İbret Saati — Aziz Kimsin

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟

1925 yılıydı. Meclis’te alınan o yeni kararla birlikte, “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde gün, gece yarısından başlar ve saatler sıfırdan yirmi dörde kadar sayılır” diye hükme bağlandı. O vakte dek güneşi, gölge boyunu ya da ufku kollayarak zamanı sezen insanlar, birden bire önlerinde duran bu upuzun, kesintisiz 24 saatten ürktüler. “Sıfırıncı saat de neymiş?” diye düşündüler, siyah beyaz rüyalara açılan bu saatten ruhlarına garip bir titreyiş yayıldı ve gece yarısı, hülyalı bir tedirginlikle sokakları doldurdular. Bir köşede dile gelmeyen korkularını fısıldaşarak, acı bir tebessümle ellerindeki cep saatlerine bakıp kendi kendilerine “Saat 00:00” diye mırıldandılar, “Kim bilir, belki varlığımızın sıfır noktasına da böyle adım atıyoruz.”

Alaca karanlıkta gözleri ürkekçe parlayan bir grup, kalın paltolarına sarınarak karanlıkta yavaş yavaş yürüdü. Fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusu henüz semaya yayılırken, bir kuş kanat çırptı. Onlar bu kısacık titreşime bile, “Bu saatte duyulan kanat sesi, insanoğluna ruhunun uçmaya muktedir olduğunu hatırlatır” diye büyük bir anlam yüklediler. Sokak lambalarına dayanıp iç geçirdiklerinde “Saat 01:00” diye fısıldadılar, “Zifiri içimizde, umut ışığımız sokak lambasında.”

Vakit ilerledikçe uykuyla uyanıklık arası bir hissiyat sarmalında, evlerin pencerelerine ışıklar tek tük vurmaya başladı. İhtiyar bir amca, hiç tanımadığı bir köşeden gelen şarkı sesini işitip durdu. Kapısı kapalıydı ama gönlünü o şarkıya açtı. “Şu saatte bir türkü duyduysan,” dedi, “kaderin sana bir merhaba demek istemiştir.” Sonra elini sakallarına götürüp gülümsedi: “Saat 02:00,” diye ekledi, “derdini geceye anlatırsın, cevabı kalbinde duyarsın.”

Sabaha yaklaşılırken mis gibi çay demlenmeye başladı. Bir genç kız, elindeki fincandan çıkan buhara bakarak gelecek hayallerine gömüldü. Tuhaf bir rüya gibi, sabah ışığıyla arasına gerilmiş ince bir tül gördü. “Belki de,” dedi, “bu saatte hayaller ruha çiçek gibi ekilir.” Cümlesini bitirirken gülümsedi ve ince bir hüzünle iç çekti: “Saat 03:00, kederin ve umudun en tatlı çarpışması.”

Gecenin en serin saatlerinde sokakların iyice ıssızlaştığı bir vakitte, yakındaki camiden gelen su sesiyle irkilen birkaç komşu kadın kuyunun başında toplanıp hikâyeler anlatmaya başladılar. Gülüp eğlenirken, bir anda içlerinden biri “Sahi, bu 24 saat dediğimiz şeyin yarısını devirdik mi devirmedik mi?” diye sordu. Soru bir bilinmezlik gibi havada asılı kaldı. Sessizce “Saat 04:00,” dediler, “devrilmeyen hiçbir hikâye kalmaz; gece yarısında filizlenen sırrın sabaha uzanan yolu vardır.”

Ufukta ilk ışıklar görülürken, çarşıdaki sessizlik gerinerek uyanmaya başladı. Balıkçılar ağlarını yıkıyor, manav kasalarını düzenliyordu. O ana dek geceye hükmeden kokuların yerini, tuzlu su ve taze meyve kokusu almaya başladı. “Geceyle gündüzün sarmaş dolaş olduğu bu vakitte,” dediler, “derin bir nefes alır, ruhumuzu yıkayan huzuru buluruz.” İçlerinden biri gözlerini gökyüzüne dikip “Saat 05:00,” dedi, “her şeyin başı, kum saatindeki ilk birikimdir.”

Güneş nihayet kendini iyice gösterirken kuş sesleriyle uyanan çocuklar kapılardan fırladı. Neşeyle sekerek sokakları arşınlarken babaları onlara yeni saat düzenini anlatmaya çalıştı. Çocuklar her şeye bir oyun muamelesi yaptıkları için, “Sıfır yirmi dört mü, yoksa yirmi dört sıfır mı?” diye çığlık çığlığa gülüştüler. Büyükler ise dalgınca saçlarını okşayıp “Saat 06:00,” diye fısıldadı, “çocukların gülüşünde yeni bir devrin taze nefesi var.”

Öğleye yaklaşırken pazar yerinde curcuna başladı. Rengârenk meyvelerin, baharatların kokusu birbirine karışırken saat meselesi bir kez daha ağızlara dolandı. “Bu kadar meyveyi, insanı, sesi bir arada görmek ancak böyle canlı bir vakitte mümkün,” dedi yaşlı bir seyyar satıcı, “bak, şu an hayatın en taze tadı dile geliyor.” Sözünü bitirirken yana doğru eğildi ve “Saat 09:00,” dedi kısık sesle, “çiçeklerin buluştuğu pazar sabahının bereketi.”

Günün ortası gelip çatınca, vapurlarıyla martılarıyla İstanbul boğazında ayrı bir telaş hâkim oldu. Çayını yudumlayan birisi, martının havada asılı kalışını izledi ve bu yeni saat düzeninin getirdiği şaşkınlığı unutuverdi. “Uçuşu seyretmek, zamana şekil veren kanatlardan birini görmek demektir,” diyerek keyifli bir tebessümle vapurdan indi ve “Saat 12:00,” diye ekledi, “heybetiyle içimizi titreten gökyüzünün tam ortası.”

Öğleden sonranın batmaya yüz tutan güneşi salonları pencereden ısıtmaya başladığında, esnaf boş anlarında kendini gölgelere daldı. Yeni düzenin insanı, saatleri öğrenirken bir yandan da içindeki o eski sezişlere tutunmaya çabalıyordu. Bu hafif buğu içinde manalı bir iç geçiren bir nalbur, “Demir gibi sağlam saatlere ihtiyacımız var” diye söylendi ve kendi kendine “Saat 15:00” diyerek başını iki yana salladı, “çivinin tahtaya saplandığı an misali, tam isabet gerek.”

Akşamüstü gökyüzü kızıl bir halıyla örülürken, Karaköy rıhtımında balık ekmek kuyruğu uzadı. Bir genç, dişleriyle ısırdığı ekmek arasında ufka bakarak “Eğer günün tüm renklerini bir anlık tek kareye sığdırabilseydim, işte bu saat bence o an olurdu,” dedi. Gülümsedi, gözleri hafifçe nemlendi: “Saat 18:00, günün en hüzünlü ve aynı zamanda en canlı vedası.”

Gecenin serinliği yavaş yavaş kentin üstüne inince, sokak lambaları titreyerek yandı. Kimi kahvehaneler kapanmaya yüz tuttu, bazı meyhaneler ise yeni yeni kalabalıklaşmaya başladı. Rakı bardağını elinde çeviren bir adam, “Bu saatin haritasını çizsem, ömür boyu kaybolmazdım,” diyerek iç geçirdi, “çünkü karanlık, ışığın davetiyesidir.” Sesi titrerken “Saat 21:00,” dedi, “içimizin derinliklerinde yolculuğa çıktığımız, saklı denizlerin kapısı.”

Ve günün son düzlüğü, kimisi için en keyifli kimisi için en ıstıraplı zaman dilimi. Yıldızlar çoktan ortaya çıkmıştı, evlerde lambalar kısıldı, sessizlik katman katman şehri sardı. Bir derviş misali uzun entarisiyle avluda dolanan yaşlı bir kadın, gökyüzüne baktı, “Bu 24 saat denen şeyin sonuna mı geldik, yoksa başına mı varıyoruz, bilemedim,” diye seslendi. Sonra da tedirgin bir gülümsemeyle ellerini göğsünde kavuşturdu: “Saat 23:00,” dedi, “zamanda yol alırken vardığımız nokta, aslında ruhumuzun aynasıdır.”

O an herkes bir an duraksadı, kendi kendine bu yeni takvim ve saat düzeninin karmaşasını düşündü ve acı bir tebessümle gözlerini kapattı. Sonsuzlukla sınırlılık arasındaki o ince çizgide, 24 sayısının derin gizemini yüreklerinde duyarak, fısıltı hâlinde son bir cümle yükseldi: “Saat 24:00,” dediler, “her şey bittiğinde yeniden başlar; insanoğlu hem zamana hâkim olmayı hem de onunla yaşamayı öğrenmek zorundadır.”

ChatGPT o1 istemi: (öncesi) “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gün, gece yarısından başlar ve saatler sıfırdan yirmi dörde kadar sayılır” diyen Saat Kanunu ile Türkler her günü oluşturan 24 saatle ilk defa tanıştılar ve bu yabancı varlıklardan çok korktular. 24 saatin her birinin sakladığı hikmetleri keşfedebilmek için günün farklı saatlerinde yaptıkları işleri ve başlarına gelen çok çeşitli olayları anlattılar, acı bir tebessümle saate bakarak gizemli bir son cümle olarak saatin kaç olduğunu söylediler ve o şeyin tam o saatte olmasına çok derin doğal-kültürel ibretengiz bir anlam yükleyen vecizeler buldular (hiçbir arabaşlık olmayacak!). Bu konuda baştan sonra adım adım heyecanlı sürükleyici sürreel hikayeli hülyalı esprili öykü yaz! 1925 kanunu ile hikayeye başla!

2 Yorum

Filed under Suni muhaberat

2 responses to “İbret Saati — Aziz Kimsin”

  1. Geri bildirim: Unutuk Makinesi — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Bir Soyadı Hikâyesi — Aziz Kimsin | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER