🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞
(Ignorance’a Cehalet Değil Bilmezlik Denmelidir)
Lacan’da Bilmezlik Tutkusu Üzerine (Nümerik Söylemler) 🎙️
Lacan, psikanalizin ve bilhassa psikanalitik kuramın temellerine dair en beklenmedik kapıları aralayan bir düşünürdür. Onun sevgiden, nefretten ve bilmezlikten (ignorance) “tutku” olarak bahsetmesi ilk bakışta şaşırtıcı görünse de, bu kavramların psikanaliz pratiğinde ve öznenin konumlanışında ne kadar önemli olduğu kısa sürede anlaşılır. Lacan’ın ortaya koyduğu üç temel tutkunun Türkçe çevirisi genellikle “sevgi tutkusu”, “nefret tutkusu” ve “cehalet tutkusu” şeklinde yapılmaktadır. Ancak bu çeviriye yönelik eleştiri, aslında kavramsal açıdan çok daha derin bir problemi işaret eder: “cehalet” kelimesi ile kastedilen, Lacan’ın ifade ettiği “bilmezlik” (ignorance) midir, yoksa hakikaten “kaba ve katıksız bilgisizlik” (crass ignorance) midir? Burada “bilmezlik” ile “cehalet” arasındaki farkı derinlemesine incelemek, psikanalitik kuramın merkezindeki bilme, bilmezlik ve hakikat/sahilik (truth/sahi) arayışının diyalektiğini gün yüzüne çıkarır.
Bu makalede, “cehalet” ile “bilmezlik” arasındaki ayrımı çok daha kapsamlı bir şekilde irdeleyecek, Lacan’ın metinlerinden ve bu metinlere dayanan çeşitli yorumlardan yola çıkarak “ignorance” kavramının psikanalizde nasıl bir konum taşıdığını ele alacağız. Ayrıca bu bilmezlik tutkusunun analitik pratikte, öznenin hakikat/sahilik arayışında ve analistin konumlanmasında nasıl belirleyici hale geldiğini ayrıntılarıyla tartışacağız. Tüm bunları, okuyucuyu çarpıcı ve sürükleyici bir düşünce yolculuğuna davet edecek bir anlatı çerçevesi içinde sunmaya gayret edeceğiz.
1. Lacan’ın Üç Tutkusu: Sevgi, Nefret ve Bilmezlik
Lacan, öznenin temel varoluşsal ve psişik motiflerini üç temel tutku etrafında yorumlar: sevgi, nefret ve bilmezlik. Bu üç tutkunun her biri, üç farklı psişik düzenin kesişim noktasına denk düşer:
- Sevgi tutkusu, Simgesel (Symbolic) ile İmgesel’in (Imaginary) kesişimindedir. Burada sevgi, öznenin ötekine dair özdeşleşme ve idealizasyon süreçlerinin yoğunlaştığı bir alanda belirir.
- Nefret tutkusu, İmgesel ile Gerçek’in (Real) kesişimindedir. Nefret, öznenin varoluşsal çatışmalarını ve bastırılan duygularını gerçeğin sarsıcı çehresine yansıtan, yer yer şiddetli bir dışa vurumdur.
- Bilmezlik tutkusu, Gerçek (Real) ile Simgesel (Symbolic) arasındaki aralığı işgal eder. Bu aralık, kendi içinde çok katmanlıdır ve bilginin sınırlarıyla, hakikat arayışıyla, hatta varoluşsal boşlukla iç içe geçmiş bir bölgeyi ifade eder.
Burada en çok gözden kaçan ve kimi zaman yanlış tercümelerle “cehalet” olarak çevrilen “ignorance” kavramının bilmezlik olarak ifade edilmesi, bu kavramın sahip olduğu derinlik göz önüne alındığında çok daha uygundur. “Cehalet” ifadesi, zihnimizde “hiçbir şey bilmemek,” “kaba ve mutlak bilgisizlik,” ya da “eğitim eksikliği” gibi anlamlar çağrıştırır. Oysa Lacan’ın kullanımında bilmezlik çok daha ince, diyalektik bir biçimde konumlanır.
2. Cehalet (Crass Ignorance) ve Öğrenilmiş Bilmezlik (Docte Ignorance) Ayrımı
Lacan, “ignorance” kavramına dair daha incelikli bir çerçeve çizer. Onun metinlerinde “kaba cehalet” (crass ignorance) ile “öğrenilmiş bilmezlik” (docte ignorance) arasındaki fark özenle vurgulanır.
- Crass Ignorance (Kaba Cehalet): Eleştiriye, sorgulamaya, özdüşünümsel bir pratiğe tamamen kapalı olan, yüzeyi bile çizilmemiş bir zihinsel durumdur. Freud’un tabiriyle “bedensel bir zırh” gibi çalışabilir. Yani, öznenin dış dünyadan ve kendi psişik gerçekliğinden gelecek her türlü sarsıcı uyarana kendini bütünüyle kapattığı, adeta “penetrasyona” izin vermeyen bir savunma düzeneğidir.
- Docte Ignorance (Öğrenilmiş Bilmezlik): Kişinin kendi bilgi kapasitesiyle birlikte, bilginin sınırlarını, yetersizliklerini ve saklı kalmış alanlarını da tanımasıdır. Buradaki “bilmezlik,” bilinçli bir uğraşı, sürekli soru sorma pratiği ve öznel deneyimin sorgulanması sonucunda ortaya çıkar. Bu, bir anlamda, “Bilginin ufkunda, henüz adını koyamadığımız bir boşluk veya eksik var!” diyebilmektir. Böylece özne, bilgiyi sahiplenmek yerine, bilginin dayandığı temelleri ve sınırları irdeler. Lacan’ın dediği gibi, analiz de tam olarak bu “öğrenilmiş bilmezlik” ekseninde yürür.
Lacan’ın “Analiz kendi ölçüsünü yalnızca öğrenilmiş bilmezliğin yollarında bulur” (Écrits, sf. 300) sözü, bu kavramın psikanaliz için ne kadar vazgeçilmez olduğunun altını çizer. Zira analiz, kişiye hiç bilmediği bir şeyi “öğretmek”ten ziyade, onun kendisi için saklı kalmış olanı keşfetmesine rehberlik eder. Bu yüzden, analiz sürecinde bilmezlik, yetersizlik veya eksiklik olarak değil, tam aksine yapıcı bir ilke olarak görülür.
3. Analistin Konumu ve Bilmezlik Tutkusu
Psikanalizde analistin konumu, öznenin duygu, düşünce ve dürtü dünyasını yapılandıran çok katmanlı bir işlevdir. Lacan, analistin “kendi bilgisi içinde kendi bilmezliğinin semptomunu tanıması gerektiğini” öne sürer (Écrits, sf. 297). Bunun anlamı şudur: Analist, mesleki tecrübesi, teorik bilgisi, teknik ustalığı vb. konularda her ne kadar uzmanlaşmış olsa da, öznenin hakikati/sahiliği adına “her şeyi bilen” konumda değildir ve olmamalıdır. Bilakis, analistin eğitiminde en kritik adım, kendi bilmezliğiyle yüzleşmeyi öğrenmesidir.
3.1. Bilme Arzusu ve Bilme Kibrinin Eleştirisi
Bir analist adayının bilme arzusuyla güdülenmesi, hatta bu yönde takıntılı bir tutum geliştirmesi, paradoksal biçimde onun analist olma potansiyelini baltalayabilir. Nasıl ki nevrotik öznenin “aşk arzusu” kimi zaman gerçek sevgiyi deneyimlemesinin önünde bir engelse, analist adayındaki abartılı bilme arzusu da gerçekte “bilebilme kapasitesinin” önünde bir engele dönüşebilir.
Örneğin, “her şeyin teorisini bilme” arzusuna teslim olmuş bir analist adayı, danışanıyla kuracağı ilişkiyi soyut bilgilerin dogmatik tekrarıyla sınırlayabilir. Tam da bu noktada, “bilmezlik tutkusu” devreye girer. Analist, danışanın (öznenin) kendi hakikatine ışık tutacak soruları sordukça, kendi de henüz bilmediği, hatta belki de hiç bilinemeyecek alanlara açılmaya cesaret etmelidir. Bu cesaret, analitik süreci canlı ve dönüştürücü kılar.
3.2. Bilmezlik ve Bilgidışı (Nonknowledge)
Lacan’ın kuramında belirgin bir yeri olan “bilgidışı” (nonknowledge, non-savoir) kavramı da tam bu noktada görünür hale gelir. Bilgidışı, “bilginin inkarı” ya da “bilgiye karşı bir kayıtsızlık” değildir. Aksine, bilginin en ileri düzeyde sınandığı, sorgulandığı, belki de kusurlarıyla kabul edildiği diyalektik bir zemindir. Analist, danışanın söyleminde beliren düğümleri çözerken, kendini konumlandırdığı yeri sürekli yeniden kontrol etmeli, “her şeyi biliyorum” yanılgısından sakınmalıdır.
Öznenin analizdeki hakikat/sahilik arayışı, analiste “bilmeme” ve “bilmediklerini kabul etme” cüretini de öğretir. Bu süreçte ortaya çıkan “bilmezlik tutkusu,” aslında diyalektik bir oluş hâlidir: Sürekli yeniden deneyimlenen bir bilme-anlama isteği, ama aynı zamanda bilen öznenin kendi sınırlarının farkında olduğu, bu sınırları zorlamaya hevesli olduğu bir ruh hâli…
4. Bilmezlik ve Hakikat/Sahilik Arayışının Diyalektiği
Bilmezlik, Lacan’a göre diyalektik bir terimdir çünkü hakikat/sahilik arayışı ile beslenir (Seminer 1, sf. 167). Bilmezliği harekete geçiren, öznenin kendi zihinsel süreçlerine, varoluşuna ve Öteki ile kurduğu ilişkiye dair sorular sormasıdır. Bu soru sorma eylemi gerçekleşmezse, ne “hakikat” ne de “bilmezlik” gerçekten vücuda gelebilir. Yani soru yoksa, merak yoksa, aslında “bilmezlik” de yoktur; orada sadece “kaba cehalet” vardır.
4.1. Sahi/Fol Ayrımı ve Çeviri Meseleleri
Türkçe literatürde “true” kelimesini “doğru” olarak çevirmek, “false” kelimesini “yanlış” olarak çevirmek alışıldık bir uygulamadır. Oysa “true”yu “sahi” olarak, “false”u ise “fol” olarak çevirmek, sözcüklerin içerdiği derinliği daha iyi yansıtabilir. Sahi (true), hakikatin tinsel ve varoluşsal boyutuna işaret ederken, fol (false) ise yalnıştan ziyade “yıkıcı, çarpıtıcı ya da göz boyayıcı” bir niteliğe gönderme yapar. Dolayısıyla, “ignorance”ın “bilmezlik” diye çevrilmesi de benzer bir derinliği yakalamamıza olanak tanır: söz konusu olan salt bilgisizlik değil, “kendinden menkul cehalet” hiç değil, tam tersine hakikati/sahiliği aramak için zihinde bir alan açmaktır.
4.2. Bilmezlik, Özne ve Psikanalitik Diyalog
Bilmezlik, psikanalitik diyalogda özneye “kendine dair sorular sorma” cesaretini kazandırır. Burada “soru sorma” fiili basit bir bilme eylemi değildir. Özne, kendine sorduğu soruları tam olarak nasıl cevaplayacağını bilemeyebilir; hatta bu sorular, zamanla daha karmaşık soruların ortaya çıkmasına neden olabilir. İşte bu süreç, öznenin kendi hakikati/sahiliği ile yüzleşmesine imkan tanır.
Zizek’in “Özgürlük bilmezliğin öbür yüzüdür” sözü, tam da bu diyalektik ilişkiyi özetler. Bilmezlik, her an genişlemeye ve dönüşmeye açık bir ufuk gibidir. Eğer kişi, kendisi hakkında “her şeyi bildiğini” düşünerek köşesine çekilir ya da “ben cahilim, zaten hiçbir şeyden anlamam” deyip iyice içe kapanırsa, o ufuk da kapanır. Özgürleşme, bilginin tekinsiz ama aynı zamanda potansiyel olarak yaratıcı uçlarında gezinmeyi gerektirir.
5. Nevroz, Psikoz ve Bilmezlik: Dany Nobus’un Yorumu
Dany Nobus, “Jacques Lacan ve Freudcu Psikanaliz Pratiği” adlı eserinde, bilmezliğin ve onun psikanalitik işleyişteki yerinin altını çizer. Ona göre, nevrotik hastalar analiste gelerek bilinçdışı süreçlerine dair bir şeyleri açığa çıkarmak ister. Çünkü “Ben bilmiyorum, senin (analistin) bildiğine inanıyorum” şeklinde bir aktarıma girerler. Bu noktada, analist “varsayılan bilme öznesi” olarak konumlanır.
Öte yandan, psikotik hastaların böyle bir ihtiyacı yoktur. Psikotik, kendi içinde “bilinebilecek her şeyi bildiğine” inanabilir veya bilginin onu (sanrılar, sabit fikirler, duygu taşkınlıkları olarak) ele geçirdiğini hisseder. Bu yüzden analiste “Bana bilmediğim bir şeyi öğret” diye başvurmaz; çünkü kendi hakikatine toptan sahip olduğunu düşünür veya hakikat onu sahiplenmiştir. Nobus, bu durumu “bilmezliğin yokluğu psikoz belirtisidir” şeklinde açıklar. Ne var ki psikotik öznenin yaşadığı bu konum, onu analitik süreçten önemli ölçüde mahrum kılar. Zira analiz, soru sorma pratiği üzerine inşa edilir.
6. Bilmezliğin Yokluğu ve Bilginin Düşüşü
Lacan’ın meşhur ifadesi, “Hakikat/sahilik etkisi, bilginin düşüşünden ibarettir” (Seminer 17, sf. 186), psikanalitik kuramın en çarpıcı sözlerinden biridir. Burada söylenmek istenen, bilginin tümüyle terk edilmesi değildir. Ancak özne, analiz sürecinde kendi konumunu yeniden değerlendirdikçe, sahip olduğunu zannettiği bilgilere dair kuşkuları artar; bu kuşkuya içkin olan bilmezlik de öznenin yeni hakikat alanlarına doğru yol almasını sağlar.
Dany Nobus, “Knowing Nothing, Staying Stupid” (Hiçbir şey Bilmemek, Aptal Kalmak) adlı kitabında, psikanalitik epistemolojide bilmezliğin nasıl yapıcı ve zorunlu bir unsur olduğuna işaret eder. Kişi, sahici bir analizde kendi aptallığıyla (stupidity) yüzleşebilir, bu yüzleşme onda yeni yaratıcılık pencereleri açabilir. Analitik süreçte öznenin “bilgi zırhı” yavaş yavaş aşınır; yerini daha esnek, daha açık uçlu bir anlama çabasına bırakır.
7. Bilmezlik ile Bilgi Arasındaki Diyalektik İlişki: Hakikate Açılan Kapı
“İgnorance” kelimesini “cehalet” yerine “bilmezlik” şeklinde çevirmek, ilk bakışta küçük bir dil tercihinden ibaret görünebilir. Oysa bu tercih, psikanalitik sürecin can alıcı bir boyutunu yansıtır: Bilgi ile bilmezlik arasındaki diyalektik ilişkiyi. Eğer bilmezlik tamamen yok edilirse, soruları sorma imkanımız ortadan kalkar ve dolayısıyla bilgiyi inşa edecek potansiyel de kaybedilir. Bilgi ile bilmezliğin çelişkisi ve çatışması, öznenin her an yeni ufuklar keşfetmesine fırsat tanır.
7.1. Bilmezliğin Korunması ve Analitik Eğitim
Bir analist adayı için, bilmezlik tutkusunun korunması hayati önem taşır. Klinik bilgiler, teorik okumalar, vaka tartışmaları, süpervizyonlar, analiz süreci… Tüm bunlar, analistin “kendini tam donanımlı hissetmesi”ne katkı sağlayabilir. Ancak bu “donanımlı hissetme” hâli bazen analisti tehlikeli bir körlüğe de sürükleyebilir.
Çünkü analist, danışanın söyleminde beliren, henüz adı konmamış bir duygu, fantazi, travma ya da arzu unsurunu görebilmek için kendi bilmezlik alanına, kendi “eksik bilgisinin” farkına varabileceği bir alana ihtiyacı vardır. Burada, yine Lacan’ın “Analist kendi bilmezliğinin semptomunu tanımalıdır” vurgusu devreye girer.
7.2. Bilmezlik ve Dönüşüm
Psikanalizin hedefi, kişiyi “cahil” konumda tutmak değil, tersine, kendi hakikatinin peşine düşmesi için onu cesaretlendirmektir. Bu süreçte “bilmezlik,” öznenin soru sorma cesaretini temsil eder; “bilgi” ise bu soruları yanıtlama veya cevap arama çabasıdır. Lacan ve Freud’un metinlerinde bu dinamik diyalektik, psikanalitik pratiği kurucu şekilde tanımlar.
8. Sonuç: Bilmezlik, Cehalet Değil — Bir Oluş Tutkusu
Tüm bu tartışmalar ışığında, “ignorance” kelimesinin Türkçe karşılığının neden bilmezlik olması gerektiği daha iyi anlaşılır. Cehalet kelimesi, genellikle “herhangi bir çabadan yoksun, kayıtsız ve sorgusuz” bir boşluk halini anlatır. Lacan’ın ve psikanalitik geleneğin kavradığı “bilmezlik” ise, tam tersine, sürekli sorgulama, analitik bir merak, özneyle Öteki arasındaki dinamik etkileşim ve yeni anlam alanlarının keşfi demektir. Bilmezlik, öznenin ne sevgi tutkusuyla ne de nefret tutkusuyla doyumu bulamadığı noktalarda, ona bir açılım, bir kapı aralığı sağlar.
Bilmezlik, öznenin hakikati/sahiliği “bellemek” değil, yeniden ve yeniden kurmak üzere çıktığı bir maceradır. Bu macera, her adımda çeşitli engellerle, direnişlerle ve yeni uyanışlarla karşılaşmayı gerektirir. Ve belki en önemlisi, bu macerada analist de en az danışan kadar kendi bilmezliğine, kendi sorularına ve kendi bilinmez bölgelerine temas eder. Lacan’ın dediği gibi, “eğer özne hakikat/sahilik arayışına angaje oluyorsa, bilmezlik boyutunda yerlendiği içindir.” (Seminer 1, sf. 277)
Öyleyse, “Ignorance’a cehalet değil bilmezlik denmelidir,” diyerek yola çıktığımızda, yalnızca akademik bir terminoloji tartışması yapmış olmayız. Aynı zamanda psikanalizin özüne, hakikat arayışının merkezine doğru bir adım atmış oluruz. Bu adım, öznenin merakı, soruları ve henüz tanımlanmamış bir geleceği kucaklama cesaretiyle ilgilidir. Eğer bilmezliği kaybedersek, aslında mutlak hakikate ya da tüm bilgiyi elinde tutan bir özneye kavuşmuş olmayız; aksine, en canlı ve dönüşüme açık bölgemizi, yaratıcılığımızı ve özgürleşme potansiyelimizi yitirmiş oluruz.
Sonuçta, bilmezlik tutkusunu kavramak, hem teori hem de klinik pratik için ufuk açıcıdır. Özneyi bilmeye zorlamak yerine, ona bilmezliği göze alma cesaretini kazandırmak, psikanalitik süreci gerçekten dönüştürücü kılan esas dinamiklerden biridir.
Kısacası, “ignorance”ı bilmezlik olarak çevirmek, teorik bir hassasiyetin ötesinde, psikanalizin ruhuna uygun bir tercih olmalıdır. Böylesi bir çeviri, hakikat/sahilik arayışının özünde yatan diyalektiğe vurgu yaparak, bilginin ancak bilmezlikten geçilerek tam manasıyla kavranabileceğini gösterir. Lacan’ın “bilmezlik”i, cahil kalmanın yüceltilmesi değil, bilgiyi canlı ve dönüşümlere açık tutan bir sorgulama enerjisidir. Bu enerji sayesinde özne, hem kendi iç dünyasıyla hem de Öteki’yle daha derin bir etkileşime girebilir. Ve işte tam da bu nedenle, bilmezlik tutkusu, psikanalizde hakikate/sahiliğe doğru uzanan çarpıcı ve sürükleyici bir serüvenin en kilit kavramlarından biridir.
ChatGPT o1 istemi: aşağıdaki makalenin çok çok genişletilmiş versiyonunu yaz! çarpıcı ve sürükleyici bir anlatım olacak!
(Ignorance’a Cehalet Değil Bilmezlik Denmelidir)






























Geri bildirim: Lacan’a Giriş Dersleri 浪🧩📞 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Lacan’da Bilmezlik Tutkusu Üzerine (Nümerik Söylemler) | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Ignorance’a Cehalet Değil Bilmezlik Denmelidir — Işık Barış Fidaner | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER