🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞
(Lacancı Özne: Kök Salma ve Uzanım: Sütur ve Südur, Sütur-Südur)
GİRİŞ: İnsanın ve Simgelemenin Sınırları
Lacancı psikanaliz özneyi, biyolojik varlıkla sınırlı olmayan, dilsel ve simgesel bir yapının içinden geçen bir oluş olarak kavrar. Dolayısıyla özne dediğimiz şey, yalnızca düşünen ya da bilinçli bir insan değil, simgesel düzenin kesintisiyle biçimlenmiş, arzunun yapısal boşluğu etrafında kurulmuş bir “olay”dır. Bu bağlamda Lacan’ın sıkça yinelediği “özne, bir imleyenin bir başka imleyen üzerindeki etkisidir” formülü, özneyi dilin içinde kurulan bir temsil zinciri olarak tanımlar. Simgelemenin yeri burasıdır: İnsanı özne yapan şey, onun “dile sahip olması” değil, dil tarafından “ele geçirilmiş” olmasıdır.
Ancak bu temel öncül bizi şu soruya götürür: Simgeleme yalnızca insana mı özgüdür? Simgeleme, yalnızca insan diline mi aittir? Lacancı yaklaşım açısından bu sorulara verilecek cevap olumsuzdur. Çünkü Lacan’a göre simgesel düzen yalnızca konuşulan dili değil, imleyenler arasındaki yapısal farkı ve temsil zincirini kapsar. Bu anlamda simgesel düzen, yalnızca insanlar arasında değil, her türden imleyici sistemde –organik ya da inorganik– işleyebilir.
Bu genişletilmiş simgeleme kavrayışı çerçevesinde, insan olmayan varlıkların simgesel davranışlarına dair örnekler özellikle önemlidir. Örneğin, fare topluluklarında gözlemlenen sosyal davranış örüntülerinde, sınır çizen farelerin, dayak yemiş farelerden farklı biçimlerde muamele görmesi; sosyal bir “imleyişin” varlığına işaret eder (Fidaner, 2021, 9 Ekim). Bu imleyiş, yalnızca bireyler arası etkileşimde değil, topluluğun tamamını şekillendiren bir yapı olarak işler – tam da Lacan’ın “simgesel düzen” dediği şeyin işleyişi gibi.
Benzer şekilde, modern biyoloji ve ekoloji araştırmaları, bitkilerin ve ağaçların kök sistemleri aracılığıyla (mikorizal mantar iplikleriyle – miselyum) birbirlerine “mesajlar” ilettiğini göstermektedir. Ed Yong’un aktardığı gibi bu “ormanın interneti”, kaynak paylaşımı, tehlike uyarıları ve hatta türler arası işbirliği içerir (Yong, 2017). Bu türden sistemler, kelimeye dayalı olmasa bile, farkların işaretleşmesi ve tekrarlanabilir etkiler doğurması bakımından simgesel olarak işlemektedir.
Bu noktada, simgelemenin mekanizması açısından insanla insan-olmayan varlıklar arasında özsel bir kopuş olmadığı ortaya çıkar. Lacancı çerçevede bu fark, özneleşme süreciyle bağlantılı bir farktır, ama simgeleme kapasitesinin yalnızca insana ait olduğunu ileri süren indirgemeci yaklaşımlara karşı temkinli olunmalıdır. Farelerde ya da ağaçlarda gözlemlenen imleyiş biçimleri, Lacancı anlamda özne değilse bile, simgesel sürecin işlemesine dair örnekler sunar. Bu da simgesel düzenin –ve dolayısıyla özneleşmenin– ontolojik statüsünü daha geniş bir alana yaymayı mümkün kılar.
Simgesel düzenin sadece insanlar arasında değil, sistematik imleyiş biçimlerinin bulunduğu her ortamda kurulabileceğini gösteren bir diğer örnek de bilgisayarlardır. Lacan’ın “yazma” (écriture) ve “durma” (arrêt) formülleri, Turing makinesi gibi hesaplama sistemleriyle doğrudan ilişkilendirilebilir (Fidaner, 2021, 6 Mayıs; 16 Mayıs). Yazmak ve durmak, yalnızca teknolojik bir işlem değil, aynı zamanda simgesel sistemin nasıl çalıştığına dair evrensel kiplerdir. Dolayısıyla bilgisayarlar da, belirli imleyici zincirleri işlerken Lacancı anlamda bir “sembolik düzene” tabidir. Bu türden bir yaklaşım, insanın simgesel olanı sahiplenmesini değil, simgeselin çoklu oluş biçimlerini açığa çıkarmayı hedefler.
Bu yazının temel amacı, Lacancı özneyi “sütur” (dikiş) ve “südur” (yayılım) bileşimi olarak düşünmek ve bu bileşimi felsefi, simgesel ve biyolojik örneklerle birlikte incelemektir. Sütur, simgesel düzene öznenin dahil oluşu, bir nesnenin simgeleşmesi, boşluğun doldurulmasıdır. Südur ise bu simgeleşmenin yayılması, çoğalması, etkisinin çevreye sirayet etmesidir. Lacancı özne bu iki sürecin kesişiminden doğar. Bu yazıda bu kesişimi örneklemek için fare, ağaç ve köksap (rhizome) gibi metaforlar kullanılacaktır (Fidaner, 2021, 12 Ekim).
Tüm bu tartışmanın kavramsal temelini oluşturmak üzere, yazıya Lacan’ın yazma ve durma formüllerini Türkçeleştirerek ve onların mantıksal yapısını açıklayarak başlanacaktır. Bu formüller, özne ile simgesel düzen arasındaki ilişkiyi kurar ve öznenin farklı kipliklerde –gerekli, mümkün, imkansız, olumsal– nasıl işlediğini ortaya koyar. Bu dört kip, aynı zamanda dört yeni kavramsal alanı –doğruluk, gerçeklik, sahilik ve hakikat– tanımlar.
Bu ilk bölümdeki hedef, simgesel düzenin sınırlarını insandan öteye taşıyarak Lacancı özneyi daha geniş bir bağlama yerleştirmek, sütur ve südur kavramlarını bu bağlamda tanıtmak, ve ardından detaylandırılacak olan formüllerle bu özne yapısını şematik olarak kurmaya hazırlık yapmaktır.
1. Lacan’ın Yazma ve Durma Formülleri: Dört Modalite
Lacancı düşüncede “yazma” ve “durma” yalnızca sözel ya da yazılı dilin değil, tüm simgesel düzenin kurucu eylemleridir. Yazmak, imleyenin zincir içinde belirli bir konumu işgal etmesi; durmak ise bu zincirin kırıldığı, kesintiye uğradığı noktadır. Lacan’ın mathemleriyle ifadesini bulan bu yazma/durma formülleri, öznenin oluşum kiplerini dört modaliteyle tanımlar: gerekli, mümkün, imkansız ve olumsal. Her kip, yazma ve atlanma (durmama) ilişkisine göre belirlenir ve her biri simgesel düzende farklı bir pozisyon işaret eder.
Burada, “yazılmama” terimi yerine “atlanma” tercih edilmiştir. Çünkü atlanmak, hem yapı içindeki eksikliği hem de dönüşüm potansiyelini taşır. Bu formülasyonun amacı, Lacan’ın formüllerini Türkçede daha işlevsel hale getirmektir. Formüller yalnızca mantıksal değil, aynı zamanda cinsiyetlenmiş bir yapıya sahiptir: Yazılan terimler (gerekli ve mümkün) eril, atlanılan terimler (imkansız ve olumsal) dişil karakterlidir. Buradaki cinsiyet, biyolojik değil, Lacan’ın tanımıyla “pozisyonel”dir — yani simgesel düzendeki yerle ilgilidir.
Aşağıda Lacan’ın dört kipine ait formüller, Lacan’dan çeviriyle birlikte sunulmakta ve her biri yeni bir kavram kümesiyle ilişkilendirilmektedir:
1) Gerekli – Durmadan Yazılandır
“İğdişten muaf biri var.”
Bu formülde yazma eylemi süreklidir, durma yoktur. Simgesel düzende bir “istisna” sürekli yazılır ve böylece kendi varlığını meşrulaştırır. Bu, iktidarın, Tanrı’nın ya da Esas-İmleyen’in simgesel düzene dikişlenmesi demektir. Burada yazma, bir “gereklilik” olarak işler. Lacan’a göre gereklilik, öznenin simgesel düzende bir yere sabitlenmesiyle oluşur. Bu gereklilik, doğruluku meydana getirir. Doğruluk, bu bağlamda epistemolojik bir hakikatten çok, simgesel düzenin hegemonik merkezidir. “Doğru” olan şey, sürekli yazılarak dayatılır.
2) Mümkün – Yazılıp Durandır
“Herkes iğdişe tabi.”
Burada yazma ve durma ardışık bir biçimde işler; herkes bu simgesel kesintiye tabidir. Bu kesintili yazma süreci, mümkünatları oluşturur. Mümkün olan, düzen içinde yerini alan her unsurun yazılmasıdır; bilgi, kural, dilsel yapı bu kipin ürünüdür. Sürekli yazılan değil, yazılıp duran bir şeydir bu: yani tekrar eden, örüntüleşen. Bu kipte simgesel düzen bir ağ gibi işler. Lacan’a göre mümkün, gerçeklikin temelidir. Gerçeklik, düzenin çevresinde yapılandırdığı bilgisel kümelerdir. Burada gerçeklik bir hakikat değil, düzenin bilgi üretimidir.
3) İmkansız – Durmadan Atlanandır
“Kimse iğdişten muaf değil.”
Bu formülde durma yoktur çünkü yazma hiç gerçekleşmez: daima atlanır. İmkansız, simgesel düzenin dışladığı, söylemin kenarından seslenen şeydir. Lacan’ın meşhur formülasyonuyla: “Cinsel ilişki yoktur.” Bu “yokluk”, her söylemin kör noktasıdır; söylenemeyen, ama etkisi hissedilen şeydir. Bu kipte neyin yazılamayacağı yazılmış olur. Böylece sahici olanı kurar: Sahilik. Sahilik, gerçekliğin ötesinde, simgesel düzende bir boşluk olarak kendini duyurur. Kaygı burada doğar; çünkü sahilik, düzene içkin olmayan bir fazlalığın varlığıdır — simgesel olanın sınırına yerleşmiştir.
4) Olumsal – Atlanıp Durandır
“Herkes iğdişe tabi değil.”
Bu formül, hem yazılmamanın hem de tekrarın kipidir: bir şey sürekli atlanır. Ancak bu atlanma kendi içinde örüntü kazanır. Burada yazılmayan, ama düzenli olarak eksik kalan bir şey vardır. Lacan buna “pas-tout” yani “tam olmayan” der. Bu eksiklik, düzenin tamamlanamazlığını ve dolayısıyla onun rastlantısal doğasını açığa çıkarır. Olumsallık, düzene dair hiçbir şeyin zorunlu olmadığını, her şeyin “keyfi” biçimde örgütlendiğini gösterir. Bu kipte kurulan kavram hakikattir. Hakikat, tam da düzenin keyfiyetini açığa çıkaran şeydir: yazılmayanın süreğen atlanışı.
Bu dört formül aynı anda hem bir epistemoloji şemasıdır, hem bir ontoloji haritasıdır, hem de bir cinsiyet pozisyonları tablosudur. Çünkü Lacan’da özne, bilgiyle, bedenle ve temsil zinciriyle kurulur — hepsi aynı anda.
Her bir kip, yalnızca kendi başına değil, diğer kiplerle olan farklarıyla anlam kazanır. Gerekli olan yazılır çünkü kendini meşrulaştırmak zorundadır. Mümkün olan yazılır çünkü bilgi tekrar ister. İmkansız olan atlanır çünkü temsil edilemez. Olumsal olan atlanır çünkü düzenin keyfi temelini açığa çıkarır.
Bu kiplerin yapısal ilişkisi şöyle özetlenebilir:
| Kip | Yazma/Durma İlişkisi | Cinsiyet | Kavramsal Karşılık |
|---|---|---|---|
| Gerekli | Durmadan yazılır | Eril | Doğruluk |
| Mümkün | Yazılıp durur | Eril | Gerçeklik |
| İmkansız | Durmadan atlanır | Dişil | Sahilik |
| Olumsal | Atlanıp durur | Dişil | Hakikat |
Bu şema, sadece teorik bir araç değildir; aynı zamanda simgesel düzenin nasıl kurulduğunu, nasıl işlediğini ve nasıl kırıldığını anlamanın temelidir. Çünkü her simgesel yapı, bir doğruluğu merkeze alır (gerekli), onun etrafında bilgi üretir (mümkün), temsil edemediği bir boşluğu bastırır (imkansız) ve bu bastırmanın açığa çıkardığı tesadüfi çelişkiyle sarsılır (olumsal).
