadaşlar,” dedi. “Arizontopolis de bozulmadığı bir şey kaldı mı?”

“Kal-madı!”

“Akıllıların yaptıkları her şeyi bozduk mu?”

“Bozduk!”

“Kenar köşede de bozmadığımız bir şey kalmasın, iyice arayın!”

Kendi aralarından çıkıp dolaştılar, yokladılar.
“Hayır, bozmadığımız hiçbir şey kalmamış!”

O zaman başkanları:
“Arkadaşlar,” dedi. “Biz bütün dediğimizi yaptık. Artık ödevimiz bitti. Bundan sonra bize yapacak bir iş kalmadı.”

Deliler bağrıştılar:
“Evet, görevimizi yerine getirdik, işimiz bitti!”

Başkan:
“Artık tımarhaneye rahat rahat dönebiliriz!” dedi. “Hadi arkadaşlar, tımarhaneye gidelim, akıllıları salıverelim, kapıları da üstümüzden kapatsınlar.”

Delilerin iş başından çekilip tımarhaneye gidecekleri hemen Arizontopolis’te ağızdan ağza yayıldı. Arizontopolis halkı gözyaşları içinde delilere yalvarmaya başladılar:
“Ne olur bizi bırakmayın. Bizi yine akıllılara mı bırakacaksınız? Sizde hiç acıma duygusu yok mu? Bizi yüzüstü bırakıp nereye gidiyorsunuz?”

Deliler bu yalvarmalara kulak asmadılar; hep birden tımarhanenin yolunu tuttular. Akıllıları dışarı çıkarıp kendileri içeri girdiler. Akıllılar, tımarhaneden boşanır boşanmaz hemen delilerin üstüne kapıları kapattılar. Sonra Arizontopolis de, delilerin bozduğu ne kadar iş varsa hepsini yeni baştan düzeltmeye başladılar. Bu da o kadar kolay olmadı. Çünkü “Bir delinin bozduğunu kırk akıllı düzeltemez,” demişler.

Bugün hâlâ Arizontopolis devletinde seyrek de olsa düzgün bir iki iş varsa deli sanılanların zamanından kalmadır.

3 Yorum

Filed under Suni muhaberat