🦋🤖 Robo-Spun by Fİ 🦋🤖
İstem: Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal Paris’te ilk defa yüz yüze gelirler. İkisi de birbirini övgülere boğarken “nezaket balonu” giderek gerilir, tartışma neredeyse kavgaya varır 😄. Bu ‘edebi düello’da kazananın/kaybedenin belirsiz olduğu (neutralrs Ende) bir hikaye yaz, türkçe. / yazarların edebi stillerini mümkün derecede imite et [Fatoş İrem]
Mekân: Paris, Seine Nehri kıyısında bir kafe.
Oyuncular: Nazım Hikmet, Yaşar Kemal.
Tanık: Fransız garson.
Nazım (derin bir nefes alarak): Yaşar Kemal, Anadolu’nun gür sesi, halkın kalemi! Seninle burada oturmak büyük bir bahtiyarlık. Kelimelerin rüzgâr gibi, dağ gibi, ateş gibi… Sen anlatınca Çukurova’nın sıcağı bile satırdan ter damlatıyor.
Yaşar (başını iki yana sallar): Estağfurullah, Nazım! Sen şiir dediğin şeyi harf olmaktan çıkarıp yüreğe kazımış adamsın. Senin şiirlerinle insanlar ayağa kalktı, aşkla yürüdü, isyanla haykırdı! Sen var olmasaydın, biz nasıl yazar olurduk?!
Nazım (eliyle masaya sertçe vurur): Hayır, Yaşar! Sen var olmasaydın, biz Anadolu’yu nasıl görecektik?! Ben halkı anlattım belki ama sen onların nefesini, ellerinin nasırını, ekmeğinin kokusunu getirdin! Sen olmadan biz eksik kalırdık!
Yaşar (kaşlarını çatar, sesi yükselir): Sen eksik mi kalırsın Nazım?! Senin her dizede yaktığın ateş hâlâ sönmedi! Benim romanlarım ancak senin şiirlerinin eşiğinde diz çökebilir! Sen bu dilin en büyük nehrisin, ben ancak onun kıyısındaki bir ağaç!
Nazım (gözleri parlayarak sandalyeyi iter, ayağa kalkar): Ben mi nehir? Sen Çukurova’nın sarı sıcağında, Toroslar’ın serin gölgesinde kurulmuş bir efsanesin! Roman dediğin seninle başka bir şeye dönüştü, sen bizim destanımızı düzyazıya döktün!
Yaşar (masanın kenarını tutar, gözlerini kısarak): Nazım, bu ne biçim inat? Ben sana diyorum ki sen daha büyüksün, sen diyorsun ki ben! Bunu senin gibi büyük bir şairden beklemezdim.
Nazım (ellerini açar, sitemle): Yaşar, büyük adam dediğin tevazudan anlar. Ben sana senin daha iyi olduğunu söylüyorum, sen bana laf anlatmaya çalışıyorsun!
Yaşar (başını iki yana sallar, sesi alçalarak): Tevazu dersi mi veriyorsun şimdi bana, Nazım? Sen ki kelimeleri kükretip dünyaya duyurdun, şimdi kalkmış mütevazılık mı öğretiyorsun?
Nazım: Sana öğretecek değilim, çünkü zaten biliyorsun! Bilmeyen benmişim ki bu kadar inat ettim!
Yaşar (hafifçe başını eğer): Eh, madem öyle, o zaman anlaştık.
(Kısa bir sessizlik olur. Garson, masanın yanına temkinli adımlarla yaklaşır. Fransız aksanıyla kekeleyerek sorar.)
Garson: Messieurs… Bir sorun mu var?
Nazım (kollarını bağlar, yüzü ciddidir): Hayır. Sadece iki yazar arasındaki en büyük tartışmalardan biri nihayete erdi.
Yaşar (başını sallar, aynı ciddiyetle): Ve asla çözülemeyecek bir nezaket düellosu olarak tarihe geçti.
(Garson bir şey anlayamadan başını sallar ve uzaklaşır. Seine kıyısında rüzgâr eser, iki yazar sessizce çaylarını yudumlar. Tartışmanın galibi yoktur—ama edebiyat kazanmıştır.)





