Böylece, Lacancı öznenin varoluşu bu dört kipin iç içe geçmesiyle şekillenir: Özne yazılan ve atlanan arasındaki çapraz geçişte belirir. Ve bu geçiş, sütur ve südur isimli iki simgeleme hareketiyle bedenlenir. Bir sonraki bölümde bu ikili hareketin eril merkez (S₁) ile dişil kesinti ($) arasındaki çaprazlığı nasıl kurduğunu, yani doğruluk ve gerçeklikten başlayarak özneyi nasıl şekillendirdiğini ele alacağız.
2. Doğruluk ve Gerçeklik: Gerekli ile Mümkün
Her simgesel düzen bir merkezden doğar ve çevresini örerek genişler. Bu merkez ve çevre, Lacancı mathemlerde S₁ ve S₂ olarak adlandırılır: S₁, Esas-İmleyen olarak merkeze çakılır; S₂, onun etrafında dönen bilgi imleyenlerinin çokluğudur. Simgesel düzen böylece hem bir hegemonya ilişkisi hem bir bilgi üretimi olarak işler. Bu çift kutuplu yapı, Lacan’ın yazma ve durma formüllerinde gerekli ve mümkün kipleriyle ifade edilir. Simgesel düzenin başlangıcında daima gerekli olan bir doğruluk, çevresinde ise mümkün olan bir gerçeklik vardır.
Doğruluk: Gerekli Olarak Merkezde Yazılı Olan
“İğdişten muaf biri var” — bu Lacancı formül, Esas-İmleyen’in simgesel düzenin merkezine çakılmasını ifade eder. Burada yazma işlemi durmadan gerçekleşir: bu, mevcudiyetin sürekli olarak teyit edilmesi demektir. Bu yazma, merkezileştirici ve dayatıcıdır; bu nedenle Lacan buna “gerekli” der. Gereklilik, düzenin varoluşsal zeminidir ama bu zemin, aslında kendini durmaksızın yazmak zorunda kaldığı için bir tür özsüzlük taşır. Her şeyden çok yazan, aslında kendinden en az emin olandır. Bu çelişki Lacan’ın özneyi merkezden değil, eksiklikten üretmesinin sebebidir.
Bu “gerekli yazım”, özneyi muhatap almaz; tersine, özne bu gerekliliğin kurbanıdır. Gerekli olanın yazılması, simgesel düzenin üstüne oturduğu doğruluku üretir. Ama bu doğruluk, epistemenin ya da deneysel bilginin doğruluğu değildir; aksine, dayatılmış, hegemonik, esas imleyen doğruluğudur. Kraldır, Tanrıdır, yasa koyucudur. Freud’un deyimiyle baba-yasasıdır; Lacan’ın deyimiyle de “Nom-du-Père”dir. Bu doğruluk durmadan yazılarak kendini kurar ve sürdürür. Onun sessizliği, hiç durmadan konuşmasıdır.
Bu nedenle, örneğin “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” sözünde, iki ayrı doğruluk iddiası çarpışır: biri padişahın dünyevi doğruluğu, diğeri ise onun üzerinde konumlanan ilahi bir doğruluk. Her ikisi de aynı yapının içindedir: biri diğerine karşılık olarak kendi gerekliliğini yazmaya zorlanır. Doğruluk, burada yalnızca iddia değil, bir yazma itkisidir.
Gerçeklik: Mümkün Olanın Yazılıp Durması
“İğdişten muaf biri var” dedikten sonra, simgesel düzen artık çevresini örmeye başlar. Yani Esas-İmleyen, diğer imleyenlere hükmeder, onları düzenler, anlamlar üretir. İşte burada “Herkes iğdişe tabi” formülü devreye girer. Bu formül, artık yalnızca bir istisnadan değil, bir genellikten bahseder: düzenin içindeki her unsurun aynı yazgıya tabi olması. Bu, yazmanın kesintili fakat sürekli tekrar ettiği bir biçimidir: yazılıp durur. Lacan buna “mümkün” der.
Mümkün olan, simgesel düzenin etrafını çevreleyen imleyen ağını oluşturur. Burada bilgi doğar, kültür şekillenir, kurallar yazılır. İdeal bir şehir planı gibi, gerçeklik her zaman düzenin merkezinden başlayarak inşa edilir. Ama bu inşa, sabit değil akışkandır: yazılıp durur, yani tekrar eder ama asla tamamlanmaz. Bu nedenle mümkün olan şey, her zaman sınırlı bir temsil içerir.
Gerçeklik, işte bu yazılıp duran mümkünün ürünüdür. Bilginin, kuralın, sistemin doğduğu zemin budur. Ama bu zemin, gereklilikten türemiştir: merkezi doğruluk çevresine yayılırken gerçekliği örer. Ancak burada önemli bir paradoks vardır: Gerçeklik, kendi başına ayakta duramaz. Mümkün olan, ancak gerekli olana dayandığı sürece bir anlam ifade eder.
Simgesel düzen, bu anlamda bir topolojik yüzey gibi davranır: merkezdeki S₁ (doğruluk), çevredeki S₂ (gerçeklik) ile sürekli etkileşim halindedir. Ama S₁, S₂ tarafından temsil edilir; yani Esas-İmleyen, çevresine temsil ettikçe görünür hale gelir. Lacan’ın formülü tam da budur:
S₁ → $ → S₂
İmleyen özneyi başka imleyenlere temsil eder. Ve bu temsil, mümkünat olarak gerçekliğe dönüşür.
Eril Yazının Tuzağı: Taslama ve Bastırma
Burada hem doğruluk hem gerçeklik “yazılan” terimlerdir. Lacan bu yüzden onları eril olarak kodlar. Çünkü eril olan, kendini yazıya geçirendir; iz bırakmak, damgalamak, sınır çizmek ister. Ama bu yazma işlemi, her zaman bir şeyin üzerine yazıldığı anlamına gelir: bir yüzey, bir eksiklik, bir boşluk. Yani yazılan her şey, aslında yazılmayan bir şeyin üzerindedir. Lacan’ın asıl öznesi tam da bu yazılamayan boşlukta doğar.
Bu nedenle hem doğruluk hem gerçeklik, dişil olanın bastırılmasıyla mümkündür. Doğruluğun kendini zorla yazması, aslında imkansız olanı bastırmasıdır. Gerçekliğin yazılıp durması, atlanan bir boşluğu örtbas etme çabasıdır. Bu yüzden, yazılan her şey, yazılmayan bir şeyi dışlar. Ve işte bu dışlanan, yani atlanılan, bir sonraki bölümde imkansız ve olumsal olarak karşımıza çıkar.
Özetle:
- Gerekli, Esas-İmleyen’in durmaksızın kendini yazdığı, doğruluğun zorla dayatıldığı merkezdir.
- Mümkün, bu merkezden türeyen bilgi alanıdır; yazılıp duran gerçekliktir.
- Her ikisi de eril yazıdır; yani simgesel düzenin yazmaya doymayan tarafıdır.
- Ama bu yazının anlamı, yazılmayanın eksikliğinde yatar.
Bir sonraki bölümde, simgesel düzenin bu dışladığı, yazamadığı, ama onsuz da var olamadığı tarafı — yani imkansız ve olumsal olan, sahilik ve hakikat — ele alınacaktır. Çünkü her doğruluk, ancak bastırdığı bir sahilikle; her gerçeklik, ancak dışladığı bir hakikatle birlikte var olur.
3. Sahilik ve İmkansızlık: Kaygının Kaynağı
Her simgesel düzen, kendi doğruluğunu dayatıp gerçekliğini inşa ettikten sonra, kaçınılmaz biçimde sınırlarına dayanır. Bu sınır, düzenin içine yazılamayan, temsili mümkün olmayan, ama etkisi hissedilen bir “hiç”tir. Lacan, bu yazılamayanı imkansız olarak adlandırır. Ve bu imkansız, yalnızca yazılmamış değil, durmadan atlanandır. Sürekli dolaşımda olan simgesel zincir, tam da bu atlanma sayesinde dönmeye devam eder. Ama işte bu atlananın kendisi, bir yankı bırakır: bir uğultu, bir boşluk sesi, bir iç sıkıntısı… Kaygı burada doğar.
İmkansız: Durmadan Atlanan, Yazılamayan
Lacan’ın “Kimse iğdişten muaf değil” formülü, imkansızlığın simgesel düzende nasıl belirdiğini gösterir. Bu formülde “herkes” iğdişe tabi olduğu için, yani istisna olmadığı için, Esas-İmleyen (S₁) çöker. Merkez boştur. Bu boşluk ise yazılamaz; tam da bu nedenle durmadan atlanır. Her şeyin üzerinden geçer, ama hiçbir şeye sabitlenmez. Simgesel düzenin kendi içinden ürettiği bir dışıdır bu: dışlanmış ama içkin, susturulmuş ama yankılanan.
Bu imkansızlık, gerçekliği oluşturan mümkünatların sınırını çizer, ama asla sabitlemez. Çünkü sınır, burada geometrik değil, topolojik bir eğridir. Ne zaman kavranmaya çalışılsa, el değiştirir; ne zaman bastırılmaya kalkışılsa, başka bir yerden geri döner. Kaygı, tam da bu geri dönüşlerin habercisidir. Lacan’a göre kaygı, “yazılamayanın birden yazılacak gibi olması”dır — yani atlananın ani görünürlüğü. İmkansızın hayaleti, gerçekliğin her köşesine sirayet eder.
Örneğin ölüm. Herkes onun kesinliğinden emindir, ama hiç kimse onu temsil edemez. Ölüm, “bilen özne”nin istisnasıdır çünkü bilinen ama bilinemez olandır. Yaşam, bu yüzden bir emanettir. Ama Fidaner’in geliştirdiği “gurubudaim” kavramı (2021, 26 Ekim), bize başka bir kesinliği gösterir: döngünün kendisi. Ölüm de bu döngü içinde emanetleşir. Hayat-ölüm karşıtlığı artık çözülür: geriye kalan şey ömürdür. Ve ömür, tam anlamıyla sahi olanın, yani imkansızın yankısıdır.
Sahilik: Kaygının Sahnesi
Sahilik, bu bağlamda gerçekliğe içkin olmayan, ama onun anlamlarını altüst edebilen bir düzlemdir. Sahilik “gerçeklik” değil, “gerçek”tir. Ama Lacan’da gerçek, tanım olarak imkansızdır. Dolayısıyla sahilik, yalnızca bir fenomen değil, bir ontolojik travmadır. Simgesel düzenin üzerine kurulduğu zemin, aslında bu travmanın örtülmesidir. Fakat bu örtü ne zaman açılır gibi olsa, sahilik baş gösterir — ve kaygı üretir.
Lacan burada Freud’un izinden gider: annenin fallik eksikliği, çocuğun cinsel merakıyla karşılaştığında bir temsil imkansızlığına dönüşür. Lacan bunu S(Ⱥ) ile ifade eder: Öteki’nin eksikliği. Bu eksiklik, örtüldüğünde fetiş olur; açıldığında fobi. Bu nedenle imkansızlık bir semptom gibi çevresinde anlam üretir, ama özü her zaman kaçaktır. İfade edilemez ama hissedilir. Ve bu his, sahi olup olmama meselesini gündeme getirir: Arzunun gerçekten arzu olup olmadığını, olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını belirleyen, işte bu imkansızlıktır.
Örnek olarak “Senden büyük Allah var” cümlesini ele alalım. Bu söz, bazı bağlamlarda doğruluğun (gerekli olanın) temsili olabilirken, başka bağlamlarda onun aşılmasını, yani imkansızın sızmasını da ifade edebilir. Doğruluk, burada çöker; sahilik konuşur.
Südur: İmkansızın Bilgiye Dönüşme Çabası
Simgesel düzen, imkansızlığı doğrudan yazamaz, ama onun çevresinde bilgi üretebilir. İşte bu bilgi üretimi, südurdur. Südur, durmadan atlananın yazılıp durmasıdır. Yazılmayanı dolaylı yollarla çevrelemek, onun etrafında semptomatik anlamlar kurmak… Lacan’da semptom, tam da bu işlevi görür: imkansızın etkisiyle organize olmuş anlam fazlalığıdır. Südur, bu anlam fazlalığını düzenleyen harekettir.
İmkansız doğrudan ifade edilemez; ama çevresinde oluşan düzenli tekrarlar, onun varlığını dolaylı biçimde gösterir. Südur bu yüzden, imkansızın mümküne çevrilişi ya da sahiliğin gerçekliğe çevrilişi olarak tanımlanabilir. Ama bu çeviri hiçbir zaman tam değildir; hep eksiktir. İşte bu eksiklik, bilginin içkin sınırını oluşturur. Bilgi, imkansızı kovarak değil, onunla birlikte var olarak işler.
Südurun bu işleyişi, doğada da görülür. Eril simgesel düzen, kaygıyla başa çıkmak için imkansızlığı doğal ya da ilahi bir memba gibi tahayyül eder. Doğa da, kadın da, bu yüzden fetişleştirilir: örtü altında gizlenen bir kudret. Doğa örtününce Tanrı olur, kadın örtününce Hanımefendi olur. Ama bu örtü kırılgandır. Südur kötücülleşirse, yani örtü yırtılırsa, fetiş fobiye dönüşür. Artık kutsal olan şey, korkunun nesnesine dönüşür: bu, Lacan’ın fobik öznesidir.
Sahilik bu bağlamda, fetişin çökmesiyle açığa çıkan imkansızlıktır. Olan bitenin “sahiden” olup olmadığı, fetişin ne kadar dayanıklı olduğuna bağlıdır. Ve bu da doğrudan sütur ile ilişkilidir — ama buna bir sonraki bölümde döneceğiz.
Dört Südur Tanımı:
Bu noktada südur kavramı dört temel şekilde tarif edilebilir:
- Südur, imkansızın mümküne çevrilişidir.
- Südur, sahiliğin gerçekliğe çevrilişidir.
- Südur, durmadan atlananın yazılıp durmasıdır.
- Südur, bir semptom etrafında bilgi inşasıdır.
Bu dört tanım, hem epistemolojik hem ontolojik hem de klinik bağlamda geçerlidir. Çünkü südur yalnızca bir teorik yapı değil, aynı zamanda bir psikanalitik süreçtir: semptomun işlenmesi, arzunun çevresinde dönen bilgi, sahiliğin üstünü örten dikişin gevşemesi ve yeniden atılması.
Sonuç olarak, imkansızlık sahilikle yankılanır, kaygıyla belirir, semptomla işler ve südurla bilinir kılınmaya çalışılır. Ama hiçbir bilgi onu tam olarak temsil edemez. Bu yüzden özne, tam da bu imkansızlık etrafında şekillenir. İmleyen zincirinin yarılmasında, atlananın yankısında, fetişin çözüldüğü noktada özne belirir: bir boşluk, bir yankı, bir kesinti olarak.
Sıradaki bölümde bu kesintinin olumsal formunu ve onun açığa çıkardığı hakikati inceleyeceğiz. Çünkü her bastırma, bir geri dönüş doğurur. Her doğru, aslında bir doğurudur. Ve her sütur, bir masalın içinde gizlidir.
4. Hakikat ve Olumsallık: Doğrunun Doğuru Hali
Simgesel düzenin merkezinde doğruluk (gerekli) yer alır, çevresinde gerçeklik (mümkün) örülür, sınırlarında ise sahilik (imkansız) yankılanır. Fakat bu yapı, kendi iç tutarlılığıyla yetinemez. Çünkü Lacan’a göre her simgesel düzen, onu başlatan gerekliliği bir olanağın içinden üretir. Yani, doğruluğun ardında gizlenen asıl yapı olumsallıktır. Bu, simgesel düzenin bastırmaya en yatkın ama aynı zamanda onu en derininden sarsan düzeyidir. Ve bu düzeyde ortaya çıkan şey hakikattir.
Olumsallık: Atlanıp Duranın Sinyali
“Herkes iğdişe tabi değil” — Bu formül, ne evrensel bir yasa koyar ne de onun mutlak istisnasını sunar. Aksine, simgesel düzenin kendi içinde tamamsız olduğunu, yani “pas-tout” (not-all) olduğunu gösterir. Yasa evrenselmiş gibi işler, ama tam değildir. Lacan’ın kadın cinselliği üzerine geliştirdiği pas-tout formülasyonu, bu yapısal eksikliği merkeze taşır. Olumsal olan, yazılamaz ama yine de atlana atlana dolaşır. Ne tamamen dışlanmıştır ne de doğrudan yazılmıştır. Atlanıp duran, simgesel düzenin hayal ettiği tamlığı delik deşik eder.
İşte bu yüzden olumsallık, doğruluğun içindeki boşluğa sinmiş bir şüphe gibidir. Bir düzenin, bir kurumun, bir ideolojinin, bir ilkenin “doğru” olduğunu sandığımız anda, araya giren bir rastlantı, bir çatlaktan gelen bir sızı, tüm bu doğruluğun zeminini kaydırabilir. Çünkü o doğruluğun kendisi zaten keyfi olarak gereklileşmiş bir şeydir.
Hakikat: Gerekliliğin İçindeki Keyfilik
Hakikat, Lacan’a göre “bütün olarak söylenemez.” Yani hakikat her zaman bir eksikle, bir boşlukla, bir gedikle ifade edilir. O halde tam da bu yüzden hakikat, ancak olumsallık üzerinden sızar. Gereklilik olarak beliren doğruluğun altına gizlenmiş olan bu olumsallık, onu sürekli tehdit eden bir patlama potansiyeli taşır. Hakikat, “doğru”nun zemininde kıpırdayan bu keyfiyettir.
Bu noktada “keyfi” sözcüğü önemlidir. Fidaner’in işaret ettiği gibi, doğruluk düpedüz “kazadır” ya da “tesadüftür” denemez. Çünkü böyle bir ifade, simgesel düzenin arkasındaki yapısal nedenselliği inkâr eden bir pozitivizmle aynı yere düşerdi. Ama doğruluk aynı zamanda kendiliğinden doğmaz; onu ortaya çıkaran şey, tam da bir keyfi doğurucu etkidir. Doğruluk, aslında bir “doğuru”dur.
Kurbağayı öpen prenses masalı burada mükemmel bir mecaz sunar. Çirkin, rastgele, dışlanan, küçük bir nesne (objet petit a) birdenbire, bir jestle, bir arzu etkisiyle bir prens, yani bir Esas-İmleyen haline gelir. Bu dönüşüm, sütur olarak adlandırılır. Sütur, olumsallığın gerekliliğe dönüşmesidir. Ama bu dönüşüm asla temellendirilemez. O sadece oldu. Ve her “doğru” bu “oldu” üzerine inşa edilir. Bu yüzden hakikat, doğruluğun temelindeki o gereksiz gerekliliktir.
Sütur: Doğruluğun Dikişi
Sütur, atlanıp duran bir şeyin birdenbire durmadan yazılır hale gelmesidir. Yani, Lacancı anlamda bir dikiştir: boşluk kapatılır, eksik örtülür, geçici bir sabitlik üretilir. Fakat bu sabitlik hiçbir zaman mutlak değildir; çünkü başlangıcında bir eksiklik vardır. Her doğruluğun altında, onun geçici doğasını hatırlatan bir yara izi saklıdır: işte bu iz, süturun izidir.
Bu yüzden prestij, itibarı belirleyen şey, sadece görünür başarı ya da yayılım değil, arkasındaki bu dikişin ne kadar sağlam atıldığıdır. Farelerde “hudut çizen” ile “dayak yiyen” arasındaki fark da budur: biri sembolik düzende bir iz bırakır, diğeri sadece geçer. İnsanlarda da aynı şekilde: bir kişinin ya da kavramın gereklileşmesi, onun doğru olmasıyla değil, keyfi bir olumsallıktan doğarak Esas-İmleyen haline gelmesiyle mümkündür.
Ve bu gereklileşen Esas-İmleyen, artık diğer imleyenleri temsile başlar. Yani özne, bu imleyen tarafından diğer imleyenlere temsil edilir — Lacan’ın klasik formülü budur:
S₁ → $ → S₂
Burada sütur, özneyi temsil eden Esas-İmleyen’in simgesel düzene çakılmasıdır. Ama bu temsilin ardında yatan, atlanıp duran bir hakikat boşluğudur.
Dört Sütur Tanımı:
- Sütur, olumsalın gerekliye çevrilişidir.
- Sütur, hakikatin doğruluğa çevrilişidir.
- Sütur, atlanıp duranın durmadan yazılmasıdır.
- Sütur, bir nesnenin simgeleşmesidir.
Bu dört tanım, hem Lacancı öznenin simgesel yapısını hem de hakikatin görünme biçimini tarif eder. Çünkü hakikat hiçbir zaman doğrudan değil, süturlanmış olarak görünür. Ve her dikişin, her gereklileşmenin ardında bir olumsal sıçrama, bir keyfi jest, bir arzu çarpıntısı yatar.
Hakikatin Doğuru Hali: Eksiklikten Doğmak
Simgesel düzenin dayandığı doğruluk, her zaman kendini gerektiren bir figür olarak görünür: Tanrı, yasa, ilke, lider, otorite… Ama Lacan’a göre bu figür, varoluşsal olarak eksiktir. Ve bu eksikliğini örtmek için kendini sonsuz biçimde yazmak zorundadır. İşte bu yazma işlemi, hakikatin üzerini kapatan dikiştir. Ama her dikiş, aynı zamanda bir çatlama ihtimalidir.
Bu yüzden hakikat, doğruluğun içinden doğar ama onunla aynı şey değildir. Hakikat, doğruyu doğuran ama onu daima sorgulayan, yerinden eden, alaşağı eden bir güçtür. Ve bu güç, Lacancı öznenin oluşumunu sağlar. Öznenin yeri, işte bu dikişin uç verdiği, bu hakikatin sızdığı noktadır.
Sonuç olarak:
- Olumsallık, simgesel düzenin keyfi ama bastırılmış zemini olarak iş görür.
- Hakikat, doğruluğun içindeki bu olumsallığın yankısıdır.
- Sütur, bu yankının dikişle bastırılması, sabitlenmesidir.
- Ve özne, bu süturun tam üzerinde belirir: boşluğun dikişinden doğan bir eksiklik olarak.
Bir sonraki bölümde sütur ve südurun bu çapraz işleyişini, Lacan’ın mathemleri ışığında ve doğa metaforlarıyla birlikte ele alacağız: bir kökün toprağa dikişi ve bir dalın göğe uzanışı gibi.
5. Sütur ve Südur’un Diyalektiği: Çapraz Yapının Kurulumu
Şimdiye dek Lacan’ın dört kiplik yapısında her bir terimin (gerekli, mümkün, imkansız, olumsal) karşılık geldiği kavramları (doğruluk, gerçeklik, sahilik, hakikat) ve bu kiplerin eril ya da dişil olarak yazılıp yazılamama durumlarını ele aldık. Tüm bu kavramlar, yalnızca tekil bir düzlemde değil, bir çapraz yapı içinde iş görürler. İşte bu çapraz yapının motoru, sütur ve südur diyalektiğidir.
Bu diyalektiği kavramak için artık tüm kavramları bir araya getiren çift şemaya ve onların çapraz yapısına odaklanmamız gerekir:
Çapraz Yapının Şematik Sunumu
Sol sütunda yazılan, eril olan; sağ sütunda atlanan, dişil olan:

Bu şema, aynı zamanda Lacan’ın mathemlerine bire bir tercüme edilebilir:

Burada S₁ (esas-imleyen), özneyi ($) başka imleyenlere (S₂) temsil eder. Sağ tarafta ise, S(Ⱥ) Öteki’nin eksikliği, a ise arzu nesnesi (objet petit a) olarak belirir. Şemanın tam ortasında, iki çapraz hareketi kesiştiren nokta vardır: işte bu nokta Lacancı öznenin doğduğu noktadır — ve bu nokta, sütur ile südurun çaprazlanmasıdır.
Sütur: Kökün Toprağa Dikişi
“Sütur atlanıp duranın durmadan yazılmasıdır.” Bu tanım, simgelemenin başladığı yerdedir. Bir eksiklik sürekli göz ardı edilirken birdenbire bir nesneye, bir imleyene, bir gösterene sabitlenir. Bu sabitleme, öznenin kendini dayandığı bir zemin bulmasıdır. Sütur, doğruluk ve hakikat ekseninde işler: keyfi olanın gereklileşmesi, hakikatin doğruluğa çevrilmesi, yani eksik olanın simgeselleştirilmesi. Böylece Esas-İmleyen doğar ve simgesel düzenin merkezi tesis edilir.
Lacancı anlamda bu bir dikiştir: eksik olan şey, bir Esas-İmleyen’e dikişlenerek sabitlenir. Ama bu sabitlik asla tam değildir; arada hep bir sızıntı, bir oynaklık vardır. Bu da demektir ki, sütur tam da bir sahte-tamlık hissi üretir. O yüzden her doğruluk “doğuru”dur: bir keyfilikten doğar ve hakikati örter.
Süturun doğasını en iyi anlatan mecaz, kökün toprağa salınmasıdır. Kök, toprağa dikiş atar; tutunur, sabitlenir, ama aynı zamanda toprağın içindeki belirsizliğe açılır. Sütur, simgesel düzende tam da bu köklenme işlevini görür.
Südur: Dalların Gök Yüzüne Uzanımı
“Südur durmadan atlananın yazılıp durmasıdır.” Südur, simgelemenin devam ettiği, dikişlenmiş olanın çevresinde bilgi üretiminin yaygınlaştığı düzlemdir. Gerçekliğin mümkünatları, sahiliğin çevresinde organize olur. Fakat burada imkansızlık asla yazılamaz; yalnızca yazılıp duran bilgilerle çevrelenebilir. Bu çevirme işlemi, südurun semptomatik bilgi üretimi biçimidir.
Südur, gerçeklik ve sahilik ekseninde işler: imkansızın bilgisel dolayımına, sahiliğin düzenlenmiş bir gerçeklik olarak yazılmasına hizmet eder. Bu yazı, sürekli tekrar eden ama hiçbir zaman tamamlanmayan bir dolaşımdır. Simgesel zincirin kendi içinde dönmesi, ama aynı zamanda bir eksiklik etrafında dönmesidir.
Bu yapıyı en iyi anlatan mecaz, dalların güneşe doğru uzanmasıdır. Süturun kök saldığı yerden yükselen gövde, südurla birlikte yayılır, çatallanır, dallanır, yapraklanır. Ama bu yayılma, dikişe —yani sütura— bağlıdır. Sütur olmadan südur havada kalır; gövdesiz dal olur. Ama aynı şekilde, südur olmadan sütur da bir kökten başka bir yere ulaşamaz. Kök ancak yükselebilirse köktür.
Çapraz Hareket: Lacancı Öznenin Tezahürü
Sütur ve südur, düzlemsel değil çapraz hareketlerle işlerler:
- Sütur: Olumsaldan gerekliye, hakikatten doğruluğa doğru yukarı dikiş atar.
- Südur: İmkansızdan mümküne, sahilikten gerçekliğe doğru aşağı doğru yayılır.
Bu çapraz hareketlerin birleştiği yerde özne belirir. Yani Lacan’ın formülüyle: “İmleyen (S₁), özneyi ($), başka imleyenlere (S₂) temsil eder.”
Bu temsilin gerçekleşebilmesi için, Esas-İmleyen’in (S₁) süturlanmış olması, yani bir boşluk yerine yazılmış olması gerekir. Ve bu temsilin anlam üretmesi için, onun etrafında bir bilgi ağı, yani südur oluşmalıdır. Bu yüzden özne her zaman iki işlemin kesişiminde durur: eksikliğe atılan dikiş ile o eksikliğin etrafında dolaşan bilgi arasındaki çarpışmada.
Rhizome: Südurun Sütura Yön Vermesi
Klasik ağaç modeli dikeydir: kök toprağa gider, dal göğe uzanır. Ama köksap (rhizome) modeli daha karmaşıktır. Köksap, yatay yayılırken hem kök salar hem de yeni dallar üretir. Bu modelde sütur ve südur birbirine yön verir. Südur, sadece sütura bağlı değildir; aynı zamanda ona yön de verebilir. Yani, uzanım sayesinde kök yeniden konumlanır. Yeni bir prestij alanı, yeni bir hegemonik merkez doğabilir.
Farelerde hudut çizme davranışı bu çaprazlığı sergiler: İlk bakışta sosyal uzanım gibi görünen davranış, gerçekte belli bir gereklileşmenin (prestijin) ifadesidir. İnsanda da aynı şey geçerlidir: Toplumda yayılmış bir figür (bir entelektüel, bir lider, bir sanatçı), geçmişte atılmış bir dikişin —bir hakikatin doğruluklaşmasının— yayılmış halidir. Ve bu yayılım, yeni kök salmalar doğurabilir. Genetik düzeyde bu durum, fenotip ve genotip ilişkisidir: görünür özellikler (südur) yalnızca kalıtsal köklere (sütur) dayanarak anlam kazanır.
Çapraz Yapının İşleyişi
Sütur ve südurun bu çapraz işleyişi, Lacancı öznenin tam kalbini belirler:
- Sütur, öznenin “doğuru” olduğu yerdir: atlanan boşluk dikişlenir.
- Südur, öznenin bilgiyle çevrelendiği yerdir: dikişlenmiş boşluk yayılır.
- Bu iki işlem, bir ağacın kökü ile dalı, bir fare davranışı ile toplumsal prestij, bir gen ile özellik gibi birbirine bağlıdır.
Ve özne, bu çaprazlığın çatışma noktasında belirir: bir boşluğu sabitlemeye çalışırken aynı anda o sabitliğin dağılma tehdidiyle yüzleşir. Lacan’ın öznesi, asla sabit değildir; o, süturla dikişlenmiş, südurla kuşatılmış ama yine de hep eksik kalan bir merkezsizliktir.
SONUÇ: Lacancı Özne Olarak Çapraz Dikiş ve Yayılım
Bu metin boyunca Lacan’ın dört kiplik yapısını (gerekli, mümkün, imkansız, olumsal) yeniden Türkçeleştirerek ve her bir kipi doğruluk, gerçeklik, sahilik, hakikat kavramlarıyla eşleyerek Lacancı öznenin yapısını yeniden kurduk. Bu yapı, sadece kipler arası geçişlerle değil, aynı zamanda bu kiplerin kendi içlerinde yazılma ve atlanma biçimleriyle –yani sütur ve südur işlemleriyle– kurulur. Sütur ve südur, simgesel düzenin merkezine (S₁), çevresine (S₂), eksikliğine (S(Ⱥ)) ve arzusuna (a) karşılık gelen dört kutbun çaprazlanmasıyla Lacancı özneyi belirler.
Bu çapraz yapıdan doğan Lacancı özne, ne yalnızca yazılan bir bilgi nesnesidir ne de bütünüyle atlanmış bir boşluktur. Aksine, özne tam da atlanan bir şeyin yazılmaya başlanması (sütur) ve durmaksızın atlananın semptomatik şekilde yazılıp durması (südur) süreçlerinin kesişim noktasında doğar. Bu doğum, bir kökün toprağa dikişlenmesi ve oradan filizlenen bir dalın göğe uzanması gibidir. Her uzanım (südur), köklenmeye (sütur) bağlıdır; ama aynı zamanda her kök salma, o uzanım sayesinde yönünü bulur. Bu karşılıklı belirlenim, Lacancı öznenin ritmini oluşturur: dikiş ve yayılım arasında gerilimli bir salınım.
Bu nedenle Lacancı özne, sabit bir kimlik değil, çaprazlanmış bir süreçtir. Bir uçta, simgesel düzende hakikati örterek doğruluğa dönüştüren sütur; diğer uçta, bu dikişin eksikliği etrafında bilgi yığan südur. Bir yanda, olumsal olanın gereklileşmesiyle kurulan hegemonik merkez; öte yanda, imkansız olanın mümkünatlara sızmasıyla açılan bilgi alanı. Arada, kayıp bir yer vardır: $, yani öznenin yaralı izi.
Bu yaralı iz, hem Esas-İmleyen’in temsil ettiği bir varlık izidir, hem de hiçbir zaman tam temsil edilemeyecek olan kayıptır. Lacan’ın “özne, imleyen zincirinde temsil edildiği yerde kaybolur” formülü, işte bu dikiş-yayılım diyalektiğini içerir. Öznenin temsili ancak bir süturla mümkün olur; ama bu temsil, asla eksiksiz olamaz çünkü her dikiş bir atlamayı örtmeye çalışır. Aynı şekilde, her südur bu atlamanın etrafında kurulan sahte-tam bir bilgi alanıdır.
Sonuç olarak Lacancı özne, yalnızca simgesel düzene katılarak var olan değil, aynı zamanda bu düzenin içsel eksikliğini taşıyan ve onu çaprazlayan bir figürdür. Bir ağaç gibi kök salar ve uzanır ama bu ağaç köksap gibi dallanır, yön değiştirir, yeni yerlere tutunur. Bir fare gibi sosyal bir uzanım üretir ama bunu ancak bir sınır çizerek, yani sütur kurarak yapabilir. Bir yazılım sistemi gibi durur ya da yazar ama bu yazma ya da durma, eksikliğe dayalıdır. İşte bu yüzden Lacancı özne, hem kök hem dal, hem dikiş hem yayılımdır: sütur-südur bileşimidir.
Bu bileşim, sadece Lacancı öznenin yapısını açıklamakla kalmaz; aynı zamanda her hakikatin nasıl doğuru olduğunu, her doğru bilginin nasıl bir dikişten ibaret olduğunu, her sistemin imkansızlık etrafında nasıl genişlediğini gösterir. Lacan’ın mathemleriyle açılan bu yapı, simgesel düzenin içkin diyalektiğini gözler önüne serer: Özne, simgesel düzenin çapraz yarığıdır.
Kaynakça
Lacancı Özne: Kök Salma ve Uzanım: Sütur ve Südur
Fidaner, I. B. (2021, Nisan 6). Lacan’da Cinsiyetlenme Formülleri. Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2021/04/06/lacanda-cinsiyetlenme-formulleri-isik-baris-fidaner/
Fidaner, I. B. (2021, Mayıs 6). Turing Makinesi ve Lacan: Yazma ve Durma. Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2021/05/06/turing-makinesi-ve-lacan-yazma-ve-durma-isik-baris-fidaner/
Fidaner, I. B. (2021, Mayıs 16). Resolving the Žižekian Indecision by Settling the Location of the Fantasy. Žižekian Analysis. https://zizekanalysis.wordpress.com/2021/05/16/resolving-the-zizekian-indecision-by-settling-the-location-of-the-fantasy-isik-baris-fidaner/
Fidaner, I. B. (2021, Temmuz 29). Doğru (özel sayfa). Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2021/07/29/dogru-ozel-sayfa/
Fidaner, I. B. (2021, Ekim 9). Calhoun and the Murine Oedipal Crisis of Authorization. Žižekian Analysis. https://zizekanalysis.wordpress.com/2021/10/09/calhoun-and-the-murine-oedipal-crisis-of-authorization-isik-baris-fidaner/
Fidaner, I. B. (2021, Ekim 12). Sütur-Südur (derleme). Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2021/10/12/sutur-sudur-derleme/
Fidaner, I. B. (2021, Ekim 23). Uzakın Burgu: Dışadönüşle Burulma ve İçedönüşle Açılma. Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2021/10/23/uzakin-burgu-disadonusle-burulma-ve-icedonusle-acilma-isik-baris-fidaner/
Fidaner, I. B. (2021, Ekim 26). Kut, Aykut, Aykent: Bengi Dönüş Bengi Düşüş’tür. Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2021/10/26/kut-aykut-aykent-bengi-donus-bengi-dusustur-isik-baris-fidaner/
Yong, E. (2017, Mart 17). Ormanların İnterneti. Yersiz Şeyler. https://yersizseyler.wordpress.com/2017/03/17/ormanlarin-interneti-ed-yong/






























Geri bildirim: Lacan’a giriş — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Lacancı Özne: Kök Salma ve Uzanım: Sütur ve Südur — Işık Barış Fidaner | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Sütur-Südur — derleme | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER