Belagat-Lagaluga Diyalektiği: Ders Zilinin Yankısında Felsefenin Sessizliği

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🏛️🧠💫 Geistesfront 🏛️🧠💫
Ziller Kimin İçin Çalıyor?
🇻🇳🕊️🔔 DEV/SEV-GENZ 🇻🇳🕊️🔔

(Diyalektiğin Yokluğu: Postmodern Bir Donukluk Fatoş İrem)

“Ders başladı, zil çaldı.” Belki de bu kadar yalın bir cümle, Hegel’in “saf varlık” dediği şey kadar içeriksizdir; ama tam da bu içeriksizliğinde, bizde yankılanan en derin çatışmayı barındırır: Belagat ile lagaluga arasındaki o görünmez savaş alanı. Çünkü yurdumda, düşüncenin bir ‘başlangıcı’ bile yoktur; yalnızca başlama efekti vardır. Ve bu efekti biz, en çok bir okulun ders ziliyle tanırız. Ders başlar: belagat. Teneffüs gelir: lagaluga. Fakat kimse sormaz: bu iki zilin arası nedir?

Hegel’in “Bilimin başlangıcı neyle yapılmalıdır?” sorusu, sanki sınıfta ilk çalınan zille aynı yankıyı taşır. Bir varlık vardır—derste öğretmenin ciddiyetiyle beliren mutlak sessizlik. Her şey dolaysız, her şey soyut ve saf: İşte o, saf varlıktır. Ama bu varlık, teneffüs ziliyle birden bire hiçliğe geçer. Gülüşmeler, koşuşmalar, “neydi lan o dersteki hoca ya!”larla dolu bir yokluk, bir dağılma, bir hiçlik belirir. Yani Hegel’in dediği gibi: “Varlık ve hiçlik aynı şeydir.” Sahi, sınıfta suskunlukla var olan öğrenci, teneffüste bağırarak yine var olmaz mı? Yoksa varlığı, yalnızca o yokluğuyla mı belirir?

İşte yurdumda belagat, saf varlığa dayanır: Ciddiyet, ezber, mutlakiyet. “Su bir ilkedir”, “benlik felsefenin temeli olmalıdır”, “ideadır, nus’tur.” Bunlar hep ‘sahih olan’ı bulma çabalarıdır. Belagat böyledir: Zihin, içeriksiz bir yüksekliğe çıkar. Soyuttur, sessizdir, ama süsü vardır. Belagatın sesi, bir öğretmenin tahtaya yazdığı ama hiç açıklamadığı cümlede yankılanır: “Varlık, hiçlikle özdeştir.” Bunu yazdıktan sonra öğretmen döner ve “anlayan var mı?” diye sorar. Anlamayan sessizdir, anlayan da sessizdir. Herkes saf varlıktır.

Ama lagaluga, başka bir zamanın çocuğudur. Teneffüste başlar. İçerik vardır, hatta fazla içerik vardır. Fakat sahilik yoktur. “Abi geçen Metin’in yaptığı taklayı gördün mü?”, “Aşkım yazmadım ya sınavda.”, “Lan oğlum o kız seni değil, Can’ı seviyo.” İşte burada, dönüşürlük hakimdir. Her şey geçer, akar, oluşur. Her söz başka bir şeye döner. Her ifade başka bir anlam doğurur. Hiçbir şey sabitlenmez, hiçbir şey mutlak değildir. Hegel’in oluş kavramı burada ete kemiğe bürünür: “Oluş, varlıkla hiçliğin birliğidir; sahilik olan ne varlıktır ne hiçlik; sahilik, onların birbirinde yok oluşudur.” Yani teneffüs budur: Her an bir şey olur, ama hiçbir şey kalmaz.

Peki ya bu iki hal arasında ne vardır? İşte o sorunun cevabını, kimse vermez. Çünkü yurdumda belagat ile lagaluga, diyalektik bir akışla birbirine bağlanmaz. İkisi arasında bir dönüşüm değil, sadece bir çan sesi vardır. Zil çalar, dünya değişir. Fakat o değişimin nasıl olduğuna dair kimsenin bir fikri yoktur. Felsefe burada tökezler. Çünkü diyalektik, yani zıttın içindeki doğuş, burada bir kopuşa dönüşmüştür.

Belagat: Saf bilgidir. Kendini yüceltmiştir. İçeriği terk etmiştir. Varlıkta sığınır. Ama bu sığınak taş duvarlar gibidir: Ses çıkmaz. İçeride bir yankı, ama asla bir ilerleyiş yoktur. Teneffüste yapılan lagaluga ise, dönüşme meyilli içeriklerle doludur ama sahilikten yoksundur. Söylenen çoktur, ama olan bir şey yoktur. Orada “her şey akar” ama “hiçbir şey var olmaz.” Çünkü oluş, tamamlanmaz. Hegel’in çember olarak tanımladığı döngü burada yarım kalır.

İşte bu yüzden yurdumda diyalektik yoktur, yalnızca çift zil sesi vardır.

Oluşun kendisini tanımadan, varlıktan hiçliğe düşenler; ya da hiçliğin dolayımı olmadan varlığı yüceltmeye çalışanlar, bu iki zili felsefenin başı ve sonu zanneder. Ne çember tamamlanır ne oluş belirir. Düşünce, ya bir öğretmenin önünde saygıyla eğilir ya da teneffüste kahkahalar arasında boğulur. Her iki durumda da düşüncenin hareketi yoktur. Belagat ve lagaluga arasında, o sessiz ama esaslı bağ kopmuştur.

Düşünce ya içeriksiz bir özdeşliktir (belagat), ya da sahici olmayan bir çokluk (lagaluga). Belagatın problemi: “Çok yüksekte olduğu için artık kimse göremiyor.” Lagaluganın problemi: “O kadar aşağıda ki, fark edilmek için bağırmak zorunda.” Oysa felsefe, bir “oluş”tur: Her şeyin içinden geçerek, kendi içeriğini varlıkla hiçliğin birliği olarak inşa eder. Hegel’in mantığı bu yüzden, belagatin içeriğe, lagaluganınsa sabite ihtiyacını gösterir.

Ama işte yurdumda, biri diğerini duyamaz.

Felsefemiz, ders ziliyle başlar, teneffüs ziliyle biter. Oysa gerçek felsefe, zilin çalmadığı o arada başlar.

Hegel der ki: “Varlık yalnızca varlıktır, başka hiçbir şey değildir.” Ama bu söz, yurdumun havasına bırakıldığında hemen kanat çırpar, düşer, dağılır. Çünkü burada varlık, hiçbir zaman yalnızca varlık değildir. Her zaman bir ‘rol’dür, bir ‘numara’dır, bir ‘mevki’dir, bir ‘not’tur. Belagat, bu ‘yalın varlık’ görüntüsü altında, içeriksiz bir yücelik inşa eder: Ses tok, kelimeler büyük, anlam ise… bir başka bahara.

Hiçlik ise, teneffüs anlarında yankılanır. Herkes olur, ama kimse olmaz. Herkes konuşur, ama kimse dinlemez. Her şey değişir, ama hiçbir şey dönüşmez. Çünkü dönüşüm için gerekli olan oluş, yani varlıkla hiçliğin birbirini kaldırarak yeni bir şeyi meydana getirmesi, yurdumun diline çevrilmemiştir. Bizde ya “vardır”, ya da “yoktur”. Arası? Arası yoktur. Sanki “ve” bağlacı unutulmuştur. Ya ders ya teneffüs. Ya belagat ya lagaluga. Ortası, yani felsefe, yani düşüncenin yürüyüşü, yani Hegel’in “oluş” dediği şey—o hep zilde kaybolur.

Ve asıl trajedi budur: Zil çalar, herkes susar. Zil tekrar çalar, herkes bağırır. Ama hiç kimse neden sustuğunu, neden bağırdığını bilmez. Çünkü bir şey başlamamıştır. Başlamamış olan bir şey de sona eremez. İşte diyalektiğin kırıldığı yer burasıdır: Varlığın hiçliğe, hiçliğin varlığa geçtiği o kritik an, sadece “çan sesiyle” geçilir. Fakat geçilmez. Çünkü kimse dönüp bakmaz. “Ne geçti?”

Hegel’in “oluş”u, burada yalnızca “oluverir.” Düşünce, sıçrar; yürüyemez. Sabitliğin çatısı altında belagat inşa edilir, ama zemin dönüşürlükle kayar gider: Lagaluga hüküm sürer. Ve düşüncenin üzerine kurulan bu okulda, ne öğretmen gerçekte anlatır, ne öğrenci gerçekte öğrenir. Ama zil çalınca herkes yerindedir.

Yurdumun felsefesi işte bu sahnede gizlidir:
Varlığın içi boş bir sessizlikte,
hiçliğin içi dolu bir gürültüde saklıdır.
Ama ikisi de birbirine dönemez.
Çünkü arada çalan zil,
hep en hakiki düşünceyi bastırır.

O yüzden Hegel’i anlamak değil, duymak gerekir.
Duyabildiğin an, belagat susar.
Lagaluga da durur.
Ve o zaman…
Felsefe başlar.

İstem: Aşağıdaki metinleri oku ve alıntılarla yeni bir makale yaz. Başından sonuna kadar çarpıcı-sürükleyici dramatik açılımlar yapacak! Anafikir: Varlık-Hiçliğin sabitliğine yaslanarak yapılan *belagat* ile dönüşürlüğüne yaslanarak yapılan *lagaluga* ders-tenefüs ziliyle ayrılmış diyalektiksiz yurdumda!
(Büyük Mantık: Bilimin başlangıcı neyle yapılmalıdır?, Büyük Mantık: Varlığın Genel Ayrımı, Büyük Mantık: Ayrım, önermede doğrudan yer almaktadır G. W. F. Hegel)

9 Yorum

Filed under Suni muhaberat