Lacan’da Uzakın ve İçli Dışlı Olmak Üzerine (Nümerik Söylemler)

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

浪🧩📞 LACAN DERSLERİ 浪🧩📞

Lacan’da Keyfiyet ve İstifade Üzerine 🎙️

Bu Robotcast, Google NotebookLM’le aşağıdaki metinlerden üretilmiştir:

1) Uzakın (extimate)

2) İçli dışlı (extimate)

İstem: Konuyu GERÇEKTEN ÇOK DERİN irdeleyerek konuşacaksınız!

Merhaba, bugün elimizdeki kaynaklar gerçekten ilginç bir yere dokunuyor. Kendimizle olan ilişkimiz… şey hani bazen kendimize çok yakınken aynı anda bir o kadar da uzak hissederiz ya, işte o garip ikilem üzerine konuşacağız. Evet, tam o noktaya odaklanacağız.

Kaynaklarda Jacques Lacan’ın “extimité” diye bir kavramı geçiyor. Bunu Türkçeye “uzak yakın”, yani hem uzak hem yakın gibi çevirmişler. Bir de “içli dışlı” çevirisi var; o da içsel ile dışsal içeriğin birlikteliğini anlatıyor. İkisi de güzel karşılıyor aslında. Aynen. Bizim de amacımız bugün bu, ilk başta biraz soyut duran ama aslında hepimizin deneyimlediği bu kavramı senin için biraz daha elle tutulur hale getirmek. Hadi biraz derinleşelim o zaman.

Olur, başlayalım. Burada asıl mesele şu bence: en kişisel, en bize ait sandığımız şeyler var ya, hani bilinçdışı arzularımız, korkularımız falan… İşte bu kavram diyor ki, onlar bile aslında dışarıyla – yani toplumla, kurallarla, diğer insanlarla, dille falan – ne kadar derinden bağlantılı. Yani en içimizdeki şey bile dışarıdan etkileniyor, hatta dışarının bir parçası gibi mi?

Tam olarak öyle. En içeridekinin aynı zamanda en yabancı olabilmesi fikri. Bu gerçekten sarsıcı bir düşünce aslında. Evet, o “uzakın” lafı tam da bunu anlatıyor sanki. İçimizdeki o tanıdık ama bir yandan da tekinsiz, yabancı bölge…

Şu ayna örneği mesela kaynaklarda geçen çok iyi. Hı hı. Yüzüne bakıyorsun, sensin işte. Ama biraz daha dikkatli bakınca, bir anlığına sanki başka biri gibi. Bir tuhaflık… Hem sen, hem değil. Evet evet. O yabancılık hissi… bilinçdışı dediğimiz şey de biraz böyle mi acaba? Hem bizim parçamız ama hem de tam kontrol edemediğimiz, bize uzak bir yer gibi.

Kesinlikle. Ve bu sadece içeride olup biten bir şey değil işte. Orada içli dışlı olma hali devreye giriyor. Yani dış etkenler – kültür, toplumun beklentileri, ilişkilerimiz – bunlar bizim iç dünyamızı şekillendiriyor. Ama tersi de var, değil mi?

Tabii tabii. Bizim içsel dünyamız da dışarıyı algılamamızı, ona nasıl tepki verdiğimizi, hatta onu nasıl değiştirdiğimizi etkiliyor.

Moda örneği vardı sanırım notlarda.
Evet, vardı. Dış trendleri alıp kendi stilimizi yaratıyoruz.
Aynen. Sonra o stil başkası için dışsal bir şey oluyor. Sürekli bir döngü, bir etkileşim. İçerisi dışarısı diye net bir ayrım yok aslında. İkisi birbirine geçmiş durumda.

Peki bu fikirler günlük hayatta nasıl somutlaşıyor? Kaynaklarda güzel örnekler var.
Mesela ilişkiler. İlişkiler çok net bir alan bunun için. Sevdiğin kişide mesela kendinden parçalar buluyorsun, onu kendi iç dünyana katıyorsun bir şekilde.

Evet.
Ama o kişi her zaman senden ayrı biri, bir “öteki”. Yani hem çok yakınsın hem de arada hep bir mesafe var. İşte bu tam içli dışlı bir durum.

Anladım.
Sanat ve edebiyat örnekleri de vardı. Kafka’nın Dönüşüm’ü, Gregor Samsa’nın kendi bedenine yabancılaşması…

Evet, müthiş bir örnek o.
Kendi bedenin… daha yakın ne olabilir ki? Ama o bile uzaklaşıyor.

Ya da Dali’nin resimleri…
Hı hı, o eriyen saatler falan…
Evet. Tanıdık nesneler ama o kadar tuhaf, o kadar rüyamsı ki. Hem tanıdık, hem yabancı. Hep bu uzaklık hissini, içle dışın tuhaf birliğini veriyor sanki.

Peki günümüz… şu dijital çağ, sosyal medya…
Kaynaklar bunun bu hissi daha da arttırdığını söylüyor gibiydi. Ne dersin?

Yarattığımız o kimlikler…
Kesinlikle katılıyorum. O dijital personalar – yani sosyal medyada gösterdiğimiz “ben”ler – “gerçek” dediğimiz benle aramıza yeni mesafeler, yeni katmanlar koyuyor sanki.

Yani o uzaklık, o içli dışlılık daha mı karmaşıklaşıyor?
Bence evet, daha belirginleşiyor hatta. Şunu sorgulamak daha önemli hale geliyor şu an: “Hissettiğim bu duygu, aklımdaki bu düşünce… bu gerçekten bana mı ait? Yoksa dışarının, gördüklerimin, o dijital dünyanın bir yansıması mı?”

Kaynağını bulmak zorlaşıyor.
Aynen öyle. Kaynağını sorgulamak… bu artık daha derin bir öz farkındalık gerektiriyor.

Kim olduğumuzu düşünürken: Ne kadarı biziz, ne kadarı dışarıyla örülü?
Bu çok temel bir soruya dönüştü artık.

Peki tüm bu konuştuklarımızdan sonra, şöyle bir toparlarsak: Extimité kavramı, ya da işte “uzak” veya “içli dışlı”, bize ne diyor?

Özetle bence şunu diyor: Kendine en yakın olduğun yer, aynı zamanda kendine en yabancı olduğun yer olabilir.
Ve bu ikisi ayrı şeyler değil, tam tersi, iç içe geçmiş durumda.

Bu statik bir durum da değil anladığım kadarıyla, sürekli bir hareket, bir dinamizm var.
Kesinlikle. Kimliğimizin, arzularımızın, dünyayla kurduğumuz ilişkinin temelindeki o karmaşık, sürekli değişen gerçeği gösteriyor bize.

Yani bu etkileşimi anlamak, aslında kimliği, ilişkileri, toplumu daha iyi anlamamızı sağlıyor.
O basit “içerisi-dışarısı” ayrımının yetersizliğini gösteriyor.

Aynen öyle.
O ikiliklerin ötesine geçmemizi sağlıyor. İçsel olan, dışsal olanla; dışsal olan da içsel olanla sürekli bir dans halinde. Birbirlerini sürekli yaratıyor ve dönüştürüyorlar.

O zaman son olarak sana, dinleyicimize şöyle bir düşünme sorusu bırakalım:
En son ne zaman kendini aynı anda hem çok tanıdık, hem de böyle şaşırtıcı derecede yabancı hissettin?

Evet, güzel soru.

5 Yorum

Filed under Suni muhaberat