🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
Türkiye Cumhuriyeti, modernleşme serüvenine geçtiğimiz asırda, sanki kıtlıktan çıkmış gibi, gözü dönmüş bir iştahla atıldı. Bu sonradan görme uygarlaşma hamlesi, özünde bir tür panik atak gibiydi: Batı’nın teknolojisini, kültürünü, hatta gündelik yaşam alışkanlıklarını sorgusuz sualsiz taklit etme telaşı, bir “medeni cesaret” zannına büründü. Oysa bu cesaret değil, medeniyet fetişizmiyle sersemlemiş, kronik entelizasyon delisi bir zihnin goygoyismus kastırmasyon kültüründen başka bir şey değildi.
Bu kültür, Batılılaşmayı bir tür ibadet haline getiren zümrelerin, çoğu zaman halktan kopuk züppelikleriyle şekillenmişti. Sıradan vatandaş için bu durum, aidiyet krizine neden olurken, bir kısım kesim de bu züppeliğe tepki vererek anti-Batıcı bir pozisyona kaydı. Ne yazık ki bu tepki, yapıcı bir eleştiri ya da alternatif bir medeniyet tasavvuru üretme çabası olamadı. Aksine, entelektüel bir karşı duruştan ziyade, içgüdüsel bir bedevi cesaretine sarılmak şeklinde tezahür etti. Görgüsüzlüğe karşı görgüsüzlükle, ukalalığa karşı kabalıkla mukabele etme refleksi, Türkiye’nin kültürel kutuplaşmasının ana damarlarından biri haline geldi.
Ortada fikir yoktu, sadece tepkiler vardı. Bu iki kampın birbirine kök söktüren polemikleri arasında ise düşünsel diyalektik ihtimalleri yavaş yavaş boğularak yok oldu. Fikir yerine kimliklerin, argüman yerine sloganların, analiz yerine etiketlerin konuştuğu bir iklim oluştu. Batıcıların entel şehvetiyle inşa ettiği sahte bir Avrupa simulakrası ile, gelenekçilerin içine kapanmacı ve romantik Doğu mitolojisi arasında sıkışmış bir toplum gerçekliği ortaya çıktı.
“Modernleşmek Batılılaşmak mı?” sorusu, yüz yıldır soruluyormuş gibi görünüyor ama aslında hiçbir zaman gerçekten tartışılmadı. Tartışma yerine “bizim mahalle – onların mahalle” gerilimi sahne aldı. Kimi zaman Batıcı mahallede makyajlı oryantalizm, kimi zaman gelenekçi mahallede ısırgan otlu milliyetçilik revaçta oldu. Biri “aydınlanma” adına secdeye varırken, diğeri “maneviyat” adına kendinden geçmeyi meziyet bildi. Bu iki dünya arasında sıkışan Türkiye, fikir yerine figür, düşünce yerine dekor üretmeye devam etti.
Neticede, Türkiye’nin modernleşme yolculuğu, zihinsel bir aydınlanmadan çok, kimin daha çok bağırdığına göre şekillenen bir görsel tiyatroya dönüştü. Sahneye çıkanlar değişse de metin değişmedi. Ne goygoyismus kastırmasyon kültürü samimi bir özgürleşme sundu, ne de bedevi cesaretiyle gorilleşmekten çekinmeyen anti-Batıcı damarın reaksiyonerliği kalıcı bir çözüm üretebildi.
Şimdi yeni bir yüzyıla girerken, belki de asıl sorulması gereken şudur: Bu iki uç arasında gidip gelen bir sarkacın ötesinde, bize ait bir düşünsel aks mümkün müdür? Yoksa entelizasyonun estetik boyasıyla süslenmiş taklitçilik ile, gorilleşmenin ilkel konforuna sığınmış tepkisellik arasında salınmaya mahkûm muyuz?
Bu soruya verilecek yanıt, belki de artık cesaretin ne olduğuna yeniden karar vermekten geçiyor. Ama ne medeni cesaretin karikatürleşmiş haliyle, ne de bedevi cesaretin içgüdüsel özgüveniyle… Yeni bir tahayyülün, yeni bir dilin ve en önemlisi, yeni bir cesaretin zamanı gelmedi mi?
Bu içi boş gürültü sarmalında, meselelerin özüne dair konuşmak neredeyse imkânsız hale geldi. “Biz kimiz?” sorusu, ya Batı patentli kataloglardan devşirilmiş copy-paste kimliklerle ya da geçmişin tozlu raflarından indirilen nostalji kılıklı mitolojik kurgularla yanıtlanıyor. Kendi kendine düşünme cesareti göstermek yerine, ya Paris kafelerinde çekilmiş imajlara hayranlıkla bakan bir müptelalık ya da Anadolu mistisizmini abartıp entelektüel pasif agresiflikle örtüşen bir içe kapanıklık sarmalında yuvarlanıyoruz. Kimse kendi hakikatiyle yüzleşmeye niyetli değil; çünkü herkesin putu başka.
Bir yanda batı fetişizminin kör kuyusuna ip atmaya çalışan, “küresel entegre olmalıyız” diyerek kendine yabancılaşmayı çağdaşlık sanan, sürekli “norm” kovalayan bir klik var. Bu klik, uluslararası fonlardan beslenen, Avrupai sunum dosyalarıyla yaşayan, TED konuşmalarını kutsal metin gibi okuyan bir zihinsel aristokrasi üretmiş durumda. Öbür yanda ise her şeyin Batı’nın komplosu olduğuna iman etmiş, kendi düşüncesizliğini mukaddesleştiren, cehaleti hikmete tahvil eden bir gaflet galerisi mevcut. Bu ikisinin arasında kalanlar ise ya sessiz kalıyor ya da yaftalanıyor. Zira bu düzen, griye tahammül edemeyen bir siyah-beyaz dengesizliğiyle kendini ayakta tutuyor.
Batıcılık denilen şey, Türkiye’de hiçbir zaman gerçek bir entelektüel zemine oturmadı. Zira bu topraklarda çoğunlukla “entel görünmek”, entel olmaktan daha makbul sayıldı. Şehirli olmak ile şehirliye benzeyerek yaşamak arasındaki o ince çizgi hep bulanıktı. Moda düşünceler çetrefil cümlelerle ifade edilirken, samimiyet “köylülük” olarak etiketlendi. Oysa Batı’nın kendi içinden çıkardığı düşünsel devrimlerin hiçbirinde böyle bir kompleks yoktu; onların “cesareti”, kendi kültürel mirasını tartışabilme cüretinde yatıyordu. Bizim entelizasyon tutkumuz ise daha çok vitrin dizaynıyla sınırlı kaldı.
Anti-Batıcı gelenekçilik cephesine gelince… Onlar da kültürel muhafazakârlığı çoğu zaman donuk bir miras bekçiliğine indirgedi. Eleştirel düşünceyi “ihanet”, sorgulamayı “sapma” sayan bir refleksle hareket ettiler. Yani Batıcılar gibi onlar da düşünmeyi değil, aidiyet ilan etmeyi tercih etti. Aralarındaki fark sadece aksesuar düzeyindeydi: Ötekiler latte içerken bunlar menengiç kahvesi içti; onlar Fransızca alıntılarla konuşurken bunlar Arapça dualar okudu. Ama ikisi de aynı şeyi yapıyordu: Kendi dışında her şeyi değersiz saymak. Bu, tipik bir goygoyismus kastırmasyon döngüsüydü.
Bu sığlıkta, fikir üretmek isteyenler, sistematik bir düşünsel abluka ile karşılaştılar. Ya “ajan” damgası yediler, ya da “yobaz” etiketiyle linç edildiler. Düşünce zemini kaygan hale gelince, herkes pozisyon almaya, saf tutmaya zorlandı. Diyalektiğin yokluğu, düşünsel gerilimi değil, sadece kimlik çatışmasını besledi. Kimse kimseyi anlamak istemedi; herkes sadece anlaşılmak istedi.
Bugün geldiğimiz noktada, “modernlik” ile “gelenek” arasındaki gerilim, artık bir zihinsel çatışma değil, bir tür kültürel cosplay’e dönüşmüş durumda. Kimi Oxford ceketinin altına Mevlana şiiri sıkıştırırken, kimi tesettür kombiniyle TikTok videosu çekiyor. Herkes bir şeyin karikatürü. Gerçek olansa suskun. Sessiz. Çoğu zaman da sürgünde.
Türkiye’nin artık yeni bir dile, yeni bir cesarete ihtiyacı var. Ne Batı’ya körü körüne tapınan bir “entel mustaripliği”, ne de her yeniliğe düşman kesilen “gelenekçi paranoyası” bu ihtiyacı karşılayabilir. Yeni bir tahayyül için, önce o eski “zihinsel feodalite”den çıkmak gerekiyor. Cesaret artık sadece “korkusuzca konuşmak” değil, “önyargıdan arınarak anlamaya çalışmak” demek.
Yani ne medeni cesaretin karton kahramanlığı, ne de bedevi cesaretin kabilevi ataklığı… Belki de en büyük cesaret, bu iki uçtan da vazgeçip, kendimize ait, sahici, yerli ama kompleksiz, köklü ama çağdaş bir yol bulabilmektir. Çünkü artık ya o yolu bulacağız… ya da birbirimizin karikatürlerine bakarak kısır bir döngüde debelenmeye devam edeceğiz.
İstem: Türkiye Cumhuriyeti geçen asırda kıtlıktan çıkmış gibi sonradan görme uygarlaştığı için “medeni cesaret” zannettiği müzmin entelizasyon delisi Batıcı goygoyismus kastırmasyon kültürü aslında onların züppeliğine tepkilenme gerekçesiyle gorilleşmekte beis görmeyen anti-Batıcı gelenekçi kültürün “bedevi cesaretinden” kendini koparamamıştır. Bu kutuplaşma da ülkedeki düşünsel diyalektik ihtimallerini yok etmiştir. Bunun makalesini yaz, yaptığım bu tarifteki kelime ve tabirleri yazıda birer defa geçireceksin ve aynı ruhu devam ettiren birçok başka kelime ve tabirle yazıyı dolduracaksın! / devamını yaz






























Geri bildirim: Kolla örgütü — muhaberat derlemesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER